• Şimdi bize birisi, "Akıllı kim?" diye sorarsa , bizim vereceğimiz cevap şu olacak ve herkes de böyle diyecektir.
    "Filan zengin adamda ne akıl var,ne akıl!... Denizde gemileri,havada uçakları,şu kadar fabrikası ve günlük geliri var.Yanında da şu kadar adam çalışıyor,çoluğu çocuğu hepsi şahane yaşıyorlar.Hepsinin altında lüks otomobiller,şoförler,hizmetkarlar... eski zamanların sultanları gibi.Bu adamdan daha akıllı kim olabilir ?"
    Bu bizim ölçümüz,her zaman yanlış ölçer,ayarı sık sık bozulur.Bir de hiç bozulmayan Peyamber Efendimiz(sav)'in ölçüsüne bakalım.Bak, O ne diyor ?
    "Akıllı insan odur ki Rabb'ine itaat eder."
  • Bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
    ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
    büklümlerinin içten ve dışardan
    sarmaladığı günlerde
    bir zamandı
    heves ettim gölgemi enginde yatan
    o berrak sayfada gezindirsem diye
    ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
    Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi
    genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
    halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti
    demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
    vay ki gençtim
    ölümle paslanmış buldum sesimi.Hata yapmak
    fırsatını Adem’e veren sendin
    bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
    gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda
    gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
    haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
    bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
    bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
    tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
    ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.
    Çeşme var, kurnası murdar
    yazgım
    kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.
    Gençtim ya, ne farkeder deyip geçerdim
    nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da
    gözyaşı, çiğ tanesi, gizli dert veya verem
    ne fark eder demişim
    bilmeden farkı istemişim.
    Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
    arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
    Yola madem
    çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
    hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine
    yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
    yola devam ederdim.Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
    gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
    onunla ben
    hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
    bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.
    Oysa bu sürgün yeri,bu pıtraklı diyar
    ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
    hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
    bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
    kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
    eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
    alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
    ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
    doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
    ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
    gönendi dünya bundan istifade
    dünya bayındırladı:
    Bir yakış, bir yanış tasarımı beride
    öte yakada bir benî adem
    her gün küsülü kaldık.Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
    artık bu yaşa erdirdin beni,anladım
    gençken almadın canımı, bilmedim
    demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
    çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
    çiğ tanesi sanmak ne cüret, gözyaşıymış
    insanın insana raptolduğu cevher.Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
    taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
    kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
    bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
    tütmesi gereken ocak nerde?
  • 296 syf.
    ·Puan vermedi
    Nolacak benim bu takıntım bilmiyorum yazarın bir kitabını çok beğendin diye diğer kitapları da hemen alınıp bir de yetmezmiş gibi ardarda mı okunur okunuyormuş... Ama tam bir hayal kırıklığı yaşadım diyebilirim. Daha önce yazara ait Kabuğunu Kıran İnci' yi okumuştum. Ardından Ay Düşerken şimdi de Kadife Pantolonlu Çocuk... Sanki iki kitap önce yazılmış sonra kurguları sevilince bir kitap da birleştirilmiş ortaya muhteşem bir kitap olan KABUĞUNU KIRAN İNCİ çıkmış gibi ama durum öyle değilmiş Kabuğunu Kıran İnci yazarın ilk kitabıymış. O kadar şaşırdım ki bu duruma anlatamam böylesine güzel bir kitap yazma potansiyeline sahip birinin 2. ve 3. kitabı neden bu kadar basit kalabilir aklım almıyor. Kısaca şunu söyleyim yazara ait üç kitaptan yalnızca Kabuğunu Kıran İnci' yi okuyun yeter de artar bileBaşka da sözüm yok.
  • Tanıdık geliyor mu şimdi söyleyeceklerim, iyi dinleyin. Her sabah okula gidiyorsunuz, bir köşede sessizce oturuyorsunuz, birileriyle konuştuğunuzda, güldüğünüzde, eğlendiğinizde bile içinizin bir köşesinde ruhunuz sessizce oturuyor herkesten uzakta. Akşam eve dönüyorsunuz ve yine, bir kez daha gecelerinizi bir köşede öylece otururken geçiriyorsunuz. Geçip gitmesini istemiyorsunuz bugünlerin, çünkü bir köşede oturmaktan başka hiçbir şey gelmiyorsa da elinizden öyle yorgunsunuz ki bugünlerden kurtulmak ve o köşeden sıyrılmak bile istemiyorsunuz. Ama bazen öyle günler oluyor ki ruhunuz içinizdeki o köşeden sıyrılıp çıkmak istiyor. Sabah uyanmak istemiyorsunuz, evden çıkmak istemiyorsunuz, her şeye rağmen evden çıkıyorsunuz, akşam eve dönmek istemiyorsunuz. Sonra öyle bir an geliyor ki dönecek bir eviniz kalmıyor. Ve insan doğası öyle ki, insan her daim eve dönmek istiyor. İnsan bazen evdeyken bile eve dönmek istiyor... İşte bu benim gerçek evimi bulup ruhumu o eve götürme hikâyem.
  • Her şey yuvarlanıp bir soruya dönüyor. Bu gözlerin ne çıkmaz sokakları varmış anne. Ellerin yordamsız ne girdapları.
    Ben anne.
    Şimdi.
    Burada.
    Yılbindokuzyüzvesaire.
    Bir ayağım çukurda.
    Bir ayağım nerede?
    Yaşamanın mı vaktini geçirdim; geçmişin ve geleceğin mi tadı yok?
    Söz, şöyle mi dizilmeli artık:
    YAŞIYOR GİBİ YAŞIYOR GİBİ YAŞIYORUM.
    Tıpkı günlerden birinde hayatı kaçırdığım gibi ağzımdan:
    DİKLENDİM, BİLMEDEN ÇIPLAKLIĞIMI.
  • Umut, şimdi hiç görmeyen birine...
    Gökkuşağı anlatmak kadar zor ve imkansız...
  • 259 syf.
    ·16 günde·10/10
    Çok uzun uzadıya yazılan incelemeleri okurken sıkılan sevgili okuyucu(buna zaman zaman kendimi de dahil ediyorum;) bu inceleme sana göre olmayabilir.Çünkü halihazırda yazmış olduğum en uzun incelemem sanırım bu olacak.Neyse kitaba gelelim ama kitaptan önce Sabahattin Eyüboğlu'ndan kısaca söz etmezsem kitabına da kendine de saygısızlık etmiş olurum.
        Eyüboğlu 1908 yılında Trabzon(Akçabat)'da doğmuş.Ilkokulu benim de yaklaşık on yıl kadar yaşadığım Kütahya' da okumuş; Hani bu dönemde(ilkokul çağı) görülen bazı şeyler zihinlere yer eder ya işte Eyüboğlu'nun zihninde de dönemin Cumhurbaşkanı İsmet Inönü'nün Kütahya'daki askeri birliklere komuta verirken ki görüntüsü kalmış. Öyle ki Mai ve Kara kitabında Inönü'yü öyle bir savunmuş  ki benim de dönemi bildiğim kadarıyla yer yer eleştirdiğim İnönü açıkçası yaptığı pek çok eylemle çok haklı göründü gözüme.
        Ortaöğrenimini Trabzon'da tamamlayan yazar yüksek öğrenimi için Atatütk'ün talimatıyla üniversiteye öğretim üyesi yetiştirmek için açılan sınavı kazanarak Fransa'ya gider, oradan İngiltere'ye geçer.Bu ülkelerdeki farklı üniversitelerde edindiği tecrübelerle İstanbul'da Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde Doçent olarak göreve başlar.Ihtilal sonrası görevden alınır vs.pek çok şey olur.Oralara girmeyeceğim.Edebiyata katkıları bizi ilgilendiriyor en çok..Bu birikim onun batı filozoflarından(Platon'un 'Devlet' çevirisiyle 1959'da Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü'nü kazanır) tutun da pek çok klasik edebiyat yazarının (Hayyam/Rubailer,'La Fontaine/Fabl, Molliere, Shakespeare,Jean Paul Sartre vs.) eserlerini çevirmesini sağlar.
         Deneme-inceleme alanında yazıları olmuş ve eski Anadolu Uygarlıkları hakkında belgeseller yapmış.O dönemki şiir akımı olan 'Yeni Şiir' hareketine(Orhan Veli,Melih Cevdet Anday vs.nin yer aldığı)destek olmuştur. Bunca sanatçı vasfının aile ile bir bağlantısı olmalı diye düşünüyorum.Öyle ki ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun ağabeyi olduğunu sonradan öğreniyorum. Yine yakın zamanda kitabını okuduğum İsmet Zeki Eyüboğlu'nun da amcaoğluymuş.Ne güzelsiniz;Aydın,ilerici,yenilikçi,halkçı,Atatürkçü...1973 yılında 65 yaşında hayata veda etmiştir Eyüboğlu ;(
        Gelelim kitabımıza; yazarın bu deneme kitabı 1960 yılında Nurullah Ataç Armağanı'nı kazanmıştır.Haketmiştir bu armağanı da zira Yeni Cumhuriyet'in yaşayışını, Atatürk devrimlerini değerlendirmiş Eyüboğlu kitabında ; özellikle 'Halkçılık' kavramının 'Milliyetçilik'ten farklı olmayıp halka yakın olmak olduğunu ve aydınların bu konuda en büyük hatayı işlediğini dile getirmiş.Aydınla halk arasındaki mesafe ne kadar azalır ve bu iki kesim birbirini anlarsa devrimler o kadar kolay hayata geçirilir demiştir.Dönemden bahsedilirken özellikle Inönü'ye yapılan haksız eleştirilere değinip bunlara antitezler sunmuştur. Yazarın Atatürk ve Inönü'ye olan sarsılmaz bağlılığı doğrusu beni çok etkiledi.Onun dışında özellikle Köy Enstitüleri gerçeğine, nasıl kuruldu, neler yapıldı, kimler tarafından sabote edildi, neden kapatıldı gibi konular kitabın neredeyse yüzde yetmişini oluşturmuştur.Bunun sebebiyse kendisinin Köy Enstitüleri'nin kuruluş aşamasında Tonguç'la birlikte yakinen(Hasan Ali Yücel'in de bu konudaki katkısı su götürmez) görev alması diye düşünüyorum.Yapılan her türlü özverinin içinde bizzat bulunmuş..
         Der ki Eyüboğlu;
    "Maviyle sanat, karayla para demek istiyorum. Neden derseniz, acımtırak olacağını önceden bildiğim bu yazının adında olsun biraz renk olması hoşuma gidiyor. Her rengin kendine göre bir güzelliği vardır: Kırmızının, sarının, yeşilin her birine ayrı bir destan yazılabilir. Her üç renk nice nice şair ve ressamlarda insan düşüncesini coşturan anlamlar kazanmış. Kırmızı ya öfke, sarıya dert, yeşile umut koyagelmiş insanoğlu. Her rengin bir başka tadı, yerine göre bir başka derinliği olabilir. Ama her yaşayanın iliklerine işleyen, ölüm karasına, yüz karasına, kasvet karasına birebir gelen renk mavidir. Karanlığı asil veren mavidir, güneş değil! Güneş çekilip gittikten sonra bile mavi sabahlara kadar can çekişir karanlıkla. En güzel gecelerin bile rengi mavidir. Laf bütün bunlar, bundan sonra söyleyeceklerim de laf; ama derdimi anlatamazsam bir mavi olsun kalsın aklınızda, sanatın ta kendisi mavi."
    Bu söylediklerinden anlıyoruz ki Mavi'yi(sanatı) sevmiş hep Eyüboğlu.Elbette sanat sevilmez mi!
    Sanat zekayı idealize eder.Hayatın mümkünse pek çok yerinde olmalıdır sanat deyip, yazarın tipik bir tespit olması açısından Köy Enstitüleri'nin kapanmasına dair yazdığı şu alıntıya bir bakalım;
    "Köy Enstitüleri'ne en çok niçin çamur atıldı, bilir misiniz? Bu kurumlarda iş ilkesi öne sürüldü, iş eğitimi yapıldı, öğrenciler duvar ördü, ağaç dikti, işçilere benzedi diye. Ne demekmiş okulda işçilik? Okul efendi yetiştirirmiş, ter kokulu, eli nasırlı işçi değil. İşçiyi köle sayan düşünüşün tepkisiydi bu. Okulun üretici değil tüketici olmasını istiyordu. Ağaç dikme, aşı yapma karatahtada öğretilebilirdi yalnız öğretmen olacak efendiye. Hasanoğlan gençlerinin su çıkmaz denen kıraç dağlarda su bulup kendi döktükleri borularla bu suyu köye ve enstitülerine getirmeleri, bu sudan elektrik çıkarmaları sevinç yaratacak yerde kuşku yarattı. Aynı gençlerin kendi elleriyle yaptıkları tohum atan köylü heykeli bir umacıya benzetilip yıktırıldı. Çalışan köylüyle heykel ha? Ne demekmiş bu? Çalışıyor diye elin ayısını, kölemizi baş tacı mı edecektik? Bu düşünüş kolay kolay kafalardan söküleceğe benzemiyor. Sökülmeyince kırk bin köyümüzü nasıl şenletiriz bilmem."
        Halk Köy Enstitüleri'ne karşı negatif anlamda manipüle edilmiş, kim etmiş? Softalar tabi ki ve yazarımızın esas yakındığı şeyse pek çok aydının buna ışık tutması olmuş.Yani olan olmuş ve muhteşem bir eğitim-öğretim- ögrenim seferberliği enstitülerin kapanması noktasında durdurulmuştur.Ne yazık...Ülkem adına sonuna kadar hayıflanacağım tek şey sanırım..
       Bunun dışında sofralara değiniyor yazar ve diyor ki;
    "Softa bir tek düşünceyi dondurup keskinleştirdiği, billurlaştırdığı için kendini kolay tanıtır, beğendirir. Sözleri, çürüyen her şeyin kokusu gibi, yayılgan, girgin, dokunaklıdır. Bildiği bildik, dediği dedik insan canlı cenazenin ta kendisi olduğu halde ya da belki öyle olduğu için, insanları koyunlaştırıverir. Bir de bakarsınız cıvıl cıvıl yaşayan insan tomurcukları, çiçek açmış kızlar, delikanlılar leş gibi kokan bir düşüncenin büyüsüne kapılmış, kendi dallarını kesiyorlar."
    Bu ifadelerin üzerine laf etmek ayıp olur şimdi..
        Yazar ayrıca kitabında Çetin Altan ve Abidin Dino'nun o dönemki tutumlarını övmüş ve Yeni Türkiyenin eski Anadolu Uygarlıkları'nın devamı olduğunu savunmuş(yaptığı çevirilerin de bu konuda büyük katkısı olduğunu düşünüyorum); örneğin 'İlyada bir Anadolu destanıdır.Bize neden Arap uygarlıklarını(uygarlığı varsa tabi/geleneklerini demek istiyor) ezberletip benimsetip durursunuz, bizim esas uygarlığımız Anadolu uygarlığıdır' diyerek serzenişini dile getirir.Çok haklı..Ne çektiysek zaten Arap gibi düşünen ve inanan o zihniyetten çekmedik mi?!.
        Son olarak şunu söylemek istiyorum ki   buraya kadar da okumuşsanız eğer; lütfen bu yazarı ve dahi bu kitabı okuyun ve okutun! Bu sayede yazarın gerçekleri projekte etmiş olmasını sağlayacaksınız. Kusurumuz olduysa affola, okuduğunuz için teşekkür ederim...