• "Allah razı olsun, buna rağmen kefere milletine bunca geniş haklar tanımak, hususan diledikleri urbalarla gezinmelerini kabul itmek bana hâlâ ifratça görünür. İstismar itmeleri ihtimali vardur."

    Sormakta haklı, beni anlamak zordur:

    "Bak a lalam, hükümdarlarun vazifesi hangi dinden, hangi dilden olurlarsa olsunlar, kul taifesini rahatlatmak, kul taifesine emniyet telkin itmek ve kendilerini mes'ud hissetmelerini temin eylemekdur. İmdi bu bapta, teb'amuzun, veyahud zımmî kullanın hiç farkı yokdur. Kâffesi insandur ve kâffesi Allah'ın kuludur. Kullukta müsavat vardur. Birine yaz, birine ayaz olmaz. Benim mülkümde insanlar kendilerini cebir ve şiddet altında hissetmemek'. Bir sultanın teb'ası ne kadar huzur içinde ise, sultan o kadar huzur bulur. Devlet de ancak ol vakit devlet olur."
  • yiğitsen uslandır beni
    ey yasakların
    kahpeliğin
    ve soygunların / soysuzların koruyucusu
    türkü çağıran kızlarımı sustur
    ve kahraman oğullarımı
    mezar kaza kaza kederli,
    kızgın tohum serpe serpe hünerli
    ve sömürüle sömürüle bomboş
    ve açlığın
    ve zulmun izlerini
    derin uçurumlarında taşıyan ellerimi
    nacaklara ve tırpanlara sarılan ellerimi
    mavzerlere sarılan ellerimi
    zincirlere vur gücün yeterse.
    ama adına yaşamak dersen
    ot gibi, saman gibi yaşamak dersen
    bir solucan gibi yerlerde sürünerek
    ezilerek
    horlanarak
    sömürülerek
    re-zil-ce
    çatlayan tomurcuğun
    doğan çocuğun çığlığını duymadan
    gül benizli sevgilinin
    titreyen göğüslerini öpmeden doyasıya
    korka korka
    yana yana
    her gün biraz daha derinden
    her gün biraz daha kapkara duyarak ölümü
    aç ve arkasız
    köpekleşerek
    yaşamak dersen
    bu yürek
    çat diye çatlasın ulan !
    gelgelelim parlayan güneşi
    emekçi halkların
    kahraman halkların güneşini
    şehvetle içine dolduran toprak
    şimdi sımsıcak
    şimdi ulaşılmaz
    şimdi olgun meyvalarla dolu
    bahar bahçelerini salmaktadır dünyaya,
    ve gül benizli sevgililerin dudaklarında hayat
    bizi aşka ve kavgaya çağırmaktadır,
    bıçak kemiğe dayandığı
    ok yaydan fırladığı için değil
    /bu bezirgan saltanatı
    bu zulum bitsin diye
    ağaran günler için
    yeni bir dünya uğruna
    yüzlerinde cesaretin onuru
    ve imanlı gücü dövüşen dünyanın
    emperyalizme karşı dövüşen dünyanın
    ve ölüme
    gülerek koşan genç savaşçıların
    al bayrakları dalgalansın
    kinle boğuşan yorgun yüreği
    aydınlansın diye anamın.
    felaketler geçirmiş anamın
    dişleri dökülmüş kederli ağzı
    ağlamaya hazır gözleri
    safrası
    ve sonsuz
    ve dağlar eriten sabrı,
    merhameti
    yani bir bütün halinde insanlığımız
    yunsun, arınsın diye duru pınarlarda
    alın terinin namusu kurtulsun diye
    kurtulsun diye sıcak somun
    acı soğan
    ve çiçekli basmalar
    ahdettik
    vefa ettik
    kelle koyduk
    ölen ölür dostlar
    kalan sağlar bizimdir.
  • Akşam erken iner mahpushaneye.
    ejderha olsan kar etmez.
    ne kavgada ustalığın,
    ne de çatal yürek civan oluşun.
    kar etmez, inceden içine dolan,
    alıp götüren hasrete.

    akşam erken iner mahpushaneye.
    iner, yedi kol demiri,
    yedi kapıya.
    birden, ağlamaklı olur bahçe.
    karşıda, duvar dibinde,
    üç dal gece sefası,
    üç kök hercai menekşe...

    aynı korkunç sevdadadır
    gökte bulut, dalda kaysı.
    başlar koymağa hapislik.
    karanlık can sıkıntısı...
    "kürdün gelini"ni söyler maltada biri,
    bense volta'dayım ranza dibinde
    ve hep olmayacak şeyler kurarım,
    gülünç, acemi, çocuksu...

    vurulsam kaybolsam derim,
    çırılçıplak, bir kavgada,
    erkekçe olsun isterim,
    dostluk da, düşmanlık da.
    hiçbiri olmaz halbuki,
    geçer süngüler namluya.
    başlar gece devriyesi jandarmaların...

    hırsla çakarım kibriti,
    ilk nefeste yarılanır cigaram,
    bir duman alırım, dolu,
    bir duman, kendimi öldüresiye,
    biliyorum, "sen de mi?" diyeceksin,
    ama akşam erken iniyor mahpushaneye.
    ve dışarda delikanlı bir bahar,
    seviyorum seni,
    çıldırasıya...
  • 207 syf.
    ·5 günde
    20 OCAK 2019
    Bismil

    "Seni, anlatabilmek seni.
    İyi çocuklara, kahramanlara.
    Seni, anlatabilmek seni
    Namussuza, haldan bilmez,
    Kahpe yalana."

    Anadolu kokan canım Ahmed Arif'im, 21 Nisan 1927'de Diyarbakır'da açmış yeşil yeşil... Onunla beraber umut, direnç, onur ve sevda...
    Daha, daha nicesi yeşil, yeşil...
    Onunla, onunla, onunla, onunla...
    "Dağlarına bahar gelmiş memleketimin..."

    Puşt, hayın, sürüngen demeden ne de güzel yaşamış dimdik, soluk soluğa insanca...

    "Bin yıl,bahar içre ömrünü sürsün,
    Seni doğuran ana."


    Şimdi kitaba geçelim

    Leylim Leylim adlı yapıt Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e 1954-1959 yıllarında gönderdiği (-ve 1977'de son bir mektup-) mektuplardan oluşur.
    Ahmed Arif hapisten çıktıktan sonra Leyla Erbil'e olan sevdası ile yaşama daha güçlü tutunur. Bu mektuplar, dönemin siyasi koşullarının, bir şairin şiir yaratım sürecinin, insanca sevdanın en büyük kanıtı! Ayrıca Ahmed Arif'in insana ve yaşama nasıl baktığının da bir göstergesi.
    "Zaten yaptığımız ne ki? Kimsenin karnında açlığı, ayağında yalınlığı ve sırtında çıplaklığı kalmasın diye ömrümüzden bir parça vermek. Hepsi bu." (s.72/ s.73)

    Beni en çok etkileyen ise ödediği bedeller üzerinden prim yapmaması. Hani bazı insanlar vardır. Birkaç yıl devrimci/ülkücü/şucu/bucu geçindi diye yaşam boyu kahraman edası ile gezinirler ortalıkta. Ona buna tepeden bakarlar. Aynı konuyu temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koyarlar. İnsanı kendi siyasi görüşünden tiksindirirler. Ahmed Arif öylelerine başlı başına bir örnek, bir yaşam biçimi... Mektuplarında halkına karşı en ufak bir sitemi yok. Kimseye öteki gözüyle bakmıyor. Bu yorumumu somutlayayım: "Biliyorum, ufak para değilim ben. Büyük oyunlar için yaratılmışım. Ya hep, ya hiç. "Ya hep" çıkarsa benden gayri herkesler -hiç değilse nispi de olsa- rahat bir nefes alacak, insan olduğuna pişmanlık duymayacak. "Ya hiç" çıkarsa yanacak olan sâde benim." (s.73/ s.74) Bu siyaset ötesi bir duruş, insan olmanın eşsiz güzelliği... Yarım porsiyon aydınların, şucu bucu diye geçinenlerin asla duyumsayamayacağı yalın gerçek! Katıksız gerçek... İnsanı insan kılan gerçek.

    Ahmed Arif'ten öğrenmemiz gereken o kadar çok şey var ki... Sözgelimi "Nasıl sevilir?" İşte bu yapıt bu sorunun başlı başına bir yanıtı! Bizler her zaman ne kadar sevildiğimizle ilgilendik, nasıl sevildiğimiz ve nasıl sevdiğimiz üzerine hiç düşünmedik. Biz sevmeyi bilmiyoruz. Bu kitabı okuduktan sonra bu yorumu getirdim. Pazardan elma armut alır gibi insan alıyoruz yaşamımıza. Ben o insanı hak eder miyim, o insan beni hak eder mi diye düşünmeden bodoslama dalıyoruz yaşamlara. Emek kimileri için salt siyasi bir sözcük, kimileri için ise kafa yormaya bile değmez. Kapitalizm aşkları ayaklar altına aldı. Kullan, at mantığı ile yaklaşılır oldu insana. Bütün bunlara karşı ne diyor canım yürek işçisi "Sevgiyi yaratmak gerek." (s.164)
    ( Aşk sözcüğünün içine ettik, o yüzden sevda sözcüğünü yeğledim. Sevda kuşun kanadında. Ahmed'in ise taa yüreğinde)

    Canım Ahmed Arif'in Sevdası

    Ahmed Arif'in bizden ayrımı ne? İşte burada bunun üzerinde duracağım. Sevdiceğinin evleneceğini okuyunca bakın ne yazıyor: "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."
    (s.43)

    Bence içten içe üzülür. Ama sezdirmez bunu Leyli'sine. Çünkü yüreğindeki sevdadan salt kendi sorumludur. "Ulan, bu evlenme dalgan amma da kıyak be! Vay anasını! Desene, herifi çarptın! Hanımım, Ankaralı olucak gayrı" (s.47)

    "Seni kıskanıyorum da. Ama Memed'in yerine koynuna ben gireyim diye kıskanmıyorum."
    (s.164)
    Bir kadını mülkiyet olarak görmeden salt sevmek...

    "Hep seni yatağa atmayı kurduğumu, tertiplediğimi sanıp kaçtın. " (s.162)

    "Koca, okyanus yüreklilerin kaldırabileceği koca bir SEVDAYI, diyelim bir saatlik et-ter-acı-diş-dil-dudak alışverişiyle söküp atmanın mümkün olduğunu nasıl düşünebiliyorsun hâlâ?"

    Evli bir kadına aşık diye ahlakçı kesilenler, önce Ahmed Arif'in Leyli'sine yaklaşımını , bu mektuplar aracılığıyla, bilseler, anlasalar, yüzleri olur mu ki konuşmaya?

    "Said, sende bir yakınlık, korkusuz, işkilsiz, aldanmasız yatılabilecek bir kadın görüyordu. Nevzat'sa hiç sevmedi, etine,butuna, harikulade benzersiz yüzüne ve biraz da ileri görünen davranışlarına meyil verdi. Memleketimde içinden bir şeyler yapmak, kemdini bir şeylere vermek isteyen, ama bir tarafıyla bok makinesi bu düzene bağlı kalan, ondan kopamayan iki entelektüel tipi bunlar."
    (s.165)
    Ahmed Arif Leyla Erbil'in evliliğine hep saygı duyar. Ona zarar verecekler karşısında ise , bu "bok makineleri" karşısında, susmaz, Leyli'sini dostça uyarır.

    "Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana"
    (s.136)

    Kimi zaman kardeştir, kimi zaman en sevgilidir, kimi zaman zalımdır Leyla. Kimi zaman keçi yavrusu, kimi zaman da çekirge...

    Ahmed Arif'in sevdasının tek bir biçimi yoktur.
    Sevdanın tek bir giyiti, tek bir rengi yoktur.

    Umuda Dair

    "Nerede o cici anneler, namuslu bilimci öğretmenler, yiğit şairler? Belki 2000 yılından sonra... Ah be!". (s.98)

    Bu tümceleri okuyunca ben de "Ah be" dedim. Bu zamanlardan söz ediyor. Yüreğim burkuldu.
    Ama umudum diri, Ahmed Arif'in umudu gibi...

    Sevdadan geçsin yolunuz.
    Keyifli okumalar!











    .
  • 7 - *** Yazık ***

    Uzun zaman ardından dışarıya çıkmış olmam, yüreğimde ve zihnimde yabancısı olduğum bir heyecana tanıklık etmemi sağladı. Kalabalığın ardına karıştığımda önce kendimi bir ruh gibi hissettim. Sanki görünmüyor gibiydim, insanlarla karşılaştığımda hafif sağa ya da hafif sola çekilerek onlara yol veriyordum. Dalgınlığım bir ara karşıdan gelen kişiyi fark etmemi engelledi. Son anda onu fark ettiğimde irkilir bir biçimde kendimi yeniden sağa attım. Sanki biraz daha geç kalsam beni ezip geçecekti. Bu yabancılık ve görünmezlik o kadar da kötü değildi. İlk zamanlar bunu dert etseniz bile, daha sonraları yokluğunuza alışır ve kendinizi aramaktan vazgeçersiniz. Kendinden de vazgeçmek anlamına gelir bu. İşte bu seviyeden sonra yalnızca başkaları için yaşar, başkalarının hayatlarını yaşarsınız. Bir banka oturup çevreden geçen insanları izlemek bu yüzden benim görev edindiğim bir olaydır. Bu olay öylesi güzeldir ki, birden fazla hayat yaşamak birden fazla mutluluk tatmak veya acı çekmek anlamına gelir. Acıya rağmen güzeldir çünkü hayatın bütününe giden yolda parkeler sanki acıdan var olmuştur. Bir tek onlar gerçektir ve bir tek onlardan çıkarılan dersler neticesinde yeni gerçeklikler yaratılabilir. Kimileri buna tecrübe der, kimileri ise bunun bir umutsuzluk yaratacağını iddia eder. Tecrübelerin yalnızca umutsuzluk yarattığı bir yaşam... Bu ağırdır, hem de çok ağır…
    Esen rüzgar ve bu soğuk hava çiftleri birbirine daha çok yaklaştırıyor, onlar yolun ortasından birbirlerine sarılmış giderken yalnız olanlar, mesele bakın, başında şapkası, elinde bastonu olan ve ağır ağır yürüyen gözlüklü yaşlı amca, daha kenardan yürümeyi tercih ediyor. Bana kalırsa eşini yakın zamanda kaybetmiş ve kendi de artık bu dünyada ki vaktinin dolacağı günü bekliyor.
    Ben de oturmuş kendi hiçliğimi bu gördüğüm insan manzaralarıyla var etmeye, ya da varsa da onu tamamlamaya çalışıyorum. Eğer sayfalardan başka bir dostum olsaydı, ona bu alışkanlığımı anlatsaydım, kesinlikle bana, benim bir zavallı olduğumu söylerdi. Neyse ki hiç dostum yok, sayfalar dışında ve neyse ki sayfalarında konuşmak gibi bir özellikleri yok. Daha çok dinlemek için var onlar, sır tutmak ya da hayallerin kendi üzerlerindeki resmedilişini izlemek için var.
    Ben de bir aralar yaşamıştım, hatta bir vakitler daha da güzelini yaşayabileceğim algısına kapılmış ve güzel bir hayatın varlığına kendimi inandırmıştım. Oysa… Oysa, bu yalnızca ölümümü hızlandırmaya yaradı. O günlerden, ileriki günlere bakıp mutlu olacağımı düşünürdüm, güzel hayaller kurardım ki bir süre sonra insan yalnız başına yapamaz bunu.
    Tükenir.
    Umutsuzluğa kapılır ve yalnızlığının karalığına gömülür.
    Hayal kurmak tek kişiliktir fakat onları gerçekleştirmek için bir kişiye daha ihtiyaç olur. O kişi bulunamadığı zaman, baş başa kaldığınız hayalleriniz tek tek terk eder sizi ve yalnızca nefes almanın yorgunluğunda sürer artık yaşam. Yorucu bir iş, oldukça yorucu, alınan her nefeste geçmişi hatırlamak, kaybolan umutları görmek öylesine kasvetli ve yorucudur ki, inanç denen şeyin içinizde kayboluşuna tecrübe demeye başlarsınız. Ben öyle diyorum. Ben mi diyorum acaba gerçekten, ne kadar varım ki, ne kadarını söyleyebileyim. Birazdan… Birazdan… Ya da yarın belki bilemiyorum, artık ne zaman bulunursam…
    Bunları okuyacak kişi ne düşünecek hakkımda, cesedime baktığında ‘’acaba ne derdi vardı’’ diye söylenir belki ilk önce. Sonra ‘’yazık’’ diye ekler. ‘’Yazık.’’
    Yalnızca ölüm değil birçok başka konu ve olayın kötü son bulmasının ardından, kırılan tarafın söylediği sözcük ‘’yazık.’’
    Beş harfe kimi zaman bir ömür, bir aşk sığdırılır böylelikle. Öyle olması temenni edilir ama o söz söyledikten sonra bu kez yürek sayıklamaya başlar onu, zihinle öyle bir arkadaşlık kurar ki yapılan fedakarlıklar gelir akla ve onlar akla her geldiğinde yine bir yazıklar olsundur dile dökülen…
    Ne değişir?
    Dile dökülenler şu vakitten sonra neyi değiştirme gücüne muktedir?
    Koca bir hiç.
    Birazdan ölecek beden gibi bir hiç..
    Yalnızca insanlarda değildir resmettiklerim ve hayatını yaşadıklarım, çok kez bir çiçeğin bir ağacın bedeninde hissetmişimdir ruhumu. Bu da kötü, Oldukça kötü…


    Çiçeklerin bu denli sık oluşu, insanlar arasında tanığı olmadığım bir olayı hatırlatır bana. Onların etrafa yaydığı bu kokular kendi köklerindeki sevgi ile doğrudan ilintilidir. Neden sonra bu sevgi sembolü, bir başka insana olan aşkını açıklama nedeniyle bir araç olur ve kökünden koparılır?
    İnsanlar… Ah bu insanlar. Siz onları tanımazsınız.
    Uykumun gelmek bilmediği gecelerin baş mimarlarını en iyi anlatan cümle;
    ‘’Bir var, bir yoktur.’’
    Onların o yokluklarından dahi bir vara tezahür etmek mümkündür. Bu tezahürün adına verdikleri tanımı ‘’Acı’’ adı altında toplamışlar. Varken belki size sahte mutluluklar yaşatırlar ve budalalığınız onları gerçek sanmanızı sağlar. Keşke acıları da aynı sahtelikte olsaydı ve ben bugün almış olduğum kararın arefesinde bu cümleleri yazmıyor olsaydım. Bu cümleler, bu kağıdın bekaretini bozma hakkını kendinde hunharca görürken benimde yaşamıma son vermeden az evvelki düşüncelerim oldular.
    Cümleler… Onlarda insanlar gibi bir var bir yoklar. Hayat gibi, oksijen gibi ve Aşk gibi.
    Keşke o çiçekler kökünden yalan sevdalar için ayrılmasaydı…
    Keşke bu ruh yalnızca kendi bedenine hapsolmayı başarabilse ve diğerleri gibi, bencilliğin maskesine sıkı sıkıya bağlanıp ondan hiç ayrılmasaydı.
    Ne derler ölmüş bir bedene?
    Önce yazık, sonra…? Sonra rahmet diler kimileri. Kimileri de bunun bir intihar olduğunu anlar ve zayıflık olarak niteler belki. Ama hayır! İşte bu zoruma gider. Çünkü gerçek zayıflık bencillik maskesinden hiçbir zaman kurtulamamak, vefasızlığın kucağında yaşayıp etrafa hala gülücükler saçabilmek iğrençliğidir. İnsan mutlu olmak için böylesi bedbahtlıkları nasıl olur da hak sayar…
    Belki de onlardır haklı olan, belki de yaşamak için, mutlu bir hayat sürdürebilmek için, böyle davranmak gereklidir. Ölmek için ise…
    Ölmek için gerekli olan tüm şeyleri yaşadım…

    Ötesi yok...

    - Bu mektubun sonuna eklenen tarih, başka bir başlangıcın vücut bulmasıdır. Ölümümden fiziki anlamda kimse sorumlu değildir...
    (10.01.2019)


    °°° Vaveyla °°°

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • 248 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    İçim parçalanarak bir kitabın daha sonuna geldim. Hiç yarın ne olacağız diye düşünüyormuyuz hayal kurarken. Sevdiklerimizin değerini biliyormuyuz onlarla olduğumuz her gün için dua ediyor muyuz.
    Duygu ve Ümit tesadüflerle tanışan aşkı yakalayan iki genç yürek. Ayrlıklar da olsa mesafeler de girse kopmayan sevgilerinin peşinden ve mutluluğu yakaladılar. Fakat önce evlat hasreti ile sınav oluyorlar. Bir süre çocukları olmuyor üzülüyorlar tam ümitleri tükenirken Kuzey geliyor.
    Tam bir aile olmuş mutlu yuvalarında yaşarlarken Duygu da başlayan bir karın ağrısı hayatlarının dönüm noktası oluyor.
    Karnındaki tümör teşhisi sevgilerinin güçlendirmek için hayata karşı bir sınava daha sokuyor onları.
    Hastanede geçmeyen günler iflas etmeye başlayan organlar Ümitin usanmadan bıkmadan sevgiyle yaklaşımı Duygu'nun bütün acılarına rağmen hayata tutunması. Çünkü onu hayata bağlayan çok güzel bir neden vardı oğlu Kuzey.
    O ne kadar direnmeye çalışsa da maalesef ki bizim bağnaz toplumumuzun düşüncesi ve bakış acısı Duyguyu sevdiklerinden ayırdı. Çünkü organ bağışı haram diyen bir toplumda yaşıyoruz ne yazık ki.
    Siz 2 yıl boyunca boğazdan beslenmenin ne olduğunu düşündünüz mü hiç. Bilinç sağlığınız yerinde ama birşey yapamıyor birine bağlı olarak yaşamanın ne olduğunu yaşadınız mı. HAYIR. Bunlar Duygu'nun yaşadıklarının yüzde biri bile değil okurken hep şükür ettim ben ettim siz düşünün.
    Bugün sağlıklısınız yarın hakkında fikriniz var mı. Beni sevenler belki kızacak bu sözüme çok saçma konuştun diyecek ama okusanız belki hak verirsiniz. Organ bağışcısı biri olarak şimdi alsalar da versem böyle yaşayarak kime faydam var en azından birine can olurum dedim...

    Organlarımı vermem günah derken o organa muhtaç kalabileceğinizi bir kere düşünün olur mu???
  • 460 syf.
    ·15 günde·Beğendi·9/10
    Okuyanlar bilir, Zweig'ın birçok kitabı intihar metaforuyla doludur. Zaten Zweig 1942 yılında intihar ederek hayatına son vermiştir. Bu kitapta da Edith karakter üzerinden intihar metaforu bulunmaktadır. Zweig'ın en uzun kitabı olan Sabırsız Yürek / Acımak romanı, onun aslında neden intihar ettiğinin bir kaynakçası niteliğinde. Zweig'ın intiharının arkasında yatan nedenin Hitler faşizminin tüm Avrupa'yı ele geçirmesi olarak bilinir ama bu kitap bize açıkça gösteriyor ki Zweig'ın içinde öyle bir acıma duygusu var ki o tarihte yaşananlara dayanacak ne kalbi ne de sabrı var.

    Kitaba gelince, 400 sayfa boyunca insanın içindeki acıma dürtüsünün ne kadar güçlü olduğu ve yufka yürekli bir insanı ne kadar hatalı işlere sürükleyebileceği işleniyor. Kitabın ana karakteri ve yufka yürekli teğmenimiz Hofmiller. (Bu karakter belki de Zweig'ın ta kendisiydi bilinmez.) Hofmiller roman boyunca, felç geçirdiği için ömür boyu yürüme engeli olan Edith'e karşı son derece yoğun bir acıma hissi duyar. Bu his bir süre sonra onu ele geçirmeye başlar ve dönüşü olmayan bir dizi hata yapmasına vesile olur. Hofmiller'ın sürekli yaşadığı duygu değişimleri, çok yoğun acıma duygusu ve hiç düşmeyen gerilim temposu kitabı, zaman zaman okuması zor bir roman haline dönüştürüyor. Fakat, kitabın sürükleyici anlatımı, karakterlerin çok iyi işlenmiş olması, acıma duygusuyla ilgili son derece derin tahlillerde bulunması bu romanı Zweig'ın en başarılı birkaç kitabından biri haline getiriyor.

    Kitabın işlenişinden çıkıp en baştaki düşünceme gelirsek, romanda Zweig, kendi deyimiyle "hayatın sillesini yemişleri, toplumun bir şekilde dışına itilmişleri" -kendisinin de bir Yahudi olmasının da etkisiyle- öyle başarılı bir şekilde anlatmış ki Hitler'le başlayan Avrupa'daki faşist furyanın güçsüz gördüklerine karşı işleyeceği vahşete dayanamayacağını rahatlıkla anlıyorsunuz. Böyle bir yazarın yaşadığı topraklardan çok uzaklarda -bir anlamda tehlikeden uzaktayken- neden intihar ettiğinin cevabı teğmen Hofmiller'ın Edith karakteri üzerinden güçsüzlere acımasında gizli.

    Kitabın adı, bir sabırsız yürek olan Edith nedeniyle belki "Sabırsız Yürek" ama bence "Acımak" kitaba en yaraşır isim diye düşünüyorum.