• Hiç kimsenin birbirine güveni kalamamış bir toplumuz.....

    İnsanlık bu hale gelecek NE YAPTI....?
    ꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂꧁꧂
  • 664 syf.
    ·10/10
    Hayatımda yaptığım ya da yapacağım en hadsiz girişimdir Tristram Shandy’i incelemek. Yapacağım diyorum çünkü okuması zaten yeterince zorlayıcı olan bir kitabı, — zorlayıcı olması dikkati çok fazla gerektirmesinden kaynaklanıyor, —sıkıcı değil ancak tahammül seviyelerini zorlayan bir yazarın kaleminden çıkıyor—bir de üstüne incelemek - incelemeye çalışmak - ha tabi unutmadan eklemeliyim: M•••• S••••• tarafından mükemmel bir incelemesi zaten yapılmış—işte saydığım bu bir, iki , üç sebepten ötürü hadsiz bir girişim. Belki istesem sebepleri çoğaltabilirdim ama incelemeyi okuma zahmetine girişen kişiyi yormak bıktırmak istemiyorum. Zira uzun yazıların okunma oranı da düşük. Ne kadar uzatırsam o kadar az kişi okuyacak demek oluyor bu —tabii bu aslında iyi bir şey çünkü gerçekten bir şeyler okumaktan keyif alan insanların dikkatini cezbetmek önemli. İşte kültürlü, edebiyattan keyif alan, zor da olsa başladığı kitabı yarım bırakmayan —bu tabii ne kadar iyi bir özellik tartışılır çünkü Schopenhauer’ a göre çoğu kitap zaman kaybı ve —gerçekten Schopenhauer bu konuda çok haklı—neyse konuya geri dönersek—zorlu kitaplarla bile başa çıkan o güzel hanımefendiler, yakışıklı beyefendiler sizler bu kitap hakkında bir şeyler öğrenmeye hatta ve hatta bu kitaba sahip olup okumaya kesinlikle layıksınız. Bu onur karşısında sizlere ne kadar methiyeler düzsem eksik kalır— o yüzden kendinizi bu incelemeyi okuduktan sonra hatta kitabı okuduğunuz andan sonrada övmeye devam edebilirsiniz, —hak ediyorsunuz tüm o güzel cümleleri. Burada kesebilirdim ama yok bence biraz daha övülmek doğuştan gelen hakkınız. Stefan Zweig, Sabahattin Ali, Albert Camus, Dostoyevski ve sayamadığım daha onca popüler yazardan kurtulup, başka yazarların da varolduğunu ve okunmalarının- size belki o kişilerden daha çok- şey kazandıracağı eserler olduğunu içten içe düşünüyorsunuz demektir. Çünkü bilindik bir söz vardır: “ Herkes aynı şeyi düşünüyorsa kimse bir şey düşünmüyor demektir.” Bu cümle tam olarak böyle miydi ya da kim söylemiş hatırlamıyorum ama kimse söylememişse de bugüne kadar daha güzel bir şey yaptık ve siz bu incelemeyi okurken bir şeyler ortaya koymuş olduk. Neyse sanırım sahibi vardı. Siz araştırabilirsiniz. Ya da boş verin her şeyi bilmek bazen insanı yorar. “ Herkes aynı yazarları okuyorsa kimse bir şey okumuyor demektir”. En çok üzen şey ise kitap okuyup gelişen, kültürlenen bu kişilerin sadece popüler kitapları okuması. Her gün aynı yazarların aynı kitaplarının aynı alıntılarına tanıklık etmekten ve - belki bilmeden buna katkıda bulunmaktan - utanç duyduğumu belirtmek zorundayım. Popüler kitaplarla kitap okumaya başlamaktan önce nasıl kitap okunmalı ki insan kendini geliştirsin konusunda yazılar, kitaplar okumanızın daha verimli olacağını sanıyorum- hem sizin için hem benim için hem de insanlık için. Ha bir de kitap okurken rahatlayan insanlarımız var. Doğal olarak rahatlama düşünme eylemini bırakmanızdan kaynaklanır. Kitap okumak sizi rahatlatıyorsa kusura bakmayın ama siz ya seviyenizin altında olan kitapları okuyorsunuz ya da siz sadece gündelik konularınızı düşünmemek için okuyorsunuz- her durumda kötü bir şey —gelişmiyorsunuz. —Evet, haklısınız ben kimim ki bunu değerlendirebilirim. — Tamam, tartışmayalım. Ben müsaadenizle devam edeyim.

    ———————————————————————


    37.0344 N, 27.4305 E koordinatlarına denk gelen bir ilçenin iki katlı, mavi kapılı binasının — ev diye de açıklanabilirdi biliyorum. — ama incelemeyi yazan benim o yüzden ben neyi nasıl söylemek istersem öyle söyleyeceğim.—Anlayışınız için teşekkürler. — içindeki salonun köşesinde yer alan ufak bir kitaplık var. Beyaz, ahşap,5 raflı. — İçine maksimum ne kadar kitap alabilir diye büyük çalışmalar sonucunda 296 tane alabildiğini gördük. —tabii gerekli geometri bilgisi ( https://dikdortgenler-prizmasi.hesabet.com )ve kitapların okunmak için yerinden çıkartılmama prensibi önemli bu dizilimde. İşte o kitaplığın 2. - üstten ikinci- rafında Yapı Kredi Yayınları sol tarafta kitap isimleri görülebilecek şekilde yerleştirilmişken sağında Babil kitaplığı serisi var yine aynı düzende. Tam ortasında ise diklemesine yerleştirilmiş, sırasıyla - soldan sağa- Celine- Gecenin Sonuna Yolculuk ve Taksitle Ölüm, Hobbes- Leviathan, Huysmans- Tersine, Hölderlin- Hyperion, Papini- Düşsel Konçerto ve bir de Tristram Shandy’i vardır. Her şey düzene kafamda isyan etmekle başladı.—Hangi düzen olduğunu anlayamadıysanız yeteri dikkatiniz verilmemiştir incelemeye ve buradan sonra okumayabilirsiniz— Ya da baştan okuyabilirsiniz. —Ayağa kalktım ve kitabı yerinden aldım. -Tahmin etmesi zor olmasa gerek hangi kitap olduğunu. Evet, Hyperion. Çünkü gözüme hoş görünmüyordu sıralamada Kazım Taşkent serisiyle görüntüsel bir uyumsuzluk barındırıyordu. Krem renginin yanında beyaz ve turuncu zihinlerde birleşir gibi gelse de- gerçekte gelmemişti ve görüntüyü bozuyordu. İşte o sırada bütünlüğü sağlamak amacıyla Tristram Shandy’i diğer dostlarıyla buluşturmak zorundaydım. Amacımsa en azından biraz olsun bir ahenk sağlamaktı. Ve bunu başarmak üzereydim ki daha önce okuduğum bu kitabın dili haricinde çok bir şey hatırlamadığımı anımsadım. — Ayrıca kitabı bir kere elime almıştım. — Evet, kitabı yarım bırakamamaktan daha kötü bir huy varsa o da dokunduğun kitabı okumadan yerine koymak. Bu ne demek tahmin edersiniz. Uygulamaya girdim ve kitabı okudum kategorisinden okuyorum’a çevirdim. —Üzüntü vericiydi. Sonuçta okuduğum kitap sayısı bir azalmıştı. Artık kimse beni beğenmeyebilirdi. Hemen okumalıydım. Ki bu sayede tekrar kitap sayım artabilsindi(!)


    IX. Bölüm


    Önsözü O. P. tarafından yapılmıştı kitabın. Nobel ödüllü, muhteşem, muazzam yazarımız. Kendisinin hiçbir kitabını okumadım ama ünü o kadar büyük ki bu sıfatları yazmam tutarsız görünmez diye düşünüyorum. Yine aynı sebepten önsözü okumadan geçtim. —Anlayabileceğiniz gibi tutarsızlığı sevmem madem kitaplarını okumadım önsözünü neden okuyayım. Zaten bir kitabın önsözünde kitabı anlatmaya çalışmak veya öğretmeye çalıştığı şeyleri açıklamak nasıl desem birazda küstahlık. Hem yazara sen kendini anlatamıyorsun ben açıklayayım, hem siz bu kitaptan bunları anlayamazsın ben size anlatayım hem de -bonus olarak- sizi belli kalıplara sokarak öğrenebileceğiniz başka şeyler varsa dahi bunu görmenizi engellemek demek değil midir? Sihirbazların çalışma prensibinden bunu görmek basit. Bende bana bu kitaptan şunu öğreneceksin diyenleri oldum olası sevmem. -Bırak bakalım ben ne öğreniyorsam öğreneyim sonra senle konuşuruz.— Ama yok illa açıklayacağız ki insanın hevesini kırarken, düşünce silsilesini de engellemiş olacağız. O yüzden umarım bu incelemede şikayet ettiğim şeyleri yapmamaya çalıştığımı anlar, ne kadar zorlandığımı görür ve anlayışınızla beni aynı ortamda bulundurursunuz. Bu inceleme sonunda elde etmek istediğim başarıyı tek cümleyle açıklamak istiyorum. “ Gürkan spoiler’ı öldürdü.” —Ah tefeci ve Türk düşmanı Shakespeare seninle sonra görüşeceğiz. —Ayrıca Hyperion’u da okudum. — O soruyu da akıllardan silelim ki Tristram Shandy ‘ den başka bir şey düşünemez hale gelelim.



    ••••••••••••


    X. Bölüm

    ......... ..... ...... ....... ... ........... ......... ... ........
    .. ...... ... ..............
    ......... ..?


    ••••••••••••


    XI. Bölüm

    PARDON biraz beklettim. Kahve almam gerekti de incelemeyi sürdürebilmek için. — İster misin? Eğer alıp geleceksen bekleyebilirim. Biraz olsun bu yazıyı beğenmişsen kahveyle daha güzel bir kombinasyon olacağına garanti ederim. Çay da olur ama şimdi seni bekletmek istemedim. —Demlemek falan uzun sürerdi. Ama sen illa çay içicem diye tutturuyorsan ve hali hazırda yoksa ben bekleyebilirim. —İşte bu incelemede buraya kadar gelebilmiş bir okur benim için bu denli değerlidir. Hatta bir güzellik yapayım sana.

    ************************************* ( işte tam olarak burda kalmıştın.)

    Hoşgeldin. —Afiyet olsun.— Devam edeyim. Değişik noktalama işareti kullanımları ve hatta yazım kurallarına uygunsuzluklar görmüş olabilirsin bu duruma kadar. Ama buna alışsan iyi edersin. —Çünkü Tristram Shandy bir kitap değil daha fazlası. Tam olarak hissettiğim şey; Tristram, Laurence, ben ve Toby avluya oturmuşuz ve resmen saadet zamanı.— Ayrıca arada Mura• Se••in de eşlik ediyor bizlere. —Kitabı okursan sen de bize eşlik edebilirsin senin gibi saygıdeğer bir şahsiyet bizi onurlandırır. —Noktalama işareti değdiğin şey nedir ki! —Bunlara dikkat etmekten anlatmak istediğimi anlatamadığım zamanlar oldu. Ama bir kitap yazıyorsan olmazsa olmaz di mi? Doğru. Bu yüzden kitap olarak alma Tristram’ı. Sen bir dost sahibi olucaksın. Ya da en azından okunacak bir şey olarak alma. —Bu kitapta hissettiğim en güzel şey, televizyon filmlerinde olduğu gibi aradaki camın ortadan kalkması. Yazar ve Tristram sizinle sohbet etmek istiyor. Ediyor. Sanki karşınızdaymış gibi bir sohbeti okumanızdan çok onu işitmenizi istermişçesine yeri geldiğinde kanıtları full metin halinde sunuyor yeri geldiğinde bir görüntü yaratıyor zihninizde. Kullanılan tüm -kitaplarda görmeye alışkın olmadığımız - işaretler konularla bir yerlerde bağlantılı. —Çünkü dümdüz size bir şeyi anlatsa bu kadar sansasyonel bir etki yaratamazdı yayımlandığında. Bir şeyleri anlamıyorsanız sizin anlamanızı istemediği için anlatmayan, anlayıp anlamadığınızı ölçüp dikkatinizi kendisine vermenizi isteyen bir yazardan bahsediyorum size. — Evet, evet büyük bir aşk romanı. — O alıntıları bulur paylaşırsan beğenileri de yüksek olur. — Demek isterdim ama Tristram yüksek zevklerin bir ürünü. O yüzden bu konuda karşılayamasa da güzel bir dostluğu barındıracağına eminim.


    XII. Bölüm

    Burada bir veda etmek istedim sana. —Eğer gelebildiysen buraya kadar,— gerçekten Tristram’ı okumalısın. —Konuyu anlatmaya çalışmaktansa kitapta karşılaşabileceğin enteresanlıklardan bir kesit sunmaktı amacım. —Kitabı anlatmadan kitabı anlatabilmeyi denemiş bir adamın konuşmasına şahitlik etmiş oldun sen de.



    —Aslında kahveni bitirdiğin an ile denk getirecek kadar uzatmak isterdim,— aynı anda olması önemliydi,—ama işte dünyanın kanayan bir yarası olsa gerek bu da. İnsanı alıştığı şeyden mahrum bırakmamak adına erken kesiyorum.

    Keyifli okumalar.
  • "Başımız belada!
    Çünkü siz ve diğer 62 milyon amerikalı şu an beni dinliyor. Çünkü %3'ten daha azınız kitap okuyor.
    Çünkü %15'ten daha azınız gazete okuyor. Çünkü sizin tek gerçeğiniz bu televizyon ekranında gördükleriniz.
    Şu an dışarda, bu ekranda gördükleri haricinde hiç bir şey bilmeyen koskoca bir nesil yaşıyor.
    Bu ekran ilahi bir vahiy gibi.
    Bu ekran başkanlar, papalar, başbakanlar yaratıyor ya da yok ediyor.
    Bu ekran, bu inançsız dünyadaki en muhteşem lanet olası güç, ve eğer yanlış ellere geçerse de olacakların tek sorumlusu biziz, ve bu inançsız dünyaki en büyük şirket,
    en muhteşem lanet olası propaganda, gücünü kontrol ettiğinde, bu ekranda gerçek diye ne bok sunulacağını kim bilebilir!

    Şimdi beni dinleyin... Beni dinleyin...
    Televizyon gerçek değildir. Televizyon lanet olası bir lunaparktır. Televizyon bir sirktir, bir karnavaldır, gezici akrobatlar takımıdır, masalcılardır, dansçılardır, şarkıcılardır, hokkabazlardır, aslan terbiyecileridir ve futbolculardır. Biz eğlence dünyasındayız.

    Ama sizler, sabahtan akşama kadar, her yaştan, her renkten, her dinden insan bu lanet televizyonun başına oturuyorsunuz. Bildiğiniz tek şey biziz.
    Burada döndürdüğümüz ilizyonlara inanmaya başladınız, ve televizyondakilerin gerçek, kendi hayatlarınızın ise hayali olduğunu düşünmeye başladınız.
    Televizyon ne derse onu yapıyorsunuz.Onun gösterdiği gibi giyiniyorsunuz, onun gösterdiklerini yiyorsunuz.
    Çocuklarınızı onun dediği gibi yetiştiriyorsunuz, hatta onun istediği gibi düşünüyorsunuz...
    Bu tamamen saçmalık! Tanrı aşkına, sizler gerçeksiniz, hayali olan biziz!"
  • Neymiş benim üstlenmem gereken o bir sürü mesele? Öncelikle iyi meseleleri benimsemeliymişim, sonra Tanrı meselesini, insanlık, hakikat, özgürlük, insaniyet, adalet meselelerini; dahası halkımın, hükümdarımın, vatanımın, meselelerini; ayrıca tin (ruh) meselesini ve daha binlerce başka meseleyi… Bir tek Benim kendi meselem hiçbir zaman Benim meselem olmamalıymış! “Tuh o egoiste! Yazıklar olsun, yalnızca kendini düşünene!”

    Peki, kendi davaları için Bizden emek harcamamızı, bu davalara kendimizi adamamızı ve bunlardan coşku duymamızı bekleyenler, bizzat kendi meselelerini nasıl ele alıyorlar, görelim bakalım!

    Sizler Tanrı hakkında oldukça esaslı bilgilerin tellallığını yapmayı biliyorsunuz, binlerce yıl boyunca “Tanrı’nın derinliklerini araştırdınız” ve onun yüreğini okudunuz, öyleyse o Tanrı’nın Bizim hizmet etmekle yükümlü tutulduğumuz “Tanrı’nın Davası”nı nasıl yürüttüğünü de pekâlâ anlatabilirsiniz. Zaten Tanrı’nın yapıp ettiklerini de örtbas ettiğiniz yok. Peki, nedir onun davası? Bakalım o da, Bize reva görüldüğü gibi, kendi dışındaki bir meseleyi, örneğin hakikat ve sevgi meselesini benimsemiş midir? Siz bu yanlış anlama karşısında öfkeleniyor ve hakikatin de sevginin de elbette Tanrı’nın meselesi olduğunu, dolayısıyla sevginin de hakikatin de Tanrı’ya yabancı bir mesele sayılamayacağını, esasen Tanrı’nın hakikat ve sevginin ta kendisi olduğunu vaaz ediyorsunuz bize. Tanrı’nın kendi dışındaki bir meseleyi destekleyip ileriye taşıyarak, bizlerin zavallı solucanlara benzeyebileceği varsayımı sizi öfkelendiriyor. “Tanrı hakikatin ta kendisi değil mi ki, hakikat meselesinin peşine düşsün?” Tanrı sadece kendi meselesiyle uğraşır, ama zaten o, her şeyin içinde her şey olduğu için, her şey de onun meselesidir! Ama Biz, her şeyin içinde her şey değiliz ve bizim davamız da küçük ve önemsizdir; bu nedenle biz “üstün bir davaya hizmet etmek” zorundayız. –Açıkça görülüyor ki, Tanrı sadece kendi meselesiyle ilgileniyor, sırf kendiyle uğraşıyor, sırf kendini düşünüyor, gözünde sadece kendi meselesi var; onu hoşnut kılmayan her şeyin vay haline! O, kendinden daha üstün birine hizmet etmiyor, sadece kendini tatmin ediyor. Onun davası –tamamen egoist bir davadır.

    Peki, meselesini kendi meselemiz olarak benimsememiz gereken insanlığın durumu nedir? Onun meselesi de bir başkasının meselesi midir ve insanlık üstün bir davaya mı hizmet etmektedir? Hayır, insanlık sadece kendi çıkarına bakar, insanlık sadece insanlığı desteklemek ister, insanlığın meselesi gene bizzat insanlıktır. Gelişebilmek uğruna, bireyleri ve halkları gaddarca hizmetine koşar, sonunda ihtiyaçları karşılandığında da minnet borcunu ödemek üzere, onları tarihin gübre yığınına atar. O halde insanlığın meselesi de –tamamen egoist bir dava değil midir?

    Kendi davasını bizim üzerimize yıkmak isteyen herkesi bir bir ele alıp, onun aslında Bizi değil de kendini önemsediğini, bizim iyiliğimizi değil de kendi iyiliğini amaçladığını kanıtlamaya gerek duymuyorum. Diğerlerini de siz bir inceleyin bakalım! Hakikat, özgürlük, insaniyet ve hakkaniyet meseleleri de, sizin coşkuyla dolup onlara hizmet etmenizden başka bir şey ister mi?

    Bütün bu meseleler kendilerine hararetle biat edilmesinden fazlasıyla yararlanırlar. Adanmış vatanseverler tarafından korunan bir halkı gözlemleyin! Vatanseverler, kanlı çarpışmalar sırasında ya da açlık ve sefalet yüzünden ölürler; bu, halkın umurunda mıdır? Halk ölenlerin çürümüş bedenleriyle gübrelenip beslenen o toprak üzerinde “dal budak salar, çiçek açar!” Bireyler, “halkın yüce davası” uğruna can vermişlerdir, halk ise onların ardından minnettarlığını dile getiren birkaç söz söyler –ve parsayı toplar. İşte Ben karlı egoizm diye buna derim.

    Bir de “kendi tebaasına, kullarına” şefkatle kol kanat geren şu sultanı gözlemleyin bakalım. İşte o, özgeciliğin ta kendisi değil mi, kendini her an tebaası için feda etmiyor mu? Tabii ya, “tebaası’ için. Hele sen onun kulu olmadığını, kendi kendinin kulu olduğunu göstermeyi bir dene de neler olacağını gör bakalım; onun egoizminin elinden kendini kurtardığın için zindana atılırsın. O hâlde sultan da davasını kendinden başka hiçbir şey üzerine kurmaz. O, kendisi için her şeyin içinde her şeydir, kendisi için biriciktir ve “onun tebaası, kulu” olmadığını söyleme cüretini gösteren hiçbir kişiye tahammül etmez.
    İşte bu çarpıcı örneklerden, en iyi durumdaki kişilerin egoistler olduğu sonucunu çıkarmıyor musunuz? Ben kendi adıma bunlardan bir ders çıkarıyorum ve bundan böyle kendi çıkarımı gözetmeden o büyük egoistlere hizmet etmektense, bizzat bir egoist olmayı istiyorum.

    Tanrı ve İnsanlık, davasını hiçbir şey üzerine kurmaz; yani kendinden başka hiçbir şey üzerine. Keza ben de, tıpkı Tanrı gibi, kendi davamı kendim üzerine kuruyorum, çünkü ben diğer herkes için bir hiçim, çünkü ben kendim için her şeyim, çünkü ben kendim için biriciğim.
    Eğer Tanrı ve İnsanlık, sizin ısrarla ileri sürdüğünüz gibi, kendileri için her şeyin içinde her şey olmaya yetecek bir içeriğe sahipse, ben de bundan daha az bir içeriğe sahip olmadığımı, kendi “boşluğumdan” yakınmayacağımı duyumsuyorum. Ben boşluk anlamında bir Hiç değilim, ben yaratıcı bir hiçim ve bir yaratıcı olarak bu hiçten, her şeyi kendim yaratıyorum.
    O halde tamamen bana ait olmayan davalar defolsun gitsin başımdan! Siz davamın en azından “iyi bir dava” olması gerektiğini düşünüyorsunuz değil mi? İyi nedir, kötü nedir? Benim meselem, ben kendimim ve ben de ne iyiyim ne de kötü… Her ikisinin de benim için bir anlamı yoktur.
    Tanrısal şeyler Tanrı’nın meselesidir; insani şeyler ise insanın… Benim meselem, ne tanrısaldır ne insanî; hakikat, iyilik, adalet, özgürlük vs. de değildir, sadece ve sadece benim olandır ve genel olmayıp, tıpkı benim biricik olduğum gibi, o da biriciktir.

    Benim için benden daha önemlisi yoktur. Yani hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 15-18)
    Max Stirner
    Sayfa 18 - Kaos Yayınları
  • 408 syf.
    ·Puan vermedi
    Harlan Coben kitaplarından hep emindim zaten.
    Ama hiç bu kadar Sarsılmamıştım. Yanılmamıştım. Yok olmamıştım.
    Konuya kendimi kaptırıp gitmiştim ki o sürpriz son tarafından kovalandım.


    Kayıp bir adam, kocasını arayan bir kadın.
    Tam hangi tarafta olduğunuza karar verdiğiniz anda olaylar sizi allak bullak ediyor.
    Her seferinde "tamam işte bu sefer son" diyorsunuz.
    Ama yazarın kalemi tekrar çıkmaza giriyor.
    İnsanlar koşturmaya başlıyor, hikaye arap saçına dönüyor.

    Ya da "Bu hikaye bitmeyecek" diye umutsuzluğa kapıldığınızda "SON" bir anda sizi tokatlıyor.
    Ne olduğuna, nasıl bu hale geldiğine inanamıyorsunuz.
    Hiç bir sayfada fotoğraftaki ile ilgili bir ipucu olmadığını düşünüyorsunuz.
    Yazarın hiç ipucu vermediğini.
    Sonra belkide bir yerlerde hafifçe yazmış ve ben görmemiş olabilir miyim? diye düşünüyorsunuz.
    Sonra ne mi oluyor?
    Geri dönüyorsunuz, Son 50 sayfayı tekrar okuyorsunuz!
    Yavaş yavaş sindire sindire.
    Biraz önceki aceleciliğinizi bastırarak.
    Bir anda "Hadi ama canım. Yok artık?" dememek için yavaş yavaş okuyor, aralarda duraklıyorsunuz!
    Sayfaları sindire sindire, kelimeleri içe içe...



    Okumayanlara, Benim gibi yazarın bu kitabını hep erteleyenlere, Yazarın tüm kitaplarını okuyup bu kitaba bir şekilde vakit ayıramayanlara.
    Evet Sizler! Erteleyin tüm okunacaklar listesindeki sırayı.
    Harlan Coben'in Karanlık Fotoğraf 'ına takılın,
    Başlayın ki bağlanın.
    Ve okumamın üzerinden bir kaç hafta geçmesine rağmen hala etkisinde kaldığım bu romanın ağlarına takılın...
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin ilk kısmıdır. Bu kısmı Semih , Şimâl ve NigRa yazmıştır.

    1.

    Dünya yılı ile 2051 yılıydı. Tarihte bu yıl, NASA'nın, Satürn üzerinde ilkel yaşam formlarına rastladığı ilk yıl olarak altın harflerle anılacaktı. Mars'tan sonra ilk defa başka bir gezegende daha canlı yaşam formlarına rastlanılmıştı ve Dünya bu kez Mars'taki gibi bir hayal kırıklığına daha uğramak istemiyordu...

    Profesör Alex ile Profesör Russell, NASA'nın o zamanlar en gözde iki bilim adamıydı. Satürn'de canlı yaşam formlarının olabileceği fikri ilk defa Alex tarafından ortaya atılmış, Russell'ın da katkılarıyla somut bulgular elde edilmişti. NASA ise somut bulguların basına yansımasından sonra en değerli iki bilim adamını Satürn'e gönderme kararı almış ve 6 ay içerisinde bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Gerekli maddi destek ve sponsor bulunduktan sonra Profesör Alex ile profesör Russell'ın içerisinde bulunduğu Hawking-2018 isimli silisyum seramik ve kompozit malzemelerle donatılmış uzay aracı Satürn'e yola çıkmıştı.

    Bugün ise Alex ile Russell'ın 20 yıllık zorlu görevlerinin sonlandığı ve artık Dünya'ya dönüş yapmaları gereken o kutlu gündeydiler. 20 yıllık bu zorlu görevin daha ilk yılında Dünya ile irtibatları kesilmiş; yine de yollarından dönmeyi bir gün bile düşünmemişlerdi. Şimdiyse anlatacak ve paylaşacak çok şeyleri vardı. Hak ettikleri gibi bir kahraman olarak karşılanacaklarını düşünüyorlardı. Konferans verecekleri anları düşündükçe sabırsızlanıyorlardı...

    Dünyaya geri döndüklerinde 2071 senesinde olacaklarını biliyorlardı. Bu durum onları korkutmuyordu; fakat bıraktıkları Dünya'nın gerisinde kalmış bir şekilde yirmi yıl sonraki insanlar tarafından kabul görüp görmeyeceklerini bilmiyorlardı. Belki isimleri bile çoktan unutulup tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuştu. Yine de Satürn'den yanlarında getirmeyi akıl ettikleri, Satürn'de doğan ilk canlı olan ve ismini "Satürn Canlısı" koydukları yaşam formunu NASA'ya sunarak bilime büyük bir katkı sağlayacaklardı. Buna eminlerdi. Çünkü tarihte onlardan daha önce Satürn'e ayak basmış başka bir insan türü olmamıştı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne dünya eski dünya, ne de NASA eski NASA'ydı.

    Alex ve Russell bu bilinmezlikler ile birlikte 20 yıl önce büyük umutlarla hareket ettikleri yeryüzüne iniş yapmaya hazırlanıyorlardı. Dünya'nın yörüngesine girdikleri andan itibaren Dünya'nın o bildikleri eski Dünya olmadığını fark etmişlerdi. Zira yüzeyi eski canlılığından ve bildik görüntüsünden uzaklaşmış adeta bir toz küresini andırıyordu. Atmosfer ise hiçbir sürtünmeye mahal vermeden Hawking-2018'in içerisine girmesine müsaade etmişti. Bunlar hayra alamet olamazdı.

    Yeryüzüne yaklaştıklarında bitkilerin tamamen yok olduğunu, ormanlık alanların yanıp küle döndüğünü ve Dünya'ya artık çöl ikliminin hakim olduğunu fark ettiler. Yaşadıkları şaşkınlık karşısında birbirlerine tek bir söz bile söylemeden etrafı izliyorlardı. Dilleri tutulmuş gibiydi. Bırakıp gittikleri Dünya bu Dünya olamazdı.

    Hawking-2018 yeryüzüne temas ettiğinde ise Russell usulca: "Uzay elbiselerimizi çıkarmayalım Alex. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz," dedi. Alex de zaten aynı fikirdeydi. Hawking-2018'in kapısı açıldığında çöl ve betonun hakim olduğu 2071 yılı Dünyası ile artık karşı karşıyaydılar. Satürn Canlısı da onlarla birlikte Dünya'nın yüzeyine temas etti ve etrafta ağır ağır dolanmaya başladı. İlginç olan şuydu ki, çevrede ne bir insan ne de bir canlı vardı. Tamamen terk edilmiş bir görüntü vardı. 1-2 saat boyunca Alex ve Russell etrafı dolaştılar, her yere baktılar yine de herhangi bir canlı izine rastlamadılar. Ancak yeryüzüne indikten 2 saat sonra Satürn Canlısı bir anda hareketsiz kalarak can verdi. Alex ve Russell buna anlam veremediler; ama üzerlerindeki uzay elbisesini çıkarmamaları gerektiğini böylelikle bir kez daha anlamış oldular.

    Hava kararana kadar yeryüzünü aramaya devam ettiler; ama sonuç tam olarak felaketti. Her yer ıssızdı. Var olan tek şey eski betonarme binalar ve kum tepeleriydi. Bütün bunların dışında çıt çıkmıyordu. Sadece rüzgarın uğultusu duyuluyordu hafiften... Hava karardıktan sonra Alex ve Russell daha fazla arama yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdiler ve Hawking-2018'in içerisine girerek dinlenmeye koyuldular. Dünya saati ile 22:00 sularında etraflarında bir takım sesler duymaya başladılar ve Hawking-2018'in camlarına koştular. Gördükleri manzara inanılmazdı...

    Gördükleri manzara, tek sıra halinde yer altından yer üstüne çıkan insanlardan oluşuyordu. Bu insanların ten rengi güneş gibi kızıl bir ten rengine dönmüştü. Hepsinin saçları dökülmüş, vücutları kamburlaşmış ve kemikleri sayılacak kadar zayıflamışlardı. Alex biraz izledikten sonra insanların gözlerinin kör olduğunu fark etti. Çünkü hepsi birbirine tutunarak ve birlikte hareket ederek ilerleme sağlıyorlardı. Tek biri bile yürüme zincirinden kopsa geri dönüşü olmuyordu, kaybolup gidiyordu.

    Kızıl tenli bu çıplak insanların ne yaptığını kestirmek Alex ve Russell için o anda mümkün değildi. Kumların üzerinde dolaşan ve ne yaptıkları anlaşılamayan insanlar, saat 23:30 sularında tekrardan yer altı mağaralarına dönüş yapmaya başladılar. O anda Alex'in aklına bir senaryo geldi. "Olamaz!" dedi. Ve peşinden bu senaryonun gerçekleşmemiş olması için dua ederek; "Russell dijital termometreyi getirir misin?" dedi. Russell termometreyi getirdi ve Alex:

    "Kahretsin. Olamaz. Olamaz!" dedi.

    Russell: "Alex neler oluyor? Lütfen ne bulduysan bana da söyler misin?" dedi.

    Alex derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: "Dünya üzerine gelen güneş ısınları; insanların yanlış uygulamaları neticesi salınan sera gazlarının etkisi ile geri dönüş yapamamış, dünya bu sebeple aşırı ısınmaya maruz kalmış. Hem de 2051 yılına göre 5 derece ısınmış. Ozon tabakasının giderek incelmesiyle güneşin zararlı ışınları daha az filtre edilmiş. Bu da insanlarda cilt ve göz rahatsızlıklarına sebep oluyor. Bu kadar kısa bir zamanda bu değişimi sağlayacak başka bir şey düşünemiyorum. Ve korkarım, artık iklimler tamamen değişmiş, kutuplarda buzullar erimiş, denizlerdeki sular yükselmiş, karalardaki su kaynakları azalmış. Belki de yok olmuş. Bitki örtüsü çöle dönmüş ve hayvan nüfusu yok denecek kadar azalmış. Sadece kocaman leşçi sinekler kalmış etrafta Rusell. Bulaşıcı hastalıklardan payını almak için etrafta uçuşan lanet olası sinekler... Dünya'da susuzluk, açlık ve kıtlık baş göstermiş. Sanırım birçok ülke savaşlar yüzünden yok olup gitmiş.

    "Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin insanlar üzerinde yıkıcı etkileri vardır Russell, hem de çok yıkıcıdır. Kalp, solunum yolu enfeksiyonları, bulaşıcı, alerjik ve bambaşka diğer hastalıkları ortaya çıkarır. Artan sıcaklıkla birlikte insan vücudunda bakteri ve virüs artımı olur, bu da insan hayatını olumsuz etkiler. Anlıyor musun Russell? İnsan hayatı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Satürn Canlısı da tam olarak bu zararlı güneş ışınları sebebiyle can verdi."

    Alex ve Russell ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ancak kendi türlerinin devamı için, insanlığın devam etmesi için bir şeyler yapmalıydılar. Türlerini terk edip gidemezlerdi. Artık burada kalıp insanlık için en büyük vazifelerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

    2.

    Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları topacık mavi tüylü, kocaman gözlü Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve ardındaki kartal misal leşçi sinek deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı..

    Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile..

    - Evet ne düşünüyorsunuz?

    Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki …

    - Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş?

    İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti..

    - Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!!

    İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti.

    Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi..

    - Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak ..

    Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü
    ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’
    kelimelerinden sonra..

    Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı..

    - Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ?
    - Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi
    - Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem..
    - Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin
    - Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!!
    diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı ..
    İşte bu kesindi..

    Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece..
    ‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu..

    2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce
    ‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..''
    diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler.....
    kısacası herşey ...
    çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü....
    bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı...
    ... ve ona verilecek olan emaneti..
    O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu..
    Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi..
    - Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem??
    - Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir..

    İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..

    3.

    “Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı.

    Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.”

    Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü.

    “O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü.

    Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.”

    Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi.

    http://i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg

    “Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk.

    2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk.

    Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı.

    Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi.

    Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu.

    İşte her şey bu noktadan sonra başladı.”

    Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı.

    “Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk.

    O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse?

    Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi.

    Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar.

    Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu.

    Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “

    “İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?”

    “O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!”

    Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti.

    “Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler.

    Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum.

    Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu.

    İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı.

    Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “

    Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü.

    “Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı.

    Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK!

    En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı.

    Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “

    Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü.

    “Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu.

    Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?”

    Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra,

    “Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu.

    Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan.

    Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti.

    Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu.

    Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü.

    Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,”

    “Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?”

    “Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık!

    Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı.

    2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”