• Kitabın yaklaşık yarısı tamamlandı ve Jean Valjean’la Cossette Thenardierler’in hanından ayrıldılar. Cossette’nin yaşamının ayrıntılı anlatıldığı bu yerlerde ve özellikle Cossette’nin Noel akşamı ayakkabılarını şöminenin içine koyması beni aşırı duygulandıran sahnelerden biriydi. Bunu olduğu gibi paylaşmak istiyorum.
    ‘Yabancı(Jean Valjean), bu odanın karı koca Thenardierlerin odasıyla bağlantılı olduğunu tahmin etti. Tam çekilmek üzereydi ki gözü şömineye ilişti. İçinde yanan ateşin daima ufacık göründüğü, soğuk görünüşlü geniş han şöminelerinden biriydi bu. Şöminenin içinde ateş yoktu, hatta kül bile yoktu; yalnız, orada bulunan şeyler yolcunun dikkatini çekmişti. Bunlar zarif biçimli, değişik boyda iki küçük çocuk ayakkabısıydı. Yolcu hatırlanamayacak kadar eski zamanlardan kalma pek hoş bir çocuk adetini hatırladı. Çocuklar Noel günü ayakkabılarını şöminenin içine koyar, karanlıklar içinde iyilik perilerinin onlara parlak hediyeler getirmesini beklerler. Eponine’ie Azelma da bu adete uymamazlık etmemişler ve ayakkabılarının birer tekini şöminenin içine koymuşlardı.
    Yolcu eğildi, baktı.
    Peri, yanı kızların annesi, ziyaretini yapmıştı; ayakkabılardan her birinin içinde yepyeni birer on metelik madeni paranın parladığı görülüyordu.
    Adam doğrulup gitmeye hazırlanıyordu ki, ocağın dibinde, en karanlık köşesinde başka bir nesne daha gördü. Baktı ve bunun bir tahta pabuç olduğunu anladı. En kaba cinsten, yarı kırık, her yanı kül ve kurumuş çamurla kaplı berbat bir tahta pabuçtu bu. Cosette’nin pabucuydu. Cosette’de, çocukların daima aldatılabilen, fakat hiçbir zaman umut ve cesaretini kaybetmeyen o yürek acıtan güveniyle tahta pabucunu şöminenin içine koymuştu.
    Umutsuzluktan başka hiçbir şey tatmamış olan bir çocuğun umudu yüce ve tatlı bir şeydir.
    Bu pabucun içinde hiçbir şey yoktu.
    Yabancı yeleğini karıştırdı, eğildi ve Cosette’nin pabucuna bir Louis altını koydu.’
    Fantine’nin kızını Thenardierler’e bırakmadan önce iki küçük kız Eponine ve Azelma’yı görmesiyle onların iyi bakıldığına kanaat getirmesi ve Cossette’yi bu aileye bırakmasının akıllıca olacağını düşündüğü o sahnede anlatılanlara ve benzer anlatımlardan diğer ikisine de dikkat edelim.
    ‘Bu Madam Thenardier kızıl saçlı, etine dolgun, iri kemikli bir kadındı: Bütün sevimsizliğiyle asker tipli bir kadın. Tuhaf olan, okuduğu romanlardan alınma özentili bir romantik havası olmasıydı. Yapmacık tavırlı erkeksi bir kadındı. Meyhaneci kadın düşüncesi üzerine iplik iplik sarılan eski romanların böyle etkileri olur. Henüz gençti; otuz yaşında ya var ya yoktu. Çömelmiş oturan bu kadın eğer ayakta dursaydı, panayırlarda gösterilmeye değer uzun boyu ve kocaman seyyar bir heykel gibi geniş yapısıyla belki yolucumuzu( Fantine) daha başlangıçtan ürkütür, güvenini sarsar ve ilerde anlatacaklarımızın meydana gelmesini önlerdi. Bir kimsenin ayakta duracak yerde oturması: Kaderler nelere bağlı?’

    ‘…Bauduin vurulup ölmüş, Foy yaralanmıştı. Yangın, kırım, katliam; İngiliz, Alman ve Fransız kanının çılgınca birbirine karışmasından meydana gelen bir ırmak, cesetlerle dolu bir kuyu… Nassau ve Brunswick alayı mahvedilmiş, Duplat ve Blackman ölmüş,İngiliz muhafızlar kırılmış, Reille’in kolordusundaki kırk Fransız taburundan yirmisi telef olmuş, sadece bu Hougomont harabesinde üç bin insan kılıçtan geçirilmiş, doğranmış, boğazlanmış, kurşunlanmış, yakılmış ve bütün bunlar bugün, köylünün biri bir yolcuya,’ Mösyö, bana üç frank verin, isterseniz size Waterloo denen şeyi anlatırım!’ desin diye olmuş.’
    ‘Bütün bu şeyler oldu, bütün krallar tahtlarına kavuştu, Avrupa’nın hakimi bir kafese kapatıldı, eski rejim yeni rejim oldu ve yeryüzünün karanlığıyla aydınlığı yer değiştirdi. Niye mi? Bir yaz günü öğle sonrasında bir çoban, bir ormanda bir Prusyalı’ya, ‘Oradan değil, buradan geçiniz!’ dedi diye.’
    Kitabın başında bu anlatım tarzının bir kelime oyunu, naif bir edebiyatçı işi olduğunu düşünüyordum lakin sık sık tekrar edilmesi üzerine bunun özellikle yapıldığını gördüm. ‘Romantizm’in özelliklerinden biri olduğunu düşünüyorum.
    Şu şekilde izah ediyim;
    -Neden, sonuçtan önce gelir.
    Neden’i X olarak Sonuc’u Y olarak isimlendirelim.
    -X her daim Y’nin var olmasını sağlar. X olmazsa Y olmaz.
    Bu alıntıladığım yerlerde X sayesinde Y’nin oluştuğu değil de, Y oluşabilsin diye X’ in oluştuğunu söylüyor. Yani aslında X ‘neden’ olmakla beraber, Y ‘neden’in nedeni’ oluyor.
    Ve Y, X’den de önce geliyor.
    Haliyle vardığımız sonuç ‘Sonuc’un olmadığı. Aslında bize sonuç olarak sunulanlarında tamamlanmamış bir olagelişin durakları, yani henüz olmamış olanın nedeni olarak sunuluyor.
    Tüm bu söylediklerime şahsi olarak katılıyorum ama reddedemediğim bir şeyler var;
    Bu Tanrı’nın kudretinden sıkça bahsedilen bir kitap olmasında kaynaklı, kader adı altında okuyucuya kabullendiriliyor. Bu aslında Romantizm’in kullanmak zorunda olduğu bir sığınak. Çünkü iyi karakterlerin, her zaman iyi, kötü karakterlerin, her zaman kötü olmak zorunda olduğu ve akıl almaz rastlantıların okuyucunun gözünde normalleştirilmesi gerektiği için bu bir koşul oluyor.
    Gel gör ki;
    İnsan’ın yaşamı boyunca düz bir çizgi halinde hep iyi bir ruha ve iyi bir davranış biçimine sahip olabileceğini düşünmüyorum. Her daim değişkenlik gösteren zaman zaman vicdansızlıkların en beterini yapabilen ve aynı şekilde bu vicdansızın zaman içerisinde tekrardan iyilik yapabileceği ve en önemli kısmı-burası atlandığı için belirtiyorum- dönüşüm sonucu iyilik yapan bu adamın tekrardan kötülük yapabileceğidir.
    Burası öyle bir yer ki ‘olmaz’ bile ‘olur’. ’Olacak olan olur ve fakat olmayacak olanda olmaz.’
    Bu eserlerde hep ‘olması gereken’ oluyor. Sıkıntıda burada. Kesinlikle ‘olması gereken oldu.’ diyebilirim lakin ‘olması gereken olacak.’ diyemem.
    Anlatamadım
  • Bilinçsiz ya da yarı bilir, yarı bilmez özlemlerim hala devam ediyordu. Ama gerçek istekler değildi bunlar, sadece istemek için istiyordum...hem daha dolu dolu yaşamak, hem de acı çekmek istiyordum.
  • Beni merak ediyorsanız bu resimden bana bakın.
    https://www.dropbox.com/...zycdj/Mavis.jpg?dl=0


    Üzerimde duran küllük, yeşile çalan taşlı çakmak ve yarım bırakılmış bir Maltepe sigarasından ibaret. Gerisi alabildiğine toz, toprak. Unuttular bizi, işe yarar yanlarımızı söküp bir boş tarlaya çektiler hurdamızı. Şimdi kurda kuşa yuva olduk. Üzerimde duran küllük, yeşile çalan taşlı çakmak ve yarım bırakılmış Maltepe sigarası.

    Geçmişimiz çok başkaydı bizim. Boncuk Göz’ün yününden eğirdiler beni. Topak topak yünü Ehlizar hatun dizine vurdukça ipe çevirdi. Öreke fırfır döner de dönerdi dizinde. Asıl eğrilme amacım bir gözü karanın leçeğinde süs olmaktı lakin bir parçam direksiyona bir parçam ise koca otobüsün torpidosuna süs olmak imiş. Boncuk Göz’ün yününden tam tamına üç ip çilesi çıkarı verdi Ehlizar hatun. Gerisi ise kızların işiydi. Gerdiler hananın iplerini, hazırda durmalıydı. Dereden it üzümü de toplanmış kazana atılmış kaynatılıyordu. Kıvamını alınca usulca saldılar beni kazana, beyaz halim yavaş yavaş allanıyor it üzümü renginde koyulaşıyordum. Mora çalan bir renge bürünmeye başladım. Sonra uzunca odun kürek ile karıştırıp içime işlediler rengi. Kazanın suyu soğumağa başladı, aldılar içerisinden, kurumam için beni metre metre kestiler, serdiler yerlere. Üç gün kaldım gündüzün güneşi ve gecenin ayazında sonra iyice koyulaştı rengim. İstenilen kıvama gelmiş olmalıydım ki Ayfer Kız topladı beni yerden.

    Gergisi çekilmiş hananın başına geçtik, kirkit ise hemen yanı başınızda pırıl pırıl parlıyordu. Çok daha kısa ölçülere böldüler, metreler uzunluğunda eğrilen ben artık iki santimlik parçalar halindeydim. Ayfer hatun hana gergisini çekti, ince kemikli parmakları ile usulca diğer parçalarımdan ayırıp iki düğüm ile beni gergin iplere düğümlemeye başladı. Öyle hızlı bir şekilde yapıyordu ki işini, parmaklarını takip etmek ise çoktan zorlaşmıştı benim için. Her düğümde biraz daha şekilleniyor biraz daha hacmim artıyordu. Aklında bir sürü motif vardı ama o beni sadece tek bir renk yapmayı aklına koymuştu. Beş dakika içerisinde düğüm sayısı yüzlere ulaşmıştı. Sonra kirkite elini attı ve taraklı kısmı hanaya gelecek şekilde düğümlerime vurdu. Pek canım yanmadı ama o vurdukça düğümlerim daha da sıklaştı, kavi, mökkem oldu. Saatler ardı sıra ilerledi. Hacmim metrelere ulaştı, sonra bir güzelce beni hanadan ayırdı. Öylece saldı yere…

    “Ayfer gözlerine yazık kızımcan ne gerek vardı,” diye söze girdi Ehlizar hatun yere serilmiş beni gördüğünde.
    “Ana, Patom’a kurban olsun bu gözler,” diye karşılığını verdi Ayfer hatun.
    “Deli deli konuşma,” deyip, dönüp sırtını odadan çıktı Ehlizar hatun.

    Akşamın geç vaktinde yedi kardeşin ikincisi Nurettin geldi. Ayfer ise altı erkek kardeşin arasındaki tek kız kardeşti. Üç abisi, üçte kardeşi vardı Ayfer hatunun, evliydi bir oğlu ve birde kızı evlada sahipti. Ehlizar hatunun iki gözdesinden birisi Nurettin diğeri ise Ayfer’di. Ama olsundu diğerleri de evlattı, sevilirdi.

    Beni fark edince Nurettin hemen söze girdi. “Bacı bu nedir?”
    “Pato’m az önce hanadan söktüm, Zağlı’ya örteriz değil mi? Örteriz dimi?” diye heyecanla hızlı konuşmaya başladı Ayfer hatun.
    “Tamam, bacı ön camın kenarından, torpidoya kadar kapatırız bununla,” deyip bacısına sarıldı Nurettin. Diğer kardeşleriyle bu kadar iyi anlaşamayan abi kardeş birbirleri ile konuşmadan dahi anlaşabiliyorlardı.

    Sabahın ayazında serildiğim yerden Nüro ( Nurettin) bir hamlede aldı beni. Hiç eğilip bükülmeden sofadan çıkıp, soğuk bir esintiyle karşılaştım. Gün yeni yeni ağarıyordu. Uzun bir zaman düğümlerimde güneşi hissetmeye çalıştım, olmadı, hissedemedim. Sonra gözüme o sekiz metre uzunluğundaki mavimsi yarı demir yarı camdan oluşan tuhaf şeyi gördüm. İnsanlar bu tuhaf alete otobüs diyrolardı. Bundan sonraki yaşantım ise onun sırtında olacağına asla emin olamazdım. Fakat öyle oldu, yıllarca beni torpidosunun üzerinde taşıdı. Hem göze hitap ediyordum hem de koyulan ufak tefek eşyaları hareket halinde kaymasını önlüyordum. Bu “Zağlının Işıltısı’yla” ilk karşılaşmamızdı. Nüro direksiyonun başına geçti, yarı marşa aldı otobüsü, birden her yerde ışıklar yanmaya başladı, sanırsın ortalık bayram yeri. Birkaç ikaz sesinden sonra başka bir şey duymağa daha başladım. Birisi tarif edemediğim bir gayda ile acılı bir şeyler söylüyordu. Daha sonradan adını öğreneceğim Sabri Şimşekoğlu’ydu sesin sahibi.

    ♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫
    “Polatlı eller gocaldı, ağardı başın
    Vay bu hicran gocalttı, ben gocalmazdım of of
    Göylere savruldu toprağım, taşım
    Vay bu zaman gocalttı, ben gocalmazdım of of”
    ♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫

    “Ya Hayy,” diyerek jikleyi çekti, yarı olan kontak tam çevrildi ve homurtulu bir şekilde koca otobüs titremeye başladı. Gazı verdikçe bağırtısı karşı ki dağlarda yankılandı. Kafasını yana çevirdi ve beni hemen yanı başında gördü. Direksiyon başından kalkıp, beni uzunlamasına serdi koltuğa. Göz hesabı ile hem bana hem de öndeki konsola baktı. Beni kesmeye kıyamadığı kesindi. Usulca kaldırıp torpido üstü konsola uzattı beni. Elleri ile düğümlerim üzerinde gezerek bel veren yerlerimi düzeltti. Kenar kısımlarını tırnakları ile ütüleyip, konsol kenarına sıkıştırdı. Yeniden ellerini kullanarak iyice ütüledi düğümlerimi, kenar püsküllerimi düzeltti. Biraz gerileyip koridordan baktı. İlk defa gözlerinin ışıltısını orada gördüm. Yaklaştı, kül tablasını üzerime koydu hemen yanına yeşilimsi taşlı çakmağı ve Maltepe sigarası. Yeniden geçti direksiyon başına, motor ısı ikaz ışığına göz gezdirdi. Işık hala yanmaktaydı, ayağını gazdan geçip otobüsü rölantide çalışmaya bıraktı. Camı açıp elini Maltepe sigarasına uzattı. İçerisinden bir tane dal alıp, parmakları ile yumuşattı, ucundan kırdı. Dudaklarına götürdüğü gibi çakmağa uzandı ve ateşledi. Keyif ile günün ilk sigarasını tüttürdü. Otobüsün titremesi aniden kesildi. Motor artık ısınmıştı, artık yoluna bakıp ekmeğinin peşine koşabilirdi. İmdat indirdi, imdat indirilmesi ile küçük bir sarsıntı daha geçirdik. Vites kolu en sağa çekilip, yukarı itildi. Otobüs bir homurtu ile yola koyuldu. Yoldaydık…

    “Mavi,” diye bir ses duydum. Sağa sola bakarken ses yeniden yenilendi. “Hişş Mavi,” “sana diyorum, duymaz mısın?” yeniden etrafı kolaçan ettim, ancak sesin sahibini bulamadım. “Mavi benim, Zağlının Işıltısı,” deyince bana seslendiğini anladım. “Ben Mavi değilim ki,” dedim. “Ama rengin benim rengime benzer, bana da mavi derler,” dedi. “Evet, sen mavisin, ben ise maviden çok mora çalıyorum,” dedim. “Olsun sen Maviş ol,” dedi. Ve bizim hikâyemiz buradan sonra başladı.


    Zağlı kimi zaman ciddi ama genel olarak çok hoş sohbet bir duruma sahipti. Hiç duymadığım kişilerin sözlerini, şiirlerini bana okur, düşüncelerini yorumlardı. Hiç sıkılmadan sorduğum bütün soruları anlayabileceğim şekilde bana açıklar, bazı bazı saatlerce anlamam için uğraşırdı. Zağlı 1965 yılında İngiltere’nin Leyland kasabasında üretilmiş. Hiç kullanılmadan Gürcistan’a pazarlanmış. Gürcistan’da bir şirkete bağlı olarak çoğu kez ülkeler arası seyahatlerde kullanılıp, beli bükülünce de bir kenara itilmişti. Nasıl olduysa Nüro 1985 yılında Gürcistan’da Zağlı ile karşılaşmış, çok cüzi bir rakama satın alıp, ülkesine getirmiş. Mavi beyaz ve gerisin geriye paslanmış olan Zağlı Trabzon sanayisine sokulup, bir güzel sökülmüş her vidası. Koltukları yeniden kılıflanmış, boyası tazelenmiş, motoruna gerekli bakımlar yapılarak eskisinden daha iyi bir hale gelmiş. O vakitler Zağlı’yı görenler en az 10 yaş gençleştiğini dahi derlermiş. Sonrası ise vize işlemleri ve Zağlı’ya ruhsat. Zağlı en çokta ruhsatta yazan renk ismiyle çok övünürdü. Dünyadaki hiçbir araç kimliğinde “Can Mavisi” yazmaz derdi. Gerçi çok sonraları bunun neden Can Mavisi olduğunu öğrenip kahkahalara boğulduk.

    Dönemin vize memuru yeni atanmıştı karakola, İskilipliydi. Terekeme şivesine uzak, halim salim bir adamdı vize memuru. Uzun uğraşlardan sonra adam edilen Zağlı artık hüviyetine kavuşmalı diyen Nüro soluğu karşında almıştı. Evraklarını uzattı memura, memur on dakika karıştırdı sayfaları. Sonra kafasını kaldırıp “30 yaşında otobüs hala yürür mü?” dedi. “Yürümek nedir ağam rüzgârı da dalına aldı mı sanırsın uçar,” diye cevap verdi Nüro. “Aracı görmemiz gerek,” dedi memur. Araç başına geçtiler, bir takım işlemlerden sonra geçer notu aldı ve bilgileri işlenmek üzere ruhsata geçirilmeye başlandı. Bütün bilgiler tas tamam yazıldı. Son olarak aracın rengi yazılıp, imza ve mühürden sonra plaka için gün alınacaktı ki, rengin Cam kelimesini yazarken m’nin ikinci bacağını da tam aşağı indirmişti ki, açık olan camdan sert bir rüzgâr esip masanın altını üstüne getirdi. Birde bunun üzerine Karakol Büro Şefi’de odaya girince memurun iyice heyecanlanmasına yol açtı ve Can Mavisi olarak ruhsata işleyiverdi araç rengini. Ardından imza ve mühürde tam edilince, “Bir ay sonra gelip plakanı alabilirsin,” dedi vize memuru. Nüro evraklarını toplayıp, kaçarcasına hürmetle çıktı karakoldan.



    Zağlı sağa doğru yanaştı, durdu. Kapısı açıldı ve günün ilk yolcusunu aldı. Neler nelerle karşılaşmıştı Zağlı. Ne dertlere ne mutluluklara ortak olmuştu. “Sabahın hayır olsun Elbeyi Emmi, hayırola neyi dalına aldın yine öyle,” dedi Nüro. “Atam Rabat’taki bibimgilin gıdıl oğulu İstanbul’da, bir tuluğ istemiş, onların tuluğların hepsi satılıf, mâa dediler. Mende aindi tuluğu ora götürerem,” dedi Elbeyi Emmi.

    Zağlı yeniden hareket etti. Soğuğa meydan okurcasına ilerliyordu buzlu, çakıllı yolda. Çok daha ilerleyemeden yeniden sağa doğru yanaştı. Zağlı hemen seslendi bana. “Bak bu teyze, Toyuz Hala’dır, herifini geçen sene Napızar’a gömdü. Çok içlidir, çok dertli. İki öz oğlu ve bir de evlatlığı vardır. Ama nerde… Hepsi göçmüşler babaları ölünce, yalnız bırakmışlar kadıncağızı. Şimdi ne küçük evine sığabiliyor, ne de evlatlarının ocaklarına.” Dedi Zağlı ve bir süre sustu. Bu sefer sessizliği bozan ise Toyuz Hala’ydı. “Nüre Can meni Daşlı Tarla’da indiriver hemi Can oğul,” dedi. “Peki, Toyuz hala, senin evlatlık gelmiş dedilerdi, doğru mudur?” deyince Nüro, “Gelemez olasıca. Daşlı Tarla’ya göz koymuş, illa ana orayı satıf, şehirde iş kurayım diye gezinir eteklerimde,” diye hemen lafa girdi Toyyuz Hala. “Aindi beni bekler Daşlı Tarla’nın oyanında,” deyip inene kadar bir daha ağzını açmadı Toyyuz Hala.

    Zağlı önce Rabat’ta durdu, döktü yükünü, sonra devam edip Daşlı Tarla’ya bıraktı Toyyuz Hala’yı. Merkeze 10 kilometre vardı daha. Çıldır Gölü’nün yanı başında 3. Viteste 2500 devirle devam ediyorduk. Zağlı birden çevresini anlatmaya başladı. Gölün bu mevsimde buz tutuğunu, üzerinde atlar ile oyunların oynandığını, balıkçıların kalın buz tabakasını kesip ağlarını nasıl saldıklarını sıkılmadan anlattı bana.

    Söylediğine göre 1961 yılında Aydın Dede askerden dönerken gecenin zifiri karanlığında bu göle düşmüş, saatlerce uğraşıp çıkmayı başarmış, eve gelene kadar ise gagaç olmuş adeta. Sağlam bir zatürreye tutulmuş, yedi gün dayanabilmiş. Ardında ise Songül ve Gülbeyi diye bir ve iki yaşında iki yetim ve Gülyeter adında çiçeği burnunda bir kadın bırakmış. Songül Nüro’nun Sono’su ve Gülbeyi ise Ayfer’in Gülo’su olup çıkmışlar. Bir abi kardeş ile diğer abla kardeş berdel tarzında severek evlenmişler. Evlenmişler ama geri de yaşananları asla unutamamışlar. Aydın dede ölünce biçare Gülyeter kalakalmış. Babası çocuklarını bırak gel der, Gülyeter ise bunu kabullenemez. Yaşı daha yirmisindedir. Servinaz nene hemen konuya dâhil olmuş. “Evlatlarını bırakıp gidemezsin, bekâr halinle de bu köy yerinde yalnız kalamazsın,” deyivermiş. Olacak iş, Selahattin ile yani kaynın ile evleneceksin.

    Şıgıdı (Selahattin) o vakitler daha on beşinde sarımsı bir delikanlı. Okumak yok daha düzenlerinde ama çocukları olursa okutacağı belli, daha şimdiden bile eylemiş hayallerini. Tarladan tapandan kalan zamanını ise vadinin dibindeki çayda yüzerek, arkadaşları ile oynayarak geçirirmiş. Haber ulaşmış kendisine tez eve gelsin Selahattin diye. Üzerini acelece giyinip, evin yolunu tutuvermiş hemen. Dizilmişler karşına ve anlatmışlar kendisine yengesi ile evleneceğini. Zorluk ve yokluk yılları ardı ardına dizildiği vakit. Elinden bir şey gelmeyen Şıgıdı kabul etmek zorunda kalmış bu durumu. Etmiş gözü yaşlı, evlenmiş gözü yaşlı, baba olmuş gözü yaşlı, dede olmuş hala gözü yaşlı…

    Ben hikâyenin derinliğinde kaybolurken, aklımdan bin bir düşünce ile girdik merkez içerisine. Nüro Zağlı’yı Sukaralı’nın kahvesinin önüne çekti ve kontağı kapattı. İşte o vakit, kontak kapalıyken Zağlı’nın konuşamadığını, tepki veremediğini, Zağlı ile bir olmak için aracın çalışması gerektiğini kendi kendimle uzunca konuştuktan sonra anladım. Defalarca seslendim ama hiçbir tepki vermedi bana. Daha sonraları durumu kendisi de söyledi. “Kontak kapalıyken seni ne duyabilir ne de tepki verebilirim,” dedi Zağlı. Bu sebeple bütün zamanlarımızı hep gündüz vaktinde geçirip gittik. Gündüzleri Zağlı ile beraberdim, gece ise bir başıma. Bir süre sonra yalnızlığa da alıştım. Lakin sabah olmasını, Zağlı ile buluşmayı heyecanla beklemiyor da değildim. Ben gün geçtikçe Zağlı’nın bir parçası oluyordum. Bu şekilde kendi kendime düşünürken ne kadar zaman geçti bilmem ama Nüro gelip motoru çalıştırdı, rölantide bırakıp otobüsten indi.

    Ben işte o vakit ilk ve tek defa İsmet’i gördüm. Gecen sene İstanbul’a yitip gittiğini anlattı Zağlı. İsmet çok çekmiş buradaki hasım, hısım akrabadan. Evvela kendisine Gıdıl İsmet derlerdi. Boyu bir metreden az daha uzundu, kafasında kahverengi kalın iplikle dokunmuş külahı, etekleri yere uzanan gri ile yeşil arasında kalmış gocuğu ve siyah pantolonu… Kartpostallardan çıkmışçasına karşımda duruyordu kanlı canlı. Onu gören çocuklar hemen etrafına toplandı. Normalden farklı bir şey görmek insanlarda merak uyandırırdı, hiçte kaçırmazlardı insanlar öyle şeylerle ilgilenmeyi. Başladılar çocuklar İsmet ile eğleşmeye. Bir çocuk gelip gocuğunu çekiyor, diğer külahını çekiştiriyor. Bir diğeri ise cüce cüce diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. İsmet bu sebeple kaçmamış mıydı İstanbullara? - Hani daha fazla okumuş kesimdi ya orası, cahili azdı ya. İnsanın kusurlarını yüzlerine vurmazdılar ya – O hayaller ile varmış koca şehre… Değişen hiçbir şey olmamış İstanbul’da da “hey cüce,” demeler, ardından taş atmalara, itmelere, kakmalara dayanamamış, gerisin geriye dönüvermiş memleketine.

    “Çocuklar bırakın adamı, Cüce sende gel taze çay var bir bardak iç,” diye seslendi Sukaralı. İsmet “bir şey diyecek oldu, ama biliyordu ki laf tesir etmez.” Sustu. Eğdi başını, önüne dahi bakmadan Zağlı’nın merdivenlerini bir bir çıkıp bir koltuğa ilişti. Gözlerindeki yaşı hissedebiliyordum, kavrulan içinin cızırtılarını duyabiliyordum. Yağmur yağdı, dolu değdi, kar düştü… Ailenin kaderiydi… Abisi Aydın’ı genç yaşında yitirmiş, diğer abisi Selahattin’in yengesi ile evlenmesine şahit olmuştu. Toplamda dokuz kardeştiler ama sadece ikisi kalmıştı hayatta. Gerçi kendisini yok sayıyordu ama olsun, ben Maviş’in ve Zağlı’nın gözünde İsmet tanıdığımız en gerçek insandı. Zağlı’nın dediğine göre köyün en aklı başında, hatta fikir danışılacak kişilerden biriydi İsmet. Anlamadılar, anlamak istemediler.

    Nüro geldi aniden. İsmeti görünce “İsmet abim hoş geldin, tez dönmüşsün İstanbul’dan, emmimler nasıllar, her şey yolunda mı?” diye seslendi. Tebessüm ederek baktı İsmet Nüro’ya. Sonra sessizce sorularını cevapladı. İsmet, Songül’ün öz amcasıydı, bu durum ise İsmet’i Nüro’nun amcası da yapıyordu. Elini cebine attı, bozuk birkaç lira çıkarıp uzattı, almadı Nüro. Zağlı yavaştan hareket etmeye başladı. Yol boyunca birçok kişi inip bindi. Herkesin ilk baktığı ve bakmakta devam ettiği tek şey İsmet’ti. - Allah vergisi bir duruma kulun burun kıvırması neydi – Hepimiz birer engelli adayı değil miydik bu dünyada? İnsanlar neden tebrikleri sessiz, hakaretleri yüksek sesle ederlerdi? Tuhaf yaratıklardı insanlar. Yol boyu düşünmekten neredeyse düğümlerim çözülecek oldu. Zağlı’da İsmet’in suskunluğuna, gözlerinin buğusuna dalıp gitmişti. Rabat’a yaklaşınca İsmet ayağı kalktı, kapıya doğru yürüdü. Nüro’ya dönüp “Allahaısmarladık,” dedi ve indi arabadan. Bu benim İsmet’i son görüşümdü. İlk ve tek görüşümdü. Diğer yolcular mı? Onlar hala yolcular…

    O gece tedirginlikle sabah ettim. Bir yanımla soğuğa meydan okumaya çalışırken diğer tarafım ise İsmet’i düşünmekteydi. Zağlı’nın dediği gibi; insanlar, bizler gibi eşya gözü ile baksalar dünya daha yaşanılır hala gelir. Ayrıştırmasız, çıkarsız, olanı olduğu gibi kabul etme yeteneği alsalardı çok daha güzel bir dünyaya gözlerimizi açardık. Ah Zağlı ah, keşke şuan sorularımın cevaplarını bana versen. “Kar suyun dünyaya en yumuşak düşüş halidir.” der durursun Zağlı, bu coğrafya da kar neredeyse 9 ay yerden kalkmaz ki?

    Güne yeniden erken başladık, saat öğlene varıyordu neredeyse. İkinci servisimizdi ve merkeze varmak üzereydik. Rabat’tan geçerken kalabalığı gördük, jandarmalar bir yandan köylüler diğer yandan karınca sürüsü gibi toplanmışlardı. İki cemse asker köy yerinde hoş karşılanır durum değildi elbet. Zağlı’yı Rabat yoluna çevirdi Nüro. Sağa çekip, stop edip aradan indi. Zağlı ile bir kez daha iletişimiz kesilmişti. En çok lazım olan vakitler asla ulaşamıyordum kendisine. Zağlı bir gün kıpırdamadan kaldı öylece, ertesi gün öğlene doğru ancak hareket edebildik.

    Bir cenaze vardı. Birisi ölmüştü. Ben kesin tanımazdım öleni ama Zağlı, kesin tanırdı. Zağlı kulak kabarttı iyice ve olayı noktası noktasına öğrendi. Ölen İsmet’ti. Mereğe ipi germiş küçücük bedenini sallandırmıştı. Koskoca, 7 milyon cana ev sahibi olan İstanbul bir metrelik adamı basamamıştı bağrına… Boyu kadar kısa ömrü oldu İsmet’in. Ölüm sebebine intihar dediler, lakin ben biliyordum onu daha önceleri öldürdüklerini. Sahip çıkmaları gereken kendi türlerine sırt çevirmişler, hakaret ve onur kırıcı davranmış, alayla yakıp yıkmışlardı bir ömrü. Çok daha sonraları çok başka hikâyeler de öğrendim İsmet hakkında ama hiçbirisi şuan ki kadar gerçek değildi.

    Yolcular mı? Onlar hala yolcular…

    Bu sadece başımızdan geçen ilk hikâyemizdi. Bu saatten sonra Zağlı bana kenetlenip, tek bir bedenmişçesine sahiplendi beni. Şimdi aradan yıllar geçti ve ben hala Zağlı’nın bana cevap vermesini beklerim. Bir gün belki bir gün… Nürolardan Serkan ya da Gökhan, belki de Gülbeylerden Tayfun… Ne bileyim ya da bir başkası…


    Akıbet-i Gerçek....

    *Zağlının Işıltısı: Ardahan ilinin Çıldır ilçesinin Garostav köyünde bir tarla içerisinde hala hurda yığını.

    *Maviş: En sevdiği, gönül dostu olan Zağlının Işıltısının enkazında hayatını devam ettiriyor. Bazı bazı Şeyh Galip’ten, Fuzuli’den ve Zağlı’nın en sevdiği Emrem Yunus’tan beyitler şiirler okuyor. Zağlı artık ona karşılık vermese de biliyor ki elbet bir gün yeniden eski anılarını beraberce yâd edecekler.

    *Nüro: Ayfer’in Pato’su iki bin on yılında apansız vuran tansiyon ile Cuma gecesi saat on ikiyi vurduğunda doğduğu topraklardan bin sekiz yüz elli kilometre ötede hayata gözlerini yumdu.

    *Ehlizar: Önce koca Temraz ağayı ardından oğlu Nüro’yu verdi toprağa. Son zamanlarında iyice hafızası silindi. Otuzdan fazla olan torunlarının isimlerini unuttu. Altı oğlunun isimlerini hatırlamakta zorlandı. Yedi gün süren yoğun bakım sürecinden mağlup olarak ayrılarak iki bin on sekiz senesinde hayata gözlerini yumdu. Gülbahçe mezarlığında eri Temraz Ağa ile aynı mezarda ebedi istirahate çekildi.

    *Ayfer: Doksanlarda İstanbul’a taşında. Doksan iki yılında bir kız bir oğluna kardeş olarak bir kız çocuğu daha dünyaya getirdi. Hacı olup Arabistanlara kadar gitti. Aşırı kilolarından mustarip, her sabah iki saat yürüyüş yapıyor ve ardından bir somun ekmeği hüp diye götürüyor.

    *Gülbeyi: İstanbul şehrinde kadını Ayfer ve çocukları ile devam ettirir hayatını. İşçi emeklisi.

    *Songül: Kocasını gömdükten sonra dört evladına sıkıca sarıldı. İstanbul’da evlatlarıyla devam eder hayatına.

    *Gülyeter: Aydın’dan iki, Selahattin’den dört çocuğu oldu. Ölü doğup toprağa verdiklerinin sayısını kendi de bilmez. İstanbul’da evlatları ile yaşamına devam eder.

    *Selahattin: Hala andıkça maziyi gözü çeşme misali akarda akar… İstanbul’da kadını Gülyeter ile evlatlarıyla beraber yaşar. Emekli.

    *Yolcular: Hala yolcular…

    *İsmet: …

    Sabri Şimşekoğlu – Men Gocalmazdım
    https://www.youtube.com/watch?v=mXERg34rcnw

    Can İsmet
    https://www.dropbox.com/...k6ljm/ismet.jpg?dl=0

    İsmet öldükten kısa bir süre sonra...

    - Zağlı bilir misin? İsmet kendini asmadan önce etrafındakilere intihar edeceğini söylemiş.

    - Bilirim elbet Maviş, bu hanenin yükünü ben 12 sene çektim.

    - Ya peki Ayfer Hatunlar İstanbul'a göçtüğünde, çocuklarını burada dede ve neneleri ile bıraktığını, çocukların annelerini 5 yaşından sonra gördüklerini ve anne demeye alışamadıkları için 9 yaşına geldiklerinde anne diyebildiklerini bilir misin?

    - Onu da bilirim elbet Maviş. Büyük olanın daha o yaşlarda "Bana İstanbul demeyin başım ağrıyor," değişini de bilirim.

    - Hadi uyan Zağlı. 30 sene oldu sesinden mahrum kalışım, bir 30 sene daha bekleyebilir mi düğümlerim bilmiyorum. Güneş iyice soldurdu rengimi, gövermeye başladım. Bir sen olup, bir kendim olup... Senin adına kendi sorularımı cevaplamaktan çok yoruldum. Zağlı, uyan artık...

    İleri ki bir zaman...

    Peki siz Servinaz’ı bilir misiniz? Dokuz çocuğunun yedisini toprağa veren Servinaz’ı… Zağlı bilir, bana da o anlatmıştı…

    Çocuklar aynı sünnet olur, sekiz erkek… Birde el kadar bacıları vardır.
    Sekiz erkeğin dört tanesi sünnet olduktan sonra o hafta içerisinde ağlayarak hayatlarını bitirirler.
    Geriye kalan kız çocuğunun kafasına bir komşuları tarafından tandır küreği vurulur ve el kadar olan kızcağız oracığa yıkılır. Yıkıldığı yerde yaşamı sona erer…
    Bir diğer erkek arpa kuyusuna düşer, anası Servinaz’da peşinden atlar, kuyu içerisinde sarar sarmalar çocuğunu ama çıkarmaya gücü yetmez. Kendi çıkar kuyudan, yardım çağırmaya gidip döndüğünde ise çocuk zehirden kapkara olmuştur.
    Bir diğer oğlu (Öz dedem olan) Aydın’ı Çıldır Gölü’ne verir.
    Hepsini birer birer toprağa serer. Bildiğim ise çok acılar çektiğidir. İsmi Tayfun ise sebebi de kendisidir.
    Servinaz 1986 yılının 11 Ekim’inde eri Abdüllatiften tam 5 sene sonra öldü.
    Gerisinde…
    İsmet…
    Selahattin…
    Öksüzlerini yetim bırakarak gitti.
    Zaten İsmet’te çok kalmaz anasından sonra ardı sıra gelir…
    Ben Maviş, Zağlı’nın hurdasında gelip geçen ömürlerin bekçisi..

    Bir keresinde Zağlı’ya “neden sana Zağlı” derler dedim. O ise uzunca anlattı ama benim aklımda kalan ise “bu kadar olaya, bu kadar yazgıya, bu ölümlere, insan değerinin olmayışına, insanın dert diye yandığının aslında ne kadar hafif olduğuna şahit oldumda ondan. Keskin, bilenmiştir benim adım…”

    Şimdi ben Zağlı’yı çok daha iyi anladım… Acılar insanı şekillendirir, keskinleştirir….


    Sakız Sardunya incelememden bir kesit.... #30207781

    "...Bu adam benim dedem olur, yani babamın amcasıdır. Boyu 1 metre vardı ya da yoktu. Hayal meyal hatırlarım. Hiç evlenmemiş ya da evlenemiş ama inadına çocukları sevmiş, sayısız iyilikler etmiş yine de gülmemiş bahtı. Boyunun kısa olması kendisine bir yükmüş gibi, bütün alayların konusu olmuş. Duramamış köy yerinde, göçmüş İstanbul’a babamların yanına. Kaderi, talihi burada da yakasını bırakmamış. İstanbul’ya bura... Ardından Ufak İsmet, Gıdıl İsmet ve en kötüsü de Cüce İsmet derlermişte dururlarmış. Nenem derdi ki; “Eyle zeki eyle zeki idi ki, köy yerinde onun gibisi yok imiş. Lakin hayat. Yedirememiş kendine. 7 milyonluk İstanbul herkese kucak açmışta 1 metrelik adamı bağrına basamamış. Dönmüş gerisin geriye baba toprağına. Mücadelesine kaldığı yerden devam etmeye çalışmış ama nafile. Germiş halatı damın direğine, sallandırı vermiş 1 metrelik adam dünyayı, ası vermiş nezaketi, öldürmüş hoşgörüyü, boğazlamış sevgiyi ve vurmuş insanlığın başını. Keşke biraz daha büyük olsaydık, keşke yaşımız beş değilde onbeş olsaydı. O vakit başımızda taşır boyumuzu boyu ederdik. Ama yetişemedik. Boynuna geçirdiği ip sadece kendi hayatına maal oldu. İnsanlık yine herkese kaldı, nezakette öyle ve hoşgörüyü hepimiz sahiplendik. Ölen ise sadece 1 metrelik bir adam oldu. Ondan kalan ise sadece sarı bir fotograf keresi. Bembeyaz karların üzerinde durmuş teni bronz, kara hafif kırmızıya çalan. Elinde deyneği, başında kahverengi kulahı, üzerinde haki gocuğu. Dim dik durmuş, ardında 3 metre gölgesi... Dedem İsmet. Yaşamak değil sana kısmet...."
  • Bir hırsız, zavallının birini tutup ellerini sıkıca bağladı, evine götürdü, kendisi kılıcını almaya gitti.
    Kılıçla kafasını kesecekti... tam o sıralarda hırsızın karısı, adama bir parçacık ekmek verdi.
    Hırsız, kılıcını alıp gelince bir de baktı ki, adamın elinde ekmek var.
    “A adam olmayan kişi, bu ekmeği kim verdi sana?” dedi. Adam, “Kadın verdi.” diye cevap verdi.
    Hırsız bu cevabı duyunca dedi ki: “Seni öldürmek bize haram oldu.”
    “Çünkü bizim ekmeğimizi yiyene kılıç çekemeyiz.
    Ekmeğimizi yiyenden canımızı esirgemeyiz... hal böyleyken ben nasıl olur da onu öldürür, kanını dökerim?”
    Ey beni yaratan, bu yola girdim gireli sofrandayım... senin ekmeğini yeyip duruyorum.
    Bir kimse, bir kimsenin ekmeğini yedi mi, ona hakkı geçer, o da o hakka adamakıllı riayet eder!
    Sense yüz binlerce cömertlik denizinin sahibisin... senin ekmeğini çok yedim... hukuk gözet!
    Ey âlemlerin Rabbi, âcizim... kanlara gark oldum... karada gemi yüzdürdüm!
    Elimi tut, feryadıma yetiş! Ne vakte kadar sinek gibi ellerimi başıma götürüp durayım?
    Ey suçları bağışlayan, bana özürler öğreten Tanrım, bunca yandım... beni yakıp da ne yapacaksın... ne istersin benden?
    Hararetinle kanım kaynamada... adamlıktan dışarı ne işler ettim... ört onları Yarabbi!
    Ben gafletle yüzlerce günah ettim... sen karşılık olarak yüzlerce rahmetlerde bulundun.
    Padişahım, bu yoksul kula bak... kötülüklerimi gördüysen, onlar geldi geçti... onlara bakma da aczime, feryadıma bak!
    Bilmedim, yanıldım... sen bağışla. Şu gönlüme, şu dertli canıma acı; affet!
    Gözlerim aşikâre ağlamıyor, yaş dökmüyorsa, canım gizlice ve iştiyakla zari zari ağlamada.
    Ey yaradanım, iyilik de ettiysem kendime ettim, kötülük de ettiysem kendime!
    Himmetteki kusurumu affet... hürmetsizliklerime kalma... onları mahveyle!
    Kendime müptelayım, senin de hayranınım... iyiysem de seninim, kötüysem de senin!
    Sensiz yarı bir cüzüm... lütfet de bana bir bak... bana bir bakarsan kül kesilirim.
    Bir kerecik şu kanlarla dolu gönlüme bak... bütün bu dertlerden, musibetlerden çek çıkar. Kurtar beni!
    Bir kerecik, “Benim adam olmayan kulum.” desen, kimsecikler izimin tozuna erişmez.
    Ben kim oluyorum ki, sana karşı adam olacak, adamlık taslayacağım. Senin adam olmayan kulun olayım... bu da yeter bana!
    Nasıl olur da ben, senin yüzü kara kulunum diyebilirim? Ben senin köpeğine yüzü kara bir kul kesilmişim!
    * Belimde senin kulluk kemerin... Habeş kullar gibi dağınla dağlandım, senin kulun olduğuma nişanem var!
    * Senin yüzü kara kulun değilsem, neden bu devlete erdim, neden makbul oldum ya? Sana yüzü kara bir kulum da ondan gönlüm aydın!
    Kulluk nişanesini taşıyan bu kulu satma... kulağıma bir kulluk halkası tak!
    Ey eşi, benzeri olmayan Tanrı, bu bir avuç topraktan ibaret yoksula lütfettiğin hil’atler, sırf senin ihsanının feyzidir.
    Tanrım, ihsanından kimse ümit kesmez, mahrum kalmaz... kulağıma taktığın halka, bana vurduğun dağ ebediyen yeter... bunlar kâfidir bana!
    Kimin yüreğinde derdin var da bu dertten hoşnut değilse, neşe yüzü görmesin... o, senin adamın değildir!
    Ey derdime derman olan Tanrı, bana bir zerre dert ver... senin derdin olmazsa, canım ölür gider!
    Kâfire küfür gerek, dindara din... Attâr’ın gönlüne de derdinden bir zerre!
    Yarabbi, benim Yarabbi deyişlerimi bilir, duyarsın... geceleri çektiğim yaslarda benimle berabersin.
    Yasım haddi aştı... bana bir neşe, bir sevinç gönder... karanlıklar içindeyim, bir nur yolla!
    Bu yasta sen yardımcım ol... kimsem yok; elimden sen tut!
    Bana Müslümanlık nurundan lezzet ver... karanlıklara mensup nefsimi yok et!
    Bir gölge içinde kaybolmuş bir zerreciğim... Varlıktan bir sermayem yok!
    O güneşe benzer tapıdan istemekteyim... belki o ziyadan bana da birazcık kudret gelir de.
    Başı dönmüş zerre gibi sıçrar, el çırpar, neşelenirim!
    Artık buradan çıkayım... Önümdeki o aydınlık âleme dalayım...
    Canım dudağıma gelmedikçe ne çeşit olursa olsun, bir gönlüm vardı, bana yoldaşlık ederdi.
    Fakat can verirken senden başka kimsem yok... son nefeste canıma sen yoldaş ol!
    Yerim benden hali kalınca yoldaşım olmazsa, vay bana!
    Ümidim var, elbette bana yoldaşlık edersin... dilersen kadirsin buna Tanrım!
  • Ah Aragon ahh

    Elsa gözlerine, ellerine mısralar yazılan, Aragon tarafından ömür verilen bir kadın.
    Aragonun aklı fikri Elsa olmuştur.
    Bu sevgi tabiki evlilikle taçlanır . Elsa ve Aragonun dolu dizgin aşkları başlar.
    Onu öyle bir sevgi ile sever ki kıskanılmayacak gibi değil.
    Bu dizeler benim olsun mu Aragon:

    "Ne derinmiş içmeye eğildiğim gözlerin Gördüm ki güneşlerin yansır oraya tümü Her umutsuz onlara dalıp bulur ölümü Ben kendimi yitirdim ta dibinde o yerin"

    Aragon öyle aşkla sevdiği yari ile bir ömür beraber yaşlanırlar ve ölüm onları ayırır sevdiği kadın ölür ve çekmecesinde bir yazı bulur. Yazıda Elsanın bütün erkeklerin sevgisini istediği yazılıdır. Bunu gör de kahrolma. Yinede ona olan sevgisi dolu dizgin gitmeye devam eder.
    Diğer yabancı şairlerin aksine kafiyeli ve güzel şiirler yazan Aragon benim yüreğime hitap etti.

    Elsa ve Aragon adınız hep yan yana yazılacak güzel aşıklar.