• Çağdaş savaşın başlıca amacı, yaşam düzeyini yükseltmeksizin makinelerin ürettiklerini tüketmektir.
  • "Yaşam kokuşmuş! Pisliğe bulanmış.. Dürüst insanların bedenine uymuyor yaşam. Küçük burjuvalar daraltıp kastılar yaşamı, daracık yaptılar.. İşte ben de başını sokacak yeri ve yaşamak için bir amacı olmayan insanların en somut deliliyim.."
  • "Yaşam demek, insanlara ilgi göstermek, bütünün bir parçası olmak, elden geldiğince insanlığın esenliğine katkıda bulunmaktır.
  • Oğuz Atay yaşarken beklediği değeri çevresi ve okurları tarafından göremediğini bildiğim, anlaşılamayan, kitaplığımızda popüler kültürce Olric sayıklamalarından etkilenilerek alınmış Tutunamayanlar kitabıyla tanıdığım bir yazardı. Birçok okur gibi Tutunamayanlar kitabıyla başlayıp, yarıda bırakmış tekrar başlamış, tekrar bırakmış hüsrana uğrayanlardan biriydim. Ta ki üç gün öncesine kadar. İstanbul okur buluşması kapsamında seçilmiş olan Oyunlarla Yaşayanlar benim için ilklerin kitabı, ilk Oğuz Atay ve ilk tiyatro eseri kitabım.

    Tür olarak yabancı olduğum ve bilgimin izlemek dışında kısıtlı olduğu tiyatro, kitap olarak bana biraz uzak olsa da Oğuz Atay ‘ı tanımada güzel bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Bana göre; diğer kitaplarının ana teması insanların hayata tutunma çabalarını konu edinmek ve eserlerinin tamamında bir bütünlük var ise bu kitapla kendinizi çok yormadan Atay ‘ın dünyasına adım atabilirsiniz.

    Oyunlarla Yaşayanlar adıyla birebir bütünlük oluşturacak bir konuya sahip. Kitapta oyunlarla(tiyatro) yaşayan bir aileyi; en ufak bir diyaloğu piyese çeviren, tiyatro ile nefes aldığını hissedebilen emekli öğretmen Çoşkun Ermiş ‘in varoluş çabalarıyla kötü bir sona vardığı trajikomik dünyasını ele almakta.

    Kitap Çoşkun Ermiş ‘in evini betimleyerek başlıyor ve tüm anlatı hemen hemen bu evde geçiyor. Ara ara bu sahne karartılarak diğer mekanlara geçişler olsa da bu geçişlerin amacı da yine Çoşkun Ermiş ‘in ruh halini okura tam anlamıyla hissettirmek. Kitaba başladıktan birkaç sayfa sonra tüm karakterlerin analizini yapabilecek bilgiyi edinmenize rağmen Çoşkun karakteri için aynısını söylemek zor. Zaten kitabın oturtulduğu ana zeminde bu varoluş sancılarını, hayatı anlamlandırma çabasını, sorgulama ve hayata tutunma çırpınışlarını Çoşkun karakteri üzerinden okuyucuya yaşatmak. Bu yüzden kitap boyunca adeta deli mi bu adam diyebileceğiniz gerçek yaşam ile yazmakta olduğu tiyatro eseri arasında sıkışıp kalmış bir karakterin sizleri de bu oyuna dahil etmeye ve sorgulamaya sevk ettiğini görüyorsunuz. Çoşkun Ermiş ‘in ruhunun anlam bulduğu bu oyuna neredeyse tüm karakterler; Çoşkun ‘un oğlu Ümit, kaynanası Saadet Nine, arkadaşı Saffet, tiyatro eseri yazmasını destekleyen Emel ve tiyatro sahibi Servet de dahil olsa da neyin gerçek neyin oyun olduğunu anlayamayacak okuyucuyu oyundan uzaklaştıran biri var kitapta. Hayatın gerçek misyonunu üstlenmiş konuşmaları ve realitesiyle Çoşkun ‘un zoraki evlendiği karısı Cemile.

    ‘’-Oyun oyun. Biraz da gerçek oyunlarla ilgilensen iyi olur. Mesela benim para kazanmak, evi için sahneye koyduğum şu dikiş dikme oyunlarımla, Ümit ‘in her sınıfı iki yılda geçme oyununu düzeltsen biraz. Ya da paralarını içkiye yatırma oyununu adam etsen. Erken emekli olma oyununun bize neye mal olduğunu bir düşünsen… Ne dersin? ‘’

    Kitabın ana teması dışında; Oğuz Atay ‘ın yaşadığı dönemde kendisinin de içinde bulunduğu aydın kesimin, batıya dönük yaşam biçimini benimsemeye başladığı yıllarda yaşadıkları abartıları, avam bir şekilde yabancılaşmalarını, toplumun alt kesimlerine duymuş oldukları küçümseme ve aşağılanmaları, okumuş kesimin ben oldum havalarını ince ince ironi yaparak eleştirmekte olduğunu görüyorsunuz.

    ‘’-çizgi çizmesini bilmeyenler hemen meşhur oluyorlar. Sanatı öldürdüler! ‘’
    ‘’-Ey milletim dinle! (Durur. ) Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar…’’
    ‘’-Olsun. Önce film artisti olursunuz o zaman, sesiniz hemen güzelleşir. ‘’
    ‘’-Yabancı ülkelerden getirilen Bunalım Tanrılarının ülkemize bir oyunudur bu. Ülkede kötü günlerin habercisi rüzgarlar esiyordu. Aslında büyük dalgalanmaların başlangıcıydı bu. Ülkenin insanları daha insan olduklarını yeni anlıyorlardı. Millet olmanın heyecanından duydukları bir sarsıntıydı bu. Bu heyecanın içinde ithal malı bir bunalımın yeri yoktu. İşte ne yazık ülkenin aydınları, ülkenin göz bebekleri, binbir sıkıntıyla yetiştirilen, adam başına düşen yıllık gelirden oldukça yüksek pay alan okumuş takımı Ecnebi Bunalım Tanrısının büyüsüne kapıldı: Dünya Nimetlerinden usandığını haykırmaya başladı; dünya nimetlerini yaşamadan, onlardan usandığı kuruntusuna kapıldı. Meyhaneleri ithal malı bunalımlarla doldurdu. Daha biz doyasıya yaşmamıştık ki; büyük ve güzel şeylerin özlemini çekiyorduk henüz. Biz daha feraha çıkmamıştık ki, dünya nimetlerinden bıkalım, bunalımlar geçirelim…’’


    Bu kitabı; yaşadığı dönemde çevresine küskün, günlüğüne ‘’Benden haberleri bile yok’’ diye yazan Atay’ın kırgın ruhuyla sadece burjuva kesimi eleştirmek, iğnelemek amacıyla yazdığını iddia etmek diğer eserlerini ve Atay ‘ın edebi kimliğini bilmemek olur. Oğuz Atay ‘ın birkaç kitabını ya da sadece Tutunamayanları okuyan herkes yazarın amacının bu olmadığını Çoşkun Ermiş gibi gerçek hayatın ona sunmadığı huzuru, çoğu zaman ön plana çıkardığı çirkin yüzünü görmek istemeyip; aslında hobi olarak edinebileceği tiyatro eseri yazma uğraşını hayatının merkezine alarak fazlaca kendini kaptırması ve bu yanılsamada kötü bir sona varmasını, hayata tutunamayan bütün insanların bir örneği olarak ele aldığını anlayacaktır. Zaman zaman hemen her insanın içine düştüğü bu durum bazen konunun kitaplar, bazen spor, bazen iş, bazen aşk, bazen alışveriş vs gibi hayatta araç olacak birçok unsurun amaç olarak sahiplenilip hedef alındığı her hayatta görülebilir.


    Hayatın hep bir tek düzeliğe çoğu zaman kalıplara oturma çabasından alıkoyup renklendirmeye, değiştirmeye çalıştığımız dünyamızda Çoşkun Ermiş ‘in dediği gibi ‘’belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar. ‘’ Bu yüzden çoğu zaman düştüğümüz boşluklardan çıkma çabamız da kendimizi kandırıp inandığımız başka bir oyuna adım atışımızı getiriyor.
    ‘’-insanların hayatı zaten daha önceden yazılmış oyunlarla geçiyormuş. Belki biz yani siz demek istiyorum, bizim için yazılmış oyunları değiştirmek, yani kaderimizi değiştirmek yani oyunlarımıza anlam vermek için, onları yeni baştan kendimize göre yazmak için…’’

    Bir an Çoşkun Ermiş ‘cesine;
    Hayat bir oyunsa ve her büyük tiyatro oyuncusu gibi sahnede öleceksek; büyük meseleler yüzünden harcamış olalım hayatımızı, küçük meseleler yüzünden yıpranıp ölerek değil.
  • Birinci Bölüm
    Cehalet Güçtür.

    Bilinen tarih boyunca, olasılıkla Neolitik Çağ'ın sona ermesinden bu yana, dünyada üç tür insan olagelmiştir: Yüksek, Orta ve Aşağı. Bunlar kendi içlerinde de pek çok alt bölüme ayrılmışlar, sayısız ad taşımışlar, sayıları ve birbirlerine karşı tutumları çağdan çağa değişmiş, ama toplumun temel yapısı hiçbir zaman değişmemiştir. Olağanüstü ayaklanmalar ve kesin görünen değişimlerden sonra bile, tıpkı ne kadar hızlı döndürülürse döndürülsün dönme ekseni doğrultusu hep aynı kalan bir jiroskop gibi, aynı düzen hep kendini yeniden dayatmıştır.
    ...

    Bu üç kesimin amaçları asla uzlaştırılamaz. Yüksek kesimin amacı, bulunduğu yeri korumaktır. Orta kesimin amacı, Yüksek kesimle yer değiştirmektir. Aşağı kesimin amacı ise −bir amacı varsa kuşkusuz, çünkü Aşağı kesimin temel özelliği, ağır ve sıkıcı işlerin altında çoğu zaman gündelik yaşam dışında hiçbir şeyin bilincine varamayacak kadar ezilmesidir− tüm ayrımları ortadan kaldırmak ve tüm insanların eşit olacağı bir toplum yaratmaktır. O yüzden, ana çizgisi değişmeyen bir savaşım tarih boyunca tekrarlanıp durmaktadır. Yüksek kesimin uzun dönemler boyunca iktidarı güvenli bir biçimde elinde tuttuğu görülmüş, ancak önünde sonunda ya kendine olan inancını ya da güçlü bir biçimde yönetme yeteneğini yitirdiği, hatta her ikisini birden yitirdiği dönemler de hep yaşanmıştır. Böyle dönemlerde, özgürlük ve adalet uğruna savaşıyor görünerek Aşağı kesimi de yanına alan Orta kesim tarafından devrilmiştir. Ne var ki, Orta kesim, hedefine ulaşır ulaşmaz, Aşağı kesimi eski kölelik konumuna geri gönderir ve kendisi Yüksek kesim konumuna geçer. Çok geçmeden, öteki kesimlerin birinden ya da her ikisinden de kopan yeni bir Orta kesim ortaya çıkar ve savaşım yeniden başlar. Bu üç kesimden, hedeflerine geçici de olsa hiçbir zaman ulaşamayan, yalnızca Aşağı kesimdir. Tarih boyunca hiçbir somut gelişme olmadığını söylemek abartılı olabilir. Günümüzdeki çöküş döneminde bile, ortalama insan, birkaç yüzyıl öncekinden fiziksel olarak daha iyi durumdadır. Ama refahın artması da, hareket tarzındaki yumuşamalar da, reformlar ya da devrimler de, insanlığı eşitliğe bir adım bile yaklaştırmamıştır. Aşağı kesim açısından, hiçbir tarihsel değişiklik, efendilerinin adının değişmesinden başka bir anlam taşımamıştır.77
    George Orwell
    Sayfa 232 - Can Yayınları
  • *Yunanistan/İngiltere'de geçen, usta bir polisiye akıcılığında, tarih, mitoloji ve felsefe ile bezenmiş, hayatın kıyılarda seyrettiğine dair, elden bırakılamayan 677 sayfalık enfes bir roman*

    -İngilizler hayata bakışlarında, duygusal derinliği ve incelikleri anlayamaz. O hainse biz de haindik, İngilizdik: Yani İngiliz kokuşmuşluğunun lanet olası topraklarında, doğuştan maskeli ve yalan söylemek için yetiştirilmiştik.

    -Adalarında hırsız barındırmayan, dünyanın en güzel (yalnızca ve çaba harcamaksızın güzel) memleketinin sahibi, kendileriyle dalga geçebilen, acı verse de insana ayna gibi gerçeğini gösteren, her taraflarından hayat, insancıllık, cinsellik fışkıran, toplumsal sorumluluğu sevmeyen, takıntılı düzeyde meraklı, kendi ile yaşam enerjisi arasında kalan her şeyi bir kenara koyan, güzellik ve erdemi birlikte düşünen, tensel ve örtüsüz bir dil konuşan Yunanlar.
    Ele avuca sığmaz, en cesur oluşundan dolayı en açık, ezeli ve ebedi Yunanistan.
    Müthiş tahrik edici cinselliği ve vakur aristokratlığı birlikte taşıyan bir kadın gibi olan Yunanistan'da, manzara ve ışık öyle güzel, öyle yoğun, öyle güçlü ve vahşi ki, kurduğunuz ilişki de anında tutku dolu bir aşk-nefret haline dönüyor.

    -Yaptığı işi gerçek anlamda omuzlayamayan tüm insanlar gibi o da görünüş ve ufak tefek işler konusunda çok titizdi.

    -Kinizmin, yaşamla başka çıkamamayı, kısaca bir güçsüzlüğü maskelediğini ve bütün çabaları küçümsemenin de hepsinden fazla çaba gerektirdiğini bilemeyecek kadar toydum.
    Ümitsizlik bir hastalıktır.

    -Herhangi bir gerçeği, ciddi bir durumu ya da aniden ilgisini cezbeden bir şeyi pat diye söyleyebilmek gibi İngilizlikten çok uzak bir yeteneği vardı.

    -Keşfetmenin peşini bırakmamalıyız
    Ki tüm bu keşiflerimizin sonunda
    Başladığımız yere varmış
    Ve o yeri ilk defa anlamış olacağız
    (TS Elliot)

    -Burada, sınırda, yapraklar düşüyor. Komşularımızın hepsi barbar olsa da ve sen, binlerce mil uzakta olsan da, masamın üzerinde her zaman iki fincan durur (Çin).

    -Kibarlık daima, başka türlü gerçeklerle yüzleşmekten kaçmayı barındırır içinde.

    -Yarılmış narın içi yıldız doludur (Seferis).

    -Cehennem, hiçbir şeyin mantık çerçevesinde olamayacağı yerdir.

    -Savaş ne politik ne de sosyal bir olaydır; savaşa giren ülkeler değil erkeklerdir. Takınacakları ciddiyetle kadınların kendilerine gülmesini önleyecek tek şeyin bu olduğunu sanırlar; kadınları nesne durumuna indirgeyebilirler. İki cins arasındaki büyük fark da buradadır: Erkekler nesneleri, kadınlar ise nesneler arasındaki ilişkiyi görür; nesnelerin birbirine ihtiyaç duyup duymadığını, uygun olup olmadığını, sevip sevmediğini anlar.

    -Almanlar kendilerine ihanet ettiler, esas trajedi buydu; bir adamın kötü olmaya cesaret etmesi değil, milyonlarca insanın iyi olmaya cesaret edememesiydi.

    -Papaz halkın aynasıdır.

    -İnsanların mantıklı bir şekilde yaşamasını beklemek, onların sakinleştiricilerle yaşamasını istemek gibi bir şeydir.
    İnsanoğlunun genel psikolojik sağlığı, gizemlerin varlığına ihtiyaç duyar, çözümlerine değil.

    -Bütün koleksiyonlar (biriktirmeler) için geçerlidir: Nihayetinde nesne, sahip olana sahip olur.

    -Hangisini içiyorsun? Suyu mu, dalgayı mı ?

    -Soğuk aklı başındalıktan da, sıcak arsızlıktan da, aşırı beyinselden de, aşırı pislikten de aynı ölçüde usanmıştık artık.

    -Birbirimize öyle yakındık ki birbirimize adımızla seslenmezdik.

    -Para kazanmak erkekliğin şekil değiştirmiş halidir.
    Suçum Âdem'inkiydi, bütün o erkek bencilliğinin en eski ve en kötü hali yani.

    -Neden erkekler somut olarak duymak isterler?
    Yalnızca tınıya bak (Sofokles).

    -Çağın geri çekilişi: İçerikten biçime, anlamdan görünüşe, etikten estetiğe, sudan dalgaya.
    Normları oral dönemde saplanmış adamların oluşturacağı, ahlâkdışı, kişisel hazzın yüksek maaş ve tüketim mallarıyla sağlandığı, insanların çevrelerindeki kötüleşen koşulları ve insanları görmezden geleceği, oto-erotik ve klinik deyimiyle otopsikotik olacağı, homo solitarius (yalnız insan) çağına giriyoruz.

    -Bilim insanının inşa ettiği ne kadar büyük bir labirent olsa da, gerçek amacı her hareketi izleme olanağı yaratmaktır.

    -Benimkinde hayatın bir bedeli yoktu, paha biçilemezdi. Onunkiyse (Almanlara direnen Yunan) yalnızca bir tek şey paha biçilemez değerdeydi. Bu da ELEUTHERIA (özgürlük) idi. Bu adam aklın, mantığın, medeniyetin ve tarihin ötesinde, değiştirilemez bir varlık, insanlığın özüydü.

    -Özgürlüğü ne kadar iyi anlarsan o kadar az sahipsindir ona.

    -Ekmek için çalan masum, altın için çalan suçludur (Yunan halk ezgisi).

    -ASLA SEVMEYEN YARIN SEVECEK
    SEVEN DE YARIN SEVECEK
  • Modern savaşın ana amacı, genel yaşam düzeyini yükseltmeksizin, makinelerin ürettiklerini tüketmektir.