• 40 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kim yazdı bunları? Portekizli bir rahibe mi yoksa edebiyat düşkünü bir Fransız mı? Gerçekler bu kadar içten, korkusuzca aktarılabilir mi yoksa kurgu bu derece gerçeğe yaklaştırılarak oluşturulabilir mi? Kim bu yazıların arkasındaki kişi?

    Rousseau: "Portekiz Mektupları'nın bir erkek tarafından yazıldığına dünyada her şey uğruna bahse girerim." diyor. Fakat onun yorumunda büyük bir ön yargı gözümüze çarpıyor, bu ön yargısının temelinde yatan nedeninin kadınların genellikle hiçbir sanatı sevmediğini, hiçbirini bilmediğini ve dehadan yoksun olduklarını söyleyerek açıklıyor. Varsayalım ki Rousseau haklı olsun fakat bu mektupların sanat kaygısı güdülerek yazıldığını kim iddia edebilir? İçtenlikle yazılan cümleler, kimi zaman sanatın önünde durmaz mı? Kurguda planlama esasken içten gelen yakarışların dökülmesinde bu ihtiyaç göz önünde bulundurulmaz. Öyle hissediyorum ki bu mektuplar, 17. yüzyıl kurgusundan çok daha uzakta yer alıyor.

    Evet, bu aşk olamaz, bu aşkın oldukça ötesinde, bu sıtmalı bir hastalık resmen! Bütün hücrelerini kontrolsüz bir şekilde kemiren, önüne geçemediğin, ilacını bulamadığın bir hastalık! Bütün alçaklığa, nefrete ve ilgisizliğe rağmen duyulan büyük bir aşk ve karşılığı görülmediği için kendini uçuruma sürükleme hâli...

    "Aşkımın aşırılığını ancak ondan kurtulmak için elimden geleni yapmaya karar verdikten sonra anlayabildim." (sf.35)

    İmkânsızdır, kurtulamayacaktır bu hastalıktan, ona bağlanmıştır artık, her ne kadar mücadele etse de kendiyle, böyle bir hastalığa yakalandığı anda bunun tedavisi yoktur. Onsuz yaşamanın bile alçaklık olduğunu düşünen bu hasta, iyileşme yolunda umut vaat etse de bir bacağı bataklıkta kalacaktır.

    "Ailem, dostlarım, bu manastır artık dayanılmaz geliyor; görmek zorunda olduğum, sırf zorunluluktan yapmam gereken her şeyden tiksiniyorum." (sf.30)

    İnsanın zorla bir yere tıkılması ve orada zoraki bir yaşam kurmaya çalışması ne kadar acı! 17. yüzyıl'da, Portekiz'de ve diğer birçok bölgede kadına tanınan sadece iki seçenek vardı: Ya eş olarak 'görev'ini sürdürmek ya da manastıra kapanıp her şeyden uzak bir hayat(!) sürdürmek. Günümüzde hissettiklerimiz güncel durumlar değil, birçoğunu geçmişteki insanların hislerinden miras alırız. Tıpkı biz, şehir hayatının boğucu yaşamından sıkıldığımız gibi, o dönemdeki insanların zoraki bir yaşam sürme hâli onlar için çileden çıkma hâli olabilmektedir.

    "Zaten binlerce acı içinde sizi sevmekle tattığım tek mutluluk da olmasaydı, yaşayamazdım." (sf.30)

    Rahibenin Tanrı sevgisinden hiç bahsetmemesi, manastıra zorla tıkılmasının ardından inancında bir zayıflama olduğunu gösterebilir. Çünkü ilahi aşktan ziyade beşeri aşkın üzerinde çok fazla durmaktadır. Ona acı çektiren, ilgisiz davranan Fransız soylusu bu kişi belki de onun hayatının, özgürlük ihlalinin tek kurtuluş noktasıdır. Buna biraz da dayanak olarak: "Sizin uğrunuza ahlak kurallarına karşı ne yaptımsa beni mutlu ediyor, sizi bir kez sevdiğime göre bütün yaşamım boyunca delicesine sevmek, artık benim onurum ve dinim." (sf.24) gösterilebilir.

    "Bütün bu acılara neyin iyi geleceğini çok iyi biliyorum; sizi artık sevmezsem hepsinden kurtulabilirim. Ama ne korkunç bir ilaç bu!" (sf.23)

    Hasta, korkunç derecedeki hastalığının farkında fakat bunun ilacını bulamamaktadır. İlaç diye sunulan çare, onun hastalığını daha da tetiklemekten başka bir işe yaramayacaktır.

    Kısacık bir kitap olmasıyla birlikte her satırı duygu doluydu, her satırı tek tek incelenebilecek cinstendi. Oldukça etkileyici, merak uyandırıcı ve hüzünlü bir aşk hastalığıydı, terk edilmenin yarattığı feryadın duyulmasıydı. Gizemli bir hikâyesi olması da ayrı bir sos olarak eklenmiş gibiydi resmen.

    Keyifli okumalar diliyorum :)
  • ’ Seçilmiş ( Bütünden Koparılmış) Bilgi Örneği: Çalışan Kadın İmaji

    Bilindiği gibi günümüzde kadın-erkek eşitliği en güncel konulardan biri. Kadının erkeğe eşitlenmesinin en önemli göstergelerinden biri de çalışan kayıtlı kadın sayısının oranı. Avrupa Birliği sürecinde çalışan kadın sayısı, bir ülkenin AB’ye üye olabilmesinin makro göstergeleri arasında yer alıyor (İlkkaracan, 2010).

    Kadınlarin çalışmasının kadın-erkek eşitliği ile ilgisi olabilir. Ama bu bilginin tamamı değil. Örneğin, ben google'a girip “çalışan kadın” yazıp görseller bölümünden bir arama yaptığımda karşıma çıkan ilk 5 fotoğrafın hepsinde, ofıs ortamında çalışan ve gülümseyen (gülümsemeleri çalışıyor olmaktan mutlu olduklarını gösteriyor) kadın görselleriyle karşılaşıyorum. Ev hanımları ise genelde ev işleri yapmaktan bitap düşmüş görsellerle temsil ediliyor. Google’ın mesajı net: Ev hanımları mutsuz, çalışan kadınlar mutludur.

    Bu bilgi fotoğrafın bir kısmını yansıtmaktadır. Resmin tamamını gördüğümüzde “çalışan kadın mutludur" mesajının yanlı ve propaganda amaçlı olabileceğini de hesaba katmak gerekebilir. Örneğin “çalışan kadın/working women” ibaresinin yanma küçük bir ekleme yapıp “Fabrikada çalışan kadın/working women in factory” yazıldığında karşınıza çıkan kadın fotoğraflarının pek de mutlu görünmediğini, bilakis yüzlerce kadının, ayakta, yağ ve pas içinde, bezgin bir şekilde çalıştıklarını görebilirsiniz.

    Gerçekten de çalışan kadın imajının sadece bize gösterilen seçilmiş kısmına değil, tamamına ulaşmaya çalışan araştırmacılar, fotoğrafın gerçeğinin hiç de öyle görünmediğini aktarıyor. Örneğin Bianchi ve arkadaşlarının yazdığı (2006) Amerikan Aile Yaşamının Değişen Ritmi isimli kitap fotoğrafın bize gösterilmeyen kısımlarına odaklanıyor. Yazarlar, çalışan kadının yaşadığı zorlukları aktararak, günümüz kadınlarının çalışıyor olmalarından dolayı aileleri ve çocuklarına daha az zaman ayırdıklarını, evleriyle daha az ilgilendiklerini vurguluyor. Baker da (2009) aynı noktaya işaret ediyor: Evet günümüz kadınları daha çok çalışıyor, ama daha az evleniyor, daha az çocuk sahibi oluyor ve daha çok boşanıyor.

    Peki, çalışan kadın fotoğrafının görünmeyen yüzünde başka neler var? Çarpıcı bir bilgi kalp doktorlarından geliyor. Artık günümüzde kadınlar kalp hastalıklarına daha fazla yakalanıyor. İlginç olan, bunun çalışıyor olmakla bir bağlantısının olabileceği. Kalp-damar hastalıkları doktoru Bingür Sönmez, kadınların eskiden erkeklere oranla kalp-damar hastalıklarına daha az yakalandıklarını, ama bu üstünlüklerini zaman içinde kaybettiklerini vurgulayarak şunları söylüyor”:

    Kadınlar erkeklerden olumlu anlamda 1-0 önde idi ama artık araştırmalar gösteriyor ki kalp hastalığı riski aynı.

    Nasıl mı? Eskiden “kadınlar menopoza kadar korunuyor’ diyorduk ama artık bu geçerli değil. Çünkü günümüzün kadını geç evleniyor, doğum kontrol hapı kullanıyor, çocuk doğurmuyor, doğursa bile emzirmiyor! Dolayısıyla tabiatın onlara bağışladığı bütün hormonları kullanmıyor ve sonuç olarak erken menopoza giriyor. Ayrıca erkekler kadar sigara içiyorlar, onlar gibi stresli bir çalışma hayatı yaşıyor ve alkol tüketiyorlar. Dolayısıyla kadınlar mucize hormonları östrojene artık pek güvenmesinler, erkekler kadar risk altındalar! Çalışan kadın ile “çocuklu çalışan kadın" arasında önemli bir fark
    var. İş dünyası doğuran kadına sıcak bakmıyor. Çünkü kadın anne olduğunda, onlara göre, motivasyonları düşüyor, psikolojik olarak bölünüyorlar. Bazı işletmelerde, kadınların işe alınırken; çocukları olup olmadığı, hatta çocuk sahibi olmayı isteyip istemedikleri bile soruluyor. Bu mesajı alan kadınlar (ki çocuk sahibi olduklarını gizleyen kadınlara da rastlamak mümkün) işini riske atmamak için anneliğinden fedakârlık etmek zorunda kalıyor. Bunun da tabiki, Bingür Sönmez’in de ifade ettiği bedellerini, çoğu zaman farkında
    olmadan, ödemek zorunda kalıyor.

    Gillespe ve araştırma ekibinin (2010) yaptığı başka bir çalışma ise “çalışan kadın” fotoğrafının görünmeyen başka bir yüzünü gösteriyor. 1591 kadın üzerinde yaptıkları araştırmaya göre günümüzde kadınlarda doğurganlık gücü (fertilite) düşüyor. Araştırmacılar 18 ve 19. yüzyıllarda 30-35 yaşlarındaki kadınların neredeyse hepsinin evli olduklarını belirterek, günümüzde kadınların daha geç evlendiklerine vurgu yapılıyor. Boşanma ve geç çocuk sahibi olmak istemenin fertilitenin düşmesinde önemli rol oynadığı belirtiliyor.

    “Çalışan mutlu kadın” fotoğrafım görünmeyen yüzleri bunlarla sınırlı değil. Örneğin İngiltere'de 12 bin 500 çocuk üzerinde yapılan bir araştırmanın sonuçları oldukça düşündürücü:

    Journal of Epidemiology and Community Health dergisinde Hawkins ve arkadaşları tarafından (2009) yayınlanan araştırma anneleri yarım zamanlı ya da tam zamanlı çalışan çocukların daha sağlıksız bir yaşam sürdüklerini ortaya koyuyor.

    Araştırmada çocukların yeme alışkanlıkları, egzersiz alışkanlıkları ve TV izleme/bilgisayar kullanma alışkanlıklarına ilişkin sorular sorulmuş. Araştırmanın sonuçlarına göre anneleri çalışan çocuklar anneleri ev hanımı olan çocuklara göre cips vb. sağlıksız yiyecekleri daha fazla yerken; sebze, meyve vb. faydalı yiyecekleri daha az yiyorlar. Çünkü çalışan annelerin çocuklarının sağlıklı beslenmesi için yemek yapacak yeterli zamanı kalmıyor. Pek çok çocuk öğünlerini hazır yiyeceklerle geçirmek zorunda kalıyor. Yıne bu çocuklar annesi çalışmayan çocuklara göre daha az egzersiz yapıyorlar ve günlerinin büyük bir bölümünü TV karşısından geçiriyorlar.

    Çalışmanın belki de en önemli sonuçlarından birisi ise, çalışan annelerin çocuklarının obezite açısından yüksek risk altında olması. Daha önce yapılan başka araştırmalar da çalışan annelerin çocuklarının daha yüksek düzeyde obezite sorunu yaşadığım ortaya koyuyor.

    Bu araştırmalar “çalışan mutlu kadın” fotoğrafının başka yüzlerini de görmemizi sağlıyor. İlk başta farkedilemeyen ve pek de alakalı gibi görünmeyen “obezite ve çalışan anne” ilişkisi, resmin tamamını görmek için çaba gösterdiğimizde farkedilebilir oluyor.
  • Bu da çok güzel bir görüntüydü. Bu platform herhalde görkemli bir mermer sarayın temeliydi çünkü Mar­co Polo çok etkilenerek buraya "Ciandu" adını vermişti [başka Batı dille­rinde "Xanadu" olarak da geçen, gizemli kayıp kent-ç.]. Yazdığına göre, sarayın içinde "koridorlar ve odalar yaldızla kaplıydı, harika hayvan, kuş, ağaç ve çiçek resimleriyle bezenmişti. O kadar güzel yapılmışlardı ki, bakmak bile başlı başına bir keyifti. "31 İç kentte saraylar ve idari bina­lar serpilmişti ama 1930'larda bölgeyi kazan Japon arkeologlar bunların yerini saptayamamışlardı. Kentin çağdaşı olan Orta Çin dönemindeki diğer kentler kadar titiz planlanmadığı anlaşılıyordu ama yapıların lüks oldukları da belliydi. Saray, mermerden ve sayısız karo çiniden yapılmış­tı, ayrıca bölgede süslü kiremitler de bulunmuştu. 32 Kay-binğ'in Çin başkenti kavramına kattığı en önemli icat, kentin üçüncü bölümü olan ve önceki Çin hanedanlarının yaptırdıklarına oran­la çok büyük olan doğal av alanıydı. Dış kentin batısına ve kuzeyine dü­şüyordu, içinde çayırlar, korular ve dereler vardı. Bu alanı da hendekli, toprak bir duvar çeviriyordu ve içeri çeşitli kenarlarındaki dört kapıdan giriliyordu. İnsan yapısı bu korudan bugüne çok az şey kalmıştır. Koru­lar, dereler ve binalar ortada yoktur. Bu güzel çayırın ve binaların canlı betimlemelerini bize Marco Polo sunuyor. Anlattığına göre pınarlarla ve derelerle kaplıydı. Kubilay'ın avlaması için başta geyik olmak üze­re çeşitli uysal hayvanlar bulunuyordu. Bu geniş alandaki bir eğlence de şahincilikti. Korunun merkezinde, saz damlı bir saray vardı. Kamış sütunlar varaklanmış, ve cilalanmıştı, tavanında da kuş ve hayvan re­simleri vardı. Her kamış "rüzgara karşı kopçalarla sabitlenmiş ve o ka­dar iyi dizilmişti ki binayı yağmurdan koruyor, suyu aşağı akıtıyordu." Parkta, "sütünü kağandan ve onun soyundan başka kimsenin içmeye cesaret edemediği" özel yetiştirilmiş beyaz kısraklar ve inekler vardı. 33 Coleridge'in "Xanadu" adını verdiği Şanğ-tu'nun gerçekten de görkemli bir kubbesi vardı. 34 Kay-binğ'in konumu, pek çok bakımdan iyiydi. Yazın, Kuzey Çin'e kıyasla serindi ve Kubilay da Ulu Kağan olduktan sonra Haziran, Tem­muz ve Ağustos aylarında başkenti Pekin'in kargaşasından buraya ka­çıyordu. Her yandan dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve kuşlarla çevriliydi, konumu itibariyle ortalama bir kasaba nüfusu kadar insanı besleyebi­liyordu. Kubilay'ın Kay-binğ'i başkent olarak algılayıp algılamadığını kestirmek güçtür ama kent hakkındaki düşüncesi ne olursa olsun, kaçı­nılmaz biçimde yerleşik tebaasının değerlerine ve yaşam biçimine doğru yöneliyordu. Bu yeni eğilimi de aynı kaçınılmazlıkla muhalefet doğuruyordu. Ge­leneksel değerlere sarılmış olan Moğollar, Kubilay'ın Çinlileri kayırma­sından kaygılanıyorlar, zaman zaman siyasetine de direniyorlardı. Bu ikilikler Moğolları zayıflatıyor, egemen oldukları geniş topraklardaki yönetimlerini sekteye uğratıyordu. Kubilay, Çin uygarlığının çekiciliğine kapılmış görünüyordu. Muhafazakar Moğollar, onun Çin değerlerine "dönmesini" kendi yaşam tarzlarına tehdit olarak algılıyorlardı. Hatta bazıları, Kubilay onların geleneksel göçer ekonomilerini altüst etmeden, kendisini ortadan kaldırmaya kararlıydılar. Mengü, kardeşinin Çinli yanlısı görünen hatta haince tavırları ve si­yaseti hakkındaki şikayetlere kulak verirken, elbette kendince nedenleri vardı. Kubilay'ın Ta-li seferlerindeki başarısı ağrına gitmiş olabilirdi. Gençliğinin büyük bölümünde gölgede kalan Kubilay, artık göze batı­yordu. Mengü, kardeşinin bu yeni ününü kıskanmış olabilirdi. Ayrıca, Kubilay'ın Kay-binğ'de yaptırdığı şatafatlı sarayın Karakurum'daki Bü­yük Han sarayına rakip olmasından hatta onu geçmesinden de herhalde memnun değildi. İmparatorluğun asıl güç gösterinin Moğol toprakla­rındaki başkent olması gerektiğini düşünüyor olabilirdi. Kubilay'ın yeni yaptırdığı kentin yarattığı rekabet, hoş karşılanmıyordu. Ancak bu küçük ve belki de gelip geçici kaygıların ötesinde Mengü'nün asıl korkusu, Kubilay'ın tebaası ile kaynaşıyor olmasıydı. Mengü'nün subayları, küçük kardeşinden kuşkulanması için sürekli uğraşıyorlardı. Kubilay'ı topraklarını Çin yasalarına göre yönetmekle, geleneksel Mo­ğol öğretisinden sapmakla suçladılar.35 Mengü, hala Karakurum'u baş­kent, Moğolistan'ı da Moğol topraklarının merkezi olarak görüyordu, ama Kubilay'ın asıl konağını yerleşik dünyada kurması, geleneksel Mo­ğol toplumuna aykırıydı. Mengü, kardeşinin yarattığı bu habis tehdidi ortadan kaldırmaya ikna oldu. Nedeni ne olursa olsun, güvendiği iki yardımcısı olan Alandar ve Liu Tay-pinğ'i gelir toplama yöntemlerini denetlemek üzere 1257 yılında Kubilay'ın topraklarına gönderdi. 36 Pek çok Çin kaynağı, bu görevin alt metninde Kubilay'ın düşüşünü hazırlamak fikrinin yattığını anlatır. Bu iki elçi, gerekirse Kubilay'a karşı kurmaca bir dava oluşturacaklardı.
  • 281 syf.
    ·4 günde
    25 Aralık 2019 Çarşamba
    22:00

    Colette...

    "Yazmak! Yazabilmek! bu ne demektir, bilir misiniz? Beyaz bir kağıt önünde uzun uzun hayale dalmak, rüyada gibi bir şeyler karalamak, siyah bir mürekkep lekesi etrafında dolaşan, tam yerini bulamadan bir kelimeye saplanıp kalan, onu hayali bir böcek, kanatlanmış bir kelebek, peri halinde, okunabilir bir kelime şeklinden çıkarıncaya kadar tırmalayan, oklarla dolduran, antenlerle, pençelerle donatan kalem oyunlarına dalmak...

    Yazmak... pencerenin gümüş hokkadaki akisleriyle dalgınlaşan, havada kalan bakıştır, - tatlı bir ölüm, kağıdı karalayan eli doldururken yanakları, alnı saran ilahi bir ateş. Bu aynı zamanda geçen saatleri unutmak, sedirin bir köşesinde uyuşup kalmak, bir yaratma sefahati içinde yüzmektir; insan bu sefahatten bitkin, sersemlemiş, ama mükâfatını da bulmuş bir halde, abajurun altına sığınan, küçük ışık yuvarlağı içinde el değmemiş kağıda ağır ağır boşaltılan hazinelerin sahibi olarak çıkar.

    Yazmak! insanı baştan çıkaran şu kağıt parçasına bütün samimiyetini çılgınca dökmek, çabuk çabuk, o kadar çabuk dökmek ki, kendisine yol gösteren sabırsız Tanrı'nın yıprattığı el bazan yetişeceğim diye çabalar durur, nefes nefese kalır... Sonra, ertesi gün, hummalı bir saatte bir mucize gibi yeşeren altın dalın yerinde, kuru bir böğürtlen, açılmamış bir çiçek bulmak...

    Yazmak! işi gücü olmayanların hem zevki, hem ızdırabı! Yazmak!... zaman zaman, yazın duyulan susuzluk gibi şiddetli bir ihtiyacı - yazmak, tasvir etmek ihtiyacını- yakından duyuyorum. Bu esneyen, çift katlı ucun altında parıltılı, görünmesiyle kaybolması bir olan, insanı saran sıfatı yakalayıp yerine koymak için, yine kalemi elime alıyorum... Bu kısa süren bir buhrandan başka bir şey değil, - kabuk bağlamış bir yaranın kaşınması gibi bir şey."

    (Avare Kadın; sayfa, 14-15)

    Colette, yirmi yaşında genç bir kızken, hayattaki karşı cins tecrübeleri de henüz çok azken evlerine yılda üç dört kez gelmeye başlayan yazar olmaya çalışan, edebiyat girişimcisi Henri Gauthier-Villars'ın iltifatları, edebiyat konuşmaları ve hareketli yaşamına aldanarak evlilik teklifini kabul ederek kendinden 15 yaş büyük bu erkekle aynı evde yaşamaya başlar, kocası 35 yaşındadır, sosyete çevresinde çapkınlıkta sınır tanımayan, gösteriş toplantılarının adamıdır, lakin kötü bir yazardır biraz ün yaptığı için kendi adını kiralayan bir yazardır başkalarının yazdıklarını kendininmiş gibi piyasaya sürüp insanların sırtlarına basarak yükselen bir düzenbaz...

    Ne var ki işler iyi gitmemekte ve onun yanında çalışan paralı yazarlar bir bir ayrılmakta, yirmi yaşında köylü güzeli Colette'nin parlak zekasına güvenip evlenerek de yatırımını yapan Villars Colette'ye bir şeyler yazması için diretir, doğanın içinden çıkan Colette için de yazmak çok zor bir eylem olmaz kalemi hokkasına batırır ve yazar, yazar, yazar taslak metni kocasına verir. Kitabın adı  "Claudine" eşi taslağı okur ve kitabı çok "kadınsı" fazla betimlemeli, sade bulur onun isteği entrika ve maceradır, Colette hayal kırıklığına uğrar taslak bir köşeye atılır, bir gün tekrar hatırlanana kadar biz Colette'nin betimlemeli anlatımına bir göz atalım:

    " Dün, Menton'da, bahçeler içinde uyuya kalmış bir aile pansiyonunda, kuşlarla sineklerin, balkondaki papağanın uykudan uyanışlarını dinliyordum. Sabah rüzgarı palmiyeleri, kuru kamışlar gibi sallıyordu, geçen yıl, yine böyle bir sabah vakti dinlediğim o sesleri, bütün o musikiyi tekrar işitir gibi oldum. Ama bu yıl, papağanın ıslığı, yükselen güneş içinde eşek arılarının vızıltısı sert, iri yaprakları kımıldatan meltem, bütün bunlar geriliyor, benden uzaklaşıyor, üzüntüme piyanoda refakat eder gibi, sanki mırıldanıyor, kafamdaki sabit bir fikre, - aşka- sanki pedal vazifesini görüyordu..."

    Avare Kadın, sayfa 247

    Günler geçer gider, başarısız yazar olan kocanın işleri daha da kötüleşen bir vaziyete bürünür, eve haciz gelir çekmecesi boşaltılan masa da "Claudine" tekrar göze çarpar, ikisi başbaşa verip bazı düzeltmeler yaparak ya da adamın istediği yönde düzenlemeler yapılarak baskıya gönderilir, inanılmaz bir şekilde "Claudine" arka arkaya baskılar yapmaya başlar, Paris'i çalkalayacak kadar üne kavuşan kitabın yazarı kısmına Colette değil onu kullanan kocası yer alır ve kocasının sahte ünü gün geçtikçe artar. Colette'nin haberi olmadan ikinci kitap için 25.000 frank avans alan kocası ormanın içinde bir ev satın alır, maksadı eşi daha rahat ve daha hızlı eser üretsindir. Ama Colette istediği verimi göstermez paranın ihtişamlı cazibesine kapılan adam, Colette'yi bazen odaya hapseder ve istediği kadar sayfa üretene kadar da onu orada bırakır. Bu şekilde Claudine serisi dört kitaba kadar çıkar, ve artık bir marka olmuştur her yerde o vardır. Ama Colette gizli yazar olma düşüncesinden iyice rahatsız olmaya başlamıştır artık..

    Bir gün bir davette bir kadına ilgi duyar Colette kocasına da durumu açıklar, kocası her durumu ticari bir eda ile ele aldığı için bu durumu adeta teşvik edici şekilde normal bulur, Böylece Colette'nin ilk kadın sevgilisi ile sadece şehvet boyutunda olan ilişkisi başlar, lakin kocası da aynı kadınla Colette'yi aldatmaya başlar bunun farkına varan Colette bu durumun ağırlığını yazdığı bir Claudine serisinde açığa vurur, artık kocasınına olan soğukluğu gittikçe artmaktadır ama başka erkeklere değil başka kadına yönelerek "erkekler böyledir, hep böyle yaparlar" algısını hemcinslerine sığınarak kıracaktır, kitaptan da şehvet-arzu üzerine olan bir parçayı buraya aktaralım;

    "Onun olmakla iş bitseydi! Ama yalnız şehvet mi var... Şehvet aşkın o uçsuz bucaksız çölünde, kızgın ve küçücük bir yer tutar, öylesine kızgın ki önce ondan başka bir şey görülmez: ben onun parlaklığı karşısında dünyayı görmeyecek kadar tecrübesiz bir kız değilim. Ne kadar süreceği belli olmayan bu ateşin etrafi meçhuller, tehlikelerle çevrilidir.... Sevdiğim insan, benim için yanıp tutuşan adam hakkında sanki ne biliyorum? Kısa süren bir sevişme faslından, hatta uzun bir geceden sonra, kendimize geldiğimiz zaman, birbirimizin yanında, birbirimizle yaşamak icabedecek. O ben de bulduğu ilk kusurları cesaretle belli etmemeye çalışacak, ben de onda bulduğum kusurlara göz yumacağım, mağrur olduğum için, utandığım için, acıdığım için, - belki de daha çok bu kusurları beklediğim, onlardan korktuğum için, onları görmemek elimden gelmediği için... "

    Avare Kadın, sayfa 243.

    Colette'nin son ve en uzun kadın sevgilisi ona kitapları kimin yazdığını bildiğini ve artık kendi adını kullanması gerektiğini söyleyerek ona cesaret verir, Colette gider ve bu durumu kocasına açıklar son Claudine kitabına ikisinin adının yazılmasını önerir, adam "bu bir saçmalık, kadın yazarları kimse okumaz, kabul edilebilir bir şey değil bu senin söylediğin" diye reddetti bunun üzerine Colette artık köle olarak yazmaya son verir eline kalemi almaz yeni hobi alanları bulur pondomima, müzikholler de vakit geçirmeye başlar, kendi parasını kazanmaya başlar. Kadın olarak varlığını kabul etmeyen tüm erkeklere var olan öfkesini Claudine serisinde kadını ön plana çıkararak gösteren Colette onu yatırım aracı olarak kullanan eşine söz geçiremediği için boşanmadan önceki son zamanlarını kadın sevgilisi ile beraber Paris dışında aylar süren turneler ile geçirir, bu arada kocası ise Colette'nin yazarlığını kaybettiği için kısır bir döneme geçer borçlar artarak katlanır, alışık olduğu burjuva yaşam tehlikeye girer bunu üzerine Colette'den habersiz Claudine serisinin tüm haklarını ömür boyu bir yayınevine sadece 5 bin frank karşılığında devreder, bunu turnede bu yayınevi sahibi tarafından öğrenen Colette son bir konusma için kocasının yanına döner ve ona şöyle seslenir:

    "Claudine" bendim sen benim çocukluğumu, düşüncelerimi, anılarımı yok ettin. Claudine sana kölelik ettiğim yıllardı, ruh hallerimdi...
    Claudine benim çocuğumdu sen o çocuğu öldürdün Claudine artık yok Claudine öldü..."

    Ve ardına bakmadan çekip gider, kendi parasını kazandığı ise müzikholle geri döner sahneye yarım saat kalmıştır, valizinde boş bir defter bulur bu Claudine'i yazdığı defterlerin aynısıdır. Kalemi hokkasına batırır ve yazmaya başlar yazar, yazar, yazar...

    Ve o sayfalar baskıya gider, ciltlenir elimizin altına Fransızcası "La Vagabonde" Türkçesi "Avare Kadın" olarak gelir. Şimdi bu kitabı okumaya başlayabilirsiniz...

    Son olarak bu kitabı başucu kitabı yapan
    ve beni Colette ile tanıştıran çok sevdiğim Ahmet Cemal'in Kıyıda Yaşamak kitabından bir bölüm ile bitiriyorum.

    "Ben paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerceklerini yaşamak düştü. Param olduğunda, çevremde kimde olmadığını hissettiysem, gücüm oranında verdim. Hep bu ahlakla yaşadım. Şimdi ise, ileri sayılmayacak bir yaşa rağmen, artık yolun sonuna geldiğimi biliyorum. Daha yapmak istediğim belki çok şey var. Ama ben, artık çok yoruldum. Daha çok şeyler yapmamı, başladığım ve başlattığım pek çok şeyi bitirmemi bekleyen güzel insanlar var. Asıl onlara borçlu kalacağım. Beni bağışlayacaklarını umuyorum.

    Günlerden bir gün, beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında - Colette'in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, külrengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak .."

    Colette ve Ahmet Cemal kendilerini ucuzlatmamış değerlerdi, özellikle Colette erkek esaretine ve hakimiyetıne son verip yüzyıl öncesinde başkaldıran kadın ve Fransa'nın en çok okunan ve tanınan kadın yazarı olarak birçok kadın hareketinin öncüsüne ilham ve güç kaynağı olmuştur... O kendisine biçim veren ve istediği kalıba sokan başta kocası daha sonra tüm baskıcı erklere karşı koymuş kendi hayatını kazanmış bir kadındı..

    Colette...
  • Polonya'da en popüler 100 isim

    Polonya’da mı yaşıyorsunuz? İsminiz Anna mı, yoksa Maria mı? Size Piotr veya Krzysztof adını mı verdiler? Eğer öyleyse, kalabalığın arasından sıyrılmak için adınıza güvenmeyin. Anna’nın, Polonya'da bir milyondan fazla kadının ve Marysia’nın neredeyse 700.000 fazla kadınının ismi olduğunu nereden bileceksiniz? Bayanlar arasında durum böyleyken erkekler tarafı rahat mı sanıyorsunuz? Erkekler arasında da hem Peter hem de Krzyś, 600.000'den erkek ismi olarak nüfusta kayıtlı bulunuyor. Evet işte bizde Polonya’daki bay ve bayan isimlerine bir mercek tutalım dedik.
    İsimler, son dönemlerde modaya uymaya başladı. Eski geleneksel isimlerin yanı sıra yeni yeni isimlerinde zuhur ettiği Polonya’da en popüler isimlerin listesi aslında aydan aya değişir. Bu isimler belli sitelerde yayınlanır. Bu iş, Pesel (kimlik numarası) nüfus kayıt sistemini sürdüren ve yıllık özetleri yayınlayan İçişleri Bakanlığı tarafından "resen" yapılır. Polonya’da en yaygın 100 popüler (kadın ve erkek) ismi içeren İçişleri Bakanlığı veri tabanından alıntılardan birini sunuyoruz. Tabii ki, bu listenin hem çocukları hem de çok yaşlı insanları içerdiği ve bu nedenle biraz akışkan olduğu ve demografiden dolayı düzeltmelere tabi olduğu unutulmamalıdır.
    Bayanlardan herhangi biri Noemi, Raisa veya Ingeborg olarak adlandırılırsa, Polonya'da sadece 700 kadının aynı şekilde adlandırıldığından emin olabilir. Listenin sonundaki erkekler arasında rekabet daha da küçüktür - Damazy, Wolfgang ve Celestyn isimleri 300'den fazla kişide bulunmaktadır.
    Yaşam deneyiminden ve gözlemlerden, aile ve sosyal temaslardan, çoğu zaman Polonya'da Anna, Maria, Katarzyna, Małgorzata, Agnieszka, Barbara, Krystyna, Ewa, Elżbieta ve Zofia adlı bayanlarla tanışabileceğinizi biliyoruz. Erkekler söz konusu olduğunda, bizi şu isimler bekliyor olacak: Piotr, Krzysztof, Andrzej, Jan, Stanisław, Tomasz, Paweł, Marcin, Michał ve Marek. Listeyi duygusal olarak bulabilrsiniz, ancak liste birçok durumda şaşırtabilir.
    Peki yıllar önce hangi isimler popülerdi? Örneğin, 19. yüzyılda Polonyalı kadınlar çoğunlukla hangi isimleri taşıyorlardı: Maria, Zofia, Anna, Marianna. Buna karşılık, on sekizinci yüzyılda, bu topraklardaki en popüler kadın isimleri: Marianna, Anna, Józefa ve Rozalia idi. 17.yy şaşırtıcı bir şekilde - kadın isimleri açısından yirminci ve yirmi birinci yüzyılların başlangıcına benziyordu, çünkü Catherine, Zofia, Anna ve Marianna o dönemde de en bilinen isimlerdi.
    Bununla birlikte, bu konuda hiçbir şey kalıcı değildir, çünkü son yıllarda isimler geçmişe nadir bir kariyer yapıyor ve tekrar canlanıyordu. Amelia, Iga, Kornelia, Lena, Oliwia, Martyna, Milena gibi bayan isimlerinin yanısıra Kamil, Igor, Nikodem, Oskar, Patryk, Oskar isimleri tekrar hayat buluyordu. Ara sıra bu isimlere Pola, Nadia, Nikola, Roksana gibi bayan ve Alan, Fabian, Marcel, Oliwier, Tymoteusz gibi erkek isimleri de katılıyordu. Bu nedenle, aşağıda verilen Polonya'daki en popüler adların kapsamlı listesine göz atarken, son yıllarda en sık verilen adların bağlantılarına tıklamaya değer bulmak gerekir.
    Polonya’da, bu konuda uzman olan Profesör Kazimierz Remut'a göre 401.000'den fazla çeşitli isim var. Bu bilim adamının başarılarını ve çalışmalarını kullanarak, çoktan "Bugün Polonya'da kullanılan soyadı sözlüğü"nün yazarı Jarosław Maciej Zawadzki, Polandwiat Książki yayınevi tarafından yayınlanan "Polonya'daki en popüler 1000 soyisim" kitabını yayınladı.
    1000 isim, Polonya’daki ortak isimlendirme biçimlerinin sadece bir bölümüdür, ancak bu bin ismi taşıyan kişi sayısını topladıktan sonra, yaklaşık 13.400.000 vatandaşın bu isimlere sahip olduğu görülmektedir. Bu nedenle, Polonya nüfusunun yaklaşık yüzde 35'i en popüler 1000 isim listesinde yer alıyor diyebiliriz.
    Uygulamada en popüler 100 isim listesi.
    POLONYA'DA EN POPÜLER 100 BAY-BAYAN İSİM LİSTESİ:
    1. Anna
    1. Piotr
    2. Maria
    2. Krzysztof
    3. Katarzyna
    3. Andrzej
    4. Małgorzata
    4. Jan
    5. Agnieszka
    5. Stanisław
    6. Barbara
    6. Tomasz
    7. Krystyna
    7. Paweł
    8. Ewa
    8. Marcin
    9. Elżbieta
    9. Michał
    10. Zofia
    10. Marek
    11. Teresa
    11. Grzegorz
    12. Magdalena
    12. Józef
    13. Joanna
    13. Łukasz
    14. Janina
    14. Adam
    15. Monika
    15. Zbigniew
    16. Danuta
    16. Jerzy
    17. Jadwiga
    17. Tadeusz
    18. Aleksandra
    18. Mateusz
    19. Halina
    19. Dariusz
    20. Irena
    20. Mariusz
    21. Beata
    21. Wojciech
    22. Marta
    22. Ryszard
    23. Dorota
    23. Jakub
    24. Helena
    24. Henryk
    25. Karolina
    25. Robert
    26. Grażyna
    26. Rafał
    27. Jolanta
    27. Kazimierz
    28. Iwona
    28. Jacek
    29. Marianna
    29. Maciej
    30. Natalia
    30. Kamil
    31. Bożena
    31. Janusz
    32. Stanisława
    32. Marian
    33. Justyna
    33. Mirosław
    34. Paulina
    34. Jarosław
    35. Urszula
    35. Sławomir
    36. Alicja
    36. Dawid
    37. Renata
    37. Wiesław
    38. Sylwia
    38. Artur
    39. Agata
    39. Roman
    40. Aneta
    40. Damian
    41. Patrycja
    41. Przemysław
    42. Izabela
    42. Sebastian
    43. Ewelina
    43. Daniel
    44. Julia
    44. Władysław
    45. Wanda
    45. Zdzisław
    46. Marzena
    46. Patryk
    47. Wiesława
    47. Bartosz
    48. Weronika
    48. Edward
    49. Wiktoria
    49. Mieczysław
    50. Klaudia
    50. Leszek
    51. Edyta
    51. Karol
    52. Emilia
    52. Arkadiusz
    53. Genowefa
    53. Czesław
    54. Dominika
    54. Waldemar
    55. Kazimiera
    55. Szymon
    56. Hanna
    56. Adrian
    57. Kamila
    57. Kacper
    58. Martyna
    58. Bogdan
    59. Kinga
    59. Eugeniusz
    60. Lucyna
    60. Bartłomiej
    61. Stefania
    61. Antoni
    62. Józefa
    62. Franciszek
    63. Alina
    63. Stefan
    64. Zuzanna
    64. Radosław
    65. Gabriela
    66. Zygmunt
    66. Władysława
    66. Dominik
    67. Mariola
    67. Krystian
    68. Lidia
    68. Konrad
    69. Mirosława
    69. Aleksander
    70. Henryka
    70. Bogusław
    71. Wioletta
    71. Ireneusz
    72. Czesława
    72. Włodzimierz
    73. Oliwia
    73. Zenon
    74. Regina
    74. Witold
    75. Bogumiła
    75. Sylwester
    76. Angelika
    76. Hubert
    77. Sabina
    77. Mikołaj
    78. Daria
    78. Filip
    79. Aniela
    79. Wiktor
    80. Bogusława
    80. Bronisław
    81. Leokadia
    81. Wacław
    82. Bronisława
    82. Bolesław
    83. Ilona
    83. Cezary
    84. Cecylia
    84. Norbert
    85. Marlena
    85. Lech
    86. Olga
    86. Oskar
    87. Sandra
    87. Edmund
    88. Łucja
    88. Igor
    89. Anita
    89. Miłosz
    90. Eugenia
    90. Emil
    91. Maja
    91. Maksymilian
    92. Milena
    92. Leon
    93. Zdzisława
    93. Julian
    94. Wioleta
    94. Bernard
    95. Daniela
    95. Lucjan
    96. Michalina
    96. Błażej
    97. Amelia
    97. Romuald
    98. Antonina
    98. Eryk
    99. Dagmara
    99. Ludwik
    100. Żaneta
    100. Alfred
    DR.AHMET AYDIN
    Kaynaklar
    1. 1000 najpopularniejszych nazwisk w Polsce, Jarosław Maciej Zawadzki, Polandwiat Książki
    2. https://gloswielkopolski.pl
    3.
  • 144 syf.
    ·3 günde·Beğendi
    Öncelikle, çok dokunaklı ve yürek burkucu öykülerden oluşan bu kitabın yazarı, soyadı gibi aydın Sevgili Lütfiye Aydın'ı, Soner YALÇIN'ın cümleleri ile size tanıtmak isterim:

    "2 Temmuz 1993 olaylarında, yani Madımak vahşetinde yanmadan önce, kendini aşağı atarak kurtarmış ve hafızasını kaybetmiş bir edebiyat öğretmeni..
    Madımak Oteli'nin 109 ve 110 numaralı odaların pencerelerinden karşı binaya geçiş vardı.
    Buradan kaçan 31 kişi kurtuldu.
    Kendini, eşiyle birlikte, otelin boşluğuna atan yazar Lütfiye Aydın 'ın trajik hikâyesi bugün hâlâ sürüyor..
    Alevler giderek yükseliyor.
    Herkes çığlık çığlığa can derdinde.
    Lütfiye Aydın yangından kurtulmak için, eşi Avukat Cafer Can Aydın 'la birlikte kendini otelin apartman boşluğuna bırakıyor.
    Dumandan göz gözü görmüyor.
    Bağırıyorlar, bağırıyorlar, güçleri bitiyor.
    Dumandan zehirlenip bayılıyorlar..
    İtfaiye araçları otele ulaşmak istiyor.
    Göstericiler, araçların tekerleklerinin önüne yatarak engellemek istiyorlar.
    Polis havaya ateş açıyor.
    Yangın söndürme çalışmaları nihayet başlayabiliyor.
    İtfaiye yangını söndürürken, otel boşluğunun üzerindeki camlar patlıyor.
    Kızgın camlar, yerde baygın yatan Lütfiye Aydın 'ın üzerine yağmur gibi yağıyor..
    Gece 01.00'de yangın tamamen söndürülüyor.
    Otelden 35 ölü çıkarılıyor..
    Duvar dibinde olduğu için camların pek değmediği Cafer Can Aydın kendine gelir gibi oluyor.
    Güçlükle dışarı çıkıyor.
    Bir polis O'nu görüyor, şaşırıyor;
    - Başka yaşayanlar var mı? diyor.
    Eşi Lütfiye Aydın'ın adını söylüyor, bayılıyor.
    Otel hâlâ tütüyor.
    Ve otelden en son Lütfiye Aydın çıkarılıyor..
    Lütfiye Aydın morgda..
    Polis, Lütfiye Aydın 'ın öldüğünü düşünüyor.
    Bir kamyonetin arkasına koyup hastane morguna kaldırıyor.
    Cafer Can eşinin öldüğüne inanamıyor.
    Sabaha karşı, güç bela, morga gidiyor .
    O'na son kez bakmak için doktordan rica ediyor.
    Doktor;
    - Sivri bir şey var mı? diye soruyor, kalemini veriyor.
    Kalem Lütfiye Aydın 'ın ayağına batırılıyor, tepki veriyor;
    Yaşıyor..
    Aradan birkaç saniye geçiyor, Lütfiye Aydın sayıklıyor :
    - Ce.. Ce..
    Eşi tamamlıyor;
    - Ceren.. Ceren..
    Ceren, kızlarının adı.
    Cafer Can hem kızının adını - Ceren.. Ceren.. diye tekrarlıyor, hem de haykıra haykıra ağlıyor.
    Lütfiye Aydın kurtulmuştu ama bu "kurtuluş" hiç de kolay olmayacaktı..
    GATA Yanık Merkezi..
    Lütfiye Aydın 'ın vücudu ağır derecede yanıktı.
    Önce Sivas'ta tedavi görüyor, daha sonra Ankara'da GATA Yanık Merkezi'nde.
    Olaydan üç gün sonra, 5 Temmuz günü, gözünü GATA Yanık Merkezi'nde açıyor.
    Ne güzel tesadüf; 5 Temmuz kızları Ceren'in doğum günüydü, 17'yi dolduruyordu.
    O gün, 35 gün sürecek zorlu tedavi sürecine başlıyor doktorlar.
    Ölü derileri tek tek soyuluyor, yatağı bir küvet oluyor.
    Konuşmakta zorlanıyor.
    En yakınlarını dahi tanıyamıyor.
    Cumhuriyet Pazar bulmacası çözme alışkanlığı vardı.
    Hastanedeyken sürekli;
    - Bana bulmacamı getirin! diyor, nedense bir türlü getirilmiyor bulmaca..
    Sonunda bir gün getiriyorlar, dünyalar O'nun oluyor..
    Kalemi eline alıyor ve öylece kalakalıyor.
    O da ne; harfler birbirine giriyor.
    Zorluyor, zorluyor, olmuyor, okuyamıyor.
    Gazeteyi neden getirmediklerini anlıyor..
    Odadan çıkmıyor.
    Aylar sonra hastaneden taburcu oluyor.
    Evine gelir gelmez, odasının perdelerini kapattırıyor. Günlerce çıkmadan o karanlık odada, tek başına yaşıyor.
    Eşi ve kızının büyük çabasıyla, günlerce verdikleri mücadele ile, sonunda hayata dönüyor.
    Edebiyat öğretmeni, yazar Lütfiye Aydın , okuma yazmayı yeniden öğreniyor.
    Zamanla, odasından, evinden çıkmaya başlıyor.
    Sokakta, haline bakıp soranlara;
    - Trafik kazası geçirdim! diyor.
    Yalan söylemiyor aslında, çünkü öyle biliyor.
    Ne Sivas'ı, ne Madımak Oteli'ni, ne de yangını hatırlıyor..
    Bir gün odasından katıla katıla ağlama sesi geliyor.
    Anımsıyor, tüm olup biteni..
    Hemen bir daktilo istiyor, yazmak istiyor.
    Yazarsa belki arkadaşlarını, gencecik çocukları geri getireceğini düşünüyor, oturup yazmaya başlıyor.
    Sekiz saat sürüyor yazması; yarım sayfa ancak yazabiliyor.
    Pes etmiyor, yazmayı bırakmıyor.
    Lütfiye Aydın , bugün zor yazıyor ve güçlükle konuşuyor.
    O'nun için Madımak yangını hâlâ sürüyor.
    Ya sizin için?.."

    Kimi okurlar açısından yazarların ideolojik fikirleri, yaşam koşulları ve yaşanmışlıkları pek önem arzetmez. Amma velakin benim için bunlar, asla bir kısas olmasa da hatrı sayılır derecede önemli ayrıntılardır.

    Lütfiye Aydın,dokuz öyküden oluşan "Gri Gül" ile 2005 Rıfat Ilgaz Öykü Ödülü'ne layık görülmüş. Aydın'ın, gerçek olaylara dayanan öykülerinde 2 Temmuz 1993 günü yaşadığı ve ağır yaralı olarak kurtulduğu Sivas olaylarından da izler bulmak mümkün.

    İçerikteki öyküler şöyle:
    Gri Gül
    Kum Kadınlar
    Boşluğa Yazılan
    Modern Times
    Kapanma
    Konfor Gıro
    Bedih Kimdi?
    Mahzul
    Sonuncu Kat

    Öyküleri, edebi açıdan birbirleri ile asla kıyaslayamam. Zira herbirinde ayrı emek, ayrı duygu yoğunluğu ve ayrı dokunaklılık mevcut.

    Kim ne derse desin, her ne kadar o veya bu sebeplerle yok sayılıp hafızalardan silinmeye çalışılsa da MADIMAK bizim 26 yıldır kanayan, kapanmayan ve de asla kapanmayacak olan yaramız, daha da ötesi ülke olarak utancımızdır. Kitabın güzelliği bir yana, sırf Madımak ruhunu yaşamak ve yaşatmak için olsa bile, Lütfiye Aydın'ın bu kıymetli eserine bir şans verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Güneşin ak yüzüne bir duman çöktü
    Bir türkü çığlıkla ateşe düştü
    Kuytu bir köşede bir çiçek küstü
    Döktü yaprağını boynunu büktü

    Şu Sivas'ın elinde sazım çalınmaz
    Güllerim yandı yüreğim dayanmaz...

    Kararmış yüreğin hiç ışığı olmaz
    Bilmez misin ki türküler yanmaz
    Günü gelir sanma hesap sorulmaz
    Dayanır kapına Pir Sultan ölmez

    Şu Sivas'ın elinde sazım çalınmaz
    Güllerim yandı yüreğim dayanmaz...