• Bana öyle geliyordu ki, hiç öğrenmemiş olduğum, ama yine de çok iyi bildiğim bir şeyi, yani yaşamayı unutuyordum.
    Albert Camus
    Sayfa 34 - Can Yayınları
  • İnsanda en kalıcı hasar bırakan durumlardan bir tanesi sanırım o son bakış!
    Tam bir travma ve kelime anlamını sonuna kadar hak eden bir trajedi.içinde veda var,son var ve bakmalara doyamadığın gözlerini bir daha görememek var.boğazda oluşan o koca yumruk,göğsüne çöken bin tonluk yük ve iki değirmen taşı arasına sıkışmış bir buğday tanesi gibi ezilen un ufak olmuş bir kalp!her gelişinde yolları gözlenen o insanın bu defa gittiği yollar gözlenir o yollar o caddeler sizi buluşturan değil ayıran şeylerdir artık...her şey konuşulmuştur iyi dilekler söylenmiştir bir de suratlarda zorlamayla olduğu çok belli bir gülümseme hatta küçük ve kötü espriler amaç; ''ben yiyim beni merak etme'' izlenimi vermek.hayır çok kötüsün bir zamanlar omzunda ağladığın,ne yaşarsan yaşa ''hemen o'nu arayıp anlatmalıyım'' dediğin,her mutluluğunda olduğu gibi her hüznünde de koşa koşa gittiğin ''o'' artık olmayacak.yaşanan boşluğu hangi kelimeyle ifade edebilirsin ki?bir şey yaşamak istemez insan çünkü kime anlatacak?mutlu anların ne kıymeti var artık,yeni bir şarkı duydun bu kiminle paylaşılır,okuduğun kitaptan bir cümlenin altını çizdin bununla ne yapılır ki?...tüm bunlarla başa çıkmak ne kadar korkunç!
    her şey yetmezmiş gibi bir de o son bakış meselesi var.
    daha o olmadan hangi durumda ne yapılırın şaşkınlığı varken son kez dönüp bakması nasıl unutulur?hayat elbette devam edecek,muhakkak ki yapılacak daha bir sürü şey var lakin artık ömürlük bir yaraya sahipsin,bin yıl geçse bile unutulmayacak bir son bakışın hikayesi de bu hayat yolculuğunda peşini hiç bırakmaz insanın.alışmak zor ve meşakatli,katlanması çok acı,başkalarının anlaması ise imkansız çünkü senden başka kimse bilemez o'nsuzluğun ne büyük bir boşluk olduğunu..
  • *Ağlamak bir erkeğin değil; ağlatanın ayıbıdır.*
    BAŞROLDE SEN VARSIN 25.3.2017

    "Keşke yapabilsem," dedi telefonun ucundaki, hem yabancı; hem de ekmeği, suyu, aşı paylaştığı yoldaşı biri gibi gördüğü sevecen sese. "Keşke senin kadar iyimser ve güleç olsam ve bir an dahi, şu garip dünyada rastlantı diye bir şeyin olduğuna inanabilsem. Olmuyor işte, zaman bize iyimserliğin de fazlasının zararlı olduğunu, tesadüf diye bir şey olmadığını öğreteli çok oldu.

    "Ama yapamıyorum ki, gülüşlerime umudu zar zor sığdırıyorum, bir sonraki nefese istek duymayı ancak başarabiliyorum böylelikle." dedi Nilgün. "Başkaları için yaşamaktan, onlar mutlu olsun diye, onların çizdiği yolda ilerlemekten kendimi alamıyorum. Kıramam insanları, saatlerce ağlayacak hale gelsem de, yapamıyorum işte..." Sesine yansıyan çaresizlik tüm heceleri kucaklıyor gibiydi. "Sanki sen çözümü bildiğini mi sanıyorsun?"

    Belli belirsiz bir gülümsemeye karıştı kelimeleri, muhatabının anlamasını beklemeden: “HAYATININ BAŞROLÜNDE SEN VARSIN, DİZGİNLERİ FİGÜRANLARIN ELİNE SAKIN BIRAKMA!"

    Birden kül tablasının kenarına ilişmiş olan sigaraya odaklandı bakışı. Oysa neye yarardı ki sigaraya peş peşe vurulan nefes darbeleri? Umutsuzca, farkında olmadan, ömründen saniyeler çaldığımız sigaranın, kısacık ömrünün başrol oyuncusu olma hakkını elinden almıyor muyduk? Oysaki son gülen o oluyordu. İntikamını daha ağır bir şekilde alıyordu bizden, paketin içinde, sıranın kendisine gelmesini nefretle bekleyen kardeşlerinin intikamını almak ümidiyle...

    *** *** ***

    Ilık bir ağustos sabahıydı Ankara’da. Yaklaşık on yılın ardından, sarf ettiği dört yıllık emeğin somut ürününü, diplomasını almaya gelmişti Ethem. Hoş, alınca ne değişecekti ki, hiç… “Diplomalı hıyarcı” geldi aklına. Bu ülkede yıllar gelir geçer ama değişim bazı şeylere nadiren uğrardı. Onlardan biri de, bir şeyleri hakkıyla, dürüstçe ve yasal yollardan yapmaya çalışanların önüne koyulan Çin Setleri’ydi. Henüz hıyar satmaya başlamamıştı ama ilk adımını atmıştı, ne de olsa diploması hazırdı.

    Metrodan indi, kalabalıklaşmaya başlayan Ankara caddesinde güne hazırlanan onlarca insanın arasından, aşina mekânına doğru yoluna devam ediyordu. Güneş biraz daha yükselmiş, “Çok sevinme, bak işte buradayım,” dercesine günün sıcaklığını artırmaya devam ediyordu. Sanki kaldırım bitmek bilmiyor, uzadıkça uzuyordu. Üniversitede geçirdiği o harika, unutulmaz yılların ana mekânına gelmişti artık. Metrodan indikten sonra geçen iki dakika, sanki iki gün gibiydi. Binanın bahçesini çevreleyen duvarın önünde, kendince bir sığınma mekanı olarak gördüğü okuluna boydan boya göz geçirdi. Okulun adını sergileyen yazı, binanın üst kısmında selamlıyordu onu; “Hoş geldin, ne de çok beklettin…” Yuvaydı ona göre; çünkü sıcak dostluklar samimi kucaklaşmalar, ders koşuşturmaları, bahçede içilen çaylar, artık hafızanın bir köşesinde, özlemle iç çekerek hatırlanmayı bekleyen birer anı halini almıştı.

    Orta bahçede aldığı çayın şekerine özlem de katarak karıştırıp yudumlarken, tanıdık bir ses bakışını o yöne çekmişti. Nesim ağabey, her zamanki yerinde yanındaki iki öğrenciyle sohbeti koyulaştırmakla meşguldü. Hatırlardı herhalde, sorsa mıydı ki?

    "Merhaba Nesim ağabey, hatırladın mı beni?”

    "Oo, kardeşim hatırlamam m! İsmini söylemesini beklemiyordu zaten ama konuşmasındaki içtenlikten anlaşılıyordu yada o öyle olduğunu düşünmek istiyordu. Hani isimler unutulur, mimikler de kaybolabilirdi hafızanın derinliklerinde ama ne diyordu Muhsin Yazıcıoğlu : “İnsanın iki kaşının arasındaki bölge değişmez, unutulmazmış”

    “Nasılsın gardaşım, ne var ne yok, neler yapıyorsun?”

    “İyiyim, ağabey nasıl olalım, bir okuldayım, taşeron öğretmenlik yapıyorum. Diplomamı unutup, arşivin tozlu raflarına kaldırmasınlar diye almaya geldim.”

    “İyi yapmışsın gardaşım, hoş geldin.”

    “Hoş bulduk ağabey, sende ne var ne yok?”

    “Aynı işte gardaş, bıraktığın yerde, hafızalara anıları kazımakla meşgulüz hala.” Nesim’in yüzünde rutin hale gelmiş sıcak gülümseme, Ethem’i yıllar öncesine götürmüştü.

    “Neyse, ben biraz dolaşayım, kendine iyi bak, görüşürüz ağabey.” derken cümlenin son kısmının lafın gelişi söylendiğinin farkındaydı.

    Arka bahçedeki kantine doğru giden merdivenleri inince, voleybol sahasında top oynayanların içinden topu almaya gelen orta boylu, kirli sakallı gence, yerden atik bir şekilde aldığı topu gülümseyerek uzattı. Bir an, filenin önüne geçip oynayanlara karışma fikrinden zor aldı kendini. Oysa birkaç saniye daha geçse, “Ver pası, Halit!” deyip parmaklarının ucuyla, topu karşı alana gönderiverecekti. Oysa Halit, belki de şu an, Ankara’nın bir başka yerinde, daha alt seviyedeki bir okulun bahçesinde, öğrencisine vermekteydi pasını…

    *** *** ***

    “Çocuklar bugün yola çıkıyor, diyorum; huu, sesim geliyor mu? Nilgün telefon başındaki tiradını sonlandırma çabası içindeydi.

    “Hı? Affedersin, ne diyordun?”

    “Şu uzay gemisinin dümenini dünyamıza doğru kırsan nasıl olur diyorum. Ne derin bir sessizliğe büründün öyle…

    “Yahu, tamam. Üsteleme, özür dileriz işte. Zahmet olmazsa tekrar söyler misin asabiye mütehassısı?”

    “Çocuklarıma bugün kavuşuyorum inşallah.”

    “Ooo, çok güzel, hayırlısıyla kavuşursun… Da ne zaman senle sürekli beraber olacaklar?

    “Biliyorsun, okuyorlar şehir dışında, amcalarıyla birlikteler.

    “İyi, hoş da, anne olan sensin, üstün olan tarafsın. Çocuklarının en rahat olacağı yer senin yanındır elbette. Onlara özlem duymadan yaşamak da en doğal hakkın.”

    “Doğru da, işin ekonomik boyutu düşündürüyor beni, yoksa…”

    “Yoksa bir gün bile onlardan uzakta olur muyum, diyeceksin herhalde.” diye tamamladı Ethem.

    “Elbette; ama o kadar insana karşı bir başıma… Nasıl olur?”

    “Annen de sana arka çıkmaz mı? Neticede anneanneleri olarak, seni en iyi anlayanlardan biridir O. Hem, dik dur karşılarında: ‘Zaten ailemizin çok önemli bir parçası, babaları yok; anneleri hayattayken, ondan da uzak olmanın ağır yükünü yavrularıma yükleyemem. Annelerinin yanında kalacaklar.’ diyeceksin, o kadar. Bu konuda hiç taviz verme. Sakın…”

    Gülümseyerek: “Emrin olur ağabeyciğim. Biliyorum, güçlü olmam lazım. Annem de destekliyor beni; ama sen onları bilmezsin. Allem eder kalem eder; gerekirse beni de yanlarına çekmeye çalışıp istediklerini yaptırmaya çalışırlar.”

    “İster burada, ister orada, sen nerede rahat olursan orada olmalısın, ama çocuklarından uzakta değil. O genç delikanlıların sana ihtiyacı var. Sen de onlara kavuşmak için deli oluyorsun gördüğüm kadarıyla.”

    “Öyle tabi, deli misin, en yakın arkadaşlarım, akrabalarım burada olsa da, kuzularım, ciğerparelerim, kalbimin öbür yarısı çok uzaklarda.”

    “E, o zaman, vakit kaybetmeden çocukları yanına iste bence. Kim muhatap oluyor senle amcalarından?”

    “Hiçbiri, bana bir şey demiyorlar ki, çocuklardan öğreniyorum. Orada kalmalarını istiyorlarmış akrabaları. Zaten koca yıl boyunca uzaktalar, tatilde de, 10-15 gün yanımda kalıp tekrar döneceklermiş.”

    “Okul dediğin, burada da olur ama hiç kimse senin yerini tutamaz, bunu unutma. Hem, yarın öbür gün çocukların 18 yaşını bitirecek, kendi kanatlarıyla uçmaya çabalayacaklar. Onlarla doya doya geçirebileceğin zaman kısıtlı. Emin ol, herkesin hayatındaki en acımasız şeydir zaman... Gözünü tekrar açtığında onları bağrına basıp kucaklamak için geç kalmış olmandan korkuyorum.”

    “Sen de haklısın uyuz şey, gerçi çoğu zaman sen haklısın.” diye itiraf etti Nilgün.

    “Neyse şimdilik bu kadar gevezelik yeter.” dedi. “Sonra yine görüşürüz, gecen ışık olsun”

    *** *** ***

    Kendini kollarına bıraktığı karanlık gece, pek de müşfik değildi. Gözlerini kapasa da, tavana da dikse birdi. Uyku, Kuzey Işıkları kadar uzaktı şu anda benliğine.

    “Ne mutlu doğruluk için acı çekenlere…” Yakın zaman olsa da, şu an nerede okuduğunu hatırlayamadığı bu güzel söz, tüm damarlarında yankılanıyordu sanki. En son istediği şeydi doğruluktan ayrılmak. Her şeyini kaybetmeye hazırdı, yeter ki adının önüne koyulabilecek “güvenilir” sıfatı daim olsun. Oysa dürüst insanlar, yalancı ve düzenbazlar kadar cesur olsaydı, dünya bu kasvetli,çareye muhtaç halinde olur muydu? Zulüm dünyada en geçerli akçe olabilir miydi? Ne de güzel söylüyordu Arif Nihat, Naat-ı Şerif’inde: “Ebu Leheb ölmedi, Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor. Örümcek hakkı görmeyen gözlerdeydi” Haset gururla savaştaydı ve savaşların temelinde de bencillik vardı… Artık ağlasın cihan, ağlasın insanoğlu…
  • Büyük hikâye üstadımız Halit Ziya Bey'in en şöhret kazanmış eserlerinden biri de Mai ve Siyah'tır. Malum olduğu üzere o değerli romanın kahramanı Şair Ahmet Cemil'dir. Akadaşımız Ahmet Hamdi Bey, aşağıdaki yazısında Ahmet Cemil'i yıllardan sonra hakiki bir şahıs gibi gördüğünü, görüştüğünü kaydediyor ve bu suretle bugünkü telakki ile otuz, kırk sene evvelki telakkileri karşılaştırıyor. Orijinal bir mevzu olduğundan alaka ile okunacağını zannediyoruz.

    Ahmet Cemil'le bir salı akşamı Eyüp iskelesinde karşılaştım. Ben, bir ahbaba yaptığım kısa bir ziyaretten geliyordum. Epeyce yorgundum. Tam biletimi alıp döndüğüm zaman karşımda, ortadan biraz yüksek boylu, tıknaz, kıranta bir adamın kendi kendine gülümsediğini gördüm. Şapkası elinde, sol dirseğiyle kapalı gişelerden birine dayanmış, caddede acele vapurdan boşalan kalabalığı seyrediyordu. Uzun ve kır saçları arkasına doğru taranmıştı. Açık mavi gözlerindeki tatlı mai hülyayı bir an fark etmeseydim, şüphesiz bu kadar alakadar olmayacaktım. Kıyafeti lüzumundan fazla itinalıydı. Kurşuni komplesi belli ki usta bir makastan çıkmıştı; fakat ağır altın kösteği bu zarif kostümle uyuşmuyordu. Boyunbağı en çığırtkan renklerden intihap edilmişti, yakasında koyu madeni parıltılar yapan üç yaprak, parmaklarında bilet yerinin yarı karanlığı içinde akşamı zaman zaman yakalayan iki elmas yüzük vardı. Sol eliyle ortası şişkince koyu kan kırmızı maroken ciltli bir kitap ve birkaç gazete tutuyordu.

    Dikkatimi fark eder etmez Kendini topladı ve bana doğru dönerek yürüdü:
    –Beni tanıdınız galiba!
    Dudaklarının daha keskinleşen çizgilerine dikkat ettim, hayattan istediği kadar ısıramadığını söylüyordu.
    –Eğer aldanmıyorsam… diye başlamak istedim. Fakat o gittikçe mahzunlaşan tebessümüyle sözümü kesti:

    -Ta kendisi… dedi Ahmed Cemil, sonra ilâve etti; Hemşireyi çoktan beri ziyaret etmemiştim. Bugün gideyim dedim.

    Koyu lâcivert sulu keten mendiliyle göz pınarlarını kuruladı:

    —Kabir çok harap olmuş, bakımsız kalmış… vakıa yeri iyi ama… Belki biliyorsunuz Aziyade'nin yanında yatıyor.

    Ben donmuş kalmıştım, o devam ediyordu :

    –İstanbul’a gideceksiniz değil mi? O hâlde vapuru kaçırmayalım! Beraber gideriz, yalnızlıktan çok üzülüyordum… İyi ki, size rastgeldim.

    Yürümeğe başladık. O biraz önden gidiyor, fakat bir ev sahibi dikkat ve nezaketiyle ikide bir arkasına dönerek bana gülümsüyordu. Bu gidişte hakikaten timsali bir hâl var gibiydi.

    Salonda pek az insan vardı, karşı karşıya oturduk:

    -Evet, dedi, kabir çok harap… Kitabe taşından başka bir şey kalmamış. Kim bakacak?… Zavallı kızcağızın kimi vardı ki… Ben Yemen’de…

    Çok menfur bir şey hatırlamış gibi ürperdi ve salonun penceresinden dışarıya, iskeleye doğru bakmağa başladı. Belli ki, eniştesi aklına gelmişti. Müziç bir haşereyi kovalarken yaptığımız müphem işaretle silkindi. Söze benim başlamam lâzım geliyordu :

    -İtiraf ederim ki, hâlâ hayretten kurtulamadım, dedim. Arabistan’a gittiğinizden beri sizden hiç bir haber alamamıştık ve artık bütün ümidi de kesmiştik… Sonra o kadar değişmişsiniz ki, âdeta tanıyamadım.

    İhtiyarlığından bu suretle bahsettiğime kendim de pişman oldum. Lâkin, murassa bir üslûbun arkasından ter ü taze seyrettiğim bu hayalin bu hâle gelmesi beni çok sarsmıştı. Bacaklarını biribirinin üstüne attı, tuhaf ve nesline ait bir rehavetle yüzüklü parmaklarını kır saçlarının üstünde dolaştırdı; mavi, munis, çocuk bakışlı gözlerini üstümde hissediyordum, şimdi anlatacağım şeyleri hakikaten titreyen bir sesle söyledi:

    -İhtiyarlığından bahsetmekte haklısınız, dedi. İhtiyarlamamaklığım lâzımdı, ben ki, bütün yaşama kudretini bir tasavvurdan alıyorum ve toprağa iade edecek hiç bir borcum yoktur. Zamanın üstünde olmaklığım lâzım gelirdi. Halbuki benimle karşılaşanların hemen hepsi çöktüğümü söylüyorlar. Ve bunda da haklıdırlar, moda tarafım o kadar çoktu ve kendi harcımda o kadar mütenevvî devam ettim ki, yıpranmamak kabil değildi. Bütün hayat bana karşı yapılan bir aksülâmel oldukça, beni çökmüş görmeniz kadar tabiî ne olabilir?

    -Arabistan’dan döneli çok oldu mu? diye sordum.

    -Epeyce… Meşrutiyetten beri…

    -Evet, dedi. Arabistan’da çok canım sıkıldı. Ben orayı pitoreski için tercih etmiştim. Okuduğum garplı muharrirler, illustration musavverresinde temaşa ettiğim resimler, bana bu bizimkinden çok başka memlekette hayatın büsbütün başka lezzetler olacağı zannını vermişti. Ayrıca da buradaki hayatımdan bıkmıştım, kaçmak istiyordum.

    -Niçin, dedim, niçin kaçtınız, siz ki, henüz gençtiniz, büyük bir istidattınız, kabiliyetleriniz vardı…

    -Belki bütün bunlar doğrudur ve hakikaten bende bu saydıklarınız vardı. Fakat yaşamak için bir tarafım eksikti, zaruretlere tahammül edemiyordum. Sadece hülyanın, hüsnüniyetin yarattığı bir adamdım, onun için… Hem niçin taaccüp ediyorsunuz? Benden çok yaşlı olan amcalarımın Yeni Zelanda’da müstamer olmayı ciddiyetle düşündükleri bir devrede benim Yemen’de memuriyet kabul etmemi tabiî bulmalısınız; yorgundum, muhitim bana kasvetengiz geliyordu… Devam etmeğe kudretim kalmamıştı. Uzak bir yerde, tanımadığım, bilmediğim insanların arasında yaşamakla mesut olacağımı sanıyordum!… İstanbul’a vedaım gecesini hatırlarsınız değil mi?

    -Elbette dedim, unutulur şey mi? Bu oldukça uzun vedam yaptığı hayat muhasebesi, sergüzeştinizin bende kalan en keskin hâtıralarından biridir.

    (...)
  • Unutma ki yaşamak; cümlenin içinde virgül olmak değil, yiğitçe her acının sonuna nokta koymaktır.
    Eğer beceremezsen ucu tamamlanmamış bir cümle gibi unutulur gidersin.
    #Zekeriya Efiloğlu
  • HÜZNÜN İLMİHALİ: ROMY SCHNEIDER

    Hayat, yoksul bir oda sanki... Ha sırça köşk, ha gecekondu... Tüm odalar yoksul. Mahrumiyet duygusuyla var edilmiş doyumsuz bir canavar: İçine mutluluk, olgunluk, kariyer; olmadı utanç, masumiyet, şehvet... nice eylemi, nice erdemi, nice sıfatı ve hatta başka başka hayatları tıksan dahi nafile: Kendini bulmakta, kendini görmekte, kendini sevmekte zorluk çekiyor.

    Ne tuhaf! İnsan da hayata benziyor: Arzularının sınırı yok! Kendini bilmiyor. Kendini aramıyor. Gün geliyor, kendini istemiyor... Kendi dışındakiler kadar, belki ondan da fazla, kendine karşı.

    Şurası muhakkak ki, her kişi biricik. Herkes ‘orijinal’... Lakin Romy Schneider bu. Tüm istisnalarına rağmen nasıl da taşıyor kimi genellemelerin ruhunu. Zira fena karalanmış bir yükseliş ve çöküş hikâyesi onunki. Bir horgörü ve hoşgörü kronolojisi...


    Gençlik Başında Duman

    23 Eylül 1938'de, Viyana'da gelmiş dünyaya. Nüfusa Rosemarie Magdelana Albach olarak geçmiş adı. Annesi ünlü aktris Magda Schneider, babası jön Wolf Albach-Retty. O vakitler Avusturya, Almanya’nın bir parçası... Alman nüfus kâğıdı taşımasının hikmeti de bu.

    Doğumundan üç hafta sonra Viyana’yı terk etmek zorunda kalıyor. Yeni yuvası Schönau am Königsee’dir artık. Onlara kucak açanlar ise büyükannesi (Maria Schneider) ile büyükbabasıdır (Franz Xavier Schneider). Burada kardeşi Wolfdieter’le birlikte yaşar.

    Bereketli bir çocukluktur onunki... II. Dünya Savaşı’na rağmen huzur içinde geçer Bavyera günleri... Derken üzeri itinayla örtünen geçimsizlik başkaldırır. 1943’te çatlayan ilişki, 1945’te ayrılıkla sonuçlanır.

    Babanın evi terk edişi, milyonlarca domino taşını peş peşe düşürecek ilk hamledir adeta. İlk kırılma... İlk kaybediş... İlk idrak...

    Hayattaki kimi yükseltiler, kimi çukurlar ve hatta kimi girintiler, çıkıntılar akışın yönünü, şiddetini değiştirir. Köpürmek de vardır bu akışın ucunda, dalgalanmak da... Düşmek de usuldendir, hızlanmak da... Henüz on beş yaşında, kendisine lütfen ikram edilen küçük bir rol de böylesi anlardan biridir: “Wenn der weiße Flieder wieder blüht”te (Hans Deppe imzasını taşıyan bu film, bizde “Beyaz Zambaklar” olarak bilinir) annesiyle oynar. İçin için yanan kor, neyle besleneceğini bilmektedir artık: sinema!

    Ancak bu bilme, biraz da annenin çekim alanından sıyrılma, kendi olma telaşı olarak da okunabilir pekâlâ. Zira anne, tüm öykünme ve muhafaza edilen sevgiye rağmen, huzurun ömrünü kısaltan kişidir; ve bu noktadan itibaren olsa olsa ancak bir araçtır, zirveye ulaşmasına imkân yaratan.

    1949’da Salzburg’ta yatılı okuyan (Internat Goldstein) Romy Schneider, setin tozunu üzerinden, gürültüsünü kulağından henüz silmiştir ki, okul hayatına daha fazla katlanmanın anlamsızlığına kanaat getirir. Günlüğüne yazdığına göre, “mutlaka oyuncu olması gerekmektedir. Buna mecburdur.”

    1954-1957 arasında 4 filmde oynar. Bunlardan biri, Ernst Marischka’ın “Sissi”sidir. “Sissi”, Kraliçe Elizabeth’in hayatını, neredeyse karikatürize ederek beyaz perdeye yansıtan bir kitsch’tir. Hani ‘halk sineması’ diye bir şey varsa eğer, bunun tipik örneği dense yeridir. Bunalım yahut buhran günlerinin sağaltma aracı melodramın tesiri kıvamındadır: Geçmiş, belki de bir daha gelmeyecek güzel günlere düzülen bir methiyedir ve bile isteye olayların, karakterlerin içlerinin boşaltılması kimseyi rahatsız etmemektedir.

    Burada Marischka’nın hakkını teslim edelim: Savaş sonrası toplum psikolojisinin idrakiyle güven ve güç duygusunu yüceltip, aşk ve iktidar sarmalını kabul görecek şekilde popülerleştirmek fena bir maharet sayılmasa gerek.

    Diğer üç film (Feuerwerk, Maedchenjahre ve Die Deutschmeister), ne sinemasal açıdan ne de Romy Schneider’ın kariye açısından mühimdir. Tek farkla: Schneider Die Deutschmeister filminde şarkı söyler: Wenn die Vögel musizieren.


    Bir Başkadır Üvey Baba Sevgisi

    Gel gör ki, “Sissi” Romy Schneider için daima aşmayı ve hatta unutmayı arzuladığı bir eşik olacaktır. Erken yakaladığı şöhret (malum: bu üçlemenin ilk filmi kendisine Bambi ödülünü kazandırır. Bambi, Hubert Burda Media’nın takdim ettiği kitle iletişim ödülüdür, ödül heykelciği altın bir ceylandır), hazırlıksız yakalamıştır onu. Daha vahimi: şöhretleri belirli şablonlarla algılamak ve alkışlamaktan hoşlanan kesim için vazgeçilmez bir kanondur artık o. Olmakta olan’ın aceleyle taşındığı son istasyondur bu adeta. Gitmek isteyenin, varmak isteyenin kulağına fısıldanan anti müjde: Seni yücelttik ve böylelikle de öldürdük!

    Belli belirsiz yayılan imdat çığlığı, üvey babası tarafından duyulur. Erkeksi bir güdüyle ipleri kavrar. Gerer ve gevşetir. Buna öylesine kapılır ki, o ipin ucundaki kişinin kişiliği bir noktada unutulur. Değil mi ki hayat, yoksul bir odadır; o da bu odayı düzenleme, donatma ehliyetine sahip belki de tek içmimardır.

    Teslimiyet duygusu, önce mahrumiyeti, peşi sıra da suiistimali çağırır. Üvey baba Hans Herbert Blatzheim’ın tercihi de bu yönde olur. Pek hassas bu konuyu iyisi mi Schneider’ın ağzından aktaralım: “Üvey babam açık açık kendisiyle yatmamı teklif etti."

    Böylesi bir şeyi itiraf etmek cesaret ister. Schneider bu cesareti ancak 40’lı yaşlarında gösterebilir. Öz babasının evi terk etmesinden sonra üvey babasının yatma teklifi hayatındaki kim bilir kaçıncı kırılmayı teşkil eder. Bir başka deyişle, hayatına giren iki erkek, iki güç modeli, tesir gücü yüksek bir hayal kırıklığı yaratır.


    Bir Erkeği Sevdim, Zaten Yoktu

    Romy Schneider, Almanya’nın sınırları dar gelince soluğu Fransa’da alır. “Maedchen in Uniform”da (1958) Manuel von Meinhardis karakterini canlandırır. Aynı yıl “Christine” ve “Die Halbzarte” adlı filmlerde oynar. “Christine” iki açıdan önemlidir: a.) Annesini üne kavuşturan "Liebelei"nın yeni bir uyarlamasıdır, b.) Alain Delon’la tanışır. Bu kıpır kıpır delikanlı, nam-ı diğer süper star, Schneider’ın gönlünü çeler. Annesinin babasının ricalarını, “Bir Fransız horozu mu öpecek kraliçemizi?” türlü karşı çıkışlarını hiçe sayarak ahalinin Paris’e taşınır. Artık Fransız olmayı istemektedir; bir Fransız gibi yaşamak, bir Fransız gibi giyinmek ve bir Fransız gibi sevişmek... Alain Delon’la birlikte birkaç tiyatro oyununda oynar (mesela Schade’da [1961]... Luchino Visconti’nın yönettiği bu oyun pek ilginçtir: Romy, sahne tecrübesi olmadığı, henüz Fransızca’yı yeterince iyi telaffuz edemediği halde seçilmiş ve sahne almıştır; Visconti, Delon’a güvenmektedir; Delon ise Romy’e sırılsıklam âşıktır. Buna mukabil oyun hayli alkış alır. Sonuç tatmin edicidir) Birkaç filmde de (Ein Engel auf Erden, Die schöne Lügnerin, Katja, Nur die Sonne war Zeuge) başrol üstlenir.

    Fritz Kortner’ın “Die Sendung der Lysistrata”sı bir televizyon dizisidir. Ve pek talihli bir dizi sayılmaz. Bazı kanallar gayri ahlaki bularak yayımlamayı reddeder. Üstüne üstlük bir Katolik papazı Romy Schneider hakkında suç duyurusunda bulunur. Suçu, ahlaka mugayir davranışlar sergilemektir.

    Derken Cesare Zavattini’nin önerisiyle Mario Monicelli, Federica Fellini, Luchino Visconti ve Vittoria de Sica’nın ortak yönetimiyle çekilen "Boccacio 70"de (1961) boy gösterir Schneider. Film dört epizottan oluşmaktadır: Renzo e Luciana (Monicelli), La tentazione del dottor Antonia (Fellini), II lavoro (Visconti) ve La riffa (de Sica). Boccaccios’un penceresinden ahlak ve aşkı kimin nasıl gördüğünü yansıtmaktı amaç... Filmin senaryo yazarlarından biri de İtalo Calvino’dur. Schneider, Visconti'nin çektiği epizotta, "kiralık kızlara müptela" barones Pupe rolündedir. Üstündeki Coco Chanel kıyafetlerini çıkardığı ünlü striptiz sahnesi sinema tarihine geçer.

    Yıl 1962 olduğunda, hayat belki de hiç olmadığı kadar mutluluğa gebedir: Orson Welles gibi bir üstat, senaryosunu da kendisinin yazdığı Kafka’nın “Dava”sında Leni rolünü teklif eder Schneider’a (Hitchcock’un “Psycho”suyla unutulmazlar listesine dahil olan Anthony Perkins, Josef K.’yı canlandırmaktadır). Bu rol kendisine Étoile de Cristal’de (1963) En İyi Yabancı Oyuncu ödülünü getirir.


    Aç Kollarını Hollywood, Ben Geldim!

    Ve Hollywood kapıyı çalar. Anca bu Hollywood, başka bir Hollywood’tur. Zira Carl Foreman, sıradışı işlerle adını duyuran bir senaryo yazarı, bir yapımcı ve nihayetinde yönetmendir. ABD’nin kara listesindedir. Meraklıları kendisini “The Bridge on the River Kwai”, “High Noon” gibi filmlerden anımsayacaktır. Ancak kamera arkasına geçtiği tek film The Victors’tur (Die Sieger) ve Romy Schneider bu filmde Regina adlı genç bir kemancıyı canlandırmaktadır. Film, Columbia Pictures Corporation adına ağırlıklı olarak Fransa’da çekilmiş, Finlandiya’da 16, İsviçre’de 15 yaş ve üstünün izlemesine müsaade edilen 175 dakikalık ironik bir savaş filmidir.

    İkinci Hollywood filmi, yönetmenliğini Otto Preminger’ın yaptığı “Der Kardinal”dır (The Cardinal, 1963). Schneider bu filmde ilk ve son kez özbabası Wolf Albach-Retty’le birlikte oynar. Henry Morton Robinson’ın aynı adlı eserinden uyarlanan film, altı dalda Oscar’a aday gösterilir (1964). En İyi Yönetmen ödülünü alır. Golden Globe’da (Altın Küre, her yıl film ve televizyon dizilerine verilen Amerika’yla sınırlı bir ödüldür) John Huston’a En İyi Yardımcı Oyuncu ödülünü kazandırır, filmin kendisi de En İyi Drama ödülüne uzanır.

    1964’te Jack Finney’in romanından uyarlanan “Good Neighbour Sam” (Almanya’da “Leih mir deinen Mann”, yani bana kocanı kirala yahut adamını ödünç ver olarak dilimize aktarılabilecek bir adla vizyona girdi), David Swift’in yönettiği 130 dakikalık tipik bir Amerikan komedisidir. Janet Lagerlof karakterini canlandıran Schneider, Jack Lemmon’la başroldedir. Eleştirmenler Lemmon’a bayılırlar. Ama Schneider’ı pek göremezler.

    Senaryosunu Woody Allen’ın yazdığı “What’s New, Pussycat?” için yönetmen Clive Donner ve Richard Talmadge’ten teklif aldığında, piyangonun kendisine vurduğunu düşünmüş olmalı Schneider. Sinemanın görüp göreceği üç beş dahiden biri olan Allen’ın beyaz perdedeki ilk ciddi sınavı niteliğindeki 104 dakikalık Fransız-ABD ortak yapımı bu komedi, Peter Sellers’ı zirveye taşıyacaktır zira. Ne ki hüsran, yatılıya kalmış, kaldığı yeri pek benimsemiş, gitmekte gönülsüz bir misafir gibidir. Güzelliği fark edilir, lakin oyun kabiliyeti asla...


    Ne Zaman Fransız Olacağım?
    Hayat böyledir işte: Almanya, tercihini Fransa (Paris) ve Alain Delon’dan yana kullandığı için hain ilan edecektir kendisini; Fransa, zamanla César’a dönüşecek olan Étoile de Cristal’de ödüle değer görecek (ki birkaç César daha alacaktır), sahnelerini açacak, Channel’in yüzü olması istenecek, lakin yine de ‘yeterince Fransız’ kabul etmeyecektir kendisini.

    Paris güzeldir! Yeni Dünya defterini kapatmak, her şeye rağmen iyi bir tercih olarak görülebilir. Sonuçta aşk vardır.

    Ne ki Alain Delon, şımarıklıktan mıdır bilinmez, Romy Schneider’a uzunca bir mektup yazar ve imzadan sonra adı Nathalie Delon olacak zat-ı muhteremle nikah masasına oturur. Vaktiyle top model, oyuncu ve şarkıcı Nico da (Christa Paeffgen), bu adamla yaşadığı hızlı ve yıpratıcı aşk sonucu mahvolmamış mıydı (ancak Nico hakkında kimi söylentiler mevcuttur: Delon’dan olduğunu iddia ettiği Ari’ye uyuşturucuyu veren ilk kişi odur. Rivayetlerin sonu yoktur: Uyuşturucu komasına giren ve can çekişen oğlunun çıkardığı sesleri, ileride kullanmak üzere kaydeden de odur. Talihsiz bir şekilde, İbiza’da bisikletten düşüp ölmüştür. Punk, Noise yahut Ambient dahil, müziğin pek çok türü kendinden nasiplenmiştir)? Demek ki şimdi sıra kendisindedir.

    Lakin teselli bulamaz. Öz babasından sonra sığındığı bir erkek daha sırtını dönünce kendine hayata küser. İntihar teşebbüsünde bulunur.

    Hayat böyledir işte: Banu Kırbağ’ın şarkısında söylediği gibi olur ve unutulmaz denen dertler unutulur. Takvim yaprakları 1966’yı gösterdiğinde oyuncu ve tiyatro yönetmeni Harry Meyen’le (aslında Harald Haubenstock) evlenir. Aynı yıl oğlu David Christopher dünyaya gelir. Bu sevinci şu cümlelerle kutlar: "Bana hayatımda ne tür bir değişiklik oldu diye soruyorsunuz. Ben size biraz değişik bir açıklamada bulunayım: nihayet benim de bir hayatım oldu."


    Eski Âşık Düşman Olmaz

    Hayatına kavuştuğu yılın üzerinden iki yıl geçmiştir ki, yolu tekrar Alain Delon’la kesişir. Jacques Deray’ın “La Piscine” adlı muhteşem filminde Marianne rolu düşmüştür kendisine. Film Fransa’da 31 Ocak 1969 gösterime girer, 8 Mart 1970’te de Almanya’da...

    Tatil cenneti Saint-Tropez’in mekân olarak seçildiği film, coşkuyla karşılanır. Ancak 120 dakikalık polisiye/drama kimi ülkelerde yaş sınırıyla cezalandırılır adeta: Arjantin’te 18, Almanya ve Finlandiya’da 16, İsviçre’de 15 yaş ve üstü ancak izleyebilecektir filmi.

    70’li yıllar, onun zamanıdır artık. Fransa’nın eli yüzü düzgün pek çok filminde o vardır. Fransa için artık yeterince Fransız’dır çünkü... Kâh Yves Montand eşlik eder kendine, kâh Michel Piccoli.

    “L’important c’est d’aimer”daki (Andrej Zulawski, 1975 [kimi kaynaklarda 1974]) Nadine Chevalier ve “Une histoire simple”deki (Claude Soutet, 1978) Marie rolüyle Cesar’a uzanır.

    Arada oynadığı bir film vardır ki (Ludwig, 1972), bir anlamda “Sissi”yle rövanş niteliğindedir. Visconti, ondan bir kez daha Kraliçe Elisabeth olmasını ister. Ancak bu kez uyanıklık yoktur. Popülizm yoktur. Kitsch hiç yoktur. 247 dakikalık “Ludwig”, hem Visconti hem de Schneider için bir yeniden varoluştur sanki: Filmdeki hakiki Elisabeth’i Avusturya Sissi kadar sevmez, lakin dünya hayran kalır.

    Sinema ile gönül ilişkileri aynı frekansta olmasa gerek: Meyen-Schneider çifti 1973’te boşanmaya karar verirler, 1975’te de bu gerçekleşir. Boşanmayı takiben, kendinden 11 yaş küçük asistanı Daniel Biasini ile evlenir. Biasini’yi “Le Train”in (1973) çekimleri esnasında tanımıştır. Çok geçmeden bir kız çocukları olur: Sarah Magdelena Biasini (21 Haziran 1977). Evlilikleri 1981 yılına değin sürer.

    Boşanmadan iki yıl önce, 1979’da Gosta Gavras’a teslim olur: Clair de Femme. (Roman Gary’nin bu eserini meraklıları Can Yayınları’ndan temin edebilir: “Kadın Işığı”) Senaryoya sürpriz bir isim katkıda bulunmaktadır: Milan Kundera. Yves Montand’la müthiş bir ikili olmuştur.


    Kamera Yoksa Ben de Yokum!

    Çok beklemesi gerekmez; derin anlamlar atfettiği üçüncü erkek, yine erken bir şekilde hayatından çekilir: Oğlu David, bahçe duvarından atlarken demir parmaklıklar üzerine düşerek feci şekilde can verir. Çıldırmanın eşiğine gelir Schneider. Herkesten ve hatta kendinden dahi kaçar olur. Boissy Sans-Avoir köyüne yerleşir.

    Bu inziva, çare değildir yarasına... Çalışmanın eğlence, mutluluk olduğunu düşünen her Alman gibi sarılır tekrar sinemaya. 1981 yılına üç film sığdırır: Garde à vue (Sorgu, Claude Miller), Fantasma d’amore (Dino Risi) ve La passante du Sans-Souci (Jacques Rouffio). Son filmde savaşta kocasını ve çocuğunu kaybeden bir kadını oynar. Bundan olsa gerek, filmi ölen kocası ve oğluna ithaf etmek istediği söylenir. Yapımcılar bu isteği fazla özel bulur. Schneider’ın yanıtı ders niteliğindedir: "Özel mi? Özel olan neyim kaldı ki? Eğer ben herkese aitsem, herkes de benim neleri kaybettiğimi bilmeli." Bunun üzerine filmin jeneriğine ithaf yazısı konur: David'e ve babasına...
    Tekrar sinema aşkı nüksetmiştir: Alain Corneau, Andre Techine ile ön hazırlıklar yapmaktadır. Fassbinder, onu düşünerek senaryo yazmaktadır. Kaybederken kazanıyorum mu, demeye kalmaz, 29 Mayıs 1982 sabahı gözlerindeki perde iner.

    Hayatın yoksul odasını kendince döşemeye ve anlamlı kılmaya çalışan birinin daha nefesi tükenir böylelikle...