Ahmet Murat

Ahmet Murat

Yazar
8.1/10
469 Kişi
·
1.509
Okunma
·
185
Beğeni
·
5,8bin
Gösterim
Adı:
Ahmet Murat
Tam adı:
Ahmet Murat ÖZEL
Unvan:
Türk şair ve yazar.
Doğum:
Karaman, 1971
Karamanlı 'dır. 2014 Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Şairi Ödülü 'nü "Kalbin Kararı" adlı kitabıyla kazanmıştır.Halen İstanbul 'da yaşamaktadır.
Bir insandaki bir nitelik hakkındaki hassasiyetimiz, o niteliğe yönelik bir dikkat keskinleşmesinin sonucudur. O niteliği fark etmek, ancak o niteliğe yönelik bir hassasiyetle mümkün. Bu hassasiyet olmasaydı, o niteliğin farkına varmayacak ya da varsak bile biz de o nitelik kınamaya yol açmayacaktı.
48 syf.
·5 günde
"ekmek sıcak, Allah güzel, sen iyi"*

Bundan yıllar önce Ramazan ayındayız, vakit ikindi. İnternette dolanırken bir sayfada karşılaşmıştım bu dizeyle. Bir fotoğrafın altına yazmışlardı, hiç unutmuyorum; yemyeşil bir arazi, gök pırıl pırıl. Küçük bir kız çocuğu elinde uçurtmasını uçurarak koşuyordu, Alp Dağlarının eteklerindeki çıplak ayaklı Heidi misali çimenlerin üzerinde. Ne sevmiştim bu dizeyi ama. Tekrarlamıştım içimden “ekmek sıcak, Allah güzel, sen iyi.” Hemen Google a yazıp araştırmıştım. Ramazan ayı, ikindi vakti, orucum. Hop, ilk sayfada beliriyor mavi mavi “İlk Oruç Şiiri – Ahmet Murat*”. Şiiri çok severim hele tevafukla birleşirse daha bir çok… İşte ben böyle tanıdım Ahmet Murat’ı, kendimce bir tevafukla. O zamandır takip ettiğim şairler içine girmişti.

Kalbin Kararı da uzun zamandır almak isteyip de sahaflarda bulamadığım nadir kitaplardandı. Şükür ki birkaç ay önce Batman’daki kitap fuarında ulaşabildim kendisine. Kitap kapaklarına çok fazla önem vermem ama kapağına bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Tüm kapağı muhteşem kuyruğunun güzelliğiyle saran tavus kuşu, içinde gizlediği şiirleri özetler gibi. Heybetli fakat hoş bir güzellik.

Yazar şiirlerini İlahiler ve Neşideler olarak iki kısma ayırmış. İlahiler kısmı şairin daha çok Allah’a duyduğu sevgi ve muhabbeti içeren, tefekkür zeminli şiirler. Neşideler ise daha çok manzum tarza yazılmış, şiirin içinde şairin kendisini görebildiğimiz şiirlerden oluşuyor.

Kitap ilk olarak ismini de aldığı Kalbin Kararı şiiriyle başlıyor. Bu şiirle başlamakla şair çok doğru bir seçim mi yapmış yoksa… Bilemedim. Keza şu dizeleri okuduktan sonra ben birkaç ay diğer sayfayı çeviremedim.

"Önce sola, sonra sağa, yine sola
Bakan akıldır, kalp uzatmaz
Akıl iki kere ikiyi iyice bilir
Kalp ikiyi inkar edecektir.

İnsan uykudadır, ölünce uyanır
Günün adamıdır ve karşılanır
Can uyanır ve karar anıdır kalp için
Allah sürprizdir, Rabbül âlemin

Kalbin kararını akıl tartar
Bu şuna benzer: akıl esnaftır
Şuna da: akıl yaralanır
Kalp yaralanmaz çünkü yaradır" (Kalbin Kararı, sf.11)

Öyle etkiledi ki bu şiir beni, kitabı her elime aldığımda şu dizeleri sindirip bir şiir daha öteye gidemedim. Akıl, yara, esnaf, ikikereiki, kalp… Günlerce dolandı zihnimde bu imgeler. Aklıma Yeraltındaki Notlar'da Yeraltı Amcamızın iki kere iki üzerine yaptığı beyin yakan diyalogları geldi, yeraltı adamımızın da işin içinden çıkamayışları...

Şair kalp ve akıl arasındaki gelgitlerimizi, olaylar karşısında kalp ve aklın tutumunu öyle iyi anlatmış ki kelimeleriyle. Bu şiirle anladım ben; şöyle dışarıdan bakınca görünüşüyle tavuktan farksız bir tavus kuşunun, kuyruğunu açınca içinde gizlediği muhteşem güzelliği. Evet Ahmet Murat şiirinde tam olarak bunu görürsünüz. Kitaptaki her şiir bir kere olağan bir akışla okunduğu zaman gösterişsiz, dertsiz görünür size. Gayret eder içini açarsanız, derinindeki o tavus kuşu heybetine varırsınız. Gözleriniz kısılır ve kalbiniz kamaşır.

İlk bölümde Kalbin Kararı, Yol, Kendi, Bugün Dışarda, Son Hutbe şiirlerini çok sevdim. Şair bu bölüme, içinize naif dokunuşlarla işlediği dizelerini, size inceden bir dokunmasıyla dahi yaranızın dikişlerini patlatıveren iki eleştiri şiiriyle son vermiş.

"cemaat! yürüyen merdivenli minber dubai’de
yapsınlar ve cennet simülatörü- hazırlık niyetine
din dilini yenileyin dediydi diyanet, işte yenisi
lâ havle ve lâ kuvvete, lâ havle ve lâ kuvvete" (Son Hutbe şiirinden, sf. 23)

“hep yoksulların çocukları ölüyor azizim,
oysa israf haramdır.” (Le Charme Discret de la Bourgeoisie şiirinden, sf.24)

İkinci kısımdaki şiirler ise daha manzum yapılı. Sanki şair içinde ne varsa uzun uzun anlatmak istemiş. Ben ikinci kısımdaki daha çıplak gördüm. Hani şair içinde ne varsa başta acziyeti olmak üzere kızdığı, kırdığı, kırıldığı, ümit ettiği ne varsa sanki şair yükünü sırtından atıp, bir benî âdem olarak safça sıralamış dizelerini. Özellikle Muhayyer Münacat şiiri, bu bölümdeki en sevdiğim şiir oldu.

Allahım biraz konuşabilir miyim bağışla
Konuşuyorsun sen, duymuyorum ben ah bağışla
Ben de konuştum çok, çoğu boş, boşlukları doldurdum
Yarım kalmış bir çay gibi soğuttum kendimi,
İçime şeker attın, tatlanmadım yine
Seni anlayamadım, tişört yazıları, sokak isimleri,
Plaka harfleri, medet umdum tümünden, bir tıkız idrakle tıkandım,
Yağmurları anlamadım, karlarda üşüdüm, bilirsin
Şemsiyeseverim, o uçarı, o gizemli şiirseverler aksine
Lodosta başım ağrır, malum sinüzit, alerjim de var yağmura iyi mi
Benden şair yaptın ya, bu senin kudretin, memnun musun desem
Sana seslenmeye yarıyor, memnunum bense. (Muhayyer Münacat, sf.31)

Yazar yine bu bölümü de sağlam gözlemli bol hicivli bir şiirle kapatmış. “Ikea” şiiri. Hani bildiğimiz ikea, şu evimizin her şeyi olan, rahat bir ev hayatımız olması için her şeyi düşünen ikea.

“Şöyle demişsin bir yerde: “Hafızalı süngerden
üst katman vucudunuzu sarıyor”
Bunu hakikaten dedin mi? İnanılmazsın biliyorsun değil mi?
Sonra şu: ‘Vatkalı kolçaklar ise herkesi
tembelliğe davet ediyor.’ Sen Ikea, ah sen…” (Ikea, sf. 46)

Şiirin altındaki dipnottan anladığım kadarıyla şair, bu şiiri ekşi sözlükteki bir sözlük yazarının ikea için girdiği bir açıklama üzerine yazmış. Bize bizi öyle güzel anlatmış ki bu şiirde, öyle ince yerleri yakalamış ki ben şapka çıkardım karşısında. Sabır gösterip mutlaka bir okuyun derim.

"Ikea sana maruz kalmak istiyoruz, bu çok normal.
Sömürgeci çizgilerin yok. Stilin yalın, kuzeyli, ölçülü.
Ataların Vikingler miydi lan doğru söyle şimdi
Patates seven, sosis kemiren, bir daha patates seven,
Sosyal bir devletsin etliye sütlüye destek veren." (Ikea, sf. 47)

Ve yine şunu anladım, şiirin güzelliği burada yatıyor aslında; sen sokağa çık, istediğin kadar bağır çağır, sosyal medyadan istediğin kadar klavye savaşçılığı yap, duyar kas. Yok kardeşim, bunlar değmiyor kalbe. İnanın değmiyor. Batıyor insanın gözüne, samimi gelmiyor. Bağırdığın değil, içine samimiyetini koyduğun, derdiyle dertlenerek ortaya çıkardığın ürün; ister şiir olsun ister bir şarkı fark etmez, bu gerçekten muhatabını buluyor. Ben buna inanıyorum.

Hasıl kelam Ahmet Murat her bir dizeyi nakış gibi işlemiş. Bize sunmuş. Keyifle okudum, keyifle düşündüm; keyifle dertlendim, keyifle duruldum.

Okuyunuz efendim, kalbinizde pamuk dokunuşlar yer bulsun…

Bu da bo



Kalp yaralanmaz çünkü yaradır, demiştik ya. Yaranıza gülümseyin her sabah, yaranızı önemseyin.

https://youtu.be/ePHisc6xsrE
*Ilk Oruç şiiri yazarın Bir Şair Bisikletle kitabında yer almaktadır.
168 syf.
·3 günde·10/10
kuşlarla sohbetin şartları, dünyanın ve insanın yoruculuğuna karşı kalbimizi onaran, nefes aldıran, içimizin dünya telaşıyla açılmış çatlaklarından içeri bir manevi huzur sızdıran denemelerinden oluşuyor.

“her abartı, her süsleme, her cila, manevi olanın sinsi bir sömürüsüne yol açıyor.” diyen ahmet murat sadeliğin en latif halini bu kitapta lisânı ile bizlere sunmuş.

hız ve haz çağında bizlere biraz durmayı, nefes almayı ve etrafımıza bakmayı ölçülü davranmayı talim ediyor ahmet murat.

sufilik, dervişlik, şeyh, dergâh gibi kavramlara sıkça rastlanılsa da ahmet murat’ın yazıları geçmişe özlem değil, gidişata esaslı bir itirazdır. insan kumaşımıza kendi elimizle verdiğimiz zararı dert edinir ahmet murat.

“insan cinsi gitmek zorundadır. bu dünyadan gider, bir duyuştan diğerine, bir hâlden ötekine, bir anlamdan berikine gider. gitmeyi bıraktığı anda, gurbet fikrini kaybetmiş olur” der ve ekler “insanın hakiki seyehati iç dünyasındaki seyehattir“ bu kitabı okuduğunuzda içinizin derinliklerine seyehat edeceksiniz.
168 syf.
·7 günde·10/10
Özlemişiz böyle naif kitaplar okumayı.
Bu devirde derviş olabilmek mümkün müdür? Dervişlik nedir? Her şeyin gösteriş ve maddiyat üzerine bina edildiği bir ortamda insanlara niyetin değerini nasıl anlatabiliriz?
Uzatabilirim ama kısa kesmeyi tercih ediyorum.
Kategorize edersem; tadı damakta kalan kitaplardan.
168 syf.
https://www.dunyabizim.com/...san-makale,1470.html

Kuşlarla Sohbetin Şartları, birbirinden bağımsız farklı başlıklardaki makalelerden oluşmuş bir kitap gibi görünse de akleden bir kalbin, gören bir gözün, hisseden bir yüreğin sahibinden neşet eden metinler olması hasebiyle hepsi ortak bir noktada buluşuyor ve okuyucuda, asla nostalji tadında geçmişe duyulan bir özlem değil, bilakis gidişattaki aksayan noktalara itiraz duygusuyla bir hassasiyet oluşturuyor.

Lügat anlamları içinde “harf” bir şeyin ucu, bir şeyin kenarı, kılıcın keskin kısmı, geminin ucu ve dağın zirvesi gibi anlamları barındırırken; “kelime” bütün kombinezonlarıyla “şiddet ve güç”ü havi iken ve bu kadar tesir gücü olan harflerin yan yana gelmesiyle tesir gücü daha da yüksek olan kelimelerin; kelimelerin yan yana gelmesiyle ise etki alanı emsalsiz bir boyuta ulaşa(bile)n kitabın tesisi söz konusu iken ve “söz uçar yazı kalır” gibi bir motto da dillerimizde pelesenk etmişken yazarın “Yazmalı mı, Yazmamalı mı?” başlığı ile kitaba giriş yapmış olması hayli ilgi çekici. Besbelli ki yazar, sadece iz bırakmış olmak için yazmak istemez, iz bırakmadan da var olmak ister; tıpkı kendisinden terennüm edilen sınırlı sayıdaki dizeleri dışında bize ulaşan esaslı bir eseri olmasa da Yunus Emre’nin asırlara meydan okuyarak var olmaya devam etmesi gibi. “Görmenin ve görünmenin laneti”ne değindiği bir başka yazısında ikisinin arasındaki farkı ortaya koymak için kartalla salyangozun meseline müracaat ederken de, “kartal, çıktığı irtifada hep görür ama gökte bir iz bırakmadan da var olur. Zavallı salyangoz ise pek az görür ama iz bırakmadan var olamaz.” der ve âdeta görmeden iz bırakmaktansa iz bırakmadan görmeyi yeğlediğini ihsas eder.

Farklı zaviyelerden bakış diğer makalelerde de devam eder ve alışılagelmişin dışındaki bu perspektif, düşüncenin muhatabında daha hızlı ve güçlü makes bulmasına sebebiyet verir; “Niçin Kınadığımız Şey Başımıza Gelir?” sorusuna cevap aranan metinde olduğu gibi. Bir şeyi kınarken aslında ona olan mesafemizi, antipatimizi, nefretimizi de ifade etmiş oluyorken ne/nasıl oluyor da birdenbire kendimizi tam da o kınadığımız şeyi yaparken buluveriyoruz! Yazara göre bir insandaki mevcut bir nitelik hakkındaki hassasiyetimiz, o niteliğe yönelik bir dikkat keskinleşmesinin sonucu. O niteliği fark etmemiz, ancak o niteliğe yönelik bir hassasiyetimizin varlığıyla mümkün. Örneğin, cimriliğini kınadığımız bir arkadaşımızın cimriliğini fark edebilmemiz için bizim de bir parça cimri olmamız gerekiyor. Bir başkasındaki menfi bir niteliği, ancak o niteliğin bir kökü, bir ucu bizde mevcutsa tanıyabiliyoruz. “Nasıl bilirsin? Kendim gibi.” Kemal kazandıkça, kendimizdeki kemlikleri görmemiz ziyadeleşirken başkalarında ise kemâlâtı görmemiz mümkün oluyor. “Çünkü başkalarındaki kusurları göremeyecek bir saflığa ve arınmaya ulaşmak, aslında o kusurların bizdeki köklerini ve uçlarını kurutmak anlamına geliyor.” O yüzden, görmeyen kurtulur, diyor yazar. Zira insan insanın aynasıdır, aslında biz kimde hangi kusuru görüyorsak, bizde muğlak ve biçimsiz olarak bulunan ama içten içe bizim huzursuzluğumuzun da kaynağını oluşturan şeyi görüyoruzdur.

İnsan içten değişmeye başlayınca dıştan da değişir. Çoğu zaman iç güzellik, “içinin güzelliği dışına yansımış” dedirtecek şekilde insanın suretinde temaşa edilebilen, sözlerinde hissedilebilen, davranışlarında gözlemlenebilen bir dinginliğe, bir sükûnete, bir huzura vesile olur, tam da kitaba adını veren “Kuşlarla Sohbetin Şartları”nda bahsi geçen Şuayb Ebu Medyen hazretlerinin menkıbesinde olduğu gibi. İnzivaya çekilen Şuayb Ebu Medyen, geçen bir tam senenin sonunda, kendinden sohbet etmesi ve öğüt vermesi için toplanan insanların iştiyakı üzerine dışarıya çıktığı zaman bahçe duvarındaki bülbüllerin havalanıp orayı terk ettiklerini görür ve bu durumu henüz konuşmaya salahiyeti olmadığı şeklinde değerlendirerek tekrar inziva hayatına devam eder. Bir sene daha geçtikten sonra tekrar insanların arasına çıktığında ise bu sefer bahçedeki kuşların değil kaçması başka kuşların da gelmesi söz konusu olur ve hatta bazı kuşlar oluşan manevi atmosferin ağırlığından velinin ayakları dibine düşerek can verir. Hissesi için kulak verdiğimiz bu kıssada Şuayb Ebu Medyen, hepimizde terbiye edilmeyi bekleyen hayvani niteliklerini eğitmiş ve sadece insanlar için değil doğal çevre için de bir tehdit unsuru olmaktan çıkmayı başarmıştır. Saflığın sembolü konumundaki kuşlar da Şuayb Ebu Medyen’in etrafına yaydığı auradan hareketle ondan ürkmemiş, bilakis onunla ünsiyet kurmuşlardır. Demek ki değiştirmeye değişmekten başlamak gerekmektedir. Etrafımızı değiştirmeye, şehirlerimizi güzelleştirmeye, aile fertlerimizi daha erdemli davranışlar sergiler hâle getirmeye çalışmak, kendimizi değiştirmeye başlamaktan geçmektedir.

İnsanın kendini değiştirmeye çabalaması da geliştirmeye çalışması da “mine’l-mehdi ile’l-lahdi” olması gereken bir süreç. O yüzden olsa gerek ki Sokrates’in, kendisini öldürecek baldıran zehri hazırlanırken yeni bir ezgi öğrenmeye çalıştığı ve bunun ne işe yarayacağını soranlara da “Yeni bir ezgi öğrenmeye!” şeklinde cevap verdiği rivayet edilir. Ahmet Murat, burada okuyuculara şöyle bir soru yöneltir ve der ki: “Son üç ayımızın içine girmiş olsaydık, hayatımızı hâlâ aynı işlerle doldurarak yaşamayı sürdürür müydük?” Kulağına gelen muhtemel cevaplardan hareketle, insanın hayatını kökünden değiştirmeye yönelik isteğinin, onun ölümü hesaba katmayan bir hayatın müdavimi olduğunun göstergesi olduğu çıkarımını yapar. Çünkü ecelin her an kapısını çalabileceğinin ve huzura çıkabileceğinin bilincinde olan bir insanın somut bir veri olmasa da her ânını son demiymiş gibi yaşaması gerektiğini düşünür. Peygamber Efendimizin (sav) “Kıyametin kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikiniz.” hadis-i şerifini de, dünyanın imarına devam etmeliyiz şeklinde anlamaya itiraz eden yazar, bu hadis-i şerifin böyle anlaşılması yerine ağaç dikme eyleminin salt dünyevi bir iş olmadığı şeklinde anlaşılmasının daha doğru olacağına inanır.

Fıkıh ilminde mübah kavramı, “Şâri’in, mükellefi yapıp yapmamakta serbest bıraktığı, yapılmasıyla sevabın, terk edilmesiyle de cezanın hak edilmediği fiil” şeklinde tanımlanır ve şöyle bir parantez de açılır. “Akıllı Müslüman, niyetiyle mübah olan davranışlarını sevaba tebdil edendir.” Kıyamet koparken fidan dikebilecek bir metanetin sahibi olabilmek, ancak kıyameti çoktan kopmuş olanlar için geçerlidir yazara göre ve o yapacağı işin nev’i yerine, yapacağı işi nasıl ve hangi niyet ve kasıtla yapacağını düşünen biridir. O yüzden elindeki fidanı bir kenara bırakıp alelacele abdest alarak iki rekât namaz kılmanın derdine düşmeyendir. Çünkü o, sureta “sıradan”, “gündelik”, “dünyalık” olan işini çoktan namaz gibi ulvi bir ibadete çevirmiştir. Namazda selam verilince namazdan çıkılır, malûm. Ama öyle bir güruh da vardır ki “Onlar, namazlarında süreklidirler.” (Mearic Suresi/23) Belki bir namazdan başka bir namaza geçiş yapar dururlar, mesela ellerindeki fidanı dikme namazına. O esnada kıyamet de kopsa namazlarını bozmazlar, tamamlarlar.

Hayatı bu dikkat ve rikkat içinde yaşayanlar, kendilerine tevdi edilen yaşam emanetinin deneme yanılma yoluyla hovardaca harcanarak tüketilecek bir zaman dilimi olmadığının idrakinde olup prova imkânı olmaksızın ihtiyatlı bir şekilde istimal edilmesi gereken bir nimet olduğunun farkında olanlardır. Onlar için öteki dünya ve cennet ideali, bu dünyayı önemsizleştiren etkenler olmanın ötesinde bu dünyayı bir anda daha da ciddileştiren, daha da hayati hâle getiren müessirlerdir. İşte bu noktada tövbe de yazarın ifadesiyle bu hayatın bir prova olmaktan ziyade, bütünüyle hakiki olduğunu bize duyurmak için vardır. Tövbe bir hatayı işaretlemek, onu önemsemek, onu telafi etmektir. Lalettayin bir geri vites, her uzandığımızda hazır bulduğumuz bir silgi değildir.

Asıl yurdumuzun öteki dünya olduğu kabulünden ve vâkıf olduğumuz kimi hadis-i şeriflerden hareketle gurbet olarak nitelendirilen bu dünya hayatında garip olduğumuz hususunu da kendi şahsına münhasır bir bakış açısıyla değerlendiren yazar, bu ikisinden birini diğerine bütünüyle tercih etme yerine, ikisinin birden bizde yuvalanmasına ve bizi seyrelten, genleştiren, genişleten etkisine izin vermemiz gerektiğine işaret eder. Yolcu, terk ettiği yerden getirdikleri ve vardığı yerde buldukları arasında, birini diğerine tercih etmeden, ikisini birden kendisinde tevhit ettiği takdirde genleşir. Hem terk ettiği yerden kalan izler hem geldiği yerde yeni oluşan izler yolcuda bir seyrelmeye ve içsel gevşemeye yol açar. Gurbet hissi, bu seyrelmenin ve gevşemenin gözlemlenmesidir. Genleşme aynı zamanda bir tedirginlik doğurur ve elbette dünyanın bir gurbet olarak kabulünün yolu, dünyada tedirgin olmaktan geçer. Ve yine sanki yazar, tedirginliği asli vatanına avdet etmek isteyen gurbetteki bir yolcunun, gurbetin tekinsizliği, muhtemel tehdit ve bilinmezliği karşısında titiz ve uyanık kalmasının şartı olarak görür.

Kuşlarla Sohbetin Şartları’nda büyüsü bozulan dünyada meydana gelen dejenerasyona dikkat çekilirken merkezde insan vardır. İnsanın yalnızlığından bahsedilen bir yazıda “Hangi yalnızlık?” diye sorulur ve günümüzdeki yalnızlığın tasavvufun ve mistisizmin yalnızlığından çok daha farklı bir boyutta olduğuna vurgu yapılır. İnsanların ıssız evlerde kendi başlarına öldükleri bir dünyada kimi devletlerce “Yalnızlık İşleri Bakanlığı”nın kurulmuş olmasının da derde deva olacak bir tarafı yoktur. Çünkü insanların, yalnız olduklarını fark etmelerine perde olacak nitelikteki sosyal medyada kaybolmak, müziğe sığınmak, film izlemek vs. aktivitelerle kültür ve eğlence sektörü bu konuya kendi menfaatleri doğrultusunda çoktan el atmış durumdadır. Hâlbuki bize nakledilen klasik anlatılarda birçok sufi ve âşık muvakkat bir süre için ya da daimi olarak bilinçli bir şekilde, insan müdahalesinin olmadığı mekânlarda yalnızlığı tercih ettiklerinde, kendi ruhlarının derinliklerindeki tabiatla dış dünyadaki tabiat arasındaki uyumdan zuhur eden çok yönlü bir zenginliğin müşahede edilebileceği güzelliklere vasıl olmuşlardır. Şiirle, sazla sözle yakınlaşmaları, hayvanlarla dostluklar kurmaları gibi. Artık görmek de işitmek de bilmek de idrak de farklı boyutlar kazanmıştır onlarda. Ayât-ı mestur da farklı okunur ayât-ı hadisât da onların gönül dünyalarında. Tıpkı Sidi Muhammed Buzîdî hazretlerinin yaşadığı bir olayda olduğu gibi.

Sidi Muhammed Buzîdî hazretlerinin bir gece elinin bir tanesine inme iner ve sağlam eliyle tuttuğu felçli el, tutan elini hissetmez. Birçokları için hayatlarının kararmasına denk düşebilecek bu olay, Sidi Muhammed Buzîdî hazretleri için, durumun dehşetiyle baş etmesi gereken bir vakıaya değil insanın Allah ile arasındaki münasebeti ölçüp değerlendirmesine fırsat veren ibretlik bir hadiseye dönüşür ve şöyle düşünür. “İşte bu, Rabbiyle birlikte olduğu hâlde, onu tanımayan, onun varlığını yanında hissetmeyen kimsenin hâlidir.”

Görme eylemini salt dünya gözüyle değil gönül gözüyle de gerçekleştirmeye çalışan Ahmet Murat, son yıllarda rakamsal açıdan hızlı bir artış gösteren imam-hatip liselerinin çokluğunun bereket göstergesi olup olmayacağını sorgularken asli vazifemizin, her türden eylem için geçerli olmak üzere, daha çoğunu yapmak, daha fazlasına sahip olmak, daha görünür, daha güçlü vs. olmak olmadığına dikkat çeker. Nasıl olursa olsun yapmakla değil, O’nun (cc) istediği gibi yapmakla sorumlu olduğumuzu ifade eder.

Vurgulamaya çalıştığı husus, niceliğin değil niteliğin önemsenmesidir aslında, attığımız her adımda. Biz sayıların kabarıklığı ile uğraşadururken kaçırdığımız nice ince detaylarla nasıl da imanımızın halavet ve güzelliğini kaçırdığımızı nasıl da amel ve eylemlerimizde yavanlaştığımızı gösterir bize. “Evin içinde mayalanmayan bir İslam’ı, meydanlarda, camilerde tutmuş görmeyi beklemek beyhudedir.” der. Anne babalara sorumluluk yükler; “Annelerimiz/babalarımız çocuklarının içlerine, onları hayatları boyunca çekip çevirecek bir “hiss-i dinî”, bir “düstûr-ı ahlakî” yani bir pusula koyabilirler.” “Ey iman edenler, iman ediniz!” (Nisa Suresi/136) buyruğuna icabet için mükemmel bir mevsim olan Ramazan aylarında “Her birimizin kültür ve toplumsallık içinde erimiş, eprimiş, gazı kaçmış, tarihi geçmiş, tazeliğini yitirmiş, cicim aylarından eser kalmamış, uzatmalı dindarlığımızı gözden geçirmemiz gerekir.” diye düşünür. “Amellerin en hayırlısı az da olsa devamlı olanıdır.” hadis-i şerifinden mülhem dinin ve ibadetin bir yük gibi değil, bir hayat biçimi, insanın kendi doğalında yaşayıp gittiği bir akış olarak algılanması gerektiğini telkin eder.
144 syf.
·16 günde·Beğendi·10/10
Ahmet Murat'ın deneme-inceleme türünde yazdığı kitabı, başlıklar halindedir.

Yazar bizleri kitaba ilk başlarken var oluşun temeli olan Adem aleyhisselamın da cennetten kovulmasına sebep olarak görülen görüşlerden biri olan yasaklı meyve ve aynı zamanda yaşamın temeli olan nimet " buğday" ile başlamaktadır.

Ademoğlunun ömür çizgisinin sonuna kadar nasıl bir çizgi ile sona varacağını güzel bir edebi dille okuruna sunuyor.

İnsanın normalleşen, günlük rutin haline gelen şeyleri "kolonya :) " algısal olarak görememesi mümkündür. Bu kitapla görmeyi unuttuğumuz bütün normalleşen şeyleri, gözünüze minnacık bir kirpik kaçmış misali sunuyor :) Günlük hayatımızın görgüsünü üzerimize üflüyor.

En önemli yerlerden biri, yazarın kendi hayatından anılarını okuru ile paylaşması. Beni yazara ve esere karşı samimiyetimi ve bağımı artırmıştır.

Herkesin okumasını ve çevresine okutmasını tavsiye ederim.


Ahmet Murat
176 syf.
·Beğendi·10/10
Bir sonraki kitabımız Ahmet Murat'ın çok beğenerek okuduğum deneme kitabı.
İçinde düşündüren, ufuk açan, kalbe saplanan ve okkalı cümleler barındıran, hayatın içinden belki de yapmaktan veya görmekten alıştığımız yüreği titreten yazılar mevcut.
Kitap bitince Belki de üzülmeliyiz demiyorsunuz, evet, üzülmeliyiz.. Hem de çok.
Dertlenmekle başlar ya her şey zaten. Bu kitap o babta bir kapı aralıyor size.
Hepsi için diyemeyeceğim ama ben şairlerin deneme kitaplarını çok seviyorum. Ahmet Murat'a onlardan biri.
Sanki ne bileyim dünyaya daha bir farklı bakıyor şairler. O yüzden okuyalım.
Ayrıca Belki de üzülmeliyiz üzülmek için bir başlangıç olabilir.
168 syf.
·Beğendi·10/10
Bitmesin diye ara ara bir kenara koyup, bakıp düşünüp, tekrar devam ettiğim kitap. Zarif bir üslup. Bu kitap adeta, yazardan okurlarına bir hediye...
168 syf.
·36 günde·Beğendi·10/10
Finallerin boğucu sıcaklığında kavrulurken buz gibi bir pınardan içtim sanki. :D Öyle güzel, öyle ferahlık verici geldi bu denemeler bana. Konuşmadan, bir hüküm vermeden önce birkaç kez düşünürüm artık. Teslimiyetimi sorgular, önce içimle hesaplaşmaya uğraşırım. Tasavvufun "nasıl"ını, mecbur bırakıldıklarımız yüzünden zamanla koptuğumuz, -güçlü tesirinden olacak ki- yine bir parçasına tutunabildiğimiz ruh köklerimizi, gidip görmeden hasretliği çekilen ata topraklarımızı güzel bakışınla harmanlayarak, zihnimde yeni tefekkür kapıları aralayarak gözlerim önüne serdiğin için teşekkür ederim Ahmet Murat hocam. İyi ki seninle tanıştım. Yine görüşeceğiz şüphesiz. :)
168 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Hacim olarak küçük içerik olarak dolu dolu bir eser. Her birinde yeni ufuklar keşfettiğim, bakış açımı genişleten denemelerden oluşuyor. Bir süredir böyle tadını alarak içten okuyabileceğim bir kitap arıyordum, güzel denk geldi.
168 syf.
·Beğendi·8/10
Kitap kısa ve öz denemeleriyle bu dünya keşmekeşinde kaybolmaya meyyal olan
bizlere bir güzergâh çiziyor.Her deneme ile yeni bir kapı aralayarak ufkumuzun genişlemesine vesile oluyor. 'Büyüsü bozulan bu dünyada' neleri yitirdiğimizi gözler önüne serip farkındalığımızı artırıyor, bizlere hayati dersler de sunuyor.Satırlarıyla ruhumuza sirayet edip iyileştiren bir tesir bırakıyor zira bize güzellikleri ,ahlâki olanı salık veriyor.
Tasavvufi konulara ağırlık verilen kitapta özellikle ölümün aşikâr olduğu , ölüme itibar etmemiz gerektiği buna mukabil bu dünyalık iş olmadığı kıyamet kopsa dahi elimizdeki fidanı dikmemizi öğütleyen Peygamber efendimiz(sas) hatırlatılarak yaşadığımız anı değerlendirmemiz gerektiği talim ediliyor.
Ahmet Murat "İçlerimiz değişince dışlarımız da değişecek" diyerek bizleri hakiki bir muhakeme ve tefekküre davet ediyor.Kitabı bitirdikten sonra tekrar okumak istediğiniz çok bölüm olacağını düşünüyorum iyi okumalar :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Murat
Tam adı:
Ahmet Murat ÖZEL
Unvan:
Türk şair ve yazar.
Doğum:
Karaman, 1971
Karamanlı 'dır. 2014 Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Şairi Ödülü 'nü "Kalbin Kararı" adlı kitabıyla kazanmıştır.Halen İstanbul 'da yaşamaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 185 okur beğendi.
  • 1.509 okur okudu.
  • 89 okur okuyor.
  • 689 okur okuyacak.
  • 15 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları