Boris Pasternak

Boris Pasternak

8.1/10
65 Kişi
·
183
Okunma
·
33
Beğeni
·
2.978
Gösterim
Adı:
Boris Pasternak
Unvan:
Nobel Ödüllü Rus Şair, Yazar
Doğum:
Moskova, Rus İmparatorluğu, 10 Şubat 1890
Ölüm:
Peredelkino, Sovyetler Birliği, 30 Mayıs 1960
Boris Leonidoviç Pasternak (18 Şubat, 1890 - 30 Mayıs, 1960), Rus şair, yazar, 1958 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi.

Moskova'lı sanatçı bir aileden geliyordu. Ünlü bir ressamın oğludur. Bir süre müzik eğitimi gördü. 1909'da müzik eğitimini yarım bırakarak Moskova Üniversitesi'nde felsefe okumaya başladı. 1912'de Almanya'ya giderek Marburg Üniversitesi'nde bir süre felsefe derslerini izledi. İtalya üzerinden Moskova'ya döndü ve Moskova Üniversitesi'ndeki öğrenimini tamamladı.

Yapıtlarında doğa tutkusunu doğaya ilişkin imgelerle dile getirmiş, insan ve toplum sorunlarını kaynaşmış bir bütünlük içinde yansıtmıştır. İlk şiirlerinde sembolizm ve fütürizm akımının etkileri görülmüştür. Pasternak bireysel yaratıcılığın toplumsal eyleme boyun eğmek zorunda kaldığı bir dönemde yetişmiş, şiirinde bireysel ve toplumsal yaşantıları organik bir bütünlüğe kavuşturmuş, toplumsal sarsıntıları kendi benliğinde derinliğine yaşayarak çağının trajik gerçekliğini dile getirmiştir. Şiire yeni söyleyiş özellikleri kazandırmış. Özellikle aşk ve tabiat temaları üzerinde durmuşdur.

İmge ve sözdizimi açısından Rus şiirine getirdiği yeniliklerle geleneksel Rus şiirinin yalın biçimlerini uzlaştırmıştır. Çağımızın en büyük şairlerinden biri sayılmaktadır.

1958 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı ama ödülü Stokholm'da kabul ederse SSCB vatandaşlığından atılacağı korkusuyla geri çevirdi. Peredelkino'da öldü.
Shakespeare'in dediği gibi 'Kaderin kitabında aynı satırda yazılıyız biz.'
Boris Pasternak
Sayfa 449 - YKY, epub
“Oysa birlikte çalışmaya kalkan kişiler çoğunlukla beceriksiz insanlardır. Gerçek daima yalnız başına aranmalıdır. Gerçeği sevmeyen, onu aramayan kişilerle bütün ilgi kesilmelidir. Dünyada bağlanmaya değer ne vardır? Çok az şey elbette! İnsan bence ölümsüzlüğe bağlanmalıdır. Çünkü ölümsüzlük, daha geniş anlamda yaşamın ta kendisidir.”
Boris Pasternak
Sayfa 17 - Altın Kitaplar Yayınevi, 1982 Basım, Ç: Özay Süsoy
İnsan yaşama hazırlanmak için değil, yaşamak için doğar. Yaşamın kendisi, yaşam olgusu, yaşamın bereketi şakaya gelir şeyler değildir!
Lanet olsun, yetişkin bir erkeğin yetişkin bir kadınla sohbet etmesi bu kadar mı imkansız? Hemen altında bir ‘buzağı’ mı aramak gerekiyor? Off... Şeytan alsın öküzlerini de, buzağılarını da!
Suç ve Ceza'nın sayfalarındaki sanatın etkisi, Raskolnikov'un işlediği cinayetten daha sarsıcıdır.
Boris Pasternak
Sayfa 319 - YKY, epub
“Bugünlerde her zamankinden daha küçük çapta kalp kanamalarına rastlanıyor. Tabiî her zaman öldürücü olmuyor. Bazıları iyileşiyorlar. Zamanımızın bilinen bir hastalığı haline geldi. Belki de hastalığın sebebi daha çok manevi. Çoğunluk, yaşamak için ikiyüzlü hayat sürmek zorunda. Sağlığınız da bunun etkisi altında kalıyor. Gün geçtikçe, duyduğunuzun, düşündüğünüzün aksini söylemek zorundasınız. Sevmediğiniz bir şeyi sevmek, hoşlanmadığınız birşey karşısında hoşlanır gibi davranmanız gerekiyor. Sinir sistemi denen şey uydurma birşey değil. Varlığınızın parçası... Ruh denen şey tıpkı ağzınızın içindeki dişler gibi göğsünüzde duruyor. Buna devamlı olarak karşı gelemezsiniz. İsyan eder.”
Boris Pasternak
Sayfa 443 - Altın Kitaplar Yayınevi, 1982 Basım, Ç: Özay Süsoy
Düzen, zengin sınıfın fakirlerin sırtından istedikleri gibi yaşamalarına olanak verdiğinde insanların ahkam kesmesi kolaydı.
Öncelikle kitabı Yapı Kredi Yayınları'nın 4. baskısından okudum. Çeviren kişi Hülya Arslan isminde bir çevirmen. Şimdi en ilginç bilgiyi veriyorum: Hülya Arslan, kitabın Rusça metninden Türkçe metnine çevrilmesi için tam 5 yılını harcamış. Bir çeviri için oldukça uzun bir süre ve ciddi bir emek ortaya koyduğu kitabı okurken hissediliyor. Bu sebeple çevirmen Hülya Arslan'ın hakkını teslim etmek gerekiyor en başta.

Kitap, 1957 yılında ilk olarak italya'da yayınlanmış. Hatta bir süre İtalyanca çevirisi üzerinden diğer dillere çevrilmek zorunda kalmış. Çünkü kitaptaki Ekim Devrimi ile ilgili görüşler SSCB tarafından beğenilmediği için yayınlanması engellenmiş. Romanın metni gizlice yurtdışına kaçırılmış ve İtalya'da yayınlanmış.

Doktor Jivago, 640 sayfadan oluşan kalın bir kitap. İlk başta, "Nasıl bitecek bu kitap?" şeklinde kara kara düşünsem de konunun içerisine tam olarak girmeye başladıktan sonra hızlı bir şekilde sürüklenmeye başladım. Özellikle son iki günde ciddi bir şekilde okudum ve kitabı elimden bırakamadım. Gözünüz 640 sayfadan korkmasın yani.

Alışılanın aksine, kitabın iki ana konusu var. Birinci konu olarak Rus Devrimi'nin hikayesini anlatıyor yazar. Bu konu içerisinde ayrıntılarıyla Rus iç savaşını öğreniyorsunuz. Ve yazar bu bilgileri verirken asla bir taraf tutma yoluna gitmiyor. Tamamen objektif. Tabii bana göre... İkinci konu olarak ise, bir adamın iki kadını sevmesinin çaresizliği karşımıza çıkıyor. Bu konu içerisinde Doktor Jivago, Lara ve Tonya aşk üçgeninde yaşananları tüm çıplaklığıyla hissediyorsunuz... Hatta bir başka deyişle, kitabın iki ruhu olduğunu söyleyebiliriz. Siz hangi ruhtan yararlanmak istiyorsanız, o kısımları daha bir dikkatle okuyabilirsiniz. Konu hakkında bu kadar bilgi vermek yeterli diye düşünüyorum.

Yazar Boris Pasternak, bir Rus yazar olduğu için klasik Rus yazarlarında olduğu gibi ilk bölümlerde birçok karakter önümüze çıkıyor. Kim kimin neyi, bu adam kimdi falan anlayamıyorsunuz ama sayfalar ilerledikçe kişiler kafanızda oturmaya başlıyor. Dediğim gibi, klasik Rus yazarlarında olduğu gibi ilk bölümlerde bütün karakterlerden bahsediliyor ve okurun kafası çorbaya dönüyor. Bu kısımları elbette beğenmedim.

Bir başka beğenmediğim ve inandırıcılıktan uzak bulduğum kısım ise, kitaptaki karakterlerin inanılmaz bir şekilde sürekli tesadüflerle karşılaşması oldu. Neden diye sorguladım birçok yerde. Böyle bir tesadüf kurgusuna gerek var mıydı? Bence yoktu. Birazcık kitabın inandırıcılığının önüne geçmiş gibi hissettim.

Kitabın kapağından da biraz bahsetmek istiyorum. Benim gibi birçok kişinin beğendiği bir kapak tasarımı olmuş. Biraz araştırdım ve kitabın kapağındaki meyvenin, üvez ağacı meyvesi olduğunu öğrendim. Üvez ağacının ne olduğunu bilmiyordum tabii. Şimdi öğrendiğim üzere, sonbaharda meyve veren ve faydalı bir ağaçmış... Rus Devrimi'nin anlatıldığı bir kitabın kapağında donmuş üvez ağacı meyvesini kullanmak son derece güzel bir seçim olmuş bana göre.

Son olarak, kitabın çok etkili bölümleri de vardı, olmasa olurdu dediğim upuzun bölümleri de vardı. Yukarıda bahsettiğim iki konudan en az biri ilginizi çektiyse okumanızı öneririm. Aşk konusundan ziyade Ekim Devrimi benim daha çok ilgimi çekti açıkçası ve o kısımlara yoğunlaştım. Fakat kitabın ana konusu elbette, aşk. Bu sebeple kitabın 568. sayfasında yer alan ve kitaptaki aşk konusunu özetleyen şu paragrafı sizinle paylaşarak yazımı sonlandırıyorum:

"Ne kadar büyük bir aşktı yaşadıkları! Özgür, eşi benzeri olmayan bir aşktı. Başkalarının ancak şarkılarda söylediklerini onlar yüreklerinde hissetmişlerdi. Birbirlerine olan sevgilerinin nedeni, uyduruk tanımlarda betimledikleri gibi, "yakıcı tutku" ya da karşı konulamayan tutkular değildi. Evrendeki her şey; ayaklarının altındaki toprak, başlarının üstündeki gökyüzü, bulutlar, ağaçlar birbirlerini sevmelerini istedikleri için bağlanmışlardı birbirlerine. Birbirlerine olan aşkları, kendilerinden çok çevrelerini, sokakta karşılaştıkları tanımadıkları insanları, uzun yürüyüşlerinde gördüklerini, yaşayıp buluştukları odaları, mutlu etmişti belki de."
Öncelikle, zamanında babamın kitaplığından aşırıp kendi kitaplığıma dahil ettiğim, lakin yıllar boyunca tozunu almak dışında başka bir ilişki kurmadığım bu değerli eseri, bir etkinlik marifetiyle elime alıp okumamı sağlayan değerli okur dostlarım Ebru Ince , NigRa ve her okur buluşmasında kitabın adını zikrederek bilinçaltımıza yerleştiren ve süreci hızlandıran Muzaffer Akar 'a teşekkür ederek incelemeye başlamayı kendime bir borç biliyorum... Bu etkinlik olmasaydı, 1982 basım bu kitap muhtemelen oksitlenip kendi kendini imha edinceye kadar kitaplığın bir köşesinde sırasını bekliyor olacaktı... Ve ardından hızlı adımlarla incelemeye geçebilirim artık...

Ne zaman, nerede ve hangi koşullar altında doğacağımızı kendimiz seçemiyoruz ya hani... İşte beni en derin düşüncelere iten konuların başında gelir bu mevzu... Evet ben seçmedim bu hayatı, bu coğrafyayı, bu çağı... Mesela hayatımın sabah televizyon kuşağında Seren Serengil ile Seda Sayan'ın rekabet ettiği bir döneme denk gelmiş olması inanın benim seçimim değildi... Ya da toplumun %2'sini falan ilgilendirmesine rağmen memleketteki en geniş katılımlı tartışmaların başında 'taksi mi, uber mi' tartışmasının gelmesi de tamamen benim dışımda gelişen bir olay... Bir Instagram annesinin, sponsorlu bir çekim esnasında sırf o an canı istemediği için şarkı söylemeyen çocuğunu, mikrofonun açık olduğunu bilmeden gizlice azarlaması ve tartaklaması da bizzat gözlerimle şahit olduğum, asla ve kat'a seçmediğim ama yaşamak zorunda olduğum hayatın sıradan bir sahnesi sadece... Ancak Doktor Jivago'yu okuyunca yine de biraz kızdım kendime yukarıdaki düşüncelerimden dolayı... Nedenini birazdan anlatacağım dilim döndüğünce...

Yuri Jivago ya da bilinen adıyla Doktor Jivago, seçimini yapamadığı hayatında bizim kadar şanslı(!) bir insan değildi maalesef... Yaşamak için gözlerini açtığı ülkede bir dünya savaşı, bir halk devrimi, devrimle birlikte gelen bir iç savaş ve bunlara benzer pek çok toplumsal vaka, peşi sıra birbirini takip ediyordu... O dönemin Rusya'sında yaşayan insanların mesleği ne olursa olsun her biri kolunda apoletler taşıyan kıyafetlerle gezmek zorundaydı. Çünkü her şeyden önce onlar birer askerdi. Yani benim gibi 6 ay askerlik yapıp 10 yıl bunu anlatan bir askerlikten söz etmiyorum. Askerlik onların yaşam biçimiydi. Ellerine tüfek alacak yaşa geldiğinde başlayan ve mezarda sona eren bir askerlikti onlarınki... Kimi zaman düşmanla, kimi zaman birbirleriyle savaştılar. Rusça'nın yanında sadece kurşunlarla iletişime geçtikleri ikinci bir dil biliyordu hepsi...

Ve böyle bir yaşam içerisinde en büyük lüksleri hayatta kalabilmekti. Çünkü ölmek için o kadar çok neden vardı ki... Sürekli devam eden bir savaş ya da çatışma halinden bahsetmiyorum bile. Yolda yürürken denk gelecek bir kör kurşun, evinize atılacak başıboş bir bomba, karşı taraftan başına buyruk bir askerin o anki kişisel insiyatifiyle kurşuna dizilme, en az savaş kadar tahribat yaratan kış koşulları ve yakalanmama ihtimaliniz sıfıra yakın olan bulaşıcı hastalıklardan herhangi birinin sizi o an öldürüp bu ateş çemberinin dışına çıkarması işten bile değildi... Yani lafın kısası, Hummel tişört giyip röfleli saçlarla birbirlerine su sıçratıp akşam ödül olarak lahmacun ziyafeti çekilen bir Survivor değildi onlarınki... Hayatta kalmak, dahası, tüm bu cendere içerisinde bir aile kurabilmek, bir meslek sahibi olmak, çoluğa çocuğa karışabilmek gerçek bir yetenekti...

İşte Yuri'nin de yapmak istediği buydu aslında... Önce içinde bulunduğu koşulları kabullenmek ama olabildiğince tarafsız kalıp her şeye rağmen kendine ait bir hayat kurabilmekti amacı... Kısmen başardı da bunu. Ancak günümüzde de sık sık duyduğumuz bir laf var ya hani, 'taraf olmayan bertaraf olur' diye... İşte bu laf zamanı gelince Yuri Jivago için de geçerlilik kazandı... İş bu noktaya geldiğinde Jivago nasıl tercihler yaptı, başına neler geldi gibi konuların detaylarına girmeyeceğim... Orası da kitabı okuyacak okurlara kalsın...

---------------------------------

Yanlış hatırlamıyorsam Chuck Palahniuk 'e ait bir tespitti; zamanında okumuştum bir yerlerde... Palahniuk, çağımızın çoğunlukla büyük toplumsal vakaların yaşandığı bir çağ olmadığını hatta olabildiğince boş ve anlamsız bir çağda yaşadığımızı vurguluyordu ve bireysel olarak girdiğimiz bunalımların, saçma sapan dertlerimizin ve genel anlamda mutsuzluğumuzun işte bu boşlukla ilişkili olduğunu belirtiyordu. Katılır veya katılmazsınız ama bana oldukça enteresan gelmişti bu tespit. Tabii ki savaş çıksın, devrim olsun, Jivago gibi kelle koltukta bir hayat yaşayalım demiyorum. Ancak yaşadığımız çağda derin bir boşluk olduğu kesin ve kitleler olarak bu boşluğu nasıl doldurabileceğimizi henüz keşfetmiş değiliz...

İşin garibi, kitapta geçen dönem üzerinden hemen hemen 100 yıl geçmiş. Yani tarih perspektifinden bakarsak çok da uzun bir zaman değil aslında... İnsan üzerine düşündükçe nasıl bir duyguya bürünmesi gerektiğini kestiremiyor tam olarak. Mesela 100 yıl önce savaşın içinde, paranın değerini tamamen yitirdiği ve birkaç dilim taze ekmek karşılığında her şeyin satın alınabildiği; çalışır durumda bir sobanın büyük lüks sayıldığı bir ortamdan, lüks deyince Swarovski taşlı iphone 8 kılıfının akla geldiği bu döneme hangi ara geldik, inanın hiçbir fikrim yok...

İnsanlık, tarih boyunca savaşmış, birbirini öldürmüş, devletleri ve toplumları dizayn etmiş, sınırları çizmiş, her türlü doğal kaynağı ortaya çıkarmış; biz de şimdi gelip tüm bu oturmuş düzeni hunharca tüketiyormuşuz gibi bir manzara var karşımızda... İnsanlık tarihinin en şımarık çocuklarıyız belki de... Açlık veya salgın hastalıklarla boğuşmuyoruz. Zamanında insanlar yeterli gıdayı alamadıkları için tifodan, dizanteriden, vebadan ölürken bizdeki ölümlerin çoğu obezite veya mide küçültme operasyonlarından kaynaklanıyor... Bunun gibi belki de sayfalarca örnek verebiliriz pek çok konuda... Tüm bunların üzerine bir de yüzsüz gibi tarihi, insanları, toplumsal olayları eleştirip duruyoruz. Altımıza koltuk çekmişler, biz ise neden sırtımıza yastık koymadılar derdindeyiz...

--------------------------------------

Neyse efendim, bu konulara bir girdik mi bir daha çıkamayız. En iyisi incelemenin sonlarına doğru biraz da kitapla ilgili notlarımı paylaşayım ve dağılalım sonra:)

* Eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz kesinlikle benim yaptığım gibi hayatınızın en yoğun dönemine denk getirmemenizi tavsiye ederim. Kitap zor değil ama yorucu bir kitap. Özellikle ilk 70 sayfa karakterleri tanımakla geçiyor. İsimlerin hepsi şu sekiz tane sessiz harfin yan yana geldiği tipik Rusça isimler:) Atıyorum, kitabın 27.sayfasında tanıştığınız bir karakterle, 438. sayfada bir anda tekrar karşılaşabiliyorsunuz. bendeki baskının başında kitaptaki karakterlerin adının yazdığı sıralı tam liste vardı ve çok işime yaradı açıkçası...

* Boris Pasternak'ın akıcı bir dili var ve bölümleri (RTS öğrencileri iyi bilir) 'scene'lere ayırarak yazmış. Bu nedenle sinema veya tiyatroya uyarlanması nispeten kolay bir kitap ki zaten defalarca uyarlamışlar.

* Sinemada 'yönetmenin kestiği sahneler' olur ya, işte bunun edebiyat versiyonu da lazım sanırım:) Bu kitapta bazı bölümler bence biraz fazla uzatılmış. Biraz daha sadeleştirilebilirmiş. Ancak dönemin şartlarında belki de böylesi daha makbuldür, bilemiyorum.

* Kurguda çok fazla tesadüf durumu var. Zaten kitabı okuyan pek çok okur bu durumu gündeme getirmiş. Tesadüfler beni aşırı rahatsız etmedi ancak Pasternak'ın olasılık hesaplarını biraz altüst ettiği de bir gerçek:)

* Kitap aslında bir yandan da aşk kitabı... Siz benim bu konuda tek kelime etmemiş olmamı lütfen dikkate almayın:) Çok tasvip ettiğim bir aşk hikayesi değildi kendi adıma. Ancak başkaları hayranlıkla takip edebilir bu hikayeyi, onu bilemem...

------------------------------------------

Ve geldik incelememizin son satırlarına... Anlatmak istediklerimin yarısını bile anlatamadım ama bir yerde de durmak lazım diye düşünüyorum... Doktor Jivago, ara sıra kendi kalbinde de hissettiği ve bizim çağımızda da sıkça görülen 'kalp teklemelerinin' sebebini biraz da manevi nedenlere bağlamış. Diyor ki;

"Çoğunluk, yaşamak için ikiyüzlü hayat sürmek zorunda. Sağlığınız da bunun etkisi altında kalıyor. Gün geçtikçe, duyduğunuzun, düşündüğünüzün aksini söylemek zorundasınız. Sevmediğiniz bir şeyi sevmek, hoşlanmadığınız birşey karşısında hoşlanır gibi davranmanız gerekiyor. Sinir sistemi denen şey uydurma birşey değil. Varlığınızın parçası... Ruh denen şey tıpkı ağzınızın içindeki dişler gibi göğsünüzde duruyor. Buna devamlı olarak karşı gelemezsiniz. İsyan eder.”

Bence güzel ve evrensel bir teşhis koymuş Jivago... Bir de reçeteyi yazsaydı keşke diyesi geliyor insanın:) Lakin onu da belki hayatın içinde bir yerlerde aramak lazım. Ama bunu savaşmadan, kurşun sıkmadan, aç kalmadan, çocukları öldürmeden, birbirimizi ötekileştirmeden başarmak zorundayız.

Umarım kalbimiz, bizi her şeyin çok daha anlamlı ve yaşanabilir olduğu, umut dolu bir dünyaya taşıyacak kadar sağlamdır...

Hepinize keyifli okumalar dilerim...
"Halam ütü yapıyor ...Halam hep ütü yapar çünkü o çamaşır yıkamak ve ütü yapmak göreviyle bu dünyaya gelmiş bir melek :)..hep dışa kıvrılmış kısa çorapları var ayağında ..sanırım halamin ayakları yok :)..Halam hep pilili etekle dolaşıyor, hiç pantolonu yok ...elbisesi de ..doğuştan pilili etekli halam :)
.. ay benim teni esmer kalbi bembeyaz halam.... Z z Gabor hayrani ,Klimanjaronun karlarının da aglayan ,Audrey Hapbourne duruşlu ..evimizin gönüllü kölesi halam ...babannem diyorki
_Bakma onun Klimanjaro 'ya ağladığını,,"o aslında doktor jivago ya aşık "

Işte.doktor jivagoyu ilk duyduğum an o an :) kimdi bu "jivago "?ben bir doktor tanıyorum o da ayhan amca! Nami diğer "essekli doktor " bisikleti eşşek diye adlandırdığım yaslarim, bacaklarim raşitik ,demişler yürümesi zor ...annem kahrolmus ,ceviz yaprakları kaynatıp sarmislar günler boyu ..doktor Ayhan amca hergün bisikletiyle gelip iğne yapmış bana ..camdan gelişini görünce "eşşekli"dermisim :) annem diyorki 30 günün sonunda iğne yapılacak yerim kalmadığı için son igneyide vurmamış kahraman doktorum ...:)) şimdi bu adam varken "doktor jivago" ya aşık olmakta nerden çıktı be hala ......

Kitabı okurken o kadar mutluydum ki hep aklımda geçmiş günler vardı .:) kitap beni karlar ülkesine ,trenler ülkesine götürdü getirdi ..zamanda geri getirebilen nadir kitaplardan biriydi ....sanırım biz çocukken kar gerçek kar dı ...sobanın alevi gerçekti. ...sırtımıza giydigimiz sabahlik gerçek pamuktu. ..okuduğumuz kitaplar edebiyat ,dinlediğimiz müzik ruhun yansımasıydı. .
Gerçek cocuklardik biz ,yapay kelimelerimiz yoktu ..tıpkı şu an okusam mı ?diye düşündüğünüz bu kitap gibi ..
Yüksek ihtimalle benim haleti ruhiyemle okuyamayacaksiniz belki yaşınız gereği böyle hatıralara sahip değilsiniz ..yine de geçmişle buluşmak istediğinizde jivagoyla tanışın ...savrulan bir hayatın peşine düşmek için ....

Sevgiyle kalın ...
Elim varmıyor yazmaya yine. Her şey yarım. Her şeyim. Adam gibi bitirdiğim tek bir öyküm bile yok. Yuh be Meto, altmışına dayandın, diyorum. Romanın da öyle. Yarım. İçim sıkılıyor. Aklıma Hakan S. geliyor, Wapp’dan mesaj atıyorum. Konumuz yazmak elbette. Moralim düzeliyor. Aslında edebiyat hep moralimi düzeltir. Daha çok da okumak. Yazmaya sardım saralı okumam da azaldı. İyi ki 1K var diyorum. Ne kadar kıymetli insanla tanıştım yarabbi. Pırıl pırıl hepsi. https://1000kitap.com/sonrasiz mesela, ışıl karakuş . Daha niceleri. Enerjilerinin ne kadar yüksek seviyede olduğunun farkındalar mı acaba? Hayat enerjisi her zaman yüksek seyretmiyor insanda. Bu konuda Rogojin beni en iyi anlayandır sanırım. Neydi o incelemen öyle be Cem? Demiş miydim acaba okuduğum zaman “Ademoğlu Neredeydin”e Böll’ün yaptığın incelemene, bu nasıl güzel diye? Askerlik geçen bir yeri vardı romanımın, o kısmı bir daha yazdırdın, demem lazımdı. Derim elbette bir gün. Olur ya yayınlarsam bir gün, okursa da eğer, vay çakal Meto, bu kısımda benim etkim ağır der, belki. Kesin anlar. Bir kurt okur da o zira. Kaçın kurası?

İbrahim (Sisifos) Dr. Jivago’yu okuyacağım demişti galiba. Dedi evet. Zaten onun Ebru Ince’nin incelemesinin altına yaptığı yorum aklıma getirmişti romanı. Hatta Ebru Ince neden I yazmış, yoksa gerçekten mi Ince, İnce değil galiba diye düşünmüştüm.

Sıcacık inceleme içimi ısıtmıştı. “Halam ütü yapıyor ...Halam hep ütü yapar çünkü o çamaşır yıkamak ve ütü yapmak göreviyle bu dünyaya gelmiş bir melek :).” Böyle başlıyordu. Benim de aklıma Ümit Ünal’ın senaryosunu yazdığı “Teyzem” filmi geldi. Ağlamıştım film boyunca. Çok sene evvel. Halit Refiğ’in filmi. Ümit Ünal’ın tek bir kitabını okumamış olmanın utancını duydum. 3 kitabı var sitede. Tek bir okuru olmuş. Yuh diyorum kendime. Yuh Meto.

Rus toplumunun çarlık ve devrim sonrası değişimini anlamak için bu roman güzel bir fırsat bence. Roman oldukça hacimli. Siyasi yapıyı direkt vermiyor ama. Uyanık olmanız lazım. 1903'le başlar. Mağrur bir imparatorluktur Rus imparatorluğu. Rus-Japon savaşı patlak verir. Rus halkının yaşamını radikal olarak değiştiren olaylar bu savaşla başlar. Tıpkı tüm dünyada olduğu gibi Ruslar da Japonları tanımazlar. Tıpkı tüm dünya gibi onlar da küçümser. Ağır bir yenilgiye uğradıklarında monarşinin sonun başlangıcına girdiğini kimse bilemez. Bolşevikler hariç.

Siyasetin hamlığı midemi bulandırıyor. Hep bulandırdı zaten. CIA kazandırmış yazara Nobel’i, diyorlardı. O. Pamuk için de sarf edilmiş sözlere midem bulanıyor. Geçtim çabucak bunları elbette.

Müziği peki ya filmin? İnsanın kalbi erimez mi? Benim kalbimi eritmişti aslında. Yine eridi. Ömer Şerif’li olanına. Kitap ama, galiba kitap daha güzeldi. Kesin öyleydi. Ah Kitap…

Galiba film kadük kalmıştı roman karşısında. Bir hayli hem de. Müzikleri güzeldi ama. 2002. Keira Knightley & Hans Matheson dizisi varmış bir de. Ben hiç izlemedim. Film dediğim, dedim ya, Ömer Şerif'inki. İlla da, ille de roman ama. Boris Pasternak. Baris der Ruslar. I am looking for someone, diyor ya sorgu da, o işte.

Konu tıpkı çoğu okuyucu gibi bana da çok yabancı değil aslında. Bir yanıyla tabii. Aşk o yanı. Vahşetin Çağrısı’nı yazarken London, unutmuş olmalı aşkı, hatırlatmış olsaydı eğer biri bu yanını hayatın, yeminle yazmazdı Çinlilerin işgal ettiği dünya novellasını. İki aşk arasında kalmak var romanda.

Tam 15 bölüm roman. Bir de epilog var. Hangi bölümdü Allah aşkına? Bir bölüm vardı hani, Lara geliyordu görmeye, Yuriyatin kentine. Hatırladınız mı? Yuriyatin, Perm bölgesinde hani, uydurma olduğunu bilmiyorsunuz değil mi? Uydurma evet. Sırf kitap için yaratılmış bir kurmaca yer Yuriatin. Yok öyle bir yer Rusya'da.

Tonya, haksızlık olduğunu düşündüğüm yaşadıkları, kitap boyunca üzdü beni.

Jivago, bir Sovyet bürokratıyla aynı kadını sevmeseydi eğer, hayatı oldukça farklı olurdu. Galiba roman olmazdı o zaman.

https://www.youtube.com/watch?v=nRpmYGbbvGA
SAVAŞ — DEVRİM — AŞK

20.Yüzyıl'ın henüz başları, çarlık emperyalizmi savaşta, halk isyanda. Çarlığın gözü uzakdoğuda, kulağı Petrograd'ta. Kazan fokurdamaya başladı. İşçiler başkaldırdı. Yitik bir devrim, bitik bir çarlık, ortalık karışık, bir de dünya savaşı. Şu gelen örgütlü bir hareketin ayak sesleri, senelerden bin dokuz yüz on yedi*, kızıla boyanmış bir ay -Ekim- Devrimi.
~*Erhan abi için yazıyla uzun uzun yazdım:)~

Aşkı bırakıp savaşa devam ettiler. Biri beyaz, biri kızıl oldu. Savaş evin içini vurdu. Dünkü komşular bugün düşman, birbirini kırdı. Dün acımayanlar, bugün acınacak hale geldi. Bunun tam tersi de oldu. Bir çoğu bok yolunda öldü, cesetleri buhar oldu. Neyi ne için yaptığını bilmeden sürüye uydular. Sesi yüksek çıkan önce slogan başı, sonra sürüye baş oldu. Pratik teoriye uymadı, ütopya distopya oldu.

Şimdi şu soruya, sorularla yaklaşalım: Sovyetlerin günahı neydi?
Sosyalizmi tecrübe eden ilk ülke olması mı?
Marksist felsefeyi halkın bilmemesi mi?
Üretim miktarı, halkın tüketim miktarına yetecek kadar zengin bir ülke olmaması mı?
Halkının "cehalet mutluluktur" sözüne hayran olması mı?
Güce aşık yöneticiler mi?
Güce tapan halk mı?
.
.
.

Sorun ideolojilerde mi, şahıslarda mı?
İsminde sosyalist olan bir parti önüne çıkan her yahudiyi doğrayıp geçerken suç sosyalizmde mi?
Sosyalizmin dedikleri kişiden kişiye değişir mi?
Halbuki insanlar insanca, eşit bir şekilde yaşasın demiyor mu?

Barışçı, hümanist bir şair Boris Pasternak. Kan akıtan beyazın da, kızılın da karşısında. "Kan varsa o dava, artık hak dava değildir." der. Ülkesinin savaşlardan bunaldığı buhranlı zamanlarında, huzur ve refah getireceğine inandığı devrimi başlarda destekler. Sonrası malumunuz akan kan damarda durmaz, Beyaz'ı Kızıl'a boyar. Üzerine Stalin politikaları, mum ışığındaki umudu da söndürür. İçini bu romanla boşaltır tam on senede. Rahmetli Stalin yoldaş basımına yetişememiştir kitabın. Lakin halefleri de görmek istemez ve komünizme karşı olduğu gerekçesiyle bastırmazlar. İlginçtir, kitabın İtalya'da basılmasını sağlayan yayıncı da komünisttir :)

Kitabın basımı ve sonrasında gelişen tartışmalar, kitabın edebi niteliğinin gereği kadar konuşulmasının malesef önüne geçmiş. Ben kitabı okurken tarzını önceki yüzyıla benzetiyordum. Sonrasında okuduğum yorumlardan birine göre Nobel ödülünün verilme sebeplerinden birinin 19.yy. Rus Edebiyatı'nı yeniden dirilteceğinin verdiği heyecan olduğu yönündeydi. Nobel Heyeti mal bulmuş mağribi gibi atlamışlar hemen ama devamı gelmemiş romanın :)

19.yy. romanlarına nazaran politik mesaj verme konusunda da daha iyi iş çıkarmış sanki Pasternak. Konu bütünlüğünü bozmadan bunun üstesinden çok iyi gelmiş ve kitabın en zevk aldığım kısımlarını oluşturmuş.

Politik konulardan fazlasıyla konuştuk. Biraz da aşktan konu açıp ferahlayalım. Pasternak'ın şair olması, aşkın yoğun işlendiği bölümlerde çok naif dokunuşlar yapmasını sağlamış. Jivago'ya duygularını şakıtırken, akışkan lirik lezzet damağınıza yapışıyor, dilinizin tatlı bölümüne yeniden şıp şıp damlıyor. Biraz uzunca ama Lara'ya olan şu duygularını bir dinleyelim:

"Dünya güzeli sevgilim benim! Kollarım seni anımsadığı, dudaklarım dudaklarını hissettiği sürece sen yanımda olacaksın. Gözyaşlarımı sana layık olmak için dökeceğim. Belleğime seni acı dolu bir kederle işleyip narin bir resim gibi saklayacağım. Bunu becerene kadar ayrılmayacağım buradan. Sonra ben de çekip gideceğim. Seni nasıl çizeceğim biliyor musun? Denizde kopan korkunç fırtınadan sonra patlayan dalgaların kumsalın derinliklerinde bıraktıkları güçlü izler gibi önce hatlarını karalayacağım kağıda. Deniz, dibindeki çakıltaşı, midye kabukları, yosun ve hafif olan daha ne varsa önüne katıp kıyıya atarken eğri büğrü, düzensiz çizgiler çizer. Kıyı boyunca, kolay kolay yok olmayan, uçsuz bucaksız bir çizgi oluşur böylelikle. Hayat fırtınası da seni böyle mıhladı içime, gurur kaynağımsın benim. Seni böyle resmedeceğim işte."

Kitaptaki tesadüfler silsilesi meselesine yazarın aslen şair olan kimliği yönünden saçma bir yorum getirmek istiyorum. Şiirlerdeki kafiyeye benzer burada da koskoca romanda, tesadüfler yaratarak kendince bir kafiye oluşturmak istemiş olabilir mi :)

Bir haftadır kitapla bütünleşmekten böyle değişik fikirler geliyor aklıma. Filmini de seyrettim bunun üzerine. Artık bileğimi kesseniz kanım kızıl beyaz akar.

Kitabın sonunda da felsefesini koymuş ortaya Pasternak, sözde Dr.Jivago'nun ağzından yazdığı şiirlerle. Aralarından Pasternak felsefesini iyi yansıttığını düşündüğüm küçük bir bölümünü paylaşıyorum:

Petrus salladı kılıcını katillere
Ve koptu birinin kulağı,
Ama işitti sonra: "Kavga çözülmez demirle,
Koy kılıcını yerine, ey insan!"
***ÖLÜM YILDÖNÜMÜ ANISINA***

Boris Leonidoviç Pasternak kimdir?
10 Şubat 1890 tarihinde Moskovada doğmuştur. Babası ressam annesi piyanist yani zaten sanat kokan bir eve doğmuş Pasternak rus oyun yazarı, çevirmen, şair, romancı kültürel anlamda doygunluğun zirvelerinde bir çocukluk geçirmiş. İlk şiirler ve ilk kitabı "Bulutlardaki ikiz" 1913 yılında yayınlanmış. Pastarnek aynı zamanda Rainer Maria Rilke ile karşılaşmış ve onun şiirlerini çevirmiş. 1930 yıllarında SSCB edebiyatında gayet aktif olmuş, Doktor Jivago ise dönüm noktası olmuş ve yine bir klasik kendi ülkesi bunu yayınlanmayan bu roman 1946'dan itibaren Nobel Edebiyat Ödülü için anılmaya başlamış ama Pasternak SSCB yetkilileri onaylamadığı için ödülü kabul etmemiş. 30 mayıs  1960'da  akciğer kanserinden öldü.


Yukarda özetle anlatmaya çalıştığım pasternak kitabın başında ki yazar tanıtım sayfasından bir de yazarın kendi kendini anlatması var ki oda bu kitap aslında bunu Doktor Jivago dan önce yazmış ve ilk kez gürcüce yazdığı 'Seçme Şiirler' kitabına önsöz olarak yazmış vel hasıl bu kitap haline gelmeden önce dergide ve başka kitaplarında da özyaşam hikayesi olarak yer almış ve bu  kitap için iki kez sonsöz yazmış bende ki Yky baskısında ki son sözü şu alıntıda paylaştım: #30065485


Kitap 87 sayfa ve 6 başlıktan oluşuyor Pasternak çocukluğunu yazarlar ressamlar ünlü piyanist Skriyabin ile geçirmiş ve ondan etkilenerek müziğe yönelmiş bir süre çalışmış ama yapamayacağını anlyınca edebiyata yönelmiş 1.dünya savaşı sırasında özel öğretmenlik yapmış.

Kitapta bir çok yazarın ve ressamın o dönemin ünlü isimlerine rastalyabiliyorsunuz dedim ya kültür açısından şanslı imiş kitabın son 13 sayfasında Pasternak'a ve ailesine ait bir çok resime yer verilmiş ve yine kitapta geçen isimlerin kimler olduklarına dair 2 yaprak ayeılmış ki bu gerçekten iyi olmuş kimden neden etkilenmiş niye böyle düşünmüş sorularına kim olduğunu öğrenince cevap bulabiliyoruz.

Geriye doğru bakınca ne kadar duygusuz bir inceleme olmuş :) Pasternak'ı tanımak güzeldi diğer kitaplarını okumadan önce bunu okumuş olmam iyi oldu bu  tanışmadan sonra diğer kitaplarına daha rahat alışırım bence.

Zaman ayırıp okuduysanız teşekkür ederim :)
Okumadıysanızda sıkıntı yok kendim için yazdım zaten :))
spoiler

KISKANIYORUM...

yanlış bir zamanda mı yaşıyorum...yanlış bir bir hayat ..yanliş bir mekan ..arkadaşlar dostlar....
sadece yaşıyorum sanırım..hiç bir hisse dokunmadan ...baktığımı düz görerek..kokulara burnum tıkalı...ne yesem lezzetsız ..içtiğim su plastik ..egzoz dumanı ..korna sesleri..küfürleşmeler arası bir yaşam...

oysa ben bir önceki hayatımda RUSYA da idim..
- balkondan bakınca Myanistkaya sokağının uzaklara ...trenlere doğru uzadığını görürdüm...
-ikinci NİKOLAY ın taç giyme törenini bu balkondan seyrettim...
-evim hürmet ettğim adamın ruhuyla dolup taşıyordu ..o adam Lev Nikolayeviç TOLSTOY du....
-odam sıcak olurdu..yerden tavana kadar kitaplar doluydu..temiz..keskın..köpükü süt ve kahve kokardı...
dantelli dokuma perdeyle kaplı pencerenin dışında ...dantel ilmiklerine hatırlatan ...çamurlu...
..gri _krem rengi bir kar olurdu ..

https://youtu.be/aS4YDuTfJ7Y

o zamanlar da ... notaları görürdük...
tanrım...o nasıl bir müzikti...!

senfoni tıpkı bir topçu ateşi altındaki bir şehir gibi..durmaksızın çöker ve yıkılır ..
ve inatla enkaz
ve molozlarının arasından kalkıp yükselirdi yeniden..


sözler... BORİS PASTERNAK...
YÜREK...ben

güzel kelimelerin ...bizi bu yoz dünyadan kaçırıp ..cok uzaklara götürmesi dileğiyle
okuyun ...
sevgiler....
Rus şair ve yazar Boris Pasternak (1890-1960)’ın 1955 yılında tamamlamasına karşın kitap içeriğindeki Rus Devrimi’ne yönelik eleştirel bakıştan dolayı Rus Yazarlar Birliği bünyesindeki sansür kurulundan onay alamayan ve ilk olarak Sovyet Rusya dışında basılan ilk ve tek romanı.
Kitabın yayımı sonrası Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünyasında büyük bir koz geçer Batı Dünyası’nın eline. Ekim 1917 Devrimi’nin öncesini, sonrasını, 1.Dünya Savaşını ve Rus iç savaşını, merkeze aldığı Jura-Lara aşkının arka planında inceleyen romanda yazar; açık bir biçimde olmasa da kaleminin kıvraklığını kullanarak rejim eleştirisi yapmakta, merkez yönetimden halk komitelerine kadar tüm yeni rejim unsurlarının halka yaptığı sert muameleyi, kitlesel ölümlere yol açan açlık ve yoksulluğa neden olan siyaseti yermektedir.
Batı’da ölümüne nefret edilen Sovyet Rejimine hem de ülke içinden gelen bu eleştiriyi alabildiğine kullanır Batı Dünyası. Kitabın estirdiği rüzgar yazar’a sansasyonel bir Nobel Edebiyat Ödülü kazandırır 1958 yılında. Ancak ödülü aldığının açıklanmasının hemen ertesinde başlayan ağır eleştiri ve yıldırma politikasına çok fazla direnemeyen yazar ödülü reddettiğini açıklamak zorunda kalır. Bu konudaki diğer bir yaklaşım ise: Ülkesini çok seven bir Yurtsever olan yazarın, kitabın ülkesi aleyhine kullanılacağını görerek kendi isteği ve iradesi ile ödülden vazgeçtiğini savunur.
Bir okur olarak kişisel görüşlerime gelirsek: Ben şanslı bir okur olarak kitabın önceki yıllarda olduğu gibi çeviriden yapılan çevirisini değil, ilk kez Rusça aslından Hülya Arslan’ın yaptığı çeviriyi okudum.
Çok genel ve kaba bir konu özeti yapmak gerekirse: Çocuklukları birlikte geçen Jura (Dr.Jivago) ve Tonya evlenirler. Sonrasında Lara’yı görüp tutkulu bir aşkla ona bağlanan ancak herşeye karşın eşinden vazgeçmeyen Jura, Devrim yılları Moskova’sındaki yoksul yaşamdan ailesini korumak adına Sibirya yakınlarına göçer. İç savaşın bir tarafını teşkil eden Partizanlar tarafından kaçırılan Jura’nın ailesi ile irtibatı kopar. Yıllar sonra bir yolunu bulup kaçtığında ailesi Devrimciler tarafından yurt dışına sürgün edilmiştir artık.
Roman 640 sayfalık son derece zor bir eser. Yazarın romanda kullandığı çok fazla sayıdaki karakter ve figürün takibi de bir hayli güç. Ben kitabı okurken boş beyaz bir kağıda karakterleri özetleyerek romanı daha rahat takip etmeye çalıştım. Çok sayıdaki bu karakterlerin yolu sayfalar sonra birbirleri ile kesişebiliyor yada sahneye girip çıkan bir figürü onlarca sayfa sonra tekrar karşınızda görebiliyorsunuz. “Bu da nereden çıktı? Kimdi bu?” sorularını tekrar başa dönmeden yanıtlamak için bir bilgi çatısı kurmanızı şiddetle öneririm.
Roman karakterlerin sayısal fazlalığıyla zorluk teşkil ettiği gibi çabuk akan bir yapıya sahip olmamasıyla da okumayı güçleştiriyor. Yazarına Nobel kapılarını aralamış bir eser için sert eleştiri yapmak ne derece doğru bilmiyorum ama ben romanı beğenmedim. Kitap için bir başka eleştirim de şu: Mekanlar itibariyle binlerce kilometrekarelik mesafelerde geçen romanda, karakterler inanılmaz tesadüflerle birbirleriyle karşılaşıyorlar. Eski Türk Filmleri için bir tabir vardı: “Bu kadar tesadüf ancak Türk Filmlerinde olur” şeklinde bir söz yerleşmişti halkın zihnine. Bu romandaki sayısız ve gerçekleşmesi gerçek hayatta imkansız tesadüfler insana bu sözü söyletiyor.
İçerdiği rejim eleştirisinden dolayı Batı Dünyası tarafından yelkenlerinin suni bir rüzgarla doldurulduğunu düşündüğüm kitap her şeye karşın insanda araştırma hissini tahrik ediyor. Olayları daha rahat anlayabilmek ve kavramları yerli yerine oturtabilmek adına kısa bir Rus Tarihi okumak zorunda kalmam kitaptan bana kalan en önemli kazanım.
Çarlığın yıkılış dönemini ve 1917 iç savaşı sırasında Rusya'da ve Moskova'da gelişen olayları,yasam seklini ele alan roman zamanın aile portresini tuhaf karşılamadan 'oyle bir donemde ancak boyle yasanir'dedim.Bana yazarı takdir ettiren sey Boris pasternak'in tek romanı olmasina ragmen okuyucuyu ele geçirecek potansiyele sahip olması oldu ki buda çokta kolay olmasa gerek.Rusçada Jivago "yasamak"fiilinden geliyor.Bir ilahide İsa'dan sonsuz yasayan "jivago"olarak bahsedilir(Kitabin sonu zaten bunu açıklar nitelikte Jivagonun kitapları ardında kalan ve hala yasayan şeydir).Kitabin ismini basta 'Kizlar ve Oglanlar'olarak tasarlamış yazar fakat sonrasında Jivagoyu hayati boyunca kafasında bir kitap ismi olarak kafasında tuttuğundan kitaba bu ismi uydurmuş.Metafor olarak ozdeslestirince kitapla daha iyi uyum yakalamış."Doktor Jivago" kendimce bu ismi yasamı iyileştirmek olarak tasavvur ettim zira bu paragrafta olduğu gibi'açık pencerenin önünde oturmuş ve iyice yaslanmış olan bu iki arkadaşa bekledikleri özgürlük artık gelmişti.Gelmisti veasagida uzanmakta olan Moskova caddelerine yerleşmişti.Bunu tüm benlikleriyle hissediyorlardı..Bu kutsal kent icin ,hatta bu öykünün icinde yer almış olan herkent içlerinde büyük bir sevgi duyuyordu.Mutlulugun eşsiz müziği bir dalga gibi sararak cok uzaklara kadar yayılıyordu.Elindeki kitapta (Jivagonun kitabını kastederek sanki tüm bunları biliyor onların duygularını onaylıyor ve destekliyordu.'fikirlerimi benimsetti.Diger yandan kitap uzun bir zamana yayılmışta birbiri arasında bütünlük sağlayamamış gibiydi.Yazarin kadınların ruhsal ve davranışsal özeliklerini yansıtmasında eksiklik hissettim.Yazarlarda kadın veya erkek karsi cinsiyeti kendi cinsiyetini tasavvur eder gibi tasvir etmesi beklentisi icinde oluyorum.(Bunu başarabilen yazar cok azdır ,Tolstoy gibi)Bu yuzden dikkatimi cekmis olmasi olası.İcerik olarak kitap devrimi,kızıllar ile beyazlar arasındaki mücadeleyi aynı ülkenin vatandaşı olup insanların birbirlerini dusman kesilmesini görüyoruz.Palykh'in yaptığı sey savasın psikolojisini gözler önüne seriyor.sirf dusman iskencelerine maruz kalmasınlar diye ailesini oldurmesi tuyler ürperticiydi.Kitabin realis tarafının yerinde olduğu görüsündeyim.Ornegin Doktor Jivagonun hem karısına olan sevgisini hemde Lara'ya olan askını artik pekte mümkün olmayan mühürlenmiş aşkları anlatan bir cok kitaptan farklı bir noktaydı.Bunu Tolstoy'un Savaş ve Barış kitabında birbirine delice asık olup sonrasında farklı kalpler arayan Kahraman'ların anlatımı artık 'sonsuz asklar ancak kitaplarda olur 'deyimlesmis cümlesininin geçerliliğini kaldırmis bulunuyor benim icin.Kitabin son 20 sayfası bana bitmesi icin acele edilmiş gibi geldi.Kitap gerçek bir savası gerçek yönleri ile ele alıyor."20. yüzyılın ortasında, 19. yüzyılın büyük Rus romanı, Kral Hamlet'in hayaleti gibi, geri dönüp bizi ziyaret ediyor. Boris Pasternak'ın Doktor Jivago'sunun bizde uyandırdığı duygu işte bu."
-Italo Calvinonun fikiri Kitabin başka bir boyutta anlatılmak olmus.
Rus devrimi hakkında veyahut devrim dönemi Rusyası hakkında onlarca eser vardır. Kimisi olaya kapital taraftan bakar kimi ise körü körüne komünist taraftan. Oysa bu kitap bir aşk hikayesi etrafında şekillenmesine rağmen dönem Rusyasına devrime insanlara kızıl ve beyaz ordu savaşlarına öncesinde birinci dünya savaşı Rusyasına gerçekten uzaktan realist bir aksiyonla bakmakta ayrıca dönemi bilenler için kitabın aşk kısmı ortadan kalkar alt metinde ise Mother Rusya kavramına iner. Okuyun efendim yavaş yavaş ve hazmederek. Ayrıca aynı adlı uyarlama filmde çok güzeldir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Boris Pasternak
Unvan:
Nobel Ödüllü Rus Şair, Yazar
Doğum:
Moskova, Rus İmparatorluğu, 10 Şubat 1890
Ölüm:
Peredelkino, Sovyetler Birliği, 30 Mayıs 1960
Boris Leonidoviç Pasternak (18 Şubat, 1890 - 30 Mayıs, 1960), Rus şair, yazar, 1958 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi.

Moskova'lı sanatçı bir aileden geliyordu. Ünlü bir ressamın oğludur. Bir süre müzik eğitimi gördü. 1909'da müzik eğitimini yarım bırakarak Moskova Üniversitesi'nde felsefe okumaya başladı. 1912'de Almanya'ya giderek Marburg Üniversitesi'nde bir süre felsefe derslerini izledi. İtalya üzerinden Moskova'ya döndü ve Moskova Üniversitesi'ndeki öğrenimini tamamladı.

Yapıtlarında doğa tutkusunu doğaya ilişkin imgelerle dile getirmiş, insan ve toplum sorunlarını kaynaşmış bir bütünlük içinde yansıtmıştır. İlk şiirlerinde sembolizm ve fütürizm akımının etkileri görülmüştür. Pasternak bireysel yaratıcılığın toplumsal eyleme boyun eğmek zorunda kaldığı bir dönemde yetişmiş, şiirinde bireysel ve toplumsal yaşantıları organik bir bütünlüğe kavuşturmuş, toplumsal sarsıntıları kendi benliğinde derinliğine yaşayarak çağının trajik gerçekliğini dile getirmiştir. Şiire yeni söyleyiş özellikleri kazandırmış. Özellikle aşk ve tabiat temaları üzerinde durmuşdur.

İmge ve sözdizimi açısından Rus şiirine getirdiği yeniliklerle geleneksel Rus şiirinin yalın biçimlerini uzlaştırmıştır. Çağımızın en büyük şairlerinden biri sayılmaktadır.

1958 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı ama ödülü Stokholm'da kabul ederse SSCB vatandaşlığından atılacağı korkusuyla geri çevirdi. Peredelkino'da öldü.

Yazar istatistikleri

  • 33 okur beğendi.
  • 183 okur okudu.
  • 6 okur okuyor.
  • 368 okur okuyacak.
  • 10 okur yarım bıraktı.