Geri Bildirim
Boris Pasternak

Boris Pasternak

8.0/10
49 Kişi
·
148
Okunma
·
30
Beğeni
·
2.757
Gösterim
Adı:
Boris Pasternak
Unvan:
Nobel Ödüllü Rus Şair, Yazar
Doğum:
Moskova, Rus İmparatorluğu, 10 Şubat 1890
Ölüm:
Peredelkino, Sovyetler Birliği, 30 Mayıs 1960
Boris Leonidoviç Pasternak (18 Şubat, 1890 - 30 Mayıs, 1960), Rus şair, yazar, 1958 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi.

Moskova'lı sanatçı bir aileden geliyordu. Ünlü bir ressamın oğludur. Bir süre müzik eğitimi gördü. 1909'da müzik eğitimini yarım bırakarak Moskova Üniversitesi'nde felsefe okumaya başladı. 1912'de Almanya'ya giderek Marburg Üniversitesi'nde bir süre felsefe derslerini izledi. İtalya üzerinden Moskova'ya döndü ve Moskova Üniversitesi'ndeki öğrenimini tamamladı.

Yapıtlarında doğa tutkusunu doğaya ilişkin imgelerle dile getirmiş, insan ve toplum sorunlarını kaynaşmış bir bütünlük içinde yansıtmıştır. İlk şiirlerinde sembolizm ve fütürizm akımının etkileri görülmüştür. Pasternak bireysel yaratıcılığın toplumsal eyleme boyun eğmek zorunda kaldığı bir dönemde yetişmiş, şiirinde bireysel ve toplumsal yaşantıları organik bir bütünlüğe kavuşturmuş, toplumsal sarsıntıları kendi benliğinde derinliğine yaşayarak çağının trajik gerçekliğini dile getirmiştir. Şiire yeni söyleyiş özellikleri kazandırmış. Özellikle aşk ve tabiat temaları üzerinde durmuşdur.

İmge ve sözdizimi açısından Rus şiirine getirdiği yeniliklerle geleneksel Rus şiirinin yalın biçimlerini uzlaştırmıştır. Çağımızın en büyük şairlerinden biri sayılmaktadır.

1958 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı ama ödülü Stokholm'da kabul ederse SSCB vatandaşlığından atılacağı korkusuyla geri çevirdi. Peredelkino'da öldü.
Shakespeare'in dediği gibi 'Kaderin kitabında aynı satırda yazılıyız biz.'
Boris Pasternak
Sayfa 449 - YKY, epub
İnsan yaşama hazırlanmak için değil, yaşamak için doğar. Yaşamın kendisi, yaşam olgusu, yaşamın bereketi şakaya gelir şeyler değildir!
“Oysa birlikte çalışmaya kalkan kişiler çoğunlukla beceriksiz insanlardır. Gerçek daima yalnız başına aranmalıdır. Gerçeği sevmeyen, onu aramayan kişilerle bütün ilgi kesilmelidir. Dünyada bağlanmaya değer ne vardır? Çok az şey elbette! İnsan bence ölümsüzlüğe bağlanmalıdır. Çünkü ölümsüzlük, daha geniş anlamda yaşamın ta kendisidir.”
Boris Pasternak
Sayfa 17 - Altın Kitaplar Yayınevi, 1982 Basım, Ç: Özay Süsoy
Lanet olsun, yetişkin bir erkeğin yetişkin bir kadınla sohbet etmesi bu kadar mı imkansız? Hemen altında bir ‘buzağı’ mı aramak gerekiyor? Off... Şeytan alsın öküzlerini de, buzağılarını da!
Düzen, zengin sınıfın fakirlerin sırtından istedikleri gibi yaşamalarına olanak verdiğinde insanların ahkam kesmesi kolaydı.
Öncelikle kitabı Yapı Kredi Yayınları'nın 4. baskısından okudum. Çeviren kişi Hülya Arslan isminde bir çevirmen. Şimdi en ilginç bilgiyi veriyorum: Hülya Arslan, kitabın Rusça metninden Türkçe metnine çevrilmesi için tam 5 yılını harcamış. Bir çeviri için oldukça uzun bir süre ve ciddi bir emek ortaya koyduğu kitabı okurken hissediliyor. Bu sebeple çevirmen Hülya Arslan'ın hakkını teslim etmek gerekiyor en başta.

Kitap, 1957 yılında ilk olarak italya'da yayınlanmış. Hatta bir süre İtalyanca çevirisi üzerinden diğer dillere çevrilmek zorunda kalmış. Çünkü kitaptaki Ekim Devrimi ile ilgili görüşler SSCB tarafından beğenilmediği için yayınlanması engellenmiş. Romanın metni gizlice yurtdışına kaçırılmış ve İtalya'da yayınlanmış.

Doktor Jivago, 640 sayfadan oluşan kalın bir kitap. İlk başta, "Nasıl bitecek bu kitap?" şeklinde kara kara düşünsem de konunun içerisine tam olarak girmeye başladıktan sonra hızlı bir şekilde sürüklenmeye başladım. Özellikle son iki günde ciddi bir şekilde okudum ve kitabı elimden bırakamadım. Gözünüz 640 sayfadan korkmasın yani.

Alışılanın aksine, kitabın iki ana konusu var. Birinci konu olarak Rus Devrimi'nin hikayesini anlatıyor yazar. Bu konu içerisinde ayrıntılarıyla Rus iç savaşını öğreniyorsunuz. Ve yazar bu bilgileri verirken asla bir taraf tutma yoluna gitmiyor. Tamamen objektif. Tabii bana göre... İkinci konu olarak ise, bir adamın iki kadını sevmesinin çaresizliği karşımıza çıkıyor. Bu konu içerisinde Doktor Jivago, Lara ve Tonya aşk üçgeninde yaşananları tüm çıplaklığıyla hissediyorsunuz... Hatta bir başka deyişle, kitabın iki ruhu olduğunu söyleyebiliriz. Siz hangi ruhtan yararlanmak istiyorsanız, o kısımları daha bir dikkatle okuyabilirsiniz. Konu hakkında bu kadar bilgi vermek yeterli diye düşünüyorum.

Yazar Boris Pasternak, bir Rus yazar olduğu için klasik Rus yazarlarında olduğu gibi ilk bölümlerde birçok karakter önümüze çıkıyor. Kim kimin neyi, bu adam kimdi falan anlayamıyorsunuz ama sayfalar ilerledikçe kişiler kafanızda oturmaya başlıyor. Dediğim gibi, klasik Rus yazarlarında olduğu gibi ilk bölümlerde bütün karakterlerden bahsediliyor ve okurun kafası çorbaya dönüyor. Bu kısımları elbette beğenmedim.

Bir başka beğenmediğim ve inandırıcılıktan uzak bulduğum kısım ise, kitaptaki karakterlerin inanılmaz bir şekilde sürekli tesadüflerle karşılaşması oldu. Neden diye sorguladım birçok yerde. Böyle bir tesadüf kurgusuna gerek var mıydı? Bence yoktu. Birazcık kitabın inandırıcılığının önüne geçmiş gibi hissettim.

Kitabın kapağından da biraz bahsetmek istiyorum. Benim gibi birçok kişinin beğendiği bir kapak tasarımı olmuş. Biraz araştırdım ve kitabın kapağındaki meyvenin, üvez ağacı meyvesi olduğunu öğrendim. Üvez ağacının ne olduğunu bilmiyordum tabii. Şimdi öğrendiğim üzere, sonbaharda meyve veren ve faydalı bir ağaçmış... Rus Devrimi'nin anlatıldığı bir kitabın kapağında donmuş üvez ağacı meyvesini kullanmak son derece güzel bir seçim olmuş bana göre.

Son olarak, kitabın çok etkili bölümleri de vardı, olmasa olurdu dediğim upuzun bölümleri de vardı. Yukarıda bahsettiğim iki konudan en az biri ilginizi çektiyse okumanızı öneririm. Aşk konusundan ziyade Ekim Devrimi benim daha çok ilgimi çekti açıkçası ve o kısımlara yoğunlaştım. Fakat kitabın ana konusu elbette, aşk. Bu sebeple kitabın 568. sayfasında yer alan ve kitaptaki aşk konusunu özetleyen şu paragrafı sizinle paylaşarak yazımı sonlandırıyorum:

"Ne kadar büyük bir aşktı yaşadıkları! Özgür, eşi benzeri olmayan bir aşktı. Başkalarının ancak şarkılarda söylediklerini onlar yüreklerinde hissetmişlerdi. Birbirlerine olan sevgilerinin nedeni, uyduruk tanımlarda betimledikleri gibi, "yakıcı tutku" ya da karşı konulamayan tutkular değildi. Evrendeki her şey; ayaklarının altındaki toprak, başlarının üstündeki gökyüzü, bulutlar, ağaçlar birbirlerini sevmelerini istedikleri için bağlanmışlardı birbirlerine. Birbirlerine olan aşkları, kendilerinden çok çevrelerini, sokakta karşılaştıkları tanımadıkları insanları, uzun yürüyüşlerinde gördüklerini, yaşayıp buluştukları odaları, mutlu etmişti belki de."
Öncelikle, zamanında babamın kitaplığından aşırıp kendi kitaplığıma dahil ettiğim, lakin yıllar boyunca tozunu almak dışında başka bir ilişki kurmadığım bu değerli eseri, bir etkinlik marifetiyle elime alıp okumamı sağlayan değerli okur dostlarım Ebru Ince , NigRa ve her okur buluşmasında kitabın adını zikrederek bilinçaltımıza yerleştiren ve süreci hızlandıran Muzaffer Akar 'a teşekkür ederek incelemeye başlamayı kendime bir borç biliyorum... Bu etkinlik olmasaydı, 1982 basım bu kitap muhtemelen oksitlenip kendi kendini imha edinceye kadar kitaplığın bir köşesinde sırasını bekliyor olacaktı... Ve ardından hızlı adımlarla incelemeye geçebilirim artık...

Ne zaman, nerede ve hangi koşullar altında doğacağımızı kendimiz seçemiyoruz ya hani... İşte beni en derin düşüncelere iten konuların başında gelir bu mevzu... Evet ben seçmedim bu hayatı, bu coğrafyayı, bu çağı... Mesela hayatımın sabah televizyon kuşağında Seren Serengil ile Seda Sayan'ın rekabet ettiği bir döneme denk gelmiş olması inanın benim seçimim değildi... Ya da toplumun %2'sini falan ilgilendirmesine rağmen memleketteki en geniş katılımlı tartışmaların başında 'taksi mi, uber mi' tartışmasının gelmesi de tamamen benim dışımda gelişen bir olay... Bir Instagram annesinin, sponsorlu bir çekim esnasında sırf o an canı istemediği için şarkı söylemeyen çocuğunu, mikrofonun açık olduğunu bilmeden gizlice azarlaması ve tartaklaması da bizzat gözlerimle şahit olduğum, asla ve kat'a seçmediğim ama yaşamak zorunda olduğum hayatın sıradan bir sahnesi sadece... Ancak Doktor Jivago'yu okuyunca yine de biraz kızdım kendime yukarıdaki düşüncelerimden dolayı... Nedenini birazdan anlatacağım dilim döndüğünce...

Yuri Jivago ya da bilinen adıyla Doktor Jivago, seçimini yapamadığı hayatında bizim kadar şanslı(!) bir insan değildi maalesef... Yaşamak için gözlerini açtığı ülkede bir dünya savaşı, bir halk devrimi, devrimle birlikte gelen bir iç savaş ve bunlara benzer pek çok toplumsal vaka, peşi sıra birbirini takip ediyordu... O dönemin Rusya'sında yaşayan insanların mesleği ne olursa olsun her biri kolunda apoletler taşıyan kıyafetlerle gezmek zorundaydı. Çünkü her şeyden önce onlar birer askerdi. Yani benim gibi 6 ay askerlik yapıp 10 yıl bunu anlatan bir askerlikten söz etmiyorum. Askerlik onların yaşam biçimiydi. Ellerine tüfek alacak yaşa geldiğinde başlayan ve mezarda sona eren bir askerlikti onlarınki... Kimi zaman düşmanla, kimi zaman birbirleriyle savaştılar. Rusça'nın yanında sadece kurşunlarla iletişime geçtikleri ikinci bir dil biliyordu hepsi...

Ve böyle bir yaşam içerisinde en büyük lüksleri hayatta kalabilmekti. Çünkü ölmek için o kadar çok neden vardı ki... Sürekli devam eden bir savaş ya da çatışma halinden bahsetmiyorum bile. Yolda yürürken denk gelecek bir kör kurşun, evinize atılacak başıboş bir bomba, karşı taraftan başına buyruk bir askerin o anki kişisel insiyatifiyle kurşuna dizilme, en az savaş kadar tahribat yaratan kış koşulları ve yakalanmama ihtimaliniz sıfıra yakın olan bulaşıcı hastalıklardan herhangi birinin sizi o an öldürüp bu ateş çemberinin dışına çıkarması işten bile değildi... Yani lafın kısası, Hummel tişört giyip röfleli saçlarla birbirlerine su sıçratıp akşam ödül olarak lahmacun ziyafeti çekilen bir Survivor değildi onlarınki... Hayatta kalmak, dahası, tüm bu cendere içerisinde bir aile kurabilmek, bir meslek sahibi olmak, çoluğa çocuğa karışabilmek gerçek bir yetenekti...

İşte Yuri'nin de yapmak istediği buydu aslında... Önce içinde bulunduğu koşulları kabullenmek ama olabildiğince tarafsız kalıp her şeye rağmen kendine ait bir hayat kurabilmekti amacı... Kısmen başardı da bunu. Ancak günümüzde de sık sık duyduğumuz bir laf var ya hani, 'taraf olmayan bertaraf olur' diye... İşte bu laf zamanı gelince Yuri Jivago için de geçerlilik kazandı... İş bu noktaya geldiğinde Jivago nasıl tercihler yaptı, başına neler geldi gibi konuların detaylarına girmeyeceğim... Orası da kitabı okuyacak okurlara kalsın...

---------------------------------

Yanlış hatırlamıyorsam Chuck Palahniuk 'e ait bir tespitti; zamanında okumuştum bir yerlerde... Palahniuk, çağımızın çoğunlukla büyük toplumsal vakaların yaşandığı bir çağ olmadığını hatta olabildiğince boş ve anlamsız bir çağda yaşadığımızı vurguluyordu ve bireysel olarak girdiğimiz bunalımların, saçma sapan dertlerimizin ve genel anlamda mutsuzluğumuzun işte bu boşlukla ilişkili olduğunu belirtiyordu. Katılır veya katılmazsınız ama bana oldukça enteresan gelmişti bu tespit. Tabii ki savaş çıksın, devrim olsun, Jivago gibi kelle koltukta bir hayat yaşayalım demiyorum. Ancak yaşadığımız çağda derin bir boşluk olduğu kesin ve kitleler olarak bu boşluğu nasıl doldurabileceğimizi henüz keşfetmiş değiliz...

İşin garibi, kitapta geçen dönem üzerinden hemen hemen 100 yıl geçmiş. Yani tarih perspektifinden bakarsak çok da uzun bir zaman değil aslında... İnsan üzerine düşündükçe nasıl bir duyguya bürünmesi gerektiğini kestiremiyor tam olarak. Mesela 100 yıl önce savaşın içinde, paranın değerini tamamen yitirdiği ve birkaç dilim taze ekmek karşılığında her şeyin satın alınabildiği; çalışır durumda bir sobanın büyük lüks sayıldığı bir ortamdan, lüks deyince Swarovski taşlı iphone 8 kılıfının akla geldiği bu döneme hangi ara geldik, inanın hiçbir fikrim yok...

İnsanlık, tarih boyunca savaşmış, birbirini öldürmüş, devletleri ve toplumları dizayn etmiş, sınırları çizmiş, her türlü doğal kaynağı ortaya çıkarmış; biz de şimdi gelip tüm bu oturmuş düzeni hunharca tüketiyormuşuz gibi bir manzara var karşımızda... İnsanlık tarihinin en şımarık çocuklarıyız belki de... Açlık veya salgın hastalıklarla boğuşmuyoruz. Zamanında insanlar yeterli gıdayı alamadıkları için tifodan, dizanteriden, vebadan ölürken bizdeki ölümlerin çoğu obezite veya mide küçültme operasyonlarından kaynaklanıyor... Bunun gibi belki de sayfalarca örnek verebiliriz pek çok konuda... Tüm bunların üzerine bir de yüzsüz gibi tarihi, insanları, toplumsal olayları eleştirip duruyoruz. Altımıza koltuk çekmişler, biz ise neden sırtımıza yastık koymadılar derdindeyiz...

--------------------------------------

Neyse efendim, bu konulara bir girdik mi bir daha çıkamayız. En iyisi incelemenin sonlarına doğru biraz da kitapla ilgili notlarımı paylaşayım ve dağılalım sonra:)

* Eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz kesinlikle benim yaptığım gibi hayatınızın en yoğun dönemine denk getirmemenizi tavsiye ederim. Kitap zor değil ama yorucu bir kitap. Özellikle ilk 70 sayfa karakterleri tanımakla geçiyor. İsimlerin hepsi şu sekiz tane sessiz harfin yan yana geldiği tipik Rusça isimler:) Atıyorum, kitabın 27.sayfasında tanıştığınız bir karakterle, 438. sayfada bir anda tekrar karşılaşabiliyorsunuz. bendeki baskının başında kitaptaki karakterlerin adının yazdığı sıralı tam liste vardı ve çok işime yaradı açıkçası...

* Boris Pasternak'ın akıcı bir dili var ve bölümleri (RTS öğrencileri iyi bilir) 'scene'lere ayırarak yazmış. Bu nedenle sinema veya tiyatroya uyarlanması nispeten kolay bir kitap ki zaten defalarca uyarlamışlar.

* Sinemada 'yönetmenin kestiği sahneler' olur ya, işte bunun edebiyat versiyonu da lazım sanırım:) Bu kitapta bazı bölümler bence biraz fazla uzatılmış. Biraz daha sadeleştirilebilirmiş. Ancak dönemin şartlarında belki de böylesi daha makbuldür, bilemiyorum.

* Kurguda çok fazla tesadüf durumu var. Zaten kitabı okuyan pek çok okur bu durumu gündeme getirmiş. Tesadüfler beni aşırı rahatsız etmedi ancak Pasternak'ın olasılık hesaplarını biraz altüst ettiği de bir gerçek:)

* Kitap aslında bir yandan da aşk kitabı... Siz benim bu konuda tek kelime etmemiş olmamı lütfen dikkate almayın:) Çok tasvip ettiğim bir aşk hikayesi değildi kendi adıma. Ancak başkaları hayranlıkla takip edebilir bu hikayeyi, onu bilemem...

------------------------------------------

Ve geldik incelememizin son satırlarına... Anlatmak istediklerimin yarısını bile anlatamadım ama bir yerde de durmak lazım diye düşünüyorum... Doktor Jivago, ara sıra kendi kalbinde de hissettiği ve bizim çağımızda da sıkça görülen 'kalp teklemelerinin' sebebini biraz da manevi nedenlere bağlamış. Diyor ki;

"Çoğunluk, yaşamak için ikiyüzlü hayat sürmek zorunda. Sağlığınız da bunun etkisi altında kalıyor. Gün geçtikçe, duyduğunuzun, düşündüğünüzün aksini söylemek zorundasınız. Sevmediğiniz bir şeyi sevmek, hoşlanmadığınız birşey karşısında hoşlanır gibi davranmanız gerekiyor. Sinir sistemi denen şey uydurma birşey değil. Varlığınızın parçası... Ruh denen şey tıpkı ağzınızın içindeki dişler gibi göğsünüzde duruyor. Buna devamlı olarak karşı gelemezsiniz. İsyan eder.”

Bence güzel ve evrensel bir teşhis koymuş Jivago... Bir de reçeteyi yazsaydı keşke diyesi geliyor insanın:) Lakin onu da belki hayatın içinde bir yerlerde aramak lazım. Ama bunu savaşmadan, kurşun sıkmadan, aç kalmadan, çocukları öldürmeden, birbirimizi ötekileştirmeden başarmak zorundayız.

Umarım kalbimiz, bizi her şeyin çok daha anlamlı ve yaşanabilir olduğu, umut dolu bir dünyaya taşıyacak kadar sağlamdır...

Hepinize keyifli okumalar dilerim...
"Halam ütü yapıyor ...Halam hep ütü yapar çünkü o çamaşır yıkamak ve ütü yapmak göreviyle bu dünyaya gelmiş bir melek :)..hep dışa kıvrılmış kısa çorapları var ayağında ..sanırım halamin ayakları yok :)..Halam hep pilili etekle dolaşıyor, hiç pantolonu yok ...elbisesi de ..doğuştan pilili etekli halam :)
.. ay benim teni esmer kalbi bembeyaz halam.... Z z Gabor hayrani ,Klimanjaronun karlarının da aglayan ,Audrey Hapbourne duruşlu ..evimizin gönüllü kölesi halam ...babannem diyorki
_Bakma onun Klimanjaro 'ya ağladığını,,"o aslında doktor jivago ya aşık "

Işte.doktor jivagoyu ilk duyduğum an o an :) kimdi bu "jivago "?ben bir doktor tanıyorum o da ayhan amca! Nami diğer "essekli doktor " bisikleti eşşek diye adlandırdığım yaslarim, bacaklarim raşitik ,demişler yürümesi zor ...annem kahrolmus ,ceviz yaprakları kaynatıp sarmislar günler boyu ..doktor Ayhan amca hergün bisikletiyle gelip iğne yapmış bana ..camdan gelişini görünce "eşşekli"dermisim :) annem diyorki 30 günün sonunda iğne yapılacak yerim kalmadığı için son igneyide vurmamış kahraman doktorum ...:)) şimdi bu adam varken "doktor jivago" ya aşık olmakta nerden çıktı be hala ......

Kitabı okurken o kadar mutluydum ki hep aklımda geçmiş günler vardı .:) kitap beni karlar ülkesine ,trenler ülkesine götürdü getirdi ..zamanda geri getirebilen nadir kitaplardan biriydi ....sanırım biz çocukken kar gerçek kar dı ...sobanın alevi gerçekti. ...sırtımıza giydigimiz sabahlik gerçek pamuktu. ..okuduğumuz kitaplar edebiyat ,dinlediğimiz müzik ruhun yansımasıydı. .
Gerçek cocuklardik biz ,yapay kelimelerimiz yoktu ..tıpkı şu an okusam mı ?diye düşündüğünüz bu kitap gibi ..
Yüksek ihtimalle benim haleti ruhiyemle okuyamayacaksiniz belki yaşınız gereği böyle hatıralara sahip değilsiniz ..yine de geçmişle buluşmak istediğinizde jivagoyla tanışın ...savrulan bir hayatın peşine düşmek için ....

Sevgiyle kalın ...
Elim varmıyor yazmaya yine. Her şey yarım. Her şeyim. Adam gibi bitirdiğim tek bir öyküm bile yok. Yuh be Meto, altmışına dayandın, diyorum. Romanın da öyle. Yarım. İçim sıkılıyor. Aklıma Hakan S. geliyor, Wapp’dan mesaj atıyorum. Konumuz yazmak elbette. Moralim düzeliyor. Aslında edebiyat hep moralimi düzeltir. Daha çok da okumak. Yazmaya sardım saralı okumam da azaldı. İyi ki 1K var diyorum. Ne kadar kıymetli insanla tanıştım yarabbi. Pırıl pırıl hepsi. Pierre Riviére mesela, ışıl karakuş . Daha niceleri. Enerjilerinin ne kadar yüksek seviyede olduğunun farkındalar mı acaba? Hayat enerjisi her zaman yüksek seyretmiyor insanda. Bu konuda Cem beni en iyi anlayandır sanırım. Neydi o incelemen öyle be Cem? Demiş miydim acaba okuduğum zaman “Ademoğlu Neredeydin”e Böll’ün yaptığın incelemene, bu nasıl güzel diye? Askerlik geçen bir yeri vardı romanımın, o kısmı bir daha yazdırdın, demem lazımdı. Derim elbette bir gün. Olur ya yayınlarsam bir gün, okursa da eğer, vay çakal Meto, bu kısımda benim etkim ağır der, belki. Kesin anlar. Bir kurt okur da o zira. Kaçın kurası?

İbrahim (Sisifos) Dr. Jivago’yu okuyacağım demişti galiba. Dedi evet. Zaten onun Ebru Ince’nin incelemesinin altına yaptığı yorum aklıma getirmişti romanı. Hatta Ebru Ince neden I yazmış, yoksa gerçekten mi Ince, İnce değil galiba diye düşünmüştüm.

Sıcacık inceleme içimi ısıtmıştı. “Halam ütü yapıyor ...Halam hep ütü yapar çünkü o çamaşır yıkamak ve ütü yapmak göreviyle bu dünyaya gelmiş bir melek :).” Böyle başlıyordu. Benim de aklıma Ümit Ünal’ın senaryosunu yazdığı “Teyzem” filmi geldi. Ağlamıştım film boyunca. Çok sene evvel. Halit Refiğ’in filmi. Ümit Ünal’ın tek bir kitabını okumamış olmanın utancını duydum. 3 kitabı var sitede. Tek bir okuru olmuş. Yuh diyorum kendime. Yuh Meto.

Rus toplumunun çarlık ve devrim sonrası değişimini anlamak için bu roman güzel bir fırsat bence. Roman oldukça hacimli. Siyasi yapıyı direkt vermiyor ama. Uyanık olmanız lazım. 1903'le başlar. Mağrur bir imparatorluktur Rus imparatorluğu. Rus-Japon savaşı patlak verir. Rus halkının yaşamını radikal olarak değiştiren olaylar bu savaşla başlar. Tıpkı tüm dünyada olduğu gibi Ruslar da Japonları tanımazlar. Tıpkı tüm dünya gibi onlar da küçümser. Ağır bir yenilgiye uğradıklarında monarşinin sonun başlangıcına girdiğini kimse bilemez. Bolşevikler hariç.

Siyasetin hamlığı midemi bulandırıyor. Hep bulandırdı zaten. CIA kazandırmış yazara Nobel’i, diyorlardı. O. Pamuk için de sarf edilmiş sözlere midem bulanıyor. Geçtim çabucak bunları elbette.

Müziği peki ya filmin? İnsanın kalbi erimez mi? Benim kalbimi eritmişti aslında. Yine eridi. Ömer Şerif’li olanına. Kitap ama, galiba kitap daha güzeldi. Kesin öyleydi. Ah Kitap…

Galiba film kadük kalmıştı roman karşısında. Bir hayli hem de. Müzikleri güzeldi ama. 2002. Keira Knightley & Hans Matheson dizisi varmış bir de. Ben hiç izlemedim. Film dediğim, dedim ya, Ömer Şerif'inki. İlla da, ille de roman ama. Boris Pasternak. Baris der Ruslar. I am looking for someone, diyor ya sorgu da, o işte.

Konu tıpkı çoğu okuyucu gibi bana da çok yabancı değil aslında. Bir yanıyla tabii. Aşk o yanı. Vahşetin Çağrısı’nı yazarken London, unutmuş olmalı aşkı, hatırlatmış olsaydı eğer biri bu yanını hayatın, yeminle yazmazdı Çinlilerin işgal ettiği dünya novellasını. İki aşk arasında kalmak var romanda.

Tam 15 bölüm roman. Bir de epilog var. Hangi bölümdü Allah aşkına? Bir bölüm vardı hani, Lara geliyordu görmeye, Yuriyatin kentine. Hatırladınız mı? Yuriyatin, Perm bölgesinde hani, uydurma olduğunu bilmiyorsunuz değil mi? Uydurma evet. Sırf kitap için yaratılmış bir kurmaca yer Yuriatin. Yok öyle bir yer Rusya'da.

Tonya, haksızlık olduğunu düşündüğüm yaşadıkları, kitap boyunca üzdü beni.

Jivago, bir Sovyet bürokratıyla aynı kadını sevmeseydi eğer, hayatı oldukça farklı olurdu. Galiba roman olmazdı o zaman.

https://www.youtube.com/watch?v=nRpmYGbbvGA
SAVAŞ — DEVRİM — AŞK

20.Yüzyıl'ın henüz başları, çarlık emperyalizmi savaşta, halk isyanda. Çarlığın gözü uzakdoğuda, kulağı Petrograd'ta. Kazan fokurdamaya başladı. İşçiler başkaldırdı. Yitik bir devrim, bitik bir çarlık, ortalık karışık, bir de dünya savaşı. Şu gelen örgütlü bir hareketin ayak sesleri, senelerden bin dokuz yüz on yedi*, kızıla boyanmış bir ay -Ekim- Devrimi.
~*Erhan abi için yazıyla uzun uzun yazdım:)~

Aşkı bırakıp savaşa devam ettiler. Biri beyaz, biri kızıl oldu. Savaş evin içini vurdu. Dünkü komşular bugün düşman, birbirini kırdı. Dün acımayanlar, bugün acınacak hale geldi. Bunun tam tersi de oldu. Bir çoğu bok yolunda öldü, cesetleri buhar oldu. Neyi ne için yaptığını bilmeden sürüye uydular. Sesi yüksek çıkan önce slogan başı, sonra sürüye baş oldu. Pratik teoriye uymadı, ütopya distopya oldu.

Şimdi şu soruya, sorularla yaklaşalım: Sovyetlerin günahı neydi?
Sosyalizmi tecrübe eden ilk ülke olması mı?
Marksist felsefeyi halkın bilmemesi mi?
Üretim miktarı, halkın tüketim miktarına yetecek kadar zengin bir ülke olmaması mı?
Halkının "cehalet mutluluktur" sözüne hayran olması mı?
Güce aşık yöneticiler mi?
Güce tapan halk mı?
.
.
.

Sorun ideolojilerde mi, şahıslarda mı?
İsminde sosyalist olan bir parti önüne çıkan her yahudiyi doğrayıp geçerken suç sosyalizmde mi?
Sosyalizmin dedikleri kişiden kişiye değişir mi?
Halbuki insanlar insanca, eşit bir şekilde yaşasın demiyor mu?

Barışçı, hümanist bir şair Boris Pasternak. Kan akıtan beyazın da, kızılın da karşısında. "Kan varsa o dava, artık hak dava değildir." der. Ülkesinin savaşlardan bunaldığı buhranlı zamanlarında, huzur ve refah getireceğine inandığı devrimi başlarda destekler. Sonrası malumunuz akan kan damarda durmaz, Beyaz'ı Kızıl'a boyar. Üzerine Stalin politikaları, mum ışığındaki umudu da söndürür. İçini bu romanla boşaltır tam on senede. Rahmetli Stalin yoldaş basımına yetişememiştir kitabın. Lakin halefleri de görmek istemez ve komünizme karşı olduğu gerekçesiyle bastırmazlar. İlginçtir, kitabın İtalya'da basılmasını sağlayan yayıncı da komünisttir :)

Kitabın basımı ve sonrasında gelişen tartışmalar, kitabın edebi niteliğinin gereği kadar konuşulmasının malesef önüne geçmiş. Ben kitabı okurken tarzını önceki yüzyıla benzetiyordum. Sonrasında okuduğum yorumlardan birine göre Nobel ödülünün verilme sebeplerinden birinin 19.yy. Rus Edebiyatı'nı yeniden dirilteceğinin verdiği heyecan olduğu yönündeydi. Nobel Heyeti mal bulmuş mağribi gibi atlamışlar hemen ama devamı gelmemiş romanın :)

19.yy. romanlarına nazaran politik mesaj verme konusunda da daha iyi iş çıkarmış sanki Pasternak. Konu bütünlüğünü bozmadan bunun üstesinden çok iyi gelmiş ve kitabın en zevk aldığım kısımlarını oluşturmuş.

Politik konulardan fazlasıyla konuştuk. Biraz da aşktan konu açıp ferahlayalım. Pasternak'ın şair olması, aşkın yoğun işlendiği bölümlerde çok naif dokunuşlar yapmasını sağlamış. Jivago'ya duygularını şakıtırken, akışkan lirik lezzet damağınıza yapışıyor, dilinizin tatlı bölümüne yeniden şıp şıp damlıyor. Biraz uzunca ama Lara'ya olan şu duygularını bir dinleyelim:

"Dünya güzeli sevgilim benim! Kollarım seni anımsadığı, dudaklarım dudaklarını hissettiği sürece sen yanımda olacaksın. Gözyaşlarımı sana layık olmak için dökeceğim. Belleğime seni acı dolu bir kederle işleyip narin bir resim gibi saklayacağım. Bunu becerene kadar ayrılmayacağım buradan. Sonra ben de çekip gideceğim. Seni nasıl çizeceğim biliyor musun? Denizde kopan korkunç fırtınadan sonra patlayan dalgaların kumsalın derinliklerinde bıraktıkları güçlü izler gibi önce hatlarını karalayacağım kağıda. Deniz, dibindeki çakıltaşı, midye kabukları, yosun ve hafif olan daha ne varsa önüne katıp kıyıya atarken eğri büğrü, düzensiz çizgiler çizer. Kıyı boyunca, kolay kolay yok olmayan, uçsuz bucaksız bir çizgi oluşur böylelikle. Hayat fırtınası da seni böyle mıhladı içime, gurur kaynağımsın benim. Seni böyle resmedeceğim işte."

Kitaptaki tesadüfler silsilesi meselesine yazarın aslen şair olan kimliği yönünden saçma bir yorum getirmek istiyorum. Şiirlerdeki kafiyeye benzer burada da koskoca romanda, tesadüfler yaratarak kendince bir kafiye oluşturmak istemiş olabilir mi :)

Bir haftadır kitapla bütünleşmekten böyle değişik fikirler geliyor aklıma. Filmini de seyrettim bunun üzerine. Artık bileğimi kesseniz kanım kızıl beyaz akar.

Kitabın sonunda da felsefesini koymuş ortaya Pasternak, sözde Dr.Jivago'nun ağzından yazdığı şiirlerle. Aralarından Pasternak felsefesini iyi yansıttığını düşündüğüm küçük bir bölümünü paylaşıyorum:

Petrus salladı kılıcını katillere
Ve koptu birinin kulağı,
Ama işitti sonra: "Kavga çözülmez demirle,
Koy kılıcını yerine, ey insan!"
Ey Rusya! O yıllar dile gelse, acını hafifletir mi bir nebze?


Ekonomik buhran... İşsizlik... Açlık... Grev... "Yahu bir dur Japon! Zaten ortalık karışık" Sonuç, Japon zaferi; Portsmouth Antlaşması... "Japon Bey diyeceksiniz" 1905 Devrimi... 1917 Şubat Devrimi... 1917 Ekim Devrimi... Beyazlar şaha kalkmış "Anamızı ağlattınız" diyor. Kızıllar "Ananızı da alın gidin" diyor. Ortalık kan revan... Katliamlar... Hava ölümcül soğuk, paltolar yamalı... Bir kaç patatesle takas edilen pianolar... Eskinin kapıcısı şimdinin apartman yöneticisi... Bu Hitler'de nereden çıktı... O gelen II. Dünya savaşı mı yoksa... Alın, canımızı da alın!.

Tüm bunlar çok değil yarım asırlık süre içerisinde yaşanmış.( Ruslar, boşuna soğuk mizaçlı insanlar değiller. Rus Mafyasının da ünlü olması tesadüf değil yani. Adamlar güçlerini, yaşanmışlıklardan alıyor. ) Boris Pasternak, tüm bu yaşananların ışığında Rusya'nın toplumsal ve siyasal krokisini çiziyor ve bize adeta "Bahçemizin halinden, baharımı kıyaslayın" diyor.

Sanat hem sanat içindir, hem toplum içindir bana göre. Bir sanatçı, pek tabii ki toplumsal yahut siyasal bir sorunun dışa vurumunu icra ettiği sanat dalıyla anlatabilir. Ama bunu yaparken dikkat etmesi gereken şeyler vardır. Estetik çizgiden çıkmayacak, vermesi gereken mesajları çaktırmadan verecek ve ağzımız da hoş bir tat bırakacak. Kısacası siyasal angajman, sanatın naifliğine zarar vermemelidir. Ama gel gör ki yazarımız bunu pekte önemsememiş. Yazar, kitapta hem karakterler üzerinden hem de olayları anlatıcı kimliği üzerinden görüşlerini bir güzel anlatıyor. Dolayısıyla, madem niyetin görüşlerini anlatmaktı, neden deneme değil de roman yazdın diye sormadan edemiyor insan. Tabi bu demek değildir ki bir görüş bildireceğimiz zaman deneme yazmalıyız, roman yazmamalıyız. Eğer meramımızı, roman ile anlatacaksak, yazdıklarımız romanın ruhuna uygun olmalı başka bir türde kitap okuyormuş hissi vermemelidir. Yani ben roman okurken, deneme okuyormuşum hissine kapılmamalıyım.

Aslında bunun için kızmıyorum yazara. Sonuçta siyasal bir baskının olduğu dönemde yazmış kitabı ve açık açık tavır almaktan çekindiğinden belki de bu şekli tercih etmiştir.

Pasternak, ne devrimci olmuş ne de devrime karşı yüksek sesle konuşmuştur. Zaten çokta cesur olmadığını kitabın baş karakteri olan Doktor Jivago'dan anlıyoruz. Fazla etkinliği olmayan, tuttuğunu koparamayan ama farkındalığı yüksek, fikirleri parlak ve fazlaca nezaket sahibi olan Jivago, Pasternak'in yansıması gibi.

Jivago, tam bir sinek ikili figürü çiziyor kitapta. Bunun yazar tarafından bilinçli olarak yapıldığını düşünüyorum. Kendisini anlamayan, ruhları esir olmuş, esaretlerini
mükemmel biçimde idealize eden insanlar tarafından Jivago sinek ikili muamelesi görüyor çünkü kimse onu anlayacak yetkinliğe sahip değil. Yani kendi değerlerini menfaat karşılığı satmış insanlar elbette Jivago'ya hak ettiği değeri vermeyecekti...

Efendim tüm bu kaosun ortasında Jivago, Tonya ve Lara üçgenin de yaşanan en az ortam kadar kaotik bir aşk hikayemiz de var. Aslında kitaba başlayacağım zaman bu aşk üçgenini duyduğumda Jivago'nun her çiçekten bal alan, kadınlara kur yapan ve hepsiyle flörtleşen kazanova bir karakter olduğunu düşünmüştüm. Ama yanılmışım. Yaşanan aşk her ne kadar yasak aşk olsa da ve etik değerlere uygun olmasada yine de beni rahatsız etmedi. Bunun sebebi, salt sevginin çok samimi bir şekilde anlatılmış olmasıydı. İhtiraslardan, şehvi duygulardan uzak kalpten gelen hislerle yaşanmış ve bir kalbe bir kaç kişinin sığabileceğini gösteren bir aşk. Aslında mezhebim geniş değildir ama yine de Jivago - Lara aşkını Tonya bile kabul edip şöyle diyorsa; "Ne kadar temiz ve güçlü duygularla seviyorsun onu! Sev,
böyle sevmeye devam et. Onu hiç kıskanmıyorum, sevmene de engel olmak istemem." ben artık bir şey demem bu aşka.

Aşka bir şey demem ama yazara diyeceklerim var yine. Bir aşk romanı yazılırken yapılmaması gereken dokuz kusurlu hareketin dokuzunu da yapıyor. En basitinden bir kaç hafta süren tren yolculuğunu sayfalarca anlatırken, Jivago ve Lara'nın aşkının başlamasını bir kaç sayfa ile geçiştiriyor. Böylece görüyoruz ki Paternak'ın amacı aslında aşk romanı yazmak değil. Bu aşk sadece bir paravan.
Yazar için son bir şey daha söyleceğim ve daha fazla eleştirmeden bitireceğim incelememi. Kitapta her konuya değinilirken Beyazlara destek veren Amerika, İngiltere ve Fransa üçlüsüne de değinmesini beklerdim ama bu konu nedense es geçilmiş.

Son tahlilde kitabın İlk yüz sayfasında sıkılmış olsam da ilerledikçe benimsemeye başladım ve bugün kitap bittiğinde sanki dostlarımdan ayrılmış gibi hisse kapıldım. 15 gündür, haşır neşir olduğum bu insanlar sanki kapı komşum, mesai arkadaşlarım gibiydiler.

Hoşçakal Jivago... Hoşçakal yiğit kadın Tonya... Hoşçakal Lara...

Doktor Jivago okuma etkinliği vesilesiyle Ebru Ince Hanımefendinin ne kadar rafine bir zevke sahip olduğunu anlamış bulunuyor ve kendisine teşekkür ediyorum. :)

Aşağıya da son zamanlarda dilime takılan bir şarkıyla hazırlamış olduğum Slayt linkini bırakıyor keyifli okumalar diliyorum.

https://youtu.be/Zfv-6W0K4FU
spoiler

KISKANIYORUM...

yanlış bir zamanda mı yaşıyorum...yanlış bir bir hayat ..yanliş bir mekan ..arkadaşlar dostlar....
sadece yaşıyorum sanırım..hiç bir hisse dokunmadan ...baktığımı düz görerek..kokulara burnum tıkalı...ne yesem lezzetsız ..içtiğim su plastik ..egzoz dumanı ..korna sesleri..küfürleşmeler arası bir yaşam...

oysa ben bir önceki hayatımda RUSYA da idim..
- balkondan bakınca Myanistkaya sokağının uzaklara ...trenlere doğru uzadığını görürdüm...
-ikinci NİKOLAY ın taç giyme törenini bu balkondan seyrettim...
-evim hürmet ettğim adamın ruhuyla dolup taşıyordu ..o adam Lev Nikolayeviç TOLSTOY du....
-odam sıcak olurdu..yerden tavana kadar kitaplar doluydu..temiz..keskın..köpükü süt ve kahve kokardı...
dantelli dokuma perdeyle kaplı pencerenin dışında ...dantel ilmiklerine hatırlatan ...çamurlu...
..gri _krem rengi bir kar olurdu ..

https://youtu.be/aS4YDuTfJ7Y

o zamanlar da ... notaları görürdük...
tanrım...o nasıl bir müzikti...!

senfoni tıpkı bir topçu ateşi altındaki bir şehir gibi..durmaksızın çöker ve yıkılır ..
ve inatla enkaz
ve molozlarının arasından kalkıp yükselirdi yeniden..


sözler... BORİS PASTERNAK...
YÜREK...ben

güzel kelimelerin ...bizi bu yoz dünyadan kaçırıp ..cok uzaklara götürmesi dileğiyle
okuyun ...
sevgiler....

Yazarın biyografisi

Adı:
Boris Pasternak
Unvan:
Nobel Ödüllü Rus Şair, Yazar
Doğum:
Moskova, Rus İmparatorluğu, 10 Şubat 1890
Ölüm:
Peredelkino, Sovyetler Birliği, 30 Mayıs 1960
Boris Leonidoviç Pasternak (18 Şubat, 1890 - 30 Mayıs, 1960), Rus şair, yazar, 1958 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi.

Moskova'lı sanatçı bir aileden geliyordu. Ünlü bir ressamın oğludur. Bir süre müzik eğitimi gördü. 1909'da müzik eğitimini yarım bırakarak Moskova Üniversitesi'nde felsefe okumaya başladı. 1912'de Almanya'ya giderek Marburg Üniversitesi'nde bir süre felsefe derslerini izledi. İtalya üzerinden Moskova'ya döndü ve Moskova Üniversitesi'ndeki öğrenimini tamamladı.

Yapıtlarında doğa tutkusunu doğaya ilişkin imgelerle dile getirmiş, insan ve toplum sorunlarını kaynaşmış bir bütünlük içinde yansıtmıştır. İlk şiirlerinde sembolizm ve fütürizm akımının etkileri görülmüştür. Pasternak bireysel yaratıcılığın toplumsal eyleme boyun eğmek zorunda kaldığı bir dönemde yetişmiş, şiirinde bireysel ve toplumsal yaşantıları organik bir bütünlüğe kavuşturmuş, toplumsal sarsıntıları kendi benliğinde derinliğine yaşayarak çağının trajik gerçekliğini dile getirmiştir. Şiire yeni söyleyiş özellikleri kazandırmış. Özellikle aşk ve tabiat temaları üzerinde durmuşdur.

İmge ve sözdizimi açısından Rus şiirine getirdiği yeniliklerle geleneksel Rus şiirinin yalın biçimlerini uzlaştırmıştır. Çağımızın en büyük şairlerinden biri sayılmaktadır.

1958 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı ama ödülü Stokholm'da kabul ederse SSCB vatandaşlığından atılacağı korkusuyla geri çevirdi. Peredelkino'da öldü.

Yazar istatistikleri

  • 30 okur beğendi.
  • 148 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 310 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.