Erdal Öz

Erdal Öz

YazarÇevirmen
8.8/10
1.256 Kişi
·
5.044
Okunma
·
369
Beğeni
·
8703
Gösterim
Adı:
Erdal Öz
Unvan:
Türk Yazar ve Yayıncısı
Doğum:
Yıldızeli, Sivas, 26 Mart 1935
Ölüm:
6 Mayıs 2006
Erdal Öz, 26 Mart 1935'te Sivas, Yıldızeli'nde doğdu. Devlet memuru olan babasıyla birlikte Türkiye'nin değişik yerlerini dolaştı. Tokat Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi'nde başladığı Hukuk eğitimini, Ankara Hukuk Fakültesi'nde tamamladı. Türk Dil Kurumu Yayın Kolu'nda, Türk Sinematek Derneği Ankara Şubesi'nde çalıştı. Sergi Kitabevi'ni kurdu. 12 Mart 1971 müdahalesiyle başlayan ara rejim döneminde siyasal görüşlerinden dolayı üç kez tutuklandı ama yargılanma sonucunda aklandı. İstanbul'da üniversite çevresindeki arkadaşlarıyla a dergisini çıkardı. İlk öykü kitabı Yorgunlar'a (1960) dergisi yayınları arasında çıktı. İlk romanı Odalarda, aynı yıl Varlık Yayınları'nca yayımlandı. 1975-1981 yılları arasında Cem Yayınevi'nin Arkadaş Kitaplar adlı çocuk edebiyatı dizisini yönetti. 1981'de Can Yayınları'nı kurdu. Çok sayıda yazarı Türk edebiyatına kazandırmanın yanı sıra dünya edebiyatını saygın yazarlarının kitaplarını yayımladı.

Edebiyat yaşamına şiirle başlayan Erdal Öz'ün Rasgele başlıklı şiiri, Kaynak dergisinde çıktı (1952). Yağmurlu Hikâye adlı öyküsü, Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayımlandı (1954). Varlık, Yenilik, Yeditepe, Pazar Postası, a, Değişim, Emek, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerde çeşitli öykü ve eleştirileri çıktı.

Erdal Öz, yapıtlarında toplum yaşamının bireyin iç dünyasındaki etkilerini duygusal bir üslupla dile getirdi. 1970 sonrasında toplumsal gerçekçi çizgiye yöneldi. 1970'lerde ve 80'lerde yayımladığı yapıtlarında 12 Mart döneminin hukuk dışı uygulamaları ve baskılarıyla karşılaşan tutukluların yaşantılarından kesitler verdi. Bireyin baskı, korku ve acı karşısındaki yalnızlığını, ezikliğini, direncini, umudunu etkin bir duyarlılık çerçevesinde işledi. Bunun başarılı bir örneği olan Yaralısın (1974) adlı romanıyla Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı. Kanayan (1973) adlı öykü kitabında; Deniz Gezmiş Anlatıyor (1976) ve Gülünün Solduğu Akşam (1986) adlı anı-romanlarında Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının idam kararı öncesi ve sonrasını, kendi izlenimlerini de katarak anlattı. Gülünün Solduğu Akşam'a girmeyen notlar ve izlenimlerini 2003'te Defterimde Kuş Sesleri kitabında topladı. SSCB gezisini içeren Allı Turnam (1977), 1998'de Bir Gün Yine Allı Turnam adıyla yeniden yayımlandı. Dedem Korkut Öyküleri (1979), Beyaz Yele (1981), Alçacıktan Kar Yağar (1982) ve Babam Resim Yaptı (2003) adlı çocuk kitaplarını çıkardı. Havada Kar Sesi Var adlı öykü kitabı, 1987'de basıldı. Sular Ne Güzelse adlı kitabıyla 1998 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Cam Kırıkları adlı yapıtıyla 2001 Sedat Simavi Öykü Ödülü'nü aldı.

Erdal Öz'ü 6 Mayıs 2006'da yitirdik
Bu ülkede hukukun yürümediğini, yaşadığım sıkıntılı dönemlerde, hukukun üstünlüğünün değil, hukukun nasıl alçakça kullanıldığının yakın tanığı olmuştum.
Durmadan okumak hoşuma gidiyor. Yine de nice kitabı okumaya çok geç kaldım. Daha hızlı okumam, arayı kapatmam gerekiyor.
Ayaklar altında sürünen ,yaltaklanan, yalvaran, köpekleşen biri olmamalısın . Başarabilecek misin ?
..........
Bu işin sonunda bir gün bir kurtuluş olacaksa, insanca olmalı, onurlu olmalı diyorsun, hep bunları diyorsun içinden. Kendi kendinle yüz yüze gelebilmelisin, bakabilmelisin kendi yüzüne. Başkalarının yüzüne de. Ama kendi yüzüne bakamayan biri, ne yüzle çıkar başkalarının karşısına? En korkuncu bu işte; kendi yüzüne bile bakamaz olmak.
190 syf.
İNCELEME DEĞİL YORUMLAMA;

Nerede kendini bilmez çocuklar
Bir sabah öylece çekip gittiler
Çınladı alkışlar kör sokaklarda
Yankısı kime kaldı

Deniz koydum adını
Kederi bende kaldı
Uzak köyler kurdum birbirine
Denizine aldandım...

Bu kitabı, her zaman gittiğim sahafta, kitapları karıştırırken buldum. Hemen aldım. Kitabın yazarı Erdal Öz, Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in kaldığı Mamak ceza evinde onlarla aynı dönemde bir süre kalmış. Çay ocağında Deniz'e rastlıyor ve oradan muhabbet başlıyor. Daha sonra iş, röportaj havasına bürünüyor. "Sen sor ben cevaplayım. Hiçbir şeyi atlamadan sor" diyor Deniz. "Devrim yolunda duruşumuzu herkes bilsin. Her şeyi yaz." Peşine Erdal soruyor o anlatıyor. Bu konuşmalar gizli yapılıyor.
Denizin koğuşu izmarit dolu. "İzmaritimi atacak yer bulamadım" diyor Erdal. Gün gün onun koğuşuna gidiyor ve konuşuyorlar. Bu sırada Hüseyin, ortak savunmalarını hazırlıyor.

Deniz çok rahat, her zaman olduğu gibi yüzü gülüyor. Herkes öyle. Şarkılar türküler söylüyorlar ve buradakilerin çoğu idamla yargılanıyor. Ama " Bak, buradaki çocuklar arasında 19 yaşında olan bile var. Hiç kimse korkmuyor. Çünkü inanıyorlar." diyor Deniz, İnanç tüm duygulardan üstün gelir. Devrim sevdası olmasa bunları yapamazdık.

Deniz Amerikan askerlerini kaçırma olayını detaylıca anlatıyor. Nasıl yakalandıklarını neler hissettiklerini neler yaşadıklarını.
Gemerek'te halk ona saldırmıyor. Hatta saygılı davranıyorlar. Yakalanıp Kayseri'ye götürüldüğünde, oradaki yetkililerde bir üzüntü havası hakim. Sanki herkesin eli kolu bağlı ama emir kulu oldukları için bu şekilde davranıyorlar. Deniz'in söylemleri bu şekilde.

Daha sonra Yusuf ile görüşüyor Erdal Öz. Yusuf daha naif. Belki de aralarındaki en çekingen olan. Deniz aksi, sivri ve karşıt. Hüseyin ise çok konuşmaz ama ağırbaşlı.

Yusuf ta anlatıyor anılarını.

Deniz sanki oradakilerin abisi gibi. Mücadelenin simgesi olmasındaki sebep belki de bu. Çünkü kendisini çok iyi anlatmasını ve bu yazıların gelecekteki devrimcilere ulaşmasını istiyor. Ceza evinde müşkül durumda olmadıklarını bilakis devrim ateşiyle tutuştuklarını, duruşlarını koruduklarını bilmelerini, kimsenin acımamasını istiyor.

Ne yazık ki, Erdal Öz tutuksuz yargılanma kararı ile tahliye ediliyor. Bu karara sevinemediğini, kalıp biraz daha konuşmak istediğini belirtiyor.

Kitabın aslında en can alıcı kısmı, avukatlarının anıları. Bu sayfaları okurken zangır zangır titrediğimi fark ettim. Dudaklarım titriyordu gözlerim dolmuştu.

Üç fidanın idama gidiş süreçleri ayrıntılı şekilde anlatılıyor. Son sözleri, istekleri, vasiyetleri. Neler neler. Ayrıntıları yazmak istemiyorum çünkü olanı tekrar zikretmek müthiş bir acı olur.

Onları asan düzen, onların ölüsünden dahi korkuyordu. Basına yapılmaya çalışılan açıklamalarda, idama giderken korkudan ağladıkları, pişman olduklarını söyledikleri gibi çarpıtma söylemlerde bile bulunmuşlar.

Bir de Yusuf'un iki mektubundan (son mektupları) birisi sakıncalı bulunmuş ve iletilmemiş. Vasiyetleri olan, arkadaşları Taylan Özgür'ün yanına gömülme istekleri yerine getirilmemiştir. Emniyet müdürünün yangından mal kaçırırcasına "cenazelerini ya şimdi alırsınız ya da biz herhangi bir yere gömeriz" sözü ile mecbur aileleri vasiyeti yerine getirememiştir.

Kitabı okurken sanki 6 mayıs sabaha karşı ben de o avluda idim. Yanımdan geçerken bana da gülümseyip selam verdiler. Elimden gelmedi durduramadım. Onları izledim çaresizce. "Bir devrimci ölüme, düğüne gider gibi gider" demişti Deniz. Sanki bir düğündeydik ama etrafta katiller vardı sadece o üçü mutluydu.

Kitap ve kişiler hakkında söylenecek eleştirilecek çok şey var fakat siyasete fazla bulaşmadan, kitabın içeriğinden sapmadan, içimden geldiğince ifade etmeye çalıştım. Umarım kitabı okumak isteyenlere bir fikir verebilmişimdir.

Son olarak bir kaç şarkı ekleyip herkese iyi okumalar dilerim.
https://youtu.be/vn22hxepu3Q
https://youtu.be/QVqAUUlmDqU
https://youtu.be/RumAA1vCBdA
https://youtu.be/Qfx4x0186zo
248 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Adın yok.
Siyasisin.
Nurilerin koğuşuna atıyorlar seni..

Sonra daracık bir odaya alıyorlar. Her geçen an daha da daralan.

Ayaklarının dibinde insan pislikleri, sidik kokusu ve kan.
Nefes diye onları çekiyorsun içine. Ciğerlerine yapışıyorlar.

Diri diri gömülmüş gibisin. Üstün başın pislik içinde.
Beklemek korkunç..

Ezen değil ezilensin. Vuran değil vurulan. Ağzı burnu kanayan, dişleri dökülen..
Gözlerin bağlı.
Beline, böğrüne, kıçına, kafana tekmeler iniyor.

Soyuyorlar seni bağıra çağıra. Utançla korku birbirine dolanıyor.
Yine tekmeler, yumruklar..
Haça benzer bir tahtaya sabitliyorlar seni.
Bir bakır tel bağlıyorlar serçe parmağına.
Birden bir alev sarıyor. Elektrik veriyorlar.
Nefes alman imkansız..

Tabanlarına vuruyorlar kalın sopalarla, bütün vücuduna.
İç organların sarsılıyor.
Tekrar elektrik veriyorlar.
Tekrar..
Tekrar..
Büyük bir zevkle izliyorlar seni.
Şaşırıyorsun, bir insan nasıl bu kadar küçülebilir diye. Aklın almıyor.

Bir kişi değil, beş kişi, on kişi. Keşke ölsem diyorsun. Zaman kavramını yitiriyorsun.
Etlerin kemiklerinden ayrılıyor sanki.
Bağırmanı istiyorlar, sözde seni daha çok ezebilmek için. Acizliğinin tadına varmak için.
Bağırmıyorsun.
Dayanabilecek misin?..

Felç olmak üzeresin. Beynin sancıyor.
Yüreğin çatlamak üzere.
Gülüyorlar..

Sonra cinsel organına elektrik veriyorlar. Bir tel sokuyorlar sanki içine.
Çıldırıyorsun.
Ölüyorsun.
Tabanların patlamış, yere basamıyorsun. İçinden kusmak geliyor.

Ayakta duracaksın. Oturmak yasak.
Çırılçıplaksın. Donuyorsun.
Seni hayvanlaştırmaya çalışırken canavar kesiliyorlar.

Ellerinde kızılcık sopaları.
Ayaklarından başlıyorlar vurmaya.
Sonra tuza bastırıyorlar seni, için yansın diye..
Tırnaklarını söküyorlar.
Ölmeyi delice istiyorsun ama yaşıyorsun.
Nereye kadar direneceksin?
Nereye kadar susacaksın?
Nereye kadar dayanacaksın?..

Kan işiyorsun.
Makatında dayanılmaz bir acı.
Bağırsaklarını patlatmışlar.
Copla..
Ağlıyorsun sessizce.
Utanıyorsun..çok utanıyorsun..
Öfkelisin..



Daha fazla yazamıyorum. Farazi değil, hayali hiç değil, hepsi yaşanmış gerçeklerle dolu olan bu kitabı okumak gerçekten çok zor..


Ve bir adın var artık..
Sen de Nuri'sin.



Mutlaka okuyun..
288 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bir çizik
Bir çizik daha..
Yüreğin orta yerinde
Üzerine tuz basılan..

Bir ilmek
Bir ilmek daha..
Gençliğin en güzel çağında
Umudun boğazına dolanan..

Önce biri
Sonra diğeri
Sonra diğeri..

Gerçek acıların, dilsiz feryatların, harflerle, kelimelerle, ünlemlerle ifade edilmeye çalışıldığı bu kitap, anlatımı ve coşkusuyla oldukça başarılı. Fakat okudukça gözlerimizin önünde beliren acının en çıplak haline oranla, yazılmış ve yazilabilecek her satır kadar yetersiz aslında..

Çünkü yeşil parkasıyla, zayıf ve solgun bedeniyle, alev alev yanan gözleriyle satırların arasından Deniz beliriyor, yaklaşıyor, yaklaşıyor..

Gözlerinizin ta içine bakıp anlatıyor, anlatıyor..

Hapishanede, kaldığı daracık bölmede, okuduğu kitaplarda, soymak için girdiği bankada, oradan kaçışında, Amerikan üssünde, silah deposunda, öldürmekle yaşatmak arasındaki ince çizgide, soğuktan yüzleri çatlarken pusuda, çamurda, karanlıkta, sigarasız, çaysız ve susuzken, yaralanırken, yakalanırken, direnirken, ve hatta Filistin 'de, emniyette, işkencede..her yerde..
"Umut mu? Umut her zaman var!"derken..

İdam edileceğini bilerek yaşarken, dimdik, inanan, korkmayan, nasıl ipe gittiğini herkesin bilmesini isteyen ve düşüncelerin asla ölmeyeceğini haykıran Deniz..

Ve damarlarında dolaşan kavganın ateşiyle mutasyona uğrayıp devleşen insanların hikayesi..

Fiziksel işkenceyi umursamayan, topuklarından kan fışkırana kadar falakaya yatırılmaktan tutun da vücutlarının en hassas noktalarından elektrik verilerek komaya sokulmaya kadar, pek çok akıl almaz ve insanlık dışı işkenceye maruz kalan,yine de direnen, inanan insanların hikayesi..

Kitap okuyan, müzik zevki gelişmiş, dava ekseninde derinleşen bir sevgi anlayışına sahip olan, ki bazı durumlarda kardeşten bile yakın hissedilerek yaşanan dostluklarla bezenmiş insanlar..
İşte tam da buradan anlaşılıyor bambaşka bir nesil olduğu. Basma kalıp sözlerin, birkaç sloganın arkasına sığınmış,günümüzün bilinçsiz yığınından onları ayıran bu kadar gerçek olmalarıydı belki de.

Deniz Gezmiş,
"Ben edebiyattan geldim.." diye ifade ediyor kendisini. Ve sonrasında, çok ağır işkenceler yapan birinden bahsederken,

"Edebiyatın bir insanda işkence duygusunu yok edemeyişine şaşıyor insan. Olmaz öyle şey. İyi bir edebiyatın olduğu yerde işkence mişkence olamaz.." diye ekliyor.

Anlıyorsunuz ki edebiyat kavramlarının dahi içi dopdolu. Bilerek inanmak ve bilerek direnmek, onları bu kadar güçlü kılıyor belki de.

12 Mart 1971 muhtırasından sonra tutuklanan yazar Erdal Öz 'ün, hapishanede karşılaştığı üç fidanın, Deniz 'in , Hüseyin 'in ve Yusuf 'un duygularınızı fazlasıyla yükselten hikayesi.

Neden peki?
Evet, suç işlemişler, banka soymuşlar,adam kaçırmışlar, izinsiz silah taşımışlar..vs.
Fakat idamlarının sebebi bunlardan hiçbiri değil.

«Türkiye Cumhuriyeti Teşkilâtı Esasiye Kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanunla teşekkül etmiş olan Büyük Millet Meclisini ıskata veya vazifesini yapmaktan men’e cebren teşebbüs»

Askerî Yargıtay bu cezayı iki kere bozuyor, üç kişininki hariç.

Olay meclise geldiğinde "ivedilikle " görüşülüp, idamın onaylanması için kalkıyor parmaklar.

İsmet İnönü'nün Anayasa Mahkemesine başvurmasına rağmen Meclis ve Senatodaki görüşmelerde "Kabul!" nidaları yükseliyor yine..

Peki sizce, neden 23 kişiden üç kişi?..
Okuyun lütfen..

Bu arada unutmadan, ailelerinin taleplerine rağmen, cenazelerin yan yana defnedilmelerine izin verilmiyor. Bu traji komik hadisenin iki sebebi var aslında;

1- Düşünmek kadar tehlikeli (!) başka bir eylem daha yoktur.
2- Bazı insanlar asla ölmez..


"Kâğıdımız çaput bizim
Kefenimiz bulut bizim
Mesleğimiz umut bizim
Kıranlara selâm olsun!.."


Keyifli okumalar..:)
288 syf.
"İnsan ne zaman ölür, gülünün solduğu akşam." İşte böyle güzel bir sözle başlıyor kitap ve bu giriş bile ne kadar iyi bir kitabın sizi beklediğini gösteriyor.


1970 lı yıllar. Fikirlere tahammülün olmadığı, insanların sırf inandığı görüşler yüzünden hunharca öldürülüp, asit kuyularında faili meçhul edildiği, gencecik fidanların hapislere tıkılıp işkence gördüğü, asıldığı yıllar...Yazar Erdal Öz' de bu dönemi yaşamış biri olarak yazıyor Gülünün Solduğu Akşam ' ı. İçeride tanıyor Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Arslan ve daha nicelerini. Deniz Gezmiş ' e söz veriyor onların hikayesini yazacak ve gelecek nesillere okutacak. Kitabı hapishanede yazmaya başlıyor. Ama erken tahliye olması kitabı orada tamamlanmasına engel olmuş. Mahkumların ağzından dinliyor hikayelerini ve yazıyor. Olayların bizzat içinde olduğu için kitap oldukça samimi ve gerçekçi. Deniz Gezmiş' e verdiği sözünü tutuyor böyle başarılı bir kitap yazarak. Onların davalarının arkasındaki sağlam duruşları, ölüme giderken bile bunu haykırmaları, yüreklerinin büyüklüğü gerçekten okunmaya değer.


Her kesimden insanın içini acıtacak, vicdanı varsa hüngür hüngür ağlatacak, belgesel şeklinde yazılmış bir anı kitabı. İnsanların görüşleri yüzünden bunları yaşamaları, gördükleri işkenceler o kadar ağırki gerçekten sistemi, adaleti sorgulamamak mümkün değil. Daha yazmak isteğim çok şey var ama uzatmanın da anlamı yok. Uzun lafın kısası okunmaya kesinlikle değer bir kitap...
160 syf.
·2 günde
HARİKA BİR KİTAP OKUMAYA NE DERSİNİZ?

Erdal Öz’ün yazdığı ilk kitabı ve kitabı 23- 24 yaşlarında yazmış.

Kitaba gelirsek şüphesiz ki BİRAZ DOSTOYEVSKİ BİRAZ DA CAMUS tadı var.
Ama işin tuhaf yani ise Erdal Öz’ün bu kitabı yazmasına neden olan yazar ne Dostoyevski ne de Camus.
Kitap Gogol’un o muhteşem kitabı
“ Palto “ kitabından esinlenerek yazılmış.
Kitabı okurken kendinizi bi an bu yazarlarının içinde buluyorsunuz.

Özellikle kitabın önsöz kısmı da beni çok etkiledi. Önsöz kısmında kitabın basılması için dönemin Varlık Yayını yönetmeni Yaşar Nabi ile Erdal Öz’ün mektuplarından küçük kesitler yer alıyor.
Yaşar Nabi’nin bir mektubunda kitap için
“ Dostoyevski ve Camus arası bir şey. “ demesi de beni kitaba daha çok bağladı diyebilirim.

Bir de yazar kitapta hiç “ve“ bağlacını kullanmamış, bunun nedeni ise usta yazar Nurullah Ataç’ın “ve“ bağlacının Türkçe olmadığını, Türkçenin yapısına aykırı olduğunu söylemesinden kaynaklanıyor.

Biz herhangi bir cümlede “ve” bağlacını kullanmadan yapamazken, kitapta hiç “ve” bağlacı kullanılmaması kitaptaki cümlelerin ne kadar zorluklarla oluşturulduğunu gösteriyor.

Ben kitabı çok beğendim, kitap oldukça farklı, şaşırtıcı ve sürekleyici...

“ BU KİTABIN DEĞERİ BİLİNMELİ. “

Böyle bir sitede bu kitabın yeterli değeri görmemesi de acı.
Kitabın çok farklı bir tadı var, kesinlikle okuyun, okutturun.
248 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Erdal Öz’ün romanı (1974) • 12 Mart 1971’deki hükümet darbesini hazırlayan terör dönemini anlatan eserlerden biri. Bir gece beş görevli tarafından evi aranan, çuvallara tıka basa rasgele doldurulmuş kitaplarıyla birlikte götürülen bir gencin tutukluluk günleri....


Nurilerle doluydu koğuş." diye başlar kitap. daha ilk sayfadan itibaren insanı yüreğinden yaralar.


Erdal Öz'ün kullandığı anlatım tekniği (2.tekil) nedeniyle ilk satırında itibaren sizi içine çekiyor, çünkü karakterler arasında bir siz, bir de Nuri'ler var.Anlatımı yalın, karşınızda anlatıcı, doğrudan size hitap ediyor. Kitabın sonunda siz de kendinizi Nuri gibi hissediyorsunuz, işkence görmüş, hırpalanmış, susturulmuş. Verdiği duygunun altından kalkamıyorsunuz bir müddet, belki bunun etkisiyle biraz zorlanabilirsiniz okurken, yakın tarihimizde yaşananları aklınız almıyor çünkü.


"Bağırsana ....," diyor biri

Kapkara, kalın bir yüz. Başının bir yanında uzatıp biriktirdiği bir tutam saçı, tarakla tepesinden geçirtmiş, yapıştırmış çıplak başına, örtmüş sözde kelliğini. Bir arkadaşın vardı, şiirler yazardı, o böyle tarardı saçlarını, ama onunki pek belli olmazdı. Bununki çok uydurma bir şey. Kaşları da yok gibi. Bu yüzü ilk defa görüyorsun. Kapkara. Cop gibi.

"Bağırsana be !...”

"Adını bağışlamadın?"

Nurilerden biri ilk kez adını soruyor sana. Sesini kısıyorsun, fısıldar gibi:

"Nuri" diyorsun yavaşça. "Nuri...”


.Yaralısın", romanı unutulmazlar arasına girecek çok acı bir roman.Gerçek mi ya da kurgumu bilmiyorum ama , okurken her anı gerçek .İçiniz acıyor....isyan ediyorsunuz....”Bağırsana be !” diyorsunuz .

“Bir ulus ,destanı kadar ulustur “ sözü gerçekse eğer .
“ Bir ulus ,romanı kadar uygardır “, sözü gerçekse....

( Yaşar Kemal )

Ayrıca ;
Yaralısın kitabı Orhan Kemal Roman Ödülü Kitaplar listesinde yer almaktadır.

Elinizden bırakamayacağınız bir kitap .Okumak isteyenlere şimdiden keyifli okumalar ...
288 syf.
·10/10
Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan. Onlar hakkında çok yazıldı, çok çizildi. Kimileri onları oğulları gibi, kardeşleri gibi, abileri gibi gördü; kimileri düşman gibi. Aradan geçen bunca zamanda görüyoruz ki onlar, birilerinin kişisel çıkarlarina, hirslarina, egolarina kurban gittiler. Onlar gittiler, geçen bunca yılın ardından her yıl hatırlaniliyorlar. Onları darağacına gonderenlerin adı bile bilinmiyor. Hani Nazım Hikmet Ran sormuş ya adalet bakanına; Ömer Hayyam'i bilir misin diye? Elbette bilirim demiş. O devirde Adalet bakanı kimdi deyince ses gelmemiş. İşte o hesap.

Onlar ve diğer arkadaşları, Sinan'lar, Alp'ler, Mustafa'lar, irfan'lar, Hacı'lar... Çok değil elli yıl önce M. Kemal ve arkadaşlarının defettigi emperyalizmin tekrar ülkeye sokulması üzerine tepki gösterdiler. Köylülerin daha refah yaşaması için eylem yaptılar. En çok da köylülere guvenirlerdi. Kim derdi ki sonlarına yine köylüler karar verecek.

Dört Amerikan askerini kaçırdılar, sözde fidye istediler. Eğer istekleri kabul edilmezse, öldüreceklerdi onları. Fidye verilmedi, öldüremediler. İki askerin eşleri hamileymis. Yazdıkları mektubu buldular. Yapamadılar. Şöyle diyorlardı.
" Çok da iyi besliyorduk adamları. Biz kendimiz doğru dürüst yemiyor, onlara yediriyorduk. Muzla besledik ve herifleri muzla." Köylerde kendilerine getirilen yiyeceklerin paralarını verdiler, almak istemedi yiyecekleri getirenler, zorla verdiler parayı.

Sadece Amerikan askerlerini değil hiç kimseyi öldüremediler. Öldürmek için değil yaşatmak için yaptılar her ne yaptılarsa.

Her biri ülkenin en iyi okullarında okuyorlardı. İsteselerdi hepsi devletin en tepesinde kallavi koltuklara otururlardı. Ama onlar bu düzenin adamı olmak istemediler. Hani Behzat amirim diyor ya; " iyi bir adam olamadım, ama kimsenin de adamı olmadım" diye.

Hep düşünmüşumdur, neden deniz Gezmiş adı bu kadar öne çıktı diye. Arkadaşlarının anılarına göre o tam bir liderdi. Devrimci duygularini iliklerine kadar yaşıyordu, bu yolda hiçbir zaman kuşkuya düşmedi. Yakalandığı zamanlarda dışarıdakiler paniklediler, ne yapacağını bilemediler.

Erdal Öz , gazeteci. Her düşünen gibi o sıralar o da içerde. Deniz' le karşılaşıyor bir gun. Şöyle diyor ona: " Bizi sen yazacaksın, şu anda tek görgü tanigimiz sensin. Boku bokuna asılıp gideceğiz. Bizlerden sen sorumlusun. Bizi iyi incele. Bize sorular sor,yaz bizi. Yazar mısın? "
(s18)
Ve yazmaya başlar, onlar anlatır o yazar. Ve bu kitap oluşur. Kitap çok duygusal, çok hüzünlü. Yaşananlar zor, ama rahatlar. Hele irfan Uçar kısmı, berbat. O kısmı okumak çok ağır geldi bana. Bir insanın bir insana böyle eziyetleri nasıl yapabildiğine şaşıyir insan.

Son olarak arka kapaktan bir bölümle bitirelim.
" Ani, belge,anlati karışımı bu kitabı dilerseniz roman gibi okuyun, yeter ki sizde bırakacağı hüzün kalıcı olsun."
272 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
'Ne yaptılar sana?'
'Her şey.'
'Ne istediler senden peki?'
'Her şey, her şey. '
'Sen ne dedin? '
'Hiçbir şey...'

Başka söze, cümleye gerek mi var. Yine acılar, yine çaresizlik. Bu kadar yalın, samimi bir anlatım. Bu gibi olayları yaşayan insanları, yaşarken ölenleri, yaşarken kaybolanları anmak adına...
248 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Erdal Öz'ün 70'li yıllarda parça parça 'siyasi' olarak cezaevine girdiği zamanlarda gördüğü , duyduğu gerçek hikayelerin, acıların kitabı YARALISIN.

"Hazırsındır insanları sevmeye. Hep birilerine güvenmek, birilerine sokulmak, bir şeyler vermek isteğiyle dolusundur. Güzel bir görüntüyü, güzel bir ezgiyi, güzel bir şiiri, bugün güzellikleri bölüşecek, paylaşacak birileri olsun istemişsindir. Senin yapında vardır bu sevecenlik. Yakınlaşmalarının çoğu yıkımlarla bitmiş olsa da böylesindir."

Şu cümle için okudum resmen şu kitabı, o kadar tanıdık o kadar benim için yazılmış ki, Erdal ÖZ'ü sevmem, bence ülkemizin bir tarihine ışık tutan en güzel kaynaklarından biri olan Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın? kitabı ile oldu, okumamak eksikliktir bence. Bir yazarın hayatı, hikayelerinin kaynağını, bir insanın nasıl yazar olabileceğini, hikaye değerlendirmelerini, iç dünyasını görmek her zaman hoşuma gitmiştir.

Başından sonuna acılar içinde kitap, aralara serptiği mizah öğeleri bile kurtarmaya yetmiyor bu işkenceleri. Okurken ayak tabanlarım ağrıdı, başım zonkladı, vücudum acıdı. Neden ya...
Bir insan bir insana neden işkence yapar? O kadar iğreniyorum ki bazen insan olmaktan. Neden yaralısın? İnsanların bu kadar insanlıktan çıktığını görmek, bilmek yaralıyor seni, iğrendiriyor. İnsan olmaktan korkunç bir utanç duyuyorsun. İnançlar değişse de tavırlar değişmiyor. Öyle yüklü bir vicdan azabı geliyor ki.

Düşünüyorum ben böyle kitapları neden okuyorum diye. Niye kendime eziyet ediyorum kokulu aşk romanları okumak, pizza olmanın insanları mutlu ettiğine olan inanç satır aralarına işlenmişken neden okuyorum yaralıları. Borçlu hissediyorum sanırım. Biz rahat rahat bazı kitapları okurken, bazı şeylere ses çıkarırken, öğrenirken bunları zamanında öncelemiş, uğraşmış, çekmiş Nazım Hikmet'lere, Aziz Nesin'lere, Sabahattin Ali'lere Deniz Gezmiş'lere ... borçluyuz diye düşünüp onları bilmem gerektiğini, nerden geldiğimizi öğrenmem gerektiğini düşünerek okuyorum. Sonra kitabı okurken acı çektiğimi düşünürken, hisle çektiğim acıyı küçümseyerek bitirmeden bırakamıyorum, şımarıklık yapma okurken onların çektiği işkenceyi anlayabilmen mümkün değil diyorum. İnsanın insana yaptıkları korkunç. Ve hala bunların yapılıyor olması... Kitabı dışarda, insanlar arasında, kaygıyla gerginlikle okuyup etkilenmemek için bin kere ara verip, aralarda komik videolar izleyerek zihnimi temizlemeye çalışmak da ayrı bir manyaklık benim için.

Ama Erdalcığım diyor ki; "Vuran olmaktan daha güzel vurulan olmak; çok daha güzel. Basılmış, ezilmiş de olsan, bir papatya gibi yaşamak kararındasın, ezilmiş, yaralı bir papatya."

Tüm ezilmiş papatyalara selam olsun.
288 syf.
·5 günde·8/10
Deniz Gezmişler neden asıldı?
20li yaşlarında ki bu tertemiz masum çocukların tek isteği Tam bağımsız, özgür bir ülkede yaşamaktı. Adaletsizliğin, ikiyüzlülüğün , faşizmin coğrafyasında, Amerikan kuklaları tarafından yönetilen sömürge bir ülkede yaşamak değil. Yıl 2018. Durum aynı. Ve elimizden hiçbirşey gelmiyor. Türkiye yine bir sömürge ve yine faşizm almış başını gidiyor. Özgür değiliz, bağımzsız değiliz. Kırgınız ,kızgınız. Yorgunuz, umutsuzuz. Yaşamlarımız üzerinde oynanan oyunların farkındayız.
Bu çocuklar nasıl da cesurdu, nasıl da korkusuzdu, nasıl da adanmıştı, inanmıştı. Türkiye tarihinin en utanç verici olaylarından biridir bu. Bu üç gencin, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan'ın katledilmesi insanlık adına utanç vericidir. Bakın geçmişe ; bu çocuklar en azından emperyalizmle mücadele etmek, dünyayı değiştirmek için birşeyler yapmışlar. Hayatlarından vazgeçmişler. Bu nasıl bir özveridir. Bu nasıl bir milliyetçiliktir. Bu nasıl bir duyarlılıktır. Oysa 1980 sonrası gençliğine bakıni duyarsızlaşmış, bencilleşmiş, susturulmuş, robotlaştırılmış, tüketim toplumu haline getirilmiş, kişiliksizleştirilmiş bir gençlik. Çok üzgünüm, söyleyecek söz bulamıyorum. Ve bu insanların kısacık hayatlarının yanında kendi yaşamımın ne kadar boş ve amaçsız olduğunu görüyorum. DENİZ , HÜSEYİN ve YUSUF sizleri unutmayacağız. Bağımsızlık mücadelenizi, bir millet için yaptığınız fedakarlıkları unutmayacağız. Siz kısacık yaşamlarınızla efsane oldunuz. KAHROLSUN FAŞİZM..

Yazarın biyografisi

Adı:
Erdal Öz
Unvan:
Türk Yazar ve Yayıncısı
Doğum:
Yıldızeli, Sivas, 26 Mart 1935
Ölüm:
6 Mayıs 2006
Erdal Öz, 26 Mart 1935'te Sivas, Yıldızeli'nde doğdu. Devlet memuru olan babasıyla birlikte Türkiye'nin değişik yerlerini dolaştı. Tokat Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi'nde başladığı Hukuk eğitimini, Ankara Hukuk Fakültesi'nde tamamladı. Türk Dil Kurumu Yayın Kolu'nda, Türk Sinematek Derneği Ankara Şubesi'nde çalıştı. Sergi Kitabevi'ni kurdu. 12 Mart 1971 müdahalesiyle başlayan ara rejim döneminde siyasal görüşlerinden dolayı üç kez tutuklandı ama yargılanma sonucunda aklandı. İstanbul'da üniversite çevresindeki arkadaşlarıyla a dergisini çıkardı. İlk öykü kitabı Yorgunlar'a (1960) dergisi yayınları arasında çıktı. İlk romanı Odalarda, aynı yıl Varlık Yayınları'nca yayımlandı. 1975-1981 yılları arasında Cem Yayınevi'nin Arkadaş Kitaplar adlı çocuk edebiyatı dizisini yönetti. 1981'de Can Yayınları'nı kurdu. Çok sayıda yazarı Türk edebiyatına kazandırmanın yanı sıra dünya edebiyatını saygın yazarlarının kitaplarını yayımladı.

Edebiyat yaşamına şiirle başlayan Erdal Öz'ün Rasgele başlıklı şiiri, Kaynak dergisinde çıktı (1952). Yağmurlu Hikâye adlı öyküsü, Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayımlandı (1954). Varlık, Yenilik, Yeditepe, Pazar Postası, a, Değişim, Emek, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerde çeşitli öykü ve eleştirileri çıktı.

Erdal Öz, yapıtlarında toplum yaşamının bireyin iç dünyasındaki etkilerini duygusal bir üslupla dile getirdi. 1970 sonrasında toplumsal gerçekçi çizgiye yöneldi. 1970'lerde ve 80'lerde yayımladığı yapıtlarında 12 Mart döneminin hukuk dışı uygulamaları ve baskılarıyla karşılaşan tutukluların yaşantılarından kesitler verdi. Bireyin baskı, korku ve acı karşısındaki yalnızlığını, ezikliğini, direncini, umudunu etkin bir duyarlılık çerçevesinde işledi. Bunun başarılı bir örneği olan Yaralısın (1974) adlı romanıyla Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı. Kanayan (1973) adlı öykü kitabında; Deniz Gezmiş Anlatıyor (1976) ve Gülünün Solduğu Akşam (1986) adlı anı-romanlarında Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının idam kararı öncesi ve sonrasını, kendi izlenimlerini de katarak anlattı. Gülünün Solduğu Akşam'a girmeyen notlar ve izlenimlerini 2003'te Defterimde Kuş Sesleri kitabında topladı. SSCB gezisini içeren Allı Turnam (1977), 1998'de Bir Gün Yine Allı Turnam adıyla yeniden yayımlandı. Dedem Korkut Öyküleri (1979), Beyaz Yele (1981), Alçacıktan Kar Yağar (1982) ve Babam Resim Yaptı (2003) adlı çocuk kitaplarını çıkardı. Havada Kar Sesi Var adlı öykü kitabı, 1987'de basıldı. Sular Ne Güzelse adlı kitabıyla 1998 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Cam Kırıkları adlı yapıtıyla 2001 Sedat Simavi Öykü Ödülü'nü aldı.

Erdal Öz'ü 6 Mayıs 2006'da yitirdik

Yazar istatistikleri

  • 369 okur beğendi.
  • 5.044 okur okudu.
  • 63 okur okuyor.
  • 1.827 okur okuyacak.
  • 24 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları