Sevinç Çokum

Sevinç Çokum

7.8/10
61 Kişi
·
248
Okunma
·
34
Beğeni
·
3.255
Gösterim
Adı:
Sevinç Çokum
Unvan:
Türk Yazar, Şair
Doğum:
Beşiktaş, İstanbul, 25 Ağustos 1943
Sevinç Çokum 25 Ağustos 1943’te İstanbul Beşiktaş’ta dünyaya geldi. Üç kız evlada sahip olan ailenin en küçük çocuğudur. Beşiktaş Büyük Esma Sultan İlkokulunu, Beşiktaş Ortaokulu ve Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu; ayrıca Umumi Sosyoloji dalında öğrenim gördü. Acıbadem Özel Anadolu Lisesinde ve Etfal Hastanesine bağlı hemşire okulunda Türkçe ve Edebiyat dersleri verdi.

Orta öğrenimi sırasında bir süre İstanbul Radyosu çocuk korosunun haftalık programlarına katıldı. Klasik Batı müziği dalında özel keman dersleri alarak Türk ve değişik ülkelerin temsilcilerinden oluşan A. Kavafyan yönetimindeki İstanbul Amatör Senfoni Orkestrasında ikinci kemanlarda çaldı, konserlere katıldı. Üniversitedeyken politikayla ilgilenmeğe başladı. Bir siyasi partinin ilçe gençlik kolu başkanı oldu, daha sonra İl Gençlik Teşkilâtına geçti, bir süre sonra politikada aktif rol almaktan vazgeçti. Öğrenimi sırasında evlenen Sevinç Çokum, 1968 çalkantılı döneminde öğrenci hareketlerine fikirleriyle katıldı.

Edebiyata sevgisi ortaokul sıralarında Türkçe Öğretmeni Necmi Seren’in, lisede ise Suzan Karamanlıoğlu’nun yönlendirmeleriyle yol aldı. Necmi Seren öğretmenliğin dışında Macarca’dan çeviriler yapmış, ünlü “Pal Sokağı Çocukları” romanını Türkçeye kazandırmıştı. Sevinç Çokum daha o tarihlerde günlük tuttu, şiirler yazdı. Lisede öğrenciyken büyüklerin katıldığı Kudret Gazetesindeki bir yarışmaya girerek ikinci oldu. Üniversitede hikâyeler yazmağa başlayan yazarın Bir Eski Sokak Sesi adlı öyküsü Hisar Dergisinde (Şubat 1972) yer aldı. O sıralarda Yelken ve Eflatun Dergilerinde de birkaç hikâyesi görüldü, Ahmet Nadir Caner’in yönettiği Başkent Gazetesinde şiirlerinden bazıları neşredildi. İlk hikâyelerini Eğik Ağaçlar adlı kitabında toplayan yazar, Behçet Necatigil’in tavsiyesiyle öyküde yoğunlaştı. Bu kitabın ardından Hisar Dergisinin yanısıra Türk Edebiyatı Dergisinde de yazmağa başladı. 1975-76 yıllarında Kültür Bakanlığı bünyesinde düzenlenen komisyonlardan Halk ve Çocuk Yayınları Kurulundaki çalışmalara katıldı. 1977-79 yıllarında Türk Edebiyatı Dergisinin yazı işleri müdürlüğünde bulundu. Daha sonra, (1981-85) eşi Rıfat İzzet Çokum’la kurdukları Cönk Yayınlarını yönetti. Sevinç Çokum’un öykü, söyleşi ve diğer yazıları, Hisar, Türk Edebiyatı, Gösteri, Varlık Dergilerinde ve Dünya- Kitap’ta yer aldı.

Öyküleri:
Eğik Ağaçlar (1972), Bölüşmek (1974), Makina (1976), Derin Yara (1984),Onlardan Kalan (1987 ) Bu kitaplar birleştirilerek, Bir Eski Sokak Sesi, Evlerinin Önü, Onlardan Kalan adlarıyla yeniden yayımlandı. Rozalya Ana (1993- Türkiye Yazarlar Birliği Armağanı), Beyaz Bir Kıyı (Fas’ta geçen hikâyeleri 1998), Gece Kuşu Uzun Öter (2001 ), Al Çiçeğin Moru (2010).

Romanları:
Zor (1977), Bizim Diyar (1978), Hilal Görününce (1984- Milli Kültür Vakfı ve TYB Armağanları), Ağustos Başağı (1989), Çırpıntılar (1991), Karanlığa Direnen Yıldız (1996), Deli Zamanlar (2000), Gülyüzlüm (Tefrika roman olarak yazılışı 1988, kitaplaşması 2003 ), Gece Rüzgârları (2004), Tren Burdan Geçmiyor (2007), Arada Kalmış Tebessüm (2010), Lacivert Taşı (2011- Eskader Roman Armağanı)

Gazete Yazıları: Güzele Bakan Karınca (1997), Vaktini Bekleyen Tohum (2000 )

Anlatı: Hevenk- Kayıp İstanbul (1993-TYB Armağanı)

Radyo programları ve TV senaryoları da bulunan Çokum, Yeniden Doğmak adlı dizi senaryosuyla Ankara Gazeteciler Cemiyeti, 1988 Basın Şeref Belgesine lâyık görülmüştür.

Çevrilmiş Eserleri:
Çarmıh,Bir Geminin Getirdikleri, Der Neu Mensch İn Der Türkei – Almanya(Seçkiye Katılan Öyküler)
BizimDiyar, Prof.Dr. Azize Cefarzade’nin çevirisiyle- Azerbaycan-Baku.(Roman)
Tarifsiz Bir Sesin Hikâyesi, Moderne Turkse Verhalen- Hollanda (Seçkiye Katılan Öykü)
Denizin Dalgası Saçların, Racconti dell Anatolia-İtalya (Seçkiye Katılan Öykü)
Deli Zamanlar Arapçaya çevrilerek Mısır’da yayımlandı (Roman)
Tarlabaşı’nda Sabah Oluyor, Istanbul In Women’s Short Storıes – England ( Seçkiye Katılmış Öykü)
Deli Zamanlar Arnavutluk, Bulgaristan ve Hindistan’da yayımlanmak üzere çevrilmektedir.

Eserleri üniversitelerde araştırma konusu olan Sevinç Çokum’un yurt dışında da bazı eserleri üzerinde çalışmalar gerçekleşti. Ayn Şems Üniversitesinden Ayşe Abdülvahid Çırpıntılar romanıyla ilgili, Batıda Türk Göçmenlerinin Sorunları adıyla yüksek lisans yaptı.(2008-2010) Ayrıca yine Mısır’da Kahire Üniversitesinden Muhammed Eyd, yazarın Beyaz Bir Kıyı adlı eserini dil bakımından inceleyen bir çalışma ortaya koydu.(2010-2011)

İlk kitabıyla insan sevgisi ve hümanizma çizgisinde görünen Sevinç Çokum, zaman içerisinde öykü ve romanlarında değişimler yaşadı. Toplum ve birey arasındaki ilişkileri kurcalayan yazar, ilk romanlarında ulusun değerlerini kişilerine aktararak onları tarih perspektifi içinde ele aldı. Giderek insanın iç yapısındaki derinliklere yönelen yazar, sanatın sınırları olmayacağını savunarak evrenselliğe ulaştı. Deli Zamanlar romanıyla birlikte hikâyelerindeki ince gözlemleri, dil özenini ve ironik bakışı romanlarına taşıdı. Tren Burdan Geçmiyor ve Arada Kalmış Tebessüm, Lacivert Taşı gibi son romanlarında sosyal-psikolojinin verileriyle insanı anlamaya çalıştı. Abukiz adını verdiği bir felsefe ortaya atarak, çok renkli ve prizmatik bir yapı içinden dünyaya baktı. İçtenliği önemseyerek öğretilerin dışındaki doğruları aradı.
Yine de yürüdüm, her adım bana yeni bir şey öğretti. Eksilsem de yaralansan da yeni bir şey...
Onun beni anlaması ve benim onun yüreğine erişebilmem için ikimiz de aynı acıya ağlamalıydık.
Yol kenarına dizili ıslanan ağaçlardan sular süzülürken hayatı bu haliyle içmek istiyordum.
Tuhaf bir kıpırtı var içimde.Türklüğümü hiç böylesine derinden hissetmemiştim.Kendimize dönelim, kendimizi tanıyalım diyorum.Hürriyet önce kendimizi tanımakla başlıyor.
Sevinç Çokum
Sayfa 36 - Cönk yayınevi
Bir insan ne kadar sevgi doluysa, o kadar insandır. İnsanın içini ancak sevgi doldurur. Sevgi kalıcıdır. İnsana yakışan odur.
O karlı gecede Bahadır birdenbire uyandı.Sanki uzaklardan bir atlı gelip kapıyı vurmuştu.
Sıkıldıkça, daraldıkça, umutsuz kaldıkça neden göğe bakarız, neden yerlerden değil de göklerden yardım dileriz, şimdi anlıyorum. Ve seziyorum ki Yaratan yüksek bir yerdedir, umut da öyle...
Sevinç Çokum'un kitaplarını sürekli görüyorum gittiğim kitapevinde. İlginç, güzel kapakları var kitaplarının, bazılarının kitap adları veya yazar adı büyük, dikkat çekici bir puntoyla yazılmış, hep alıp okumak istiyordum bir şekilde. Çok az kitap da yazmamış yazar, okumaya başlayıp da devamını getirmeyi düşünen okurlar için keşfedilecek çok şey var gibi. Ben de o okurlar arasına katılabilirim, çünkü "Eğik Ağaçlar" sevebileceğim bir yazar olduğunu düşündürdü yazarın.

Hikâyelerinde olaylardan çok duyguların ağırlığı hissedilen bir yazar Sevinç Çokum. İlk eserindeki hikâyelerinde olaylar var, ama olaylar belirgin değil, ruh halleri için bir vasıta gibiler, çünkü olayları yaşayan karakterler sürekli hissediyor, hatırlıyor, düşünüyor, ümit ediyorlar. Bu insanlar insan olmanın güzel , temiz, berrak bir gözle görüldüğü; insanî olanın herşeye hâkim olduğu; kötülüğün dahi iyilik ve pişmanlıkla ar ettiği bir noktada yaşıyorlar. Her öyküde insanların insan olmakla yazgılı olduğunu görüyoruz; ama bu yazgı insanın duygularıyla insan olduğunu bilmek ve bunu yaşamaya mahkûm olmak demek. Bu anlamda bu hikâyedeki insanlar ışıklı, güzel yerlerde dolaşıyor, oralarda soluk alıp veriyor, ve kötülüğe temas ettilerse bile onları aslına dönmeye çağıran bir iyilik ve vicdan sesiyle uyarılıyorlar. Tek tek bütün hikâyelerde insanların aynı çemberin içerisinde dolaştığını görüyoruz: hasta bir kadına hayatta kalabilsin diye karanfiller atan bir çocuğuz bir hikâyede, bir diğerinde insan sesine ve dostluğuna özlem duyan bir yalnızız, bir başkasında geçmişi hatırlayıp üzülen Hilmi hocayız, eli kanayan çocuğa üzülen bir kadınız, ya da mavi kanatlı çiçeklerin uçtuğuna inanan güzel küçük Emine'yiz, topal ayağımızı peşimizden sürüklerken sokaklarda artık ölmek isteyen ve bir türlü ölemeyen o ihtiyarız. Ya da biz, yalnızlıktan bir evin penceresine taş atan ve insanlardan özür dileyerek onlarla konuşmaya çalışan o zavallı, yalnız adamız. Yani bizler güçlü, başarılı, başarmış insanlardan değiliz, aralarda ya da diplerde bir yerlerde kaybolmuşlardanız, parasısız, kimsesisiz, yapayalnızız. Hayat koca tekerini üzerimizden geçirerek bizi de geçmişe bırakıyor, hepimiz bir şekilde yaşıyor ve unutuluyoruz, geçmişimizi hatırlarken aklımıza gelen resimler ve fotoğraflar zihnimizde solgun, sanki herşeyin geçip gitmiş olmasına hayıflanan bir ışıkla soluk soluk parlıyorlar ve sonra kaybolup gidiyorlar, hepimiz gibi. Sevinçli, acılı, kimsesiz olsak da yaşamak zorundayız, sonra herşey nihayetine eriyor. Yazarın sakin, güzel anlatımı sanki sürekli geçmişe dönüp birşeyleri hatırlamaya, o anları, geçmiş yaşanmış olayları, duyguları, hayatın kendisini sepya renkli bir resim gibi hatırlamaya benziyor. Bu yumuşaklık, bu ince üslûp insanın içine usul usul sokuluyor. Hikâyeleri okurken kendi hayatımı düşünme, hatırlama biçimime benzettim yazarın anlatımını ve üslûbunu. Ya da ben kendi hayatımı anlatsaydım böyle hikâye hikâye, aynen bu yazar gibi anlatırdım.

Çok beğendim Eğik Ağaçlar'ı. Herkese öneriyorum.
Sevinç Çokum'un bu çok güzel yazılmış eseri yazarın artık hikâye ve romanlarında tadına alışmaya başladığım bir lezzetle yaratılmış karakterleriyle dikkat çekiyor. Yazar karakterlerine incelikle, yumuşak bir üslûpla yaklaşıyor; gerçek hissi vermesi için süre veriyor, kendi rengini alması için zaman tanıyor, yer açıyor. Kitap ilerledikçe Nüzhet, Aysan, Simay, Sonsuz, Işıltı ve diğer karakterlerle karşımıza her biri kendi gerçekliğini taşıyan, kendi cümlelerini kurabilen, yazarın kesinlikle başarıyla ve kalemine çok yakıştığını düşündüğüm bir maharetle yaratabildiği gerçek insanlar çıkıyor. Yazar karakterlerinin psikolojisini önemseyerek onların yaşayışlarını hislerine yoğunlaşarak anlatıyor, kitapta yaşanan olayların sayısı az olsa bile olayların psikolojik yansımaları çok ve bütün karakterler kitabın başına kıyasla başka noktalarda, başka şeyler hissederek ve hatta kendi hayatları ya da hayatın kendisi hakkında, hayattaki duruşları hakkında yeni tecrübeler edinerek, yeni sonuçlara ulaşarak bitiriyorlar kitap ömürlerini.

Sevinç Çokum keşke daha çok okunsa. Özal döneminin Türkiye'ye bıraktığı miraslardan olarak bir anda köşeyi dönen, güce tapınan, kendi menfaatleri için her bir yöne dönüp duran insanların arasında sağa sola savrulan ya da dik durmaya ve eğilmemeye çalışan bir avuç insanın hikâyesi Tren Burdan Geçmiyor. Mutlaka öneriyorum.
Bu kitap bir çok kadın hikâyesinden oluşuyor. İlk hikâyedeki Şikeste kitabın ne olduğunun açıklaması gibi: gece, düşünmek için yaratılmış bir zamandı ve kendi gibi yaşayamayanların kendi olabildiği bir zamandı. Şikeste de bir evde başka bir kadına hizmet ederek yaşarken geceleri düşünüyor, hayâl ediyor, ve sonra gündüz olunca kaldığı yerde çalışmaya devam ediyor. Kitabın geri kalan kısmının tamamı kadın hikâyelerinden oluşuyor. Tek istisna kitabın ortalarındaki hikâyede karakterimizin bir erkek olması, ancak o da kadınlara "olması gereken değerlerle" bakıyor. Sevinç Çokum hikâyelerin bir çoğunda kendi hayatından, tanıdığı kadınlardan, kendi annesinden veya kendisinin anne olmasından söz ediyor. Bu kadınların ortak noktaları var: hepsi de değerleriyle var olan, bu değerlerle yaşamış, bu değerlerle yaşlanmış insanlar; yazarın değerlerinin islami ve türklük değerleri olduğunu kitaplarını okudukça daha iyi anlıyorum. Eleştirdiği kadın karakterleri arasında yabancı ülkelerden gelerek özünü kaybedenler, ya da paranın verdiği küstahlıkla insanlıkları zedelenmiş kadınlar var. Yazar olumlu olumsuz özellikleriyle kadınları güzel bir üslûpla anlatıyor. Kitabın bir çok yerinde kendi hayatından insanları anlatırken bir yandan da oğlunu kitaba dahil ediyor Çokum; böylece hikâyelerle sürüp bir roman havasına bürünebilen bir eser okuyoruz. Beni rahatsız eden şeylerden biri, yazarın Hindistan gezisi sırasında bir velinin dergâhını ziyaret ederken iki keçiyi kurban ettirmesi oldu. Kadına, insana ve değerlere bu kadar öncelik verebilen bir insanın hayvanlar konusunda atabildiği tek adımın değerleri zedelenmiş kötü kadın karşısında apartmana giren kediye yemek verebilmek olduğunu görmüş oldum tabii ki. Ancak yazarın facebook sayfasındaki bazı paylaşımlarında sosyal eleştirilerini hayvan eti üzerinden yaptığını gördüm," et yüzü göremeyen tonla insan! Izgaralarda etlerin tüttüğü yemek programları...Vah" gibi. İki keçiye bakıp onları inancı için kurban edebilen ama kurban edilişlerini görmemek için başka yere gidebilen bir insan bende iyi hisler oluşturmuyor ve bu benim için edebiyattan önce gelen bir konu.Keşke iki keçiye bakıp yoksulların doyacağı etler değil, dünyayı bizim gibi anlayamayan ama yaşayan ve hisleri bizim gibi olan küçük çocuklar görseydi yazar. Kuzuya bakıp çocuk görseydi... ancak milyarlarca insan gibi, et görüyor.

Sevinç Çokum'un bu eseri de diğerleri gibi güzel yazılmış, ilgiyi hak eden bir eser. İyi okumalar.
Kırım Türkleri...
Osmanlı ' nın yıkılış dönenimine denk gelen ve ısrarla umutla Osmanlı'nın yardıma gelmesini bekleyen Kırım'lılar...
Nizam dede,oğlu Giray ve Arslan Bey üçgenin de geçen bir eser.Yazar,Sivastapol ve Bahçesaray 'da geçen esareti ve haklarının Ruslar tarafından ellerinden alınan Kırım Türk'lerinin hayatlarından bir kesit yazmış,fakat savaştan ziyade beklentileri dile getirmiş.Her sayfayı çevirdiğim de acaba Nizam dedenin beklediği Bey kim diyerek okudum...
Kitabın dile akıcı ve sade fakat beklediğim gibi destansı değil.Sıkılmadan okuyabilirsiniz .
Yazarın ilk, benimse okuduğum ikinci kitabı.Eğer tarihte Osmanlının son dönemleri, meşrutiyet yıllarındaki Balkanları görmek istiyorsanız iyi bir başlangıç olabilir.
Bir yanda İttihatçılar, diğer yanda Abdülhamitçiler.Memleket yangın yerine dönmede.Kurtuluş kimdedir bilinmez.Bilinen bir şey varsa hürriyet aşkıdır.Ve göçler...Yitirilmiş topraklardan yapılan göçler.Nerelerdir peki o tapraklar derseniz 'Bizim Diyarlar'dır, Balkanlardır.Balkanlar bir feryad, bir ağıt yeri yüreklerde.Bulgarı, Sırbı, Yunanı birleşmiş Türkleri sürmeye çalışır topraklarından.Ve biz bu sürgünü bir ailenin üzerinden okuyoruz.Öyle bir aile ki köklü, güçlü, bulunduğu yerde nam salmış bir aile.Tıpkı Osmanlı gibi.Yavaş yavaş dağılmaya başlar bu aile.Usturumca'dan Selanik'e oradan Anadoluya.
Genel olarak sevdim ben bu eseri, yaşanılan acılara ortak oldum.Ama bir yandan da yarım kaldım.Çünkü yazar benim en çok merak ettiğim kısımları çok hızlı geçmiş.Ben isterdim ki romandaki bazı karakterlerin duygu dünyalarına girelim, hislerine ortak olalım, sonları nasıl olmuş bilelim.Ortadan kaybolanlar nerelere gitti, bazı ölümler nasıl gerçekleşti, ihanet içinde olanların sebepleri nelerdi?Sanırım şahıs kadrosunun yoğunluğundan bu yarım kalışlar.Kitap için tek eksik bulduğum kısımlar bu.
Son olarak Balkanlar bir zamanlar bizimdi, ve biz oralardan kendi isteğimizle değil zorla göçle gönderildik.Bu göçlerin yıkımı, acıları, yaşanılan işkenceler yaşayanlarda koca bir yaradır.Yaşananları bir nebze olsun merak ediyorsanız buyrun Bizim Diyarlara.Keyifli okumalar.
Sevinç Çokum okumaya devam. Yazarın romanlarından birisi olan Gülyüzlüm, ilk kitabı Eğik Ağaçlar'da hissedilen iyimserlik ve insanın temelde iyi olduğuna duyulan inancın bir diğer örneği gibi. Çokum'un diğer çalışmalarında da aynı şeylerle karşılaşacak mıyım diye merak ediyorum. Yazar insana duyduğu bu sevgiyi, insan karakterine gösterdiği bu ilgiyi hep böyle mi anlatıyor, çünkü hikâyelerde ve bu romanda tüm karakterlerin aynı yumuşaklıkla, aynı tarzda yazıldığını söyleyebiliriz: "kötü"ler bile klişe özelliklerle yüklü olmalarına rağmen bir yandan da iyilikle kendine gelmeye müsait insanlar gibi anlatılıyor. Çokum insandaki bu özü inancına uygun bir zemin olarak görüyor belki de, bilemiyorum, ancak şunu söyleyebilirim, kitapta ayşenaz ve annesi zeynep'in hayata tutunma çabalarını okurken o yalın ve doğal iyilik hissinden etkilenmemek imkânsız. Bu üslûbu sevdiğimi düşünüyorum. Kitapta kadın ve insan olmak arasındaki ilişkinin ön plâna çıkarılması, kızların okutulması gibi konuların da romana alınmış olması yazarın mesaj kaygısının da önemli olduğunu düşündürüyor ister istemez. Ancak üslûbun güzelliği, yazarın dil hâkimiyeti, karakter yaratabilmesi ve özellikle ana karakterlerin canlılık hissi verebilmesi bu mesaj kaygısının eğreti durmasını engelliyor bir şekilde.

Ayrıca Kapı yayınları Gülyüzlüm ve diğer eserlerdeki çok güzel kapak fotoğraflarını bırakmasaydı keşke. Aynı şeyi kapaktaki iri puntolu yazar adı ve kitap adı kullanımı için de söyleyebilirim.

Gülyüzlüm'ü, elbette, herkese öneriyorum.
Ne güzel kitaptı...Sevinç Çokum'un 30 sene önce basılan bu kitabı, daha önce okuduğum iki kitabındaki üslûbun güzelliğini sürdüren ve aynı tadı veren bir çalışma. Bu hikâyelerde de insan var, insanın duyguları var, ve zaman da geçip gidiyor, insan geçmişi hatırlıyor, yaşadığı anları düşünerek hayatına bakıyor ; yazar geçmişi hatırlayan bu insanları anlatarak çok güzel, pastel renklerle çizilip resmedilmiş bir tablo koyuyor önümüze. Bu tabloda geçmiş kaçılması gereken, pişmanlıklarla dolu bir mekân değil, geçmiş yad edildikçe renkleri solan ama yine de kendince ışıltılı bir şekilde yaşamaya devam eden, güzel bir sığınak gibi, ama o bir yandan da bizi biz yapan şeyin ta kendisi... aynen duygularımız gibi. Kitabı okurken, sayfaları çevirip de yeni bir hikâyeye başladıkça, kendi hikâyemi de okuyabilirim ve buna hiç şaşırmam diye düşünüyordum bir yandan da; çünkü Çokum'un kalemi gıpta ettiğim bir üslûpla anlatıyor, bu yüzden kendimi de bu hikâyelerin arasında bulsam şaşırmazdım ve ilgiyle okurdum. Sevinç Çokum'un daha çok ilgiyi hak ettiği kesin. Selim İleri de gençlik dönemlerinde okumayı reddettiği ama seneler sonra bir romanını okuduktan sonra ilk eseri Eğik Ağaçlar'la en baştan okumaya başladığı Çokum'un kıymeti bilinmeyen yazarlarımızdan olduğunu söylüyor. Yazara ilk destekse Behçet Necatigil'den gelmiş. Bu yumuşak, naif dilin; bu güzel bakan, güzel söyleyip yazan kalemin daha çok okura ulaşmasını diliyorum.
Yazarın kitabını çok kişiden duymuş ancak bir türlü okumak nasip olmamıştı.
Kitabı temin ettikten sonra çalıştığım daireye bırakarak boş vakitlerimde kitabı okurum demiştim. Ancak tam tersi oldu kitabı okumadığım vakitlerde çalıştım. :)

Kitap, Kırım Harbi ve Kırım ile ilgili.
Yavaş yavaş bin yıllık yurdun nasıl elden çıktığını anlatıyor. İnsanın içi kıyır kıyır oluyor. Keşke birlik olsaydık da mücadele etseydik diyor.

Keşke bir zaman makinesi olsa da 1850'Lere ger dönüp oradaki insanları uyarsak. Eğer bugün varınız ve yoğunuz ile mücadele etmezseniz her şey bitecek. Kırım düşecek desek.

Kitap sürükleyici güzel bir kitap. Tavsiye ederim.
Sevgili kitap kardeşim Gülsüm Yalçın bana göndermiş olduğu bu kitabı okumak bana keyif verdi. Böyle bir etkinlik ile bize kitap kazandıran arkadaşlara teşekkür ederim.
Gelelim kitaba, bir kurtuluş savaşı hikayesini anlatıyor, kahramanlarımız hep duyduğumuz ama bugün karşılaşamayacağımız yiğit insanlar, Yusuf, Esma, Veli, Osman, Hacer Osmanlı imparatorluğunun kurulduğu Söğüt topraklarında başlayan hikayemiz yine burada son buluyor. Toprak için verilen canları, açlığı, evleri, evlatları öyle güzel anlatıyor ki. O günlerde insanlar bir amaç için bir araya gelebilmişler, kendilerinden önce vatan demişler, toprak demişler. Canlarını ortaya koyarak herkes bir işin ucundan tutmuş, vatan diyerek bize bu toprakları kazanmışlardır. Her bir toprak parçasında şehitlerimizi, gazilerimizin kanı vardır. Bu lafları bugün söylemek o kadar kolay ki, savaş, yokluk göremeyen bir nesiliz biz ve doğal olarak bunları ancak kafamızda canlandırabiliriz, ruhumuzda, canımızda hissedemeyiz.
Yaşanan aşklar bile o kadar masum ve nazik ki, önce vatan diyerek tüm duygular göz ardı edilmiş, o aşklar yaşam için mücadelenizde sadece bir araç olmuş.
Kitabı okurken, olacakları, akışını ve sonunu tahmin etmek çok kolay, sürpriz ile karşılaşmıyorsunuz, tek beğenmediğim aslında daha kısa bir kitap olabilecekken, doğa tasvirleriyle, gereksiz diyaloglar ile uzatılmış olmasıdır.
Sade, hüzünlü bir kurtuluş savaşı hikayesi okumak isterseniz keyifli okumalar...
Kitabi okurken aklimda dile gelen hep ayni nameydi "Sivastopol marsi" Düşünüyorumda aslinda ne kadar fevri ve akilsizca yasiyoruz. Vatanin anlami buyuyor beyninizde icinizde. Insanlar vatanlarini terketmemek icin neleri feda ediyor oysa. Kitabi okurken soyle bir gecmisimizi ve bize miras kalan o derin siziyida hatirlayacaksiniz. Selam sana Akmescit selam sana Bahcesaray

Yazarın biyografisi

Adı:
Sevinç Çokum
Unvan:
Türk Yazar, Şair
Doğum:
Beşiktaş, İstanbul, 25 Ağustos 1943
Sevinç Çokum 25 Ağustos 1943’te İstanbul Beşiktaş’ta dünyaya geldi. Üç kız evlada sahip olan ailenin en küçük çocuğudur. Beşiktaş Büyük Esma Sultan İlkokulunu, Beşiktaş Ortaokulu ve Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu; ayrıca Umumi Sosyoloji dalında öğrenim gördü. Acıbadem Özel Anadolu Lisesinde ve Etfal Hastanesine bağlı hemşire okulunda Türkçe ve Edebiyat dersleri verdi.

Orta öğrenimi sırasında bir süre İstanbul Radyosu çocuk korosunun haftalık programlarına katıldı. Klasik Batı müziği dalında özel keman dersleri alarak Türk ve değişik ülkelerin temsilcilerinden oluşan A. Kavafyan yönetimindeki İstanbul Amatör Senfoni Orkestrasında ikinci kemanlarda çaldı, konserlere katıldı. Üniversitedeyken politikayla ilgilenmeğe başladı. Bir siyasi partinin ilçe gençlik kolu başkanı oldu, daha sonra İl Gençlik Teşkilâtına geçti, bir süre sonra politikada aktif rol almaktan vazgeçti. Öğrenimi sırasında evlenen Sevinç Çokum, 1968 çalkantılı döneminde öğrenci hareketlerine fikirleriyle katıldı.

Edebiyata sevgisi ortaokul sıralarında Türkçe Öğretmeni Necmi Seren’in, lisede ise Suzan Karamanlıoğlu’nun yönlendirmeleriyle yol aldı. Necmi Seren öğretmenliğin dışında Macarca’dan çeviriler yapmış, ünlü “Pal Sokağı Çocukları” romanını Türkçeye kazandırmıştı. Sevinç Çokum daha o tarihlerde günlük tuttu, şiirler yazdı. Lisede öğrenciyken büyüklerin katıldığı Kudret Gazetesindeki bir yarışmaya girerek ikinci oldu. Üniversitede hikâyeler yazmağa başlayan yazarın Bir Eski Sokak Sesi adlı öyküsü Hisar Dergisinde (Şubat 1972) yer aldı. O sıralarda Yelken ve Eflatun Dergilerinde de birkaç hikâyesi görüldü, Ahmet Nadir Caner’in yönettiği Başkent Gazetesinde şiirlerinden bazıları neşredildi. İlk hikâyelerini Eğik Ağaçlar adlı kitabında toplayan yazar, Behçet Necatigil’in tavsiyesiyle öyküde yoğunlaştı. Bu kitabın ardından Hisar Dergisinin yanısıra Türk Edebiyatı Dergisinde de yazmağa başladı. 1975-76 yıllarında Kültür Bakanlığı bünyesinde düzenlenen komisyonlardan Halk ve Çocuk Yayınları Kurulundaki çalışmalara katıldı. 1977-79 yıllarında Türk Edebiyatı Dergisinin yazı işleri müdürlüğünde bulundu. Daha sonra, (1981-85) eşi Rıfat İzzet Çokum’la kurdukları Cönk Yayınlarını yönetti. Sevinç Çokum’un öykü, söyleşi ve diğer yazıları, Hisar, Türk Edebiyatı, Gösteri, Varlık Dergilerinde ve Dünya- Kitap’ta yer aldı.

Öyküleri:
Eğik Ağaçlar (1972), Bölüşmek (1974), Makina (1976), Derin Yara (1984),Onlardan Kalan (1987 ) Bu kitaplar birleştirilerek, Bir Eski Sokak Sesi, Evlerinin Önü, Onlardan Kalan adlarıyla yeniden yayımlandı. Rozalya Ana (1993- Türkiye Yazarlar Birliği Armağanı), Beyaz Bir Kıyı (Fas’ta geçen hikâyeleri 1998), Gece Kuşu Uzun Öter (2001 ), Al Çiçeğin Moru (2010).

Romanları:
Zor (1977), Bizim Diyar (1978), Hilal Görününce (1984- Milli Kültür Vakfı ve TYB Armağanları), Ağustos Başağı (1989), Çırpıntılar (1991), Karanlığa Direnen Yıldız (1996), Deli Zamanlar (2000), Gülyüzlüm (Tefrika roman olarak yazılışı 1988, kitaplaşması 2003 ), Gece Rüzgârları (2004), Tren Burdan Geçmiyor (2007), Arada Kalmış Tebessüm (2010), Lacivert Taşı (2011- Eskader Roman Armağanı)

Gazete Yazıları: Güzele Bakan Karınca (1997), Vaktini Bekleyen Tohum (2000 )

Anlatı: Hevenk- Kayıp İstanbul (1993-TYB Armağanı)

Radyo programları ve TV senaryoları da bulunan Çokum, Yeniden Doğmak adlı dizi senaryosuyla Ankara Gazeteciler Cemiyeti, 1988 Basın Şeref Belgesine lâyık görülmüştür.

Çevrilmiş Eserleri:
Çarmıh,Bir Geminin Getirdikleri, Der Neu Mensch İn Der Türkei – Almanya(Seçkiye Katılan Öyküler)
BizimDiyar, Prof.Dr. Azize Cefarzade’nin çevirisiyle- Azerbaycan-Baku.(Roman)
Tarifsiz Bir Sesin Hikâyesi, Moderne Turkse Verhalen- Hollanda (Seçkiye Katılan Öykü)
Denizin Dalgası Saçların, Racconti dell Anatolia-İtalya (Seçkiye Katılan Öykü)
Deli Zamanlar Arapçaya çevrilerek Mısır’da yayımlandı (Roman)
Tarlabaşı’nda Sabah Oluyor, Istanbul In Women’s Short Storıes – England ( Seçkiye Katılmış Öykü)
Deli Zamanlar Arnavutluk, Bulgaristan ve Hindistan’da yayımlanmak üzere çevrilmektedir.

Eserleri üniversitelerde araştırma konusu olan Sevinç Çokum’un yurt dışında da bazı eserleri üzerinde çalışmalar gerçekleşti. Ayn Şems Üniversitesinden Ayşe Abdülvahid Çırpıntılar romanıyla ilgili, Batıda Türk Göçmenlerinin Sorunları adıyla yüksek lisans yaptı.(2008-2010) Ayrıca yine Mısır’da Kahire Üniversitesinden Muhammed Eyd, yazarın Beyaz Bir Kıyı adlı eserini dil bakımından inceleyen bir çalışma ortaya koydu.(2010-2011)

İlk kitabıyla insan sevgisi ve hümanizma çizgisinde görünen Sevinç Çokum, zaman içerisinde öykü ve romanlarında değişimler yaşadı. Toplum ve birey arasındaki ilişkileri kurcalayan yazar, ilk romanlarında ulusun değerlerini kişilerine aktararak onları tarih perspektifi içinde ele aldı. Giderek insanın iç yapısındaki derinliklere yönelen yazar, sanatın sınırları olmayacağını savunarak evrenselliğe ulaştı. Deli Zamanlar romanıyla birlikte hikâyelerindeki ince gözlemleri, dil özenini ve ironik bakışı romanlarına taşıdı. Tren Burdan Geçmiyor ve Arada Kalmış Tebessüm, Lacivert Taşı gibi son romanlarında sosyal-psikolojinin verileriyle insanı anlamaya çalıştı. Abukiz adını verdiği bir felsefe ortaya atarak, çok renkli ve prizmatik bir yapı içinden dünyaya baktı. İçtenliği önemseyerek öğretilerin dışındaki doğruları aradı.

Yazar istatistikleri

  • 34 okur beğendi.
  • 248 okur okudu.
  • 221 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları