• Şurası unutulmamalıdır ki, faşist gerçekçilik, toplumda yeni bir düzen ve yeni bir iç uzlaşma için bir model sunuyordu. Bu modelin temeli, normdan sapan bütün unsurların ırkçı bir anlayışla imhasıydı: Asi gençliğin, “aylaklar”ın, “asosyaller”in, fahişelerin, eşcinsellerin, sa­katların, işlerinde yetersiz ya da başarısız kalan insanların...

    Nazilerin soy ıslahı -yani insanların, varsayılan genetik “değer” temelinde sınıf­landırılması ve seçilmesi- yalnızca “değersizler”in kısırlaştırılması ve ötanazisi ve "değerliler”in üremesinin teşvikiyle sınırlı değildi.

    Aynı zamanda, ortaya nüfusun tamamı için geçerli olan değerlendirme kıs­tasları, sınıflandırma kategorileri ve etkinlik normları koyuyordu.
  • 448 syf.
    ·4 günde·8/10
    Marquez’den okuduğum üçüncü kitaptı. Artık onu tanımaya başladığıma inanıyorum. Büyülü gerçekçilik akımını bu kitabında da görüyoruz. Aşkın ruhsal, bedensel boyutlarını ele alıp okurlarına çok güzel yansıttığını düşünüyorum. Aşkın koleradan çok daha farklı olmadığını vurgularken topluma da ayrıca dikkat çekiyor.
    Kendine has üslubunu da beğendiğimi söylemeliyim. Önce ne olduğunu, sonra nasıl olduğunu anlatıyor bize. Bunu yaparken olayları önceden bilmemizin bizi sıkmaması için de sık sık dürtüyor. Yeni yılın ilk kitabıydı Kolera Günlerinde Aşk ve çok sevdiğimi söyleyebilirim.
  • 240 syf.
    Orhan Pamuk'un "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti," cümlesi ile başlayan büyülü gerçekçilik türündeki bu romanı, 22 yaşında mühendislik bölümü öğrencisi Osman'ın okuduğu ve oldukça etkilendiği bir kitaptan sonra çıktığı yolculuğu anlatıyor.

    "Nedir zaman? Bir kaza! Nedir hayat? Bir zaman! Nedir kaza? Bir hayat, yeni bir hayat!"

    Orhan Pamuk'un çoğu romanında olduğu gibi bu kitabında da alt metinler önemli yer teşkil ediyor. Girişte belirttigim şekliyle kişiye basit gelebilecek bir konunun içinde yazar, insanın anlam arayışını, aşkı, Türkiye'nin modernleşme süreci içinde geçirdiği sancılı süreci, Doğu- Batı çatışmasını alt metinlerde başarılı şekilde işlemiştir.

    Osman'ın okuduğu kitabın adı verilmiyor. Yazarının Osman'ın babası ile ayni işi yapan demiryolundan Rıfkı Hat yani Rıfkı amca olduğunu öğreniyoruz. Herkesin hayatında çok etkilendiği, ondan kendisinin yaptığı çıkarımlari yapan, aynı hisleri duyan birini aramak istediği bir kitap olmuştur. Başta Osman da bu his ve arzu ile kitabı okuyan bir başkasını arıyor. Sonra Canan adlı aynı üniversiteden bir kızı buluyor, zaten kitabı da onda görmüş ve sonra satıcıda rastgelince tanıdık geldiği için almış olduğunu fark eder. Bununla birlikte Canan'a aşık olur ve Osman'ın Canan peşinde ve Canan ile yan yana bir aşk süreci başlar. Okunulan kitap ile birlikte kişinin içinde bulunduğu dünyayı farklı gözle görmeye başlaması, görünenin altında görünmeyen derin ve tek bir anlam arayışı, buna kalkisanlarin akibetleri, Canan'la birlikte kitabı okumuş olan ve bir ara sevgilisi olan Mehmet ve buna benzer olgular, sayılar, nesneler, isimler tasavvuftan izler barındırıyor. Kara Kitap'ta kitabın sürükleyici atmosferini hurufilikten alan Orhan Pamuk, Yeni Hayat'ta bunu tasavvufla sağlamış gözüküyor. Buna bir örnek olarak; kitabı okuyan herkesin Canan'a aşık olması ve onu aramak için yolculuğa çıkması durumu. Kitaptaki kurgu 'kök'ünden çıkan dallardan birinde merkezi bir rolü bulunan Mehmet isminin de aslının Muhammed oluşu da bu ismin kullanılmasının sebebi olabilir.

    Mehmet demişken, bahsettigim bu diğer dalda ise yine bu kitabı okuyup evini terk eden bir genç olan Nahit adındaki gencin peşine adamlar takip onu arayan Dr. Narin vardır. Oğlu Nahit, adını Mehmet diye değiştirir ve bir kaza sırasında yanarak öldüğü zannedilir ancak babası Dr. Narin buna inanmaz ve oğlunu aramaları için ülkenin dört bir yanına adamlar gonderir. Bu durum bir süre sonra Dr. Narin'in görünenin ardında görünmeyen derin bir anlam arayan anlayışa, maddenin ardında ruh arayanlara karşı düşmanlık duymasına neden olur ve bu uğurda bir nevi 'terör' oluşumu kurmasına neden olur. Osman ile Canan'in yolu da buraya düşer. Osman bu vesileyle Mehmetlerin peşine düşen biri gibi olur. Tabi özellikle Osman ile Canan'in otobüs yolculuklarindan itibaren başlayan büyülü gerçekçilik atmosferi giderek artar ve yer yer biz okurlarin metin içinde kaybolma hissi yaşamamiza neden olur.

    Dr. Narin ve oluşumu, modern toplum ve biraz öncesinden başlayan materyalist anlayıştan beri gelen ve madde odaklı, metafizigi yoksayan anlayışı temsil ediyor diye tahmin ediyorum. Artık tek tük derin ve tek bir anlam, ilk neden arayışında olan insanlar çıktığı vurgulanmıştır. Bununla birlikte insan modern dünyada şu gerçeğin farkında yaşamaya çalışan bir canlıdır; "Bir insan, gözlenebilir Evren’de bulunan 250 milyar ila 7 trilyon galaksiden 1 tanesi içindeki 300 milyar yıldızdan 1 tanesi etrafında dönen 8 gezegenden 1 tanesi üzerindeki 7.5 milyar insandan birisidir." Evrendeki merkezi rolünü kaybedip diğer her unsurdan bir tanesi olma rolüne düşen insan, eski rolünü ve eski evrensel tek anlamın hakimin olduğu hayatı ozlemektedir. Bunun için kendi küçük dünyasında, sıradan nesnelere, anlara, başka insanlara gereğinden fazla değer vermeye; onlara gereğinden fazla anlam yüklemeye başlar. Hayatındaki küçük bir su damlasini hayalinde önce bir birikintiye, sonra göle, akarsuya, denize ve tüm dünyayı kaplayan bir okyanusa dönüştürür. İşte bence Yeni Hayat, insanın bir damlayı okyanus yapmaya çalışmasının romanıdır.

    "Nedir hayal? Bir zaman! Nedir zaman? Bir kaza! Nedir kaza? Bir hayat, yeni bir hayat..."

    Son olarak; hayatınızın son bir veya beş dakikası içinde olduğunu bilseniz aklınızdan neler geçerdi? Hiç kimse kendisinin olmadığı bir dünyayı düşleyemez veya düşlemek istemez normal olarak. Anlamsız gelir onsuz insanların ve hayatın hiçbir şey olmamış gibi devam edeceği düşüncesi. Bunun için belki de son bir veya beş dakikada istemli veya istemsizce birazdan noktalanacak hayatınızı son bir defa kendinizi merkeze koyup doyasıya kurgulamak; evrensel, tek ve değişenin ardında değişmeyen ve ilk neden özelliği teşkil eden bir anlamın olmadığı bir hayattan bu sayede bir anlam üreterek ayrılmak ve belki de bu sayede 'ölümsüz' olduğunuzu hissetmek veya her şeyin sizinle beraber noktalanacagini; kimsenin sizden sonra gülmeyecegini, aglamayacagini, işe gitmeyecegini ... yani sizsiz hayatlarin devam etmeyeceğini bilmek, hissetmek isterdiniz.


    İyi okumalar.
  • Dün siteden bir arkadaşın okuduğunu görünce tekrar okudum bu mükemmel kitabı. Bizim memlekette işler hep korkarak ya da korkutarak yürüyor.
    60'larda “Bu kış komünizm gelecek!”.
    90'larda “İrtica geliyor!”.
    2 binler “PKK!”.
    Şimdilerde “FETÖ!”, “Beka meselesi!”, “PKK!”, “HDP!”, “Kürtler!”, “Sandık”, “YSK”, “Çaldılar!” ve dahası…
    Ömrümüz hep korkutulmakla ve korkmakla geçiyor kısacası. Neyiin ne olduğunu bilmediğimiz vak’alarda binlerce can yitip gidiyor. Hepsinin acısı içimize çöküyor. Gün geliyor o acılar “haber” bile olmuyor.
    ‘Ya bir gün korkutamazsam!’ diye sorgulamıyor korku salıcı. Korkuttukça korkutası geliyor hatta. Korkunun dozunu arttırdıkça daha da korkunçlaşıyor.
    ‘En çok korkutanın en çok korkan, yani kendisi’ olduğunu fark etmiyor. Kendisiyle yüzleşmiyor. Korkularının esiri olmaktan kurtulamıyor.
    Edinimlerini kaybetmekten korkuyor haliyle. Kaybetmemek için de daha fazla korkutuyor.
    Korkutan kişi bilmiyor ki korkuyla düzen sağlanmaz.
    Ve korkutan kişi bilmiyor ki, haksızlığa uğrayan insanlar bir yerden sonra artık “hiç” korkmaz.
    FONTAMARA
    Toplumcu Gerçekçilik akımına yönelik yazdığı romanlarında Mussolini İtalyasını, özellikle güneyli fakir köylülerin hayatını anlatan Ignazio Silone, Fontamara kitabındaki bu pasajda korkunun ne kadar korkutucu olabileceği bakın nasıl anlatmış:
    “Peki ama neden korkuyorlar?”
    “Neden olduğunu kimse bilmiyor. Sadece korkudan. Bir milleti bir kere korku sararsa artık bunun izahı yoktur. Bu hastalık herkese geliyor, insanı tepeden tırnağa sarıyor. Bunun için, yalnız rejim düşmanları korkmuyorlar; ötekiler, şu faşist dedikleri adamlar çok daha fazla korkuyorlar. Onlar da bu işin böyle sürüp gidemeyeceğini biliyorlar, hem söylüyorlar, ama bundan korkuyorlar. Ne diye düşmanlarını öldürüyorlar? Korkudan. Ne diye boyuna polisler milislerin sayısını artırıyor? Korkudan. Ne diye binlerce, on binlerce günahsız insanı küreğe mahkûm ediyorlar? Korkudan. Cinayetleri arttıkça korkuları da artıyor. Korkuları arttıkça cinayetleri artıyor.”
    “Peki, Papa bunlara ne diyor?”
    “Papa da korkuyor. Papa yeni hükümetten iki milyar liret aldı, otomobiller tedarik etti, bir radyo istasyonu kurdurdu, hiçbir zaman seyahat etmediği halde, kendine mahsus bir tren istasyonu yaptırdı, daha başka lüks işlere kalkıştı; şimdi bunlar onu korkutmaya başlıyor. Roma’daki kiliselere, manastırlara bir yazı göndermiş, daha fazla fukara çorbası dağıtılmasını istiyor. Bu, korku çorbasıdır. “Fate-bene-fratelli” müessesesi son zamanlarda her perşembe günü çorbaya birer parça domuz yağı pastırması atıyor. Bu da korku yağıdır. Ama iki milyarı unutturmak için çok çorbalar, çok yağlar lazım!”
    Şimdilerde okuduğum bu kitabı bir öğretmene hediye ettiği için Köy Enstitüleri’nin efsane ismi İsmail Hakkı Tonguç hakkında ceza istemiyle soruşturma açılmış.
    Neyse ki o kış komünizm gelmemiş.
    Ben kitabı henüz yenni okudum ama emin olun bu kış da komünizm gelmez.
    Korkmayın, rahat olun…
  • 391 syf.
    ·25 günde·9/10
    "Kimi diyarlarda Al derler ona kimi diyarlarda Almas. Bazı kavimler Alkarısı der, bazıları Alkız. Buralarda da onun adı Elké'dir."

    "Efsaneye göre, Havva Adem'in kaburga kemiğinden yaratılmadan önce, Adem'le aynı anda, onunla eşit koşullarda bir kadın yaratılmıştı. Bu kadın Lilith'ti. Tanrının bir lütfu olarak Adem ve Lilith, cennet bahçesinde birlikte yaşamaya başlarlar. Ancak hiç anlaşamazlar. Çünkü Lilith, biz senin aynı topraktan yaratıldık diyerek eşit olduklarını savunuyor, Adem'in isteklerini yerine getirmiyordu. Sonunda, yaratıcının söylenmemesi gereken ismini söyleyip Aden bahçesinden ayrılır ve yeryüzündez Kızıl Deniz yakınlarındaki bir mağaraya sığınır. Tanrı Lilith'i çağırtıp Adem'e itaat etmesini ister. Fakat Lilith bunu reddeder. Şeytanla birlikte olur kötülüğün tarafına geçer ve şeytandan her gün yüz çocuğu olur. Tanrı O'nu çocuklarını öldürmekle tehdit eder.

    Kimi efsanelere göre kendisi ondan sonra gelen kadınların çocuklarını çalmaya ya da öldürmeye ant içer, erkeklerin kısırlığının ve bebek ölümlerinin sebebi de odur.

    İnsanlara yaptığı kötülükler saymakla bitmez: SIDS sendromu olarak bilinen, günümüz tıbbınca bile nedeni açıklanamayan beşikteki sağlıklı bebeklerin gece uykularında ani ölümlerinin baş sorumlusu olduğuna inanılır. Bu olay halk arasında beşik ölümü olarak biliniyor. Hamile ve doğum yapmakta olan kadınlara musallat olarak düşüklere, ölü doğumlara ve annelerin ölümüne neden olur.

    Lilith hikayesi o kadar yayıldı ki, Anadolu kültürü de bundan fazlasıyla etkilendi. Lohusa anne be bebeği 40 gün süreyle tek başına bırakılmaz. Anne ile bebeğin yattığı odaya Kur'an konulur. 40'ından küçük bebek akşam ezanından sonra dışarıda gezdirilmez. Tüm bu önlemler anne ve bebeğini akşam ezanından sabah ezanına kadar herhangi bir zaman diliminde yeni doğmuş bebekli evleri ziyaret ettiğine inanılan Alkarısı'ndan korunmak için alınır."


    Yazarının ilk kitabı olan Elké; farklı kültürlerdeki efsanelerin ve Anadolu kültürlerindeki hikayelerle harmanlanmış harikulade bir fantastik gerilim romanı. Elké, Doğu köylerinden birinde yaşayan ailelerden birine musallat olur. Fakat bir şekilde bunun bilincinde olan ve çeşitli rivayetleri duyan evin erkeği Bedir, Elké'yi kısmen alt etmeyi başarır. Ya da başardığını sanarız. Kitabın gidişatında dönemin şartlarıyla birlikte Elké'nin asırlarca bu aileden ve neslinden aldığı korkunç intikamına şahit oluyoruz, ve sonunda da kimin galip olduğuna...

    Şahsen, fantastik olan her yapıma ilgim vardır, beni heyecanlandırır. Fakat yerli bir fantastik yapımdan bu kadar sürükleyicilik ve gerçekçilik beklemiyordum açıkçası. Zira daha önce de yerli fantastik içerikli roman deneyimlerim oldu. Ama onlar benim açımdan masalımsılığı aşamamıştı. Derin bir anlatımdan uzak olduklarını görmüştüm. Elké'de verilmek istenen her sahne gözünüzde canlanıyor ve ciddi şekilde gerilimli anları yaşıyorsunuz yazarın harika tasvirleriyle. Edebiyat alanına ilk adımda daha iyisi olamazdı diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
    Elké; ateşin başında, o eski dillerin kadim söylencelerini anlatan masalcı kadınlardan dinlediğiniz gizemli masallar tadında okuyacağınız bir roman. Elké, masalından kovulan kötücül bir varlığın hikayesi. Kesinlikle şans vermeniz gerektiğini inanıyorum. Keyifli okumalar:)
  • Garip şiirine yöneltilen eleştirilerin estetik öğesi, birtakım genç sanatçılarca benimsenerek, İkinci Yeni dediğimiz soytarılık oluşturuldu. Bunlar, Plekhanov estetiğinden aktardığım imge kuramını alıyor, ama toplumsal içeriğinden boşaltarak, ona biçimci bir özellik veriyorlardı. Böylelikle, hem bir 'yenilik' yapılmış; hem de 'tatlı canları' Menderes baskısından kurtulmuş, meyhanelerde rahatça sarhoş olabilme olanakları sağlanmış oluyordu.
    Derhal karşı çıktım. Hele 65 yılında, üçüncü Paris dönüşümde, bunların bir de toplumcu ayaklarına yattığını görünce tepem attı.50'lerdeki Gerçekçilik Savaşı gibi, 60'larda da bir İkinci Yeni Savaşı verdik.
  • 248 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Okuduğum abartılı, zoraki fantasya oluşturma çabalarıyla, kopya kurmacaların arasında Türk Edebiyatı Fantastik kulvarını dünya fantastik edebiyatında başarıyla buluşturacak bu eseri benim meşhur "kitopsi" masasına alıp tüm iç organlarını incelemeye başlayalım.
    Eser'in kapak tasarımını beğendiğimi söylemeden geçmeyeceğim. Oldukça sade. "büyü"nün en temel varoluşunu anlatan iki temel renkten (ak ve kara) oluşturarak evrenin en eski bilgeliğine atıfta bulunmak oldukça zarifçe bir mesaj olmuş.
    Roman kahramanlarını tanıtmadan önce yazarın diline, üslubuna değinmek yerinde olacaktır. Oldukça sade, karmaşadan uzak dilini kabının şeklini alan bir su gibi telaşsız, ama olayların içine adım adım ulaştıran bir avcı gibi de akıllıca kullanmış. Kitabın tümünde bu sessiz ama derinden ilerleyiş okuyucuyu yoracak bir tonda değil, aksine rahatlatan bir akışta devam ediyor. İlk romanına göre dilde yakaladığı bu başarısı takdire şayandır. İfade yeteneğinin, birşeyleri ispatlama çabasına giren tüm yeni yazarların çok azının kazandığı bu dil savaşını Peren Ercan'ın sakince kazandığını görmek, yazarlık geleceği için güzel bir kariyerin habercisi.
    -Spoiler yemek istemeyen uzak dursun bu bölümden rica ediyorum-
    Romanın konusu,
    Büyülü Eşyaların koleksiyonu yapan Samet'in Çanakkale'deki evine kız arkadaşı Arzu'nun, Samet'in aslında ne işle meşgul olduğunu tam anlamıyla ortaya çıkarmak istemesiyle gelişiyor. Fakat okuyucu fark edecektir ki. Arzu'nun oraya geliş amacı koleksiyonerimiz Samet'in işiyle alakalı değil bir ayrılık manifestosu baskısı olarak gerçekleşmiştir. Arzu'nun gelişi, bünyesinde barındırdığı modern sistemin kadın zihnine servisi olan "koruyan erkek / korunan kadın kavramını" görmek istemesi, Samet'ten de "erkeksilik" beklemesidir. Yazarın bu noktada bu unsurları barındıran karakterine 'Arzu' ismini tesadüfen verdiğini düşünmüyoruz artık değil mi? Doğada saf olarak bulunan ve ta arkaik dönemleri işaret eden bu kadın erkek beklentisinin modasını yazarımız devam ettirmek istememiş olacak ki Samet karakterini çocuksu- büyülü gerçekçilik üzerine inşa ederek Samet'in Arzu'dan kurtulmasını, Arzu'nun isteği dahilindeki bir ayrılışla karakterine yeni bir kapı bırakmıştır.
    Roman, mitolojik unsurlara Çin, Farisi, Türk efsanelerine yer verilmesiyle canlı tutulmuş. Uzak diyarlardan getirilen bu geniş yelpaze, büyülü genel kültür okuyucuyu sıkmayacak ya da aşırı profesyonel detaylar boğmayacak kadar bölümlere ustaca yerleştirilmiş.
    Kitap 8 bölümde bitirilmiş. Donanımlı okuyucular bilecektir ki Nümeroloji ilmine göre, sekiz rakamı, bir çok inanca göre de bir kurtuluşun sonunda ki yoldur. Çinliler sekiz rakamını "ba" diye telaffuz ederler; kısa zamanda çok büyük ilerlemeler elde edilecek anlamına gelir. Budizm'deki sekiz yapraklı lotus çiçeği de sekiz aşamalı bir sistemin ürünüdür. Sekiz aynı zamanda tutulan yolda sona gelmeyi, mükemmelleşmeyi de ifade eder. Belki de yazarın Kahramanı Samet'i sekiz bölümde özgürleştirmesi evini dahi yıkıp, büyüden gerçekliğe uyandırması, artık tarçın-pulbiberin kokusunda vuku bulmuş gerçekliğin kokusunu aldırması bunu anlatır.
    Yazarımıza kariyerinde başarılar diliyorum. Kitabı çok büyük bir ilgiyle okudum. Okumayan kalmasın.!
    Çünkü kitap herkese kendi gerçekliğinin büyüsünü nasıl yaratabileceğinin satır aralarında gösteriyor. Okuyacak olan şimdiden keyifli okumalar.