• İntihar zamanımızın moda bir hastalığı...
  • Saliha Bir Hanım İstiyorum   
    YAŞANMIŞ GERÇEK BİR HİKÂYE BİR DELİKANLININ GÜNLÜĞÜNDEN MUTLAKA OKUYUN!
    Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem yuva kurma konusunu açtı. Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış. Kızın, ailesinden daha da dine bağlı olduğunu duyunca sevindim. Gittik bir görelim görüşelim dedim. İlk ailesiyle konuştum.
    Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu; şaşırdım kaldım.
    Bir şey diyemedim.
    Kına gecesinde en iyi müzisyenler olacakmış.
    Düğünde keza…
    Ev dayalı döşeli olacakmış, emde hepsi en pahalısından.
    Araba olacakmış hem de son model; çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende.
    Anne hadi kalkalım diyecektim utandım. Kızla görüştürmek istediler. İslamiyet’e uygun olarak görüştük.
    On beş bilezik, en güzel gelinlik(10 bin TL),en büyük düğün salonu… Ne diyeceğimi bilemedim. Ben Saliha bir eş istiyordum sadece. İstekleri bir türlü bitmiyordu. O anda yan taraftaki aynaya göz ucuyla kendime baktım. Görünüşümde de bir iş adamı profili yoktu. Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir? Dedi. Bir an önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım; geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı. Tekrar sordu isteklerin nelerdir? Hayırlısı olsun, dedim kalktım. Nezaketle evden ayrıldık. Yolda giderken telefon geldi; amcam arıyordu. Yan komşuları Serhat amcanın kızı varmış. Serhat amca çok iyidir, çocukluğumdan beri tanırım kendisini. Tamam, amca geliriz, dedim.
    Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle yola koyulduk. On beş dakika sonra evlerine ulaştık. Çocukluğumuzdan sohbet açıldı, başladı beni övmeye. Kızardıkça kızardım utancımdan bir şey de diyemiyorum. Derken söz asıl konuya geldi. “Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü Teâlâ’nın izniyle” dedi ve isteklerini saymaya başladı. O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı. En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı, şaşırmıştım açıkçası. Gözümü uzun süre yerden alamadım. Serhat amca gençleri görüştürelim dedi. Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı. Önceki görüştüğüm kız gibi ne varsa her şeyi istiyordu. Konuşmasını çalan telefonu böldü. Açıp konuştu, kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı. Sonra tekrar… Dayanamadım arayan kim diye sordum. Eski nişanlısıymış, ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. “Oturduğun kişi kimdi ki?” dedim. Çalıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş. Demek önceden çalışıyordunuz? “Evet, ben masörüm”, dedi. Şoktan şoka giriyordum. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı. Evlilik amacını sordum. Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat, farklı bir ortam istiyormuş. Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş. Daha fazla dayanamayıp izin istedim, kalktım. Ben sadece Saliha bir eş istiyordum. Annemle nezaketle evden ayrıldık. Daha sonra öğrendim ki: Serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş. Gülümseyip: bugün öven yarın söver, dedim içimden. Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim. Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup hakikat kitapevinin kitaplarını okuyordum.(Sayfamızda paylaşım yaptığımız Mektubat kitabı ve kaynak olarak kullandığımız kitapların kitabevidir). Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden her gece ağlayıp dururdu. Ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarır ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışırdı. Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte balkona çıktım. Beni görünce o da balkona çıktı. Bir konu bulup yine konuşmaya başladı. ”Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar?”. İşte beklediğim fırsat gelmişti: okumak istersen vereyim deyince, olur dedi. Besmele çekip iki üç metre uzaklıkta ki kıza kitabı attım. “Hadi gir de evde okumaya başla” dedim. Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu. Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu. Aradan aylar geçmişti. O zaman zarfında annemle birkaç kızla daha görüşmeye gittim; fakat netice aynı değişen bir şey yoktu. Bir salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum. O gece iki rekât namaz kılıp yattım. Acayip bir rüya gördüm. Birine bu rüyayı anlatmalıydım. O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı. Gözüm dolunayda, telefonu cebimden çıkarttım. Kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım. Arayan ses tanıdıktı. Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki.
      
    Arayan, en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim. Çocukluğumuzdan konu açıldı sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim. Tozlu bir köy yolunda gidiyordum. Elimde bir tane kılıç vardı. Etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafaları yukarıya doğru… Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı. Kılıçla kendimi savunuyordum. Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum. İleride uyuyan biri vardı. Bilmediğim bir ses işittim; ama ortalıkta kimse yoktu. Uyuyan kişiye baktım. O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir, dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim. Ali rüyamı yorumlamaya başladı. Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi. Konu yine evliliğe geldi.Başımdan geçenleri anlattım.Dertliydim bu konuda, benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı; sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı. Ali sıkıntılarımı uzunca dinledi. Bu sefer o konuşmaya başladı. Evden çıkarken annem, bizim mahallede bir kız varmış onunla seni görüştürmek istiyorlar. Yok, Ali, bundan sonra kimseyle kolay kolay görüşmek istemiyorum” dedim. “Kızda pek istekli değilmiş zaten” dedi. Niye diye sordum. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten iyice soğumuş. Ali ’ nin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş. Tamam dedim, yarın gideriz diye sözleştik. Rüyam gerçek mi olacaktı acaba. Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü Teâlâ’nın izniyle aşmıştım. Ali ile vedalaşıp eve geldim. Konuyu anneme açtım. Yarın görüşmeye gidecektik. Çok heyecanlıydım. Sabah erkenden kalkıp giyindim. Heyecanım dinmek bilmiyordu. Evin içinde bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum. İlk defa bu kadar heyecanlıydım. Öğle namazını kıldıktan sonra annemle yola koyulduk. Ali, bizi kızın evine kadar götürdü. Kapıyı çaldım. Kapıyı babası açtı eve buyur etti. Biraz sohbet ettik. Söz asıl konuya geldi. Kızın babası; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi. Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum. İlk defa dünyalık bir konu açılmamıştı. Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim. Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı.Kız odaya girdi.
    Nurani yüzlüydü. Önüne bakarak konuşmaya başladı. Diğer kızlar gibi bilezikten, gelinlikten girmedi konuya. İlk sorusu namazdan oldu.
    Bana namaz kılıyor musun? Demedi. Namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi. On beş dakika civarında diye söyledim. Memnun oldu; sonra birikmiş ne kadar paran var? Deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim.”45 bin lira var”. “Paranın zekâtını veriyor musun? “deyince yanlış düşündüğüm için utandım. Evet, veriyorum dedim. Konuşmasına ağır ağır devam etti. “Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya, zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı. Size ilk sorum namaz oldu; çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelmez. Ailesinin hakkını gözetir; haksızlık yapmaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlûkat sever, mahlûkatın sevdiğini de Allahü Teâlâ sever. Allahü Teâlâ’nın sevdiği kul ise makbul olunan kuldur”, dedi ve konuşmasına devam etti. Zekâtı sordum; çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü Teâlâ ondan nasıl razı olur ki… Ne kadar doğru konuşuyordu. Konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye devam etti. Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum; çünkü benim okuduğum Ehlisünnet âlimlerinin kitaplarını okuyormuş. Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı. Ben sormadan her şeyi anlattı. Son olarak annemle konuşmak istedi. Ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim; dışarı çıktım. Annemle de on dakika kadar içeride konuştular. Annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık. İki tarafta birbirinden memnun olmuştu. Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş; çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü Teâlâ razı olmazdı. Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi. Abdest aldım. Odam da iki rekât namaz kıldım. Birkaç gün önce gördüğüm rüya aklıma geldi. Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım. Bugünden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık.
     
    Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu. Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor; ben ise dini yönden uygun olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Onlara göre düğün çalgılı olurmuş. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış. Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum. Bir akşam evde akrabalarla toplandık. Bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı. Herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim. Kimse yüzüme bakmıyordu. Utanmışlardı açıkçası. Bu konu da böylece kapamıştı. Bir perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık. Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazı bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum. Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu. Düğün günü gelip çatmıştı. Adeta heyecandan ölecek gibiydim. Elim ayağıma dolaşıyordu. Düğün tam istediğim gibi olmuştu. Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslam’ın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekâsına, güzel ahlakına, güler güzüne hayrandım. Onsuz zaman geçmiyordu. İşteyken fırsat buldukça arıyordum. Sesini duyunca da çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüzlü karşılardı. O anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum. Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım. Arada bir arabamla gezerdik. Yine bir gün gezmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir, sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım. Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk. Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu. Benim uykum çok hafif olduğu için hemen uyanıyordum. O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı. Kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi; fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti.
     
    Ben rahatsız olmayayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı. Kapı kilitliydi. Eşim” Bismillahirrahmanirrahim” dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıktı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı; terlemeye başladım. Yataktan kalktım. Gözlerimi kapıya odaklanmıştı. Yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu. Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Eşim kapıyı açmadan odaya girdi. Kalp atışlarım iyice artınca dayanamayıp uyanmış gibi yaparak yatakta doğrulup oturdum. Eşimin yüzüne baktım. Âdeta yüzü nurlanmış parlıyordu. Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim, diye sordu. Yok, çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı. İşe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi? Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum. İşten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş. Selam verip içeri girdim. Elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık. Yemeği yedik. ”Bugün neden durgunsun, bir şey mi oldu?” diye sordu. Cevap veremedim. Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki. Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı. Gözlerinin içine bakıyordum. “Buyur söyle” dedim. ”Ben hamileyim” dedi. Ondan sonrasını hatırlamıyorum anda ayaklarım boşaldı. Düşüp kalmışım yerde. Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu. Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca, utanıp yüzünü yere çevirdi. Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam. Akşamları işten eve gelirken bebek eşyaları alıyordum. Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurup duruyorduk. Çocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı? İlk önce namaz kitabındaki bilgileri mi öğrenmeliydi? Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık? Yok, yok ilk önce halifelerin menkıbeleriyle kalbini yeşertmeliydi. Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik. Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim. Gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu. Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı.
    Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti. Anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu. Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi. Peki, kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti. Beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti. O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi. İlmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi. Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; “ilmihalin şu sayfasında yazıyor” derdi. Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı. İslamiyet’i yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü Teâlâ’ya her saniye şükretsem az gelirdi. Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım. Her zamanki gibi işten geldim. Yemek yedik. Konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım. Giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım.
      “İslamiyet’in en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum” dediğim anda eşim konuşmaya başladı. “Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü Teâlâ ona daha iyilerini ihsan eder”. Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu. Eşimde konuşmasını bitirmişti. O günden sonra ona olan davranışlarım da daha dikkatliydim. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum. Bir akşam annem aradı. Komşu kızının iki gün sonra düğünü varmış. Beni de davet etmişler. Eşimle birlikte düğüne gittik. Her şey İslam’ a uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi. Düğündeki İslam’a uyma titizliğini görünce çok sevindim. Bir akşam kendisine balkondan kıyamet ve ahiret kitabı verdiğim kız aklıma geldi. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi. O kızın kardeşiymiş. (Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk.) “Abi eğilir misin?” dedi. Eğildim, kulağıma ablasının, bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Onun bu duruma gelmesine ben vesile olmuşum. Bunu öğrenince çok sevindim. Eşim hamile olduğu için düğünde fazla kalamadık; eve gittik. Aradan aylar geçmiş ve eşim doğum yaptı ve oğlum olmuştu. Hayatımızdan çok memnunduk. Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk. Eşime; üstadım diye hitap ediyordum benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesileydi. Geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca onu alıp başka odaya gidiyordum. Aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü. Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu. Bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu. Eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu. Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu. Uyuyor sandım. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Annemi aradım gelmesini istedim. Eşimi, diğer gün defnettik. Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan da gelmeye başladı. Her gittiğimde o kokuyu duyardım. Onu çok özlüyordum. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum. Her an onu düşünüyordum. Aylar sonra eve girmek için cesaretimi topladım. Gözlerim doldu; ağlamaya başladım. Balkona çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı. Ali’nin beni aradığı o akşam aklıma geldi. O akşam da aynı dolunay vardı. Gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım. Üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım. O güzel kokuyu tekrar hissetmeye başladım. Arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm; eşim nurlar içinde arkamda duruyordu. Heyecandan bir şey söyleyemiyordum. Başım dönmeye başladı; bayılmışım.
    Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu. Kalktım etrafıma baktım. Eşimi gördüğüm anda sabret dediğini hatırladım. Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim. Elimi cebime attım; bir tane mendil vardı. Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil, ayağa kalkarken yere düşmüştü; bulamamıştım. Eşim bulup saklamış. Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı.
    BU GERCEK BİR HİKÂYEDİR. LAKİN GERÇEKLİĞİNİ SORMADAN HİKÂYEDEN BİR HİSSE ALMAKTIR ÖNEMLİ OLAN, HİSSE ALANLARA NE MUTLU!
     BU HİKAYENIN YAZARI, YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR…
     
    ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim. Hikâyede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır.) Allahü Teâlâ herkese böyle eş nasip eylesin. SON.
     
    (Kıymetli vaktinizi ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Bekâr ve evli kardeşlerimizin bu kıssadan hisse alacağına inanıyorum. Bu hikâyedeki Saliha hanıma bir Fatiha bağışlamayı da ihmal etmeyelim lütfen.)
     MUSTAFA KUŞ
  • 304 syf.
    https://www.dunyabizim.com/...iydi-makale,835.html

    Momo, Michael Ende’nin heyecanlı serüveniyle çocuklar için tasarlanmış gibi görünse de zamanın irdelenmesi başta olmak üzere birçok konuda yetişkinlere hitap eden, Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü’ne layık görülmüş ve kırktan fazla dile çevrilmiş fantastik bir romanı.

    Romanın başkahramanı Momo’dur. Momo, ne hangi zamandan ve mekândan geldiği ne de anne babasının kim olduğu bilinen, kendi adını kendisi koymak zorunda kalmış, antik bir tiyatronun sahne altına denk gelen bir oyukta barınan, kullandığı eşyalardan giydiği kıyafetlere kadar her şeyi iyiliksever insanlar tarafından karşılanmış, ufak tefek cılız yapısıyla kimine göre sekiz kimine göre on iki yaşında görünen, simsiyah kocaman gözleri ve simsiyah kıvırcık saçları ile etrafındaki herkes tarafından çok sevilen ve sayılan sevimli bir kız çocuğudur.

    Momo çok sevilmektedir; çünkü Momo her şeyden önce çok iyi bir dinleyicidir. Dinlemeyi bir marifet olarak görmeyenler varsa, bilmelidirler ki, dinlemek konuşmaya göre oldukça zor bir eylemdir. Bugün iletişim noktasındaki en büyük sorunlardan bir tanesi de insanların bir başkasını dinleme sabrını gösterememeleri ve birbirlerini dinleyemez hâle gelmiş olmalarıdır. Maalesef, bu noktadaki sıkıntı aynı çatı altında yaşayan ve hem kan bağı hem kullanılan ortak mekân ve paylaşılan ortak hikâyeler açısından diğerlerine kıyasla birbirlerine daha yakın ve birbirleriyle iletişimlerinin daha iyi olması beklenen eşleri, anne-baba ve çocukları dahi kapsamış durumdadır. Momo ise farklıdır, bugün artık birçok kimsenin beceremediği dinleme işini o kadar güzel yapmaktadır ki, onun dinlemesinin güzelliği karşısında aptal insanların bile akıllarına parlak düşünceler gelebilmektedir. İnsanların o ana kadar fark etmedikleri bilinçaltlarında kalmış gizli düşünceleri gün yüzüne çıkmakta, hayal güçleri bahar çiçekleri gibi açılmaktadır. Hatta kendi yaşamını anlamsız bulan ve yaşamının önemsiz olduğuna inanan biri dahi Momo kendisini dinlerken insanların arasında kendisinin de bir yeri olduğunu ve dünyada kendisinin de bir önemi bulunduğunu hissetmektedir.

    Momo’nun yaşadığı antik tiyatroya gelen çocuklar çok mutlu olmakta, kendi tasarımları olan en güzel oyunlarını orada oynamakta ve asla can sıkıntısı çekmemektedirler. Hayal gücünü tamamen yok eden ve üretmeye engel olan, kanlı canlı bir arkadaşın yerini asla tutamayacak ve bir insan kadar asla sevilemeyecek olan pahalı oyuncakları yoktur onların. Henüz sokaklarda, yeşil alanlarda veya parklarda yalnız dolaşmaları yasaklanmamış, nasıl oyun oynayacaklarının bir bakıcı tarafından öğretileceği ve tek tip oyunlar oynamaya mahkûm edilecekleri; sevinmeyi, hayal kurmayı ve heyecanlanmayı unutacakları “Çocuk Depolarına” kapatılmamışlardır çünkü. Çok uzun çağlar öncesine değil kendi çocukluğumuza gittiğimiz vakit bile o günün çocukları ile bugünün çocuklarını çocukluklarını yaşamaları açısından kıyasladığımızda aradaki açı farkının ne kadar büyük olduğunu dehşetle fark etmek işten bile değil. Hakikaten hiç birimizin ne bin bir çeşit aksesuarı olan Sindy bebekleri ne de fiyatıyla da detaylarıyla da gerçeğine taş çıkartan türlü türlü arabaları vardı. Belki içine konan metal para ile başı, kamışların yatay ve dikey birleşimiyle gövdesi oluşturulmuş bezden bebeklerimiz vardı bizim. Kimi zaman çamurdu, mutfak malzemelerimizin hammaddesi, evcilik oynarken. Bazen, annemizin dikiş dikerken kullandığı ipliğin biten makarası peşinde gün boyu koştuğumuz arabamız olurdu. Ama çocuklar olarak hepimiz mutluyduk; anne babalarımız bütün isteklerimizi karşılayacak imkânı bulamıyorlardı belki, ama biz evlatlarını da kendilerine ihtiyaç duyduğumuz anlarda “Şimdi değil! Vaktim yok! Tamam, daha sonra… Önce bir işim bitsin!” gibi mazeretlerle oyalamıyor, ne ilgilerinden ne de sevgilerinden mahrum bırakmıyorlardı.

    Çoğumuzu hayattan bezdiren, sürekli şikâyet ettiren, kendimizi renksiz, tatsız tuzsuz, hatta cansız, durağan hissettiren ve birçoğumuzun pençesinden kurtulamadığı modern zamanların bir hastalığı olarak karşımızda durur can sıkıntısı. Momo’da can sıkıntısının sebebi olarak ölü zamanlar gösteriliyor. Ölü zaman nedir? Ölü zaman, insanın tasarruf yapıyormuş aldatmacası içinde harca(n)ması gereken yerlere harcamadığı zamanıdır. Anne babasından, eşinden, çoluk çocuğundan, akraba-i taallukatından esirgediği ya da daha doğru bir ifadeyle çaldığı zamandır. Kaybına sebebiyet vermemek için yolda giderken park ve bahçelerdeki çiçekleri seyretmemek, sokakta oynayan çocukların -onlardan kaldıysa tabi- yanaklarından okşamamak, rastladığı bir dostuna selam verip iki çift laf etmemek, yardıma ihtiyacı olan bir ihtiyarın elinden filesini alıp taşımamak, şakıyan bir kuşa kulak vermemek, bir hastayı ziyaret ederek gönlünü almamak, üst komşuda kahve içmemek, bir çiçek ya da bir hayvan beslememek, yaptığımız işleri en kısa sürede bitirmek için o işin hak ettiği eforu sarf etmemek… Hepsi ve daha fazlası bize daha çok zaman kalsın diye ihmâl ettiklerimiz arasında.

    Teknoloji çağıyla birlikte inanılmaz bir hıza ulaştığımızı düşündüğümüzde neden buna rağmen birbirimize ayıracak vaktimiz olmaz? Altımızda son model arabalarımızın olmadığı yıllarda aşmamız gereken mesafeyi “tabana kuvvet” diyerek yürümemiz gerektiği hâlde bizim ilgimize, desteğimize, sevgimize ihtiyacı olan herkesin yanında anında hazır olabilirken bugün neden bayramdan bayrama bile olsa birkaç kişi dışında kimseyi ziyaret edemez hâle geldik. Telefonla yapılan hâl hatır sormaların ziyaretten sayılmadığı yıllardan ne çabuk telefonla aramaya bile üşenip kopyala yapıştır türü mesajlarla idare ettiğimiz zamanlara eriştik! Mahalledeki çeşmeden güğümlerle taşıyıp ocakta ısıttığımız suyla leğenlerde yıkadığımız çamaşırları bugün makineler yıkarken, halılarımız hiç elimize değmeden halı yıkamacılara verilirken, bulaşıklar için elimiz sıcak sudan soğuk suya girmezken, genel temizlik için evlerimize yardımcı kadınlar alırken tasarruf ettiğimiz bunca zamanı nerede, kimin ve ne için biriktirdik? Zamanı tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğimizin maalesef hiçbirimiz farkında değildik. Yaşamlarımızın gittikçe daha zavallı, daha tekdüze, daha duygusuz ve hissiz ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemedik. Momo’da geçtiği üzere, “Oysa zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamanın yeri yürekti. İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe, zaman azalıyordu.” Zaman azalıyordu, çünkü asıl sarf edilmesi gereken yerlerden kısıtlamalar yapıldıkça zaman bereketini kaybediyordu.

    Momo’da, varlığını insanların ölü zamanlarından yararlanarak sürdüren, gri renkli arabaları, kurşun renkli çantaları ve melon şapkaları olan ve ağızlarında eksik olmayan sigaralarıyla sürekli insanlardan zamanlarını aşırmaya çalışan duman adamlardan ve Momo’nun bu adamlarla verdiği mücadeleden de bahsediliyor. Duman adamlar zaman tasarrufu konusunda kendilerini kandırmak daha zor olduğu için bütün çocukları doğal düşmanları olarak görüyorlar. Bozulmamış fıtratlarıyla tasarruf edilmeye çalışılan zamanın aslında kazanılan değil gerçek yaşamdan kaybedilen anlar olduğunu daha kolay idrak eden çocuklar birçok noktada olduğu gibi bu konuda da büyüklerden ayrılıyorlar.

    Gerek yazılı gerekse görsel basında mütemadiyen yer alan zamandan tasarruf etmeye yarayacak âlet edevat reklamlarına ve bunların insanlara gerçek yaşam için özgürlük getireceği telkinlerine inanan yetişkinler, daha çok kazanıp daha çok harcıyorlar, ama yüzlerindeki asıklığın, bedenlerindeki yorgunluğun, halet-ı ruhiyelerindeki keyifsizliğin önüne geçemiyor ve gözleriyle dostça bakmayı bir türlü beceremiyorlar. Daha çok kazanmak ve daha çok zamandan tasarruf etmek için ise sürekli acele ediyorlar. Acele ettikleri takdirde daha hızlı ilerleyeceklerini düşünüyorlar, hâlbuki insan ne kadar yavaş hareket ederse o kadar hızlı ilerliyor. Ne kadar hızlı hareket ederse o kadar çok şey kaçırıyor. Halil Cibran’ın da dediği gibi, “Kaplumbağalar yollar hakkında tavşanlardan daha fazla şey anlatabilirler.”

    Momo’da Momo’nun duman adamlarla yaptığı savaşı Momo kazanıyor kazanmasına da biz kendi yaşamımızda zamanı kullanırken zamanla yarışıyor muyuz yoksa zamanla savaşıyor muyuz ya da duman adamlarla mücadelemizde galibiyeti hangi tarafa veriyoruz, düşünmek gerek. Bir insanın yaşamını anlamlı kılan ve o yaşamın sahibine değer katan husus dokunabildiği yürek sayısıyla doğru orantılıdır. Âdeta bencilliğin dayatıldığı günümüz dünyasında ah bir bilebilsek; okşamadığımız her baş, dokunmadığımız her el, doyurmadığımız her yoksul, uzak durduğumuz bize ihtiyacı olan her gönül zannedildiğinin aksine zamanımızın bize kalmasının sebebi değildir, bilakis zamanımızın bereketine vurulmuş bir darbedir.
  • - "Narsisistik kişiliğin temel özelliklerinden birisi eşduyum yeteneği gösteremiyor oluşu; karşısındakinin duygularını anlamakta ve yorumlamakta gösterdiği yoksunluk. Yalnızca kendisi için yaşayan, diğerlerine sadece kendisini yüceltsin ve övsünler diye değer veren, istediğini aldıktan sonra bir kâğıt mendil gibi onları atan, cinselliği aşksız ve nezaketsiz, ilişkileri sığ, sevebilmekten âciz bir kişilik; zamanımızın bir kahramanı. Yaşadığımız çağda bu tarz bir kişiliğin uyum gücü yüksek; zira kendisini göstermek için iş hayatında çok başarılı olmak ister ve olur da. Gösteri dünyasına bakın; kendilerine yönelmiş kameralarla sarhoş olmuş, “ufak dağları ben yarattım” havasında, ürettiği en küçük bir değer olmayan, çok sayıda besleme narsisistle karşılaşacaksınız. Yahut şirketler dünyasının lider profiline, siyasete, spor dünyasına bakın. Mahremiyet, yerini laubaliliğe; aşk, yerini duygusuz cinselliğe bırakıyor. Narsisistik klon bütün dünyaya yayılırken, biz de hakkın gücüne değil, gücün hakkına inanmaya başlıyoruz. Ruhları ele geçiren bir istila karşısındayız ve elimizde savaşmak için kadim insanlık değerlerinden başka bir silah yok. Kibre karşı tevazu, sığlığa karşı derinlik, bencilliğe karşı diğerkâmlık, hasede karşı dayanışma, hıza karşı yavaşlık, yalnızlığa karşı yârenlik, som akla karşı gönül… Bir toplumda gönlün şarkılarını söyleyenler varsa, narsisizm hastalığı burçları aşıp orada otağ kuramaz. “Tarab benim, ben tarabım” diyor büyük şair; iş, mutribin sesini duyacak kulak olmakta!
    (Kemal Sayar-Anlayış dergisi. sayı.29. Ekim-2005)
  • 304 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Şu anda bu incelemeyi okuyan arkadaşlar ve ve 1000 kitap kullanıcıları .... İncelemeye başlamadan önce kitapla ilgili bir bilgi vermek istiyorum . Yazar bu kitabı bir trende yolculuk yaparken bir adamın kendisine anlatması üzerine yazmıştır . Ve kitapta da bunu dile getirmiştir .
    İncelemeyi sonuna kadar okumanız dileğiyle ;
    Evet belki de bu kitabı okuyan çoğu okur zamanın ne kadar paha biçilmez olduğunu ve momo'nun cesaretinin ne kadar takdire şayan olduğunu kutlamıştır . Hepimiz bu kitapla birlikte zamanın değerini ve gözümüzün önünden akan saniyeleri hissetmiştir ve :
    _ " Şu ana kadar ne yaptım . Kendimi mutlu edecek zamanımın kaç kum tanesini sevdiklerime gerçek anlamda harcadım ve zamanının ne kadarını onlarla geçirdim . Ne kadarını ... Ne kadarını " .
    _ " Hiç ... Koca bir hiç ... Koca bir hiç , zamanın sadece bir hiçini mi ben yaşadım ... Bir hiçini mi ben onlara bıraktım ve onlarla geçirdim .?
    Diye düşünmüştür . Eminim ki bu kitabı okumadan önce en azından az bir zamanını gerçek anlamda sevdiklerine harcamış olan bir kimseler vardır . Ne mutlu ki o kimselere !!!
    Ama şu yukarıdaki düşünceyi kitabı bitirip aklından geçiren kimseler işte onlar bu kitabı okuyana kadar gerçek uyanışı bulamamış olanlardır ve umarım en kısa zamanda kısacık hayatın bize ayrılmış olan küçük bir zamanını sevdikleriyle geçirmeye başlamışlardır .
    Bu incelemeyi okurken lütfen bir Momo olmaya kalkışmayın ya da onun cesaretini göstermeye ve bu yazıyı cesurca okumaya çalışmayan . Sizden şunu istiyorum . Sadece bu incelemeyi okuyacağınız sürede bir süreliğine zamanın ne kadar değerli olduğunu unutun ve bu incelemeyi sindire sindire okuyun .

    Akan her saniyenin ne kadar değerli olduğunu ( şimdi , belki de yarın ölebilirsinizlere girmiyorum . Umarım bu incelemeyi okurken böyle bir şey gerçekleşmez ) , her saniyenin hızlı akıp gittiğini belki de hepimiz bu kitaptan öğrendik .

    Çünkü hiç kimse sizi ( yani öyle sanıyorum ) , kollarımızdan tutup bulunduğunuz yerdeki pencereye yüzünüzü döndürerek " bak şu insalara , yürüyorlar ama aslında birer ölüden hiçbir farkları yok . " dememiştir . Ya da sizi tutarak bağırarak sanki koca bir gerçeği büyük ciddiyetle yüzünüze söylüyormuş gibi cebinden köstekli saatini çıkarıp " her gün gördüğün , belki de geceleri uykunu bozduğu için kaç kere lanet ettiğini unuttuğun şu saate bak ve bu lanet olasıca saatin tik takları ne kadar önemli biliyor musun ? . " diye söylememiştir . Ama kitabı okuyanlar bu eli bilmiş hissetmiştir . Birileri onları sarsarak , yürüyen insanların aslında ölü olduğunu söylemiştir ve yine aynı el size bağırarak , tik tak yapan saatin değerini anlatmıştır . Eğer hala bu eli hissetmemiş olanlar kitabı tekrar okusun ve hissetemeye çalışsın .

    Bana bu eli hissettiren Çöpçü Beppo ' ydu . O ' ydu , bilmiyorum nasıl ama o olduğuna eminim . Belki de o her sustuğunda "hadi ama ne diyeceksen söyle bakalım " . demememin sebebi buydu . O bana bir el olmuştu . Beni sarsmıştı , düşündürmüş , anlatmıştı . O zamanı çoktan farketmiş ve asıl zamanın sevdiklerimizle geçirdiğimiz zaman olduğunu çoktan anlamıştı . Bu yüzden düşüyordu belki de Size bu eli hissettiren belki de Momo ' ydu ya da duman adamlardı , belki de duman adamların ağızlarından hiç eksik etmedikleri sigaralarıydı belki de zamandı , belki de yazardı , dildi , kurguydu ... Ama bir eldi sizi tutan , sarsan , anlatan , düşündüren ... Bir eldi . Gerçekten merak ediyorum sizi sarsan elin hangisi olduğunu . Umarım fazla merakta bırakmazsınız

    Çoğumuz dünden bugüne baktığımızda , annemize babamıza senin zamanında dünya nasıldı diye sorduğunda geçmişte her şeyin daha uzun sürdüğünü farketmiştir . Eskiden 2 saat süren bir işin şu anda , günümüzde yarım saat bilemedin 1 saat sürdüğünü hepimiz biliyoruzdur .

    Peki ama geçmişten bugüne tasarruf ettiğimiz o kadar zamana rağmen nasıl oluyorda hala sürekli zamanımızın kalmadığını , bir şeyleri yetiştiremediğimizi söylüyoruz . Nereye gidiyor bunca zaman ?
    Cevabı çok basit . Cevap kitaptaki gibi duman adamlar değil bence , duman adamlar kitapta sadece günah keçisi asıl zamanı çalan Gülten Dayıoğlu ' nun da dediği gibi insanlık ilkelerini kaybetmiş biz insanlarız . Bunca zaman aslında insanların sürekli tüketme hastalığının ortasında kayboluyor.

    Şimdi sana sesleniyorum Momo ;

    Ne yazık ki senin zar zor yok ettiğin ,
    üzerine hızla koştuğun ve yok ettiğin o duman adamları biz tekrardan yaratıyoruz Momo .
    Ne yazık ki tüketme hastalığı bizi sardı Momo .
    Yavaş yavaş zamanımız kayboluyor ve biz farketmeden gidiyorlar Momo .
    Çok üzgünüm ... Çok
  • Vanier, Yunan felsefesinin -sadece Aristo değil, hemen hemen tüm Yunan felsefesinin- kusursuz akılcılık ve tam bir kendine yeterlik idealine yöneldiğini belirtti. Dostluk ve siyasi katılımın toplumsal erdemleri üzerinde önemle duran Aristo bile pek kimseye ihtiyaç duymayan bir "yüce ruhlu adam," bir tür Süpermen ideali ortaya atar. Stoacılar da hiç kuşkusuz akılcılığın yıkılmaz kalesi gibi bir bilgelik modeli ortaya atmıştı. Bu idealin değer taşıyan bir yanı yok değil; yetişkinler olarak kendi ayaklarımız üzerinde durmayı, özerk olmayı ve ihtiyaç duyduğumuzu sandığımız şeylere aslında hiç de ihtiyacımızın olmadığı bilincine varmamız, bunu öğrenmemiz gerekiyor. Ancak fazlasıyla bağımsız olabilir, aşırı bir özerklik ve incinmezlik peşinde koşabilir, sonunda da kendimizi yalnız ve başkalarından kopmuş bulabiliriz. Vanier yalnızlığın zamanımızın büyük hastalığı olduğunu yazmış -bu da kısmen hepimizin kusurlu, hatalı, yaralı varlıklar olduğumuzun kabulünden utanç duymamızdan geliyor.