F.A., Korku'yu inceledi.
22 Nis 23:07 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kapak fotoğrafından da anlaşılacağı üzre bu kitabın da kahramanı bir kadın. Yine kadın psikolojisindeki uzmanlığını döktürmüş Zweig. Bu defa eşini aldatan bir kadının korkusunu iliklerimize kadar hissettiriyor. Onunla tedirgin olup, onunla heyecanlanıyorsunuz. Korku üzerine güzel bir kitap olmuş. Beğendiğimi söylemeliyim. **** İrine güzel bir kadındır. Zengin ve ünlü avukat bir kocası, mutlu bir yuvası ve 2 çocuğu vardır. Bunlara rağmen gittiği bir davette piyanist bir adamla tanışır ve kocasını aldatmaya başlar. Bir gün hiç ummadığı bir anda adamın evinden çıkarken kadının biri karşısında dikilir ve şantaj yapar. Başından bu belayı savuşturmak için ona para verir ve gider. Bu tehlikeli durum karşısında ilişkisine son vermek adına piyanistle son bir görüşme yapmak ister. Pastanede görüşürler. Bir daha görüşmek istemediğini belirtir. Ordan ayrılırken tekrar aynı kadınla karşılaşırlar. Takip edildiğini düşünür ve ona tekrar para teklif eder. Bu defa kurtulduğunu düşünmektedir. Ancak ailece oturdukları bir yemek sırasında kapı çalar ve bir zarf gelir. Zarfta bu zarfı getiren kişiye bir miktar para veriniz yazar. Kadın şok geçirir adeta. Parayı verir ve bunu da savuşturur. Ancak son bir kez daha gelecek kadın ve bu defa sadece para istememektedir. Ayrıca kitabın sonunda Zweig bir sürpriz hazırlamış.

Nihal, bir alıntı ekledi.
22 Nis 22:01

Pul Nefes
mektubu güvercine benzetmek yanlış olmaz besleyeni güldürmez, bekleyeni öldürür
dile zarf mı dayanır, pulunuz hangi aşktan,
her mektubun puluna uzanan dil kavuşmaz

Üzgün Kediler Gazeli, Haydar Ergülen (Sayfa 15 - Kırmızı Kedi)Üzgün Kediler Gazeli, Haydar Ergülen (Sayfa 15 - Kırmızı Kedi)

Cenaze
Sert bir esinti var bugün, genelde hava işlerine pek kafa yormam ama Fahri amcanın defnedileceği gün havanın birden bire bu kadar sertleşmesi tuhaf. Rüzgar; sapı, samanı, tozu karıştırıp savuşturdukça cenaze alayındaki nemli gözlerin sım sıkı kapanmasına sebep oluyor. Her kapanan gözün ardındaki insan belleği yalnız başına bir hayatı sonlandırmış olan Fahri amcanın hikâyesini bilir. Onun hikâyesini bilenler bugün burada ona karşı son görevlerini nemli gözlerle yerine getirmekteler.

Hayatı beklemekle geçen bir kadının, yine hayatı bir kadının gönlünü kazanabilmek için beklemiş olan bir adamın cenazesinde; erkeklerden ayrı, biraz uzakta olan kadınlar içinde gözlerim Nermin ablayı arıyor. O saçlarıyla bir saksıda süs bitkisi gibi görünen kadının, yıllar içinde yavaş yavaş gençliğini, gençliği ile birlikte güzelliğini, güzelliği ile birlikte kurumuş bir çiçeğe dönüşünü film izler gibi izledim. Benim dışımda apartman sakinleri, mahalleli, hatta tüm kasaba Nermin ablanın hikâyesini değişik değişik sürümleriyle sinemaya çekilip izlenmiş filmler gibi anlatıp durdular. Köşe başlarında, kahvelerde, pazarda, çarşıda, akşamları ev oturmalarında anlata anlata bitiremediler. Özünde hep aynı hikâyeyi lakin herkes kendi iç dünyasına göre eklentiler yaparak anlattı durdu. Ben Nermin ablanın alt komşusu olarak O’nun da, oğlu Tosi’nin de, sonradan onların karşı dairesine taşınan Fahri amcanın da yaşam öykülerine birinci dereceden tanık oldum yıllar içinde.

Rusya’ya giden kocasını beklemiş olan Nermin abla ile çocukluklarından beri Nermin ablaya âşık olan Fahri amcanın hikâyesi demek böyle son bulacaktı. Ben öyle çok kitap okumuş biri sayılmam, lakin arkadaşlarla bu iki yaşama, hatta Tosi’yi de katarsak, bu üç yaşama, bu üç kişinin yaşadıklarına gerçek değilmiş gibi bakardık da; bir kitapta, bir film de üçleme yapılmış da biz onları okuyormuşuz, izliyormuşuz gibi değerlendirirdik. Sonu olmayan, bitmeyecekmiş gibi gelen karakterlerin yaşamı gibi gelirdi bize. Şimdi bu sert esinti içinde, toz bulutları arasında bir yaşamın final sahnesinin çekildiğini, birazdan yönetmenin kestik diyeceğini, Fahri amcanın da kalabalığın arasından çıkıp geleceğini düşlüyorum. Yıllarca bitmeyecek bir hikâyenin kahramanlarından birinin ölmesi, bende olduğu kadar tüm kasabada da matem havası oluşturdu. Aslında kasabalı için ölen Fahri amcadan çok, içlerinde yaşattıkları umut olmuştu. Merhum iki gün hastane morgunda beklerken, neden iki gün bekletildiği de tam manasıyla anlaşılmamışken tüm kasaba işi gücü bıraktı, Fahri amcanın ölümüyle yeni boyut kazanan Nermin ablanın, Tosi’nin hatta ölmüş olmasına rağmen Fahri amcanın hikâyesini baştan sona değiştire değiştire anlattı durdu.

Tosi daha ufacıkken pıtır pıtır koşuşmalarını dinlediğim üst kattan aşağıya, zaman içinde ergenliğe adım atan asi bir delikanlının, esas itibariyle babasına karşı içinde oluşan öfkenin sebep olduğu, ona göre anlamsızca bir bekleyiş içerisinde olan annesine karşı sarsıcı sözlerini duyar olmuştum. Böyle iç parçalayıcı anlarda, usulca daire kapısından yukarı doğru yöneldiğimde, onların kapısının önünde yine çaresizce kapıya vurmakla vurmamak arasında bekleyip duran Fahri amcayı gördüğüm anlarda, gerisin geri dönüp daire kapımı yavaşça kapatır, yere çömelir ve halen neden bu evden taşınmadığımı, taşınamadığımı sorgular dururdum. Acıdığım hayatların birer birer parçası olmamda, Tosi’nin çocukluğunda, bir gece onu avutmak için lunaparka götürüp eve döndüğümde, Nermin ablanın bana sarılıp, sabaha kadar kucağımda uyumasının ve uykuya dalmadan önce göğsüme akıttığı gözyaşlarının yanı sıra yüreğime kor gibi bıraktığı çaresizliğin acısının da yeri olduğunu biliyorum.

Nermin ablanın evini her gün temizlemesinde yatan gerekçenin, uzaklardan gelecek kocasını beklemek olduğunu zaman içinde öğrenmiş oldum. Vaktinde ailesinin de karşı çıkmasına rağmen kaçarak sevdiğine varması, bir gelinlik bile giyemeden yaşadığı büyük aşkla hiçbir şey düşünmeden evlenmesi, sonrasında kocasının Rusya’ya çalışmaya gitmesi, belli bir zaman sonra kocasından hiçbir haber alınmaması ve Nermin ablanın her gün dönecek umuduyla kocasını beklemesi üzerine gerçekten çok kafa yordum. Bazen akşamları onunla demlediğimiz çayı yudumlarken, aşkı ile ilgili anlattıklarını dinlerken, beni böyle sevecek bir kadınım olacak mı diye düşlere dalıp giderdim. Belli bir süre sonra Nermin abla benim gözümde, bir deliden çok bir tanrıça gibi olmuştu. Kızaran elmacık kemiklerinin yansıması ile ışıldayan gözlerinin içinde, anlattıklarını dinlerken dalıp giderdim. Belki zamanında ailesi onun yaşadığı aşkı destekleseydi, şimdi Nermin ablanın hayatı bambaşka olabilirdi.

Onu bu cenaze alayında göremiyorum. Şimdi acaba hangi duygular içindedir. Fahri amca Tosi on iki yaşlarına geldiğinde bizim apartmana taşınmıştı. Sonradan zaman içinde onun hikâyesini öğrenmiştim. O apartmana geldikten sonra, Nermin abla biraz daha içine kapanmıştı. Daha doğrusu yıllar geçtikten sonra parçaları bir araya getirmeye başladığımda Nermin ablanın yavaş yavaş gözlerden uzaklaşmasının sebebinin Fahri amca olduğunu anlamıştım. İyi bir adam olduğuna hiç şüphe duymadım, birkaç kez akşam yemeğinde Nermin ablamın evinde hep birlikte olduğumuz anlarda Fahri amcanın gözlerinde gördüğüm kederin aynısını defalarca Nermin ablada gördüğümü bilirim. Tosi ile Fahri amca iyi bir ilişki içine girmişlerdi. Tosi özlediği baba hasretini Fahri amcanın sıcak yaklaşımında gideriyordu. Tosi’nin okuluna veli olarak giden Fahri amca, çocuğun bükük boynunu doğrultmuştu. Bazen o yemek masasında misafir olanın sadece ben olduğumu düşünüyordum. Onların hikâyesini bilen herkes gibi bir gün evleneceklerini düşünürdüm. Lakin düşündüklerim yıllar geçtiği halde gerçekleşmedi. Nermin abla asla Fahri amcayı kendisine bir eş olarak düşünmedi.

Son toprak parçası da mezara atıldıktan sonra, son dua edilirken, yağmurun düşmesiyle rüzgâr toz bulutlarını da alıp gitti. Toprağın ıslanmasını yağmur üstlenmişti adeta, birden rüzgârla birlikte kalabalıkta dağıldı. O zaman Tosi’yi mezarın başına çökmüş bir halde fark ettim. Bir zamanlar kapımı çalan, bugün babam gelecek diyen Tosi, kocaman adam olmuş, gelmeyen babasının yerini alan Fahri amcayı mezarının başında gözyaşlarıyla uğurluyordu. Yanı başına çöküp elini omzuna attığımda, birden dönüp bana sıkıca sarılması, göğsüme hıçkırıklarla gözyaşlarını akıtması, yine yıllar önce annesinin de aynı şekilde bana sarılıp, göğsümde ağlamasını hatırlattı. Sözün bittiği anlarda, hiçbir kelam para etmez. Ağzımdan sadece başınız sağ olsun sözcükleri dökülüverdi. Öylece yağmurun altında ne kadar süre kaldık bilemiyorum. Zaman durmuş, her şey bitmiş gibiydi. Kocaman adam, ufacık Tosi gibi en acımasız yürekleri bile parçalayacak şekilde ağlıyordu. O anları düşündükçe, baba sevgisine muhtaç bir çocuğun nasıl acılar çekebileceğini anladığımı sanıyorum.

Cenazeden bir hafta sonra apartman girişinde bırakılmış postaları ayrıştırırken, Fahri amcadan Tosi adına gönderilmiş bir zarf dikkatimi çekti. Yaklaşık bir hafta önce postalanmış bir zarftı. Evime uğramadan direk yukarı çıktım. Nermin ablanın kapısını tıkladığımda kapıyı Tosi açmıştı, Nermin abla ortalıkta görünmüyordu. İçeri girdiğimizde mutfağa geçtik. Tosi içiyordu, masa da iki kadeh rakı vardı. Biri sulandırılmış, biri sek. Hiçbir şey sormadım. Fahri amcayla içiyormuş gibi yaptığını anladım. Hiç iyi görünmüyordu, zarfı verip vermemekte tereddüt ediyordum. Açıkçası zarfta neler yazdığını çok merak ediyordum. Tosi zarfı açıp okuduktan sonra Fahri amcanın ölümünün bir kaza sonucu değil de, intihar sonucu olduğu ortaya çıktı. Daha doğrusu kaza geçirdiği an, gerçekten kaza mı, intihar mıydı net bir şekilde anlaşılamasa da, mektuptan anlaşıldığına göre Fahri amca o gün bir şekilde yaşamına son vereceğini ifade etmekteydi. Tam manasıyla veda mektubu yazmıştı:

“Tosi umarım beni bağışlayabilirsin. Seni gerçekten oğlum gibi sevdim. Seni asla Nermin’e açılan bir kapı olarak görmedim. Annen ile okul yıllarında, babanla yaptıkları bir kavga sonrası ilk defa yakınlaşma fırsatı bulmuştum. O zamandan beri ona olan sevgim ve ona kavuşabilme hayalim asla yok olmadı. Yıllarca içimde taşıdığım bir umudu yaşattım. Hayatım içinde yaptığım en büyük hatanın acısını bugünlere kadar çekmek zorunda kaldım. Umut işte, umut oldukça yaşamdan insan nasıl vazgeçer. Yaşama beni bağlayan annene tekrar kavuşabilme umuduydu. Nermi’nin ailesi hem kendisine hem de babana yeterince baskı yapıyordu. Bu baskılar sonucu bir şekilde elime geçen şansı berbat ettim. O zamanlar yazlık sinemalar vardı. Annenle birlikte ilk defa akşam vakti birlikte vakit geçirme şansını bulmuştum. Benim için çok önemli bir akşam olacaktı. Onu etkileyebilecek her türlü hazırlığın planlamasını yapmıştım. Evinden onu almam bile sorun teşkil etmiyordu, Orhan’dan uzaklaştırılmış Nermin, ailesi için büyük mutluluktu, güneş batmış, hava kararmış, sokak lambalarının ışıkları yanmıştı. Arnavut kaldırımlı sokaklardan sinemaya doğru yürüyorduk, evden yeterince uzaklaşınca, gömleğimin içine sakladığım gülü vermenin vakti geldiğini düşündüm. O anı hiç unutmam. Kızarmış elmacık kemikleriyle, etli dudaklarında beliren gülümseme hiçbir zaman gözlerimin önünden gitmedi. Artık kendime olan güvenimde artmaya başlamıştı. Ağzım daha iyi laf yapıyordu, her attığımız adımda onu etkilediğimi düşünüyordum. Sinemaya birkaç sokak kala ona sinema yerine yamaca gidip oturmayı, gökyüzündeki yıldızları seyretmeyi teklif ettim. Filmin biteceği zamanlarda da evin yolunu tutarız dedim. Keşke öyle bir teklifte bulunmasaydım, keşke O da teklifimi kabul etmeseydi. O, içinde bastırdığı Orhan’dan ayrılma acısını unutmak istiyor, ben de kendimi ona beğendirmeye çalışıyordum. Gülücükler yamaç yolunda da yüzünden eksik olmadı. Ağustos ayının sıcaklığı hava kararmasına rağmen devam ediyordu. Sıcaktan şikâyet edecek durumda değildim, dünya yansa umurumda değildi. Yamacın bir kenarına oturduk, gökte pırıl pırıl parlayan yıldızlar buradan bir başka gözüküyordu. Hafif bir esinti yüzümüzü, bedenimizi yalamaya başlamıştı. Rüzgârda savrulan saçlarıyla Nermin, benim için adeta bir melek gibiydi. Birden şarkı mırıldanmaya başladı, sen de söylesene diyordu, ben ise sadece bakabiliyordum. Gözlerinin içinde yıldızların yansımasını görüyordum, daha önce onun hiç öyle güldüğünü duymamıştım. Gülümsemesi, gözlerinin parlaklığı, yanaklarının kızarıklığı, saçlarının savrulması, şarkı söylerken sesinde yakaladığım lezzet ve insanı kendinden geçiren kahkahası, her şey bir düş gibiydi. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. Her şey beş dakika sürmüş gibiydi. Eve dönme vakti geldi dediğinde, yüzümün düşmesini fark edip, elimi tuttuğunda yandığımı zannettim. Birden tüm güvenim yerle bir oldu. Heyecandan titrediğimi hissediyordum. Hayatım boyunca o andan daha güçsüz bir duruma düştüğümü hatırlamıyorum. İçimde fırtınalar koptuğu halde ağzımdan bir tek kelime çıkmıyordu. Tüm sözcükler boğazıma dizilmiş, birbirlerini sıkıştırıyordu. Yüzüme baktı, yine o hoş tebessümüyle hadi deyip, elimden tutarak beni yamaçtan Arnavut kaldırımlı sokaklara doğru götürmeye başladı. Dönüş yolunda gözlerim görmüyordu sanki o benim kılavuzum olmuştu. Birden bire duruverdiğinde, görmeyen gözlerimle semadaki yıldızların içinde yaşadığı onun gözlerini görüyordum. Elimi sertçe çekince, neden durduğunu anladım. Üç kişi karşımızda duruyordu. Daha önce hiç görmediğim üç kişi. Ağzımdan yine hiçbir sözcük dökülemedi. Hiçbir şey yapamadım, birinin elinde bıçak vardı. Gözlerim bıçağa kilitlenmiş bir halde dona kalmıştım. Ağustos sıcağında buz tutmuş gibi kaskatı kalmıştım. Biri beni kollarıyla sarıp, boğazıma bıçağı dayamıştı. Biri bir tane sigara yakmıştı. Biri Nermin’in üstüne doğru yürümüştü, Nermin çığlık atmaya kalkınca yüzüne inen bir tokatla yere serildiğinde gözlerimden yaşlar geldiğini fark etmiştim. Fahri dediğini duydum, birkaç kez Fahri dedi. Ben hiçbir şey yapamadım.

Bu olaydan sonra bir kaç hafta hastanede yattığını biliyorum, ziyaretine bile gidemedim. Sonraları Nermin’lerin evin kapısına üç kişinin bedeninin bırakıldığını duyduk. O üç kişiden ikisi, evin önünde, aldıkları kurşun yaraları sebebiyle ölü bulunmuştu, biri de hastane yolunda ölmüştü. Üç kişiyi de oraya babanın bıraktığı mahalleli arasında konuşulup durdu. O günden sonra babanı bir daha gören olmadı. Nermin’i bir defa çarşıda gördüğümde yüzüme bile bakmadan yanımdan geçti gitti. Sonra duyduk ki annen de kayıplara karıştı. Ben bu olaydan sonra kendimi asla affedemedim, içimde yaşadığım vicdan azabıyla bir gün kendimi annene affettirebilmeyi bu yaşamda son görevim olarak kabul ettim. Yıllarca annenin izini sürdüm. Babanın Rusya’ya gittiğini öğrendikten sonra, annene ekonomik destek verebilmek için elimden geleni yaptım. O her seferinde beni geri çevirdi, bir gün iyice çaresiz kalınca, senin de geleceğini düşünerek, sonradan geri vermek şartıyla, benden para almayı kabul etti. Bir arkadaş gibi olmayı başardık ama asla onun gönlünü kazanamadım. O halen babana âşık. Hayatının en zor günlerinde kendi hayatını yok eden babana âşık. O yamaçtan dönüşte yaşanan olaylardan sonra beni gerçekten affetmeyeceğini iyice anladıktan sonra yaşamının manası da kalmadı benim için. Günden güne eksiliyoruz ama bitmiyoruz demiştim. Ben artık bittim. Tüm varlığımı size bırakarak gidiyorum. Annene çok iyi bak. Lütfen beni affedin...”

Mektubu bitirdikten sonra masaya bıraktı, çekinerek kağıdı elime aldım ve okudum. Mutfak kapısında Nermin ablanın bize baktığını gördüm. Ayağa kalkarak oturması için sandalye çektim. Üçümüzde masada öylece oturduk. Hiç birimizin ağzından bir sözcük çıkmadı. Tosi şişeyi bitirdi, ikinci bardaktaki sulandırılmış rakıyı da içti. Nermin abla peş peşe sigaraları yaktı. Dünyada ne kadar keder varsa, o akşam, o gece, o sabah tüm yüküyle o masadaydı. Kederin yükünden ezilmiş iki insan karşısında ben de ne yapacağımı bilemedim. Bir ara benim gözyaşlarım akmaya başladı. Sessizce ağladım. Güneş doğduğunda hiçbir sözcük söyleyemeden, Nermin ablanın kurumuş yanaklarını öperek, evden sessizce çıkıp gittim.

İhtiyar- geçici insan masalları

Biraz da tebessüm :))
Türkiye’nin durumunu özetleyen güzel bir fıkra :

Tarih öğretmeni çocuğa sormuş: "Oğlum,Kartaca Savaşı'nı kim yaptı?"
Çocuk: "Valla billâ ben yapmadım hocam." deyince tarih hocası sinirlenmiş, sınıfın kapısını çarparak çıkmış...

Matematik hocasıyla burun buruna gelmiş...
Matematik hocası: "Hayrola hocam? Bu ne sinir?""Sorma!" demiş tarih hocası. "Çocuğa Kartaca Savaşı’nı kim yaptı dedim?" "Valla billâ ben yapmadım hocam." dedi.
Nasıl sinirlenmeyeyim?"

Matematik hocası: "Bunlar böyledir hocam. Hem yaparlar,hem de inkâr ederler." deyince, tarih hocası sinirden düşer, bayılır.

Müdür odasında kolonyayla kendine getirilince müdür sorar: "Hayrola hocam? Ne oldu ki fenalaştınız?"
"Sormayın müdürüm" der tarihçi.

"Derste çocuğa "Kartaca Savaşı’nı kimler yaptı?" dedim. "Valla billâ ben yapmadım demez mi?" Sinirle sınıftan çıkarken matematik hocamız sordu. Durumu anlatınca: "Bunlar böyledir,hem yaparlar, bir de yapmadım derler." deyince bayılmışım.

"Hocam,şu üzüldüğün şeye bak." der müdür.
"İki satır yazı yazarım Milli Eğitim Bakanlığı'na, kimin yaptığını hemen ortaya çıkartırım."

Tarih hocası hastanelik olur.
15 gün hastanede yatıp tedavi görerek, bir ay raporlu olarak taburcu edilir.

Evinde dinlenirken postacı sarı bir zarf getirir. Tarih hocası merakla açar zarfı. Milli Eğitim Bakanlığı'ndan gelmiştir resmi yazı.

"Bu yıl, gerekli tahsisat olmadığından, Kartaca Savaşları yapılamayacaktır.Bilgilerinize..." yazmaktadır.

Bir zarf açılınca
içi açılıyorsa kelimelerin
mektup odur
Bir zarf kapanınca
dışarıda kalıyorsa bazı kelimeler
mektup odur.

(Alıntı)

Musa yilmaz, Posta Kutusundaki Mızıka'yı inceledi.
21 Nis 19:15 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bir zarfı açmak kadar kalbi titreten ne vardır zarf mahremiyettir,mahrem olmasa da  satırlar bir köşeye çekilinir yalnız okunur mektuplar diyerek başlayan yazar mektup yazmak da okumakta cok özel olduğunu ifade etmiş.
Mektup başında yazdığımız sevgili dost kelimesiden biri gücünü diğerinden alıyor "sevgili olmadan dost , dost olunmadan sevgili olunmaz."cümlesi ile açıklanır
Yazmamak da bir mektuptur yazılandan daha güçlü satırlar içeren mektup olduğunu dile getirmiş.
Yazar tam olarak dile getirmese de en guvenilir ortamın kütüphaneler olduğunu hatta okurların bile kütüphane diyeceğini tahmin etmiş
Kitabin devamında ise yazar okuyucuya gerçek doğruları yaşadığı olaylarla aktarmış. 
yazar okuyucuyla konuşuyormuş gibi kitabı yazmış.

Meili Meylis, bir alıntı ekledi.
21 Nis 10:38 · Kitabı okudu

Güneşe tutulsa zarf, ilk kelimeler okunur mu? Mektuba nasıl başlamıştır acaba?

Posta Kutusundaki Mızıka, A. Ali Ural (Sayfa 12 - Şule Yayınları)Posta Kutusundaki Mızıka, A. Ali Ural (Sayfa 12 - Şule Yayınları)

Bakırköyden mektup var...
Sensizdim kendime bir iş aradım,
Baştan savıp asabımı bozdular.
Hatırşinas dostlarıma uğradım,
Sağolsunlar müdür beye yazdılar.

Müdür bey gerçekten yufka yürekmiş,
İşim inşaatta kazma kürekmiş,
Bir sağlık raporu almam gerekmiş,
Tam teşekkül hastaneye yazdılar.

Yağışlı gözümün hazan çağı da,
Olur olmaz yerde başlar ağıda,
Sinir servisine giden kağıda,
Aklından zoru var diye yazdılar.

Bir saat anlattım tek bir buseni,
Doktorlar efsane sandılar seni,
Belki de alaya aldılar beni,
Bana palavracı diye kızdılar.

Bir ara sensizlik krizim tuttu,
Bilmem ki o anda ne olup bitti.
Hekimler heyeti havale etti,
Acil vak’a Bakırköy’e yazdılar.

Bu çağda bu sevda abes dediler,
Cezası çelikten kafes dediler,
Ben kime ne yaptım,ne istediler,
Bana bu çukuru niye kazdılar.

Burda ne sen varsın, ne de bir iş var,
Üç adım voltalık gidiş geliş var.
En ayıp sözlerle kaplı dört duvar,
Bunca küfrü kime,niye yazdılar.

Açmak için zahmet etme zarf açık,
Hala bana sevgin varsa birazcık,
Mektubumu alır almaz yola çık,
Gözyaşlarım bir acayip azdılar,
Gözyaşlarım bir acayip azdılar.

Cemal safi...

İbrahim tunc, Sofie'nin Dünyası'ı inceledi.
 20 Nis 20:16 · Kitabı okuyor · Puan vermedi

Yaşamının diğer insanlarınkinden pek bir farkı olmayan ve onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan Sofi okulden eve döndüğü sırada posta kendi adına bırakılmış ve kimden geldiği belli olmayan sarı bir zarf bulur. Şaşırmıştır. Çünkü kimden geldiği belli değildir ve pul yapıştırılmamıştır. Zarfı açtığında kendisi kadar küçük bir kağıt bulur ve kağıtta şöyle yazar:” Kimsin ?” bunun üzerine kim olduğu konusunda düşünmeye başlar. Belkide bu gizemli olay Sofi için sonun başlangıcı olacaktır.

Bu esrarengiz mektup olayı tek bir zarfla kalmaz. İlerleyen günlerde Sofi her birinin içinde değişik ve düşündürücü soruların bulunduğu zarfları posta kutusunda bulmayabaşlar. Sofi artık iyice heyecanlanmıştır ve mektupların kimden geldiğini araştırmaya koyulur. Bir gün mektubu bir köpek tarafından posta kutusuna bırakıldığını görür ve tüm bu olaylar karşısındaki şaşkınlığı iyce artar.


Yeni gelen zarflarda sorularla beraber felsefenin başlangıcına ve ilk filozoflara dair bilgiler yer almaktadır. Sofi artık bunun bir oyun olmaktan ötesistemi, mekanı ve öğretmene ilginç ve bir o kadfar da gizemli olan felsefe kursundan başka birşey olmadığın farkına varır.

Varoluş filozof olmanın sırları, mitler, doğu filozofları. Demokritos derken felşsefe kursunun kurucusu ve tek öğretmen olan Alberto Knox kimliğini SofiYe açıklar. Bu mektupları kader ,Sokrates ve ilk medeni kent olan Atina izler. Kimi zaman mektuplardaki ipuçlarından yola çıkarak Sofi değişik zaman ve yerlerde akıl almayacak olaylarla karşılaşır. Evinde kırmızı bir ipek eşarf, kolye ,bozuk para ve en önemlisi ilkj olmayacak yerlerde karşısınaçıkan “ Sofi Amundsen eliyle Hilde Möller Knag” yazılı doğumgünü davetiyeleri… Sofi, Atina’nın yer aldığı mektubu okurken yatağının altında bir video kasedi bulur. Hiç vakit kaybetmeden videoyu izlemeye başlar. İşte karşısındaki yaşlı ve sevimli adam Alberto Knox’dur. Adam Sofi’ye Atina’yı anlatmaya ve eski yapıtla-rı göstermeye başlar ama imkansız olan bir şey vardır. Nasıl oluyorda bu yapıtlar karşısında bu kadar yeni durabiliyor? Bunu yapamaya kimsenin parasının ve gücünü yetmyeceğini düşünür. Ardından hiç akıl almayacak bir şey olur ve Sofi bu esrarengiz filmin içöinde bulur. Alberto ile tanışır o da onu bir yere götürüp Platon’la tanıştırır. Sofi artık rüya mı değil mi diye düşünmeye başlar.

Felsefe kursunun iyice kabullenmiş ve olayları akışına bırakmıştır. Aristoteles,Helenizm , aydınlanma çağı, Darwin ve tüm bunları öğrenirken karşılaştığı değişik insanlar, konuşan hayvanlar, doğum günü kartları…

Yaşadığının bir rüya olmadığının fakat yaşamının bir rüyadan farklı olmadığının ve sanki birisi tarafından yönetiliyormuş olduğunun farkına varan talihsiz Sofi, Alberto ile bu işin içinden çıkılmaz duruma bir son vermeyi kararlaştırır. Bunun üzerine Alberto, Sofi’nin az da olsa tahmin edebileceği bir konuyu açıklığa kavuşturur.Kendilerinin aslında var olmadıklarını, tüm bu doğum günü kartlarını yazan binbaşının aklındaki elektromanyetik dalgalardan başka birşey olmadıklarını ve kızına doğum gününde verecek olduğu felsefe kitabının kahramanı olduklarını anlatır.

"İnsanlar dünyayı oldukları gibi kabullenmeyip var oluşlarını, kim olduklarını, neden ve nasıl yaşamaları hakkında düşünmelidir."

Sevmek de Yorulur
Bir adam bir kadın var içimde iyice anladım
Bana bunu sessizce anlatıyorlardı
Bir yerde onların yönlerinden
alımlı bir zarf katlanmıştı uzaktaki
bulvarların geceye vurdukları
çağırmasız kır günlerini zararsız akrepleri
uzunlamasına yaşayıp yatay bir çocukla kalkan
bir sürü alışkanlıklar taşıyan
insanlığımızı gülüşü yalnızlar çarşısında
çağrılmış gümüş seslerini aynadaki yüzlerin
başkası sevsin diye en seçkin yerine
bir şal gezdirirdi
İnsanlığımıza bir şey getirirdi yalnızlarla

Bir sen varsın hep saçların ağzın
Bir merdiven hücresinde
uzak çağrışımlarla koşardın ya bensem
seni sonsuz gelişinle
saçından tanıyor gülüşünden kaçıyor
eğilip başını içlerimden geçtiğin zaman
uzağa bir yolcuya karşı çıkar gibi
Artık gecikmiş alışıldığım gidişinle
davranılmaz üstünde durulmaz
hiçbir tüfeğe gelmez bir kekliksem

Yüzün soygundan geçmiş öyle bir yerde
durmuş ki bakışın boynun bozgun
üstünden bir nehir geçer gibi
ya gecedir ondan ya bulanık sudan
bir hasta gibi ağrımaktasın

Gelişini aldım onu nasıl harcadım
Denizden bunalıp okyanusa
Selâm çakan vapurun
Sevindik adımına birden parka çekildik
Ve birden nasıl bayram bıyıklı
Bir yaylım herkesin yaydığı bir merhabayla
Eğip başını içlerimden gittiğin zaman
Uzağa bir yolcuya çıkar gibi

Selini üstüme çektin önce
camdan bir mektup dolabının
üstüste sayısız koridorunu yüzüme yakın
başını duvara değdirmiş bir benzetişle
josef ka benzeri bir bakışındı
ya da konuşmayı kesip aman sen
öyle bir gittin ki benimle

Piknik beni sana verdi önce
Gelişen güneş yalnızlıktan bir göze
Eski ellerin
Ve çağlarınla bir şeye uzanmış etin
Ve hançerinle zamana saf durmuş
Son gidişindir bu

Bunların hepsi beni çağırıyorlar sevinçlerimden
Biri denizdir uzun boylu gürültüsüyle
zaten hangisi kavak zürafası değil
biri bütün yan odaları bekler
kuşkulu geçer camlardan
ve bırakır yerini bir koridor bekçisine

Haydi sen bütün onlara git benimle
Son sigaramdın
Gidişin antinikotin
Birden bir şey mutlu eşit piyano çalıyor
Elleri iki çeşit durgun
Gerçi çıkmıyor gelenlerin karanlığa duranların
Suya inen sesleri

Tam şimdi denizinle
bir çakıl taşına yaklaşıyor
kuma çok yakın bütün kesitlerinle
bakıyor ve bunalıyorsun

Tam şimdi ipe koşan
beni elleriyle alkışlayan
ağrıyan bir gün geliyor

CAHİT ZARİFOĞLU