• Profesör Fissinger de benzer bir saptama yapıyordu.
    "Siroz hastalığının sırf içkiden ileri geldiği yolundaki düşünce doğru değildir. Benim Fas, Tunus ve Cezayir'den gelen hastalarım var ki, ömürlerinde ağızlarına herhangi ispirtolu içki koymamışlardır. Siroz hastalığının daha başka sebepleri olduğunu kabul etmek lazımdır" diyordu.
    ...
    Mustafa Kemal'e içki yüzünden siroz oldu diyen, bunu söylemekten pek hoşlanan karşıdevrimciler, Mehmet Akif Ersoy'un da aynı hastalıktan rahmetli olduğundan hiç bahsetmezler.
    1930'lu yıllarda Türkiye'de sirozun ne kadar yaygın olduğundan, Kuzey Afrika'da ne kadar yaygın olduğundan bahsetmezler.
    2018 itibariyle günümüzde bile iki yaşındaki üç yaşındaki çocukların siroza yakalanabildiğinden hiç bahsetmezler.)
    1 Haziran 1938... Savarona'ya taşındı.
  • Evladım, İki Gözüm Mahir Bey,

    Mektubuna çok sevindim. Var ol, Rabbim seni her iki dünyada aziz etsin. Hem kardeşlerine, hem diğer aşinalara dair malumat vermişsin. Buna da başkaca memnun oldum. Ben de sana yükte ağır, pahada hafif bir hediye gönderiyorum. Kabul edersen çok hoşuma gider.
    ...
    (Mehmet Akif'ten Mahir İz'e bir mektup )
  • ...Devam ediyor...

    Mutlu azınlığın önemli kolu olan eşraf ve toprak ağalarına, devlet, İş Bankasının görevini Ziraat Bankasına gördürerek arka çıkmaktadır.

    Bu banka Cumhuriyetten önce, devlet sermayesiyle kurulmuştur. 1924'te yeni başkent Ankara'ya nakledilerek bir anonim şirket haline getirilir; o günlerin eğilimlerine uygun olarak meclis iş idaresine Anadolu eşrafı, tüccar ve mebuslar girer. Bankanın yeniden kuruluşunda amaç, köylüye ucuz kredi sağlamaktır. Ancak bu amaç idare meclisinin yapısı uyarınca kısa zamanda terk edilecek, devlet parası ya toprak ağaları ve öteki eşrafa sermaye olacak, ya da onların tefecilik yaparak köylüyü soymalarında kullanılacaktır. Küçük çiftçinin bankadan kredi alabilmesi için kefil bulması, ya da toprağını bankaya ipotek etmesi gerekmektedir. Kefil, tabiatıyla, eşraf ya da ağa olacaktır. Bu aracılar, verdikleri kefalet karşılığında köylünün toprağına ipotek koymakta, köylü para bulamazsa onun borcunu bankaya ödeyip toprağı ele geçirmektedir.

    Sürekli para sıkıntısı içindeki köylü bu 'kefalet' işine kendini çabucak koyuvermiştir. 1928'de köylünün kefil göstererek aldığı borcun toplamı 2 milyon lirayken, bu meblağ 1931' de 12,7 milyona yükselecek, bankaya toprağın ipotek edilmesiyle borçlanılan miktar ise 13 milyonu bulacaktır. Bu 13 milyonun yarısı, ipotek karşılığında aldığı borç 500 liradan az olan küçük çiftçiye aittir.
    .
    Ziraat Bankasının eşrafa verilen kredileri hızlı bir tefeciliğin, selem usulünün sermayesi olmaktadır. Ürünler daha tarladayken yok pahasına kapatılmakta; eşraf, bankadan % 10 faizle aldığı borcu % 80 % 100 faizle muhtaç köylüye nakletmektedir.

    Devletin koruyucu kanadında palazlanan eşraf ve ağa takımına Cumhuriyet idaresinin sağladığı bir kolaylık da Medeni Kanundur.

    Hemen hiç para ödemeden bankaya ortak olan bu kimseler, hızla gelişen bankadan büyük kazanç sağlamışlardır:

    Mahmut Celâl (Bayar), Siirt Milletvekili Mahmut, Hüseyin Beyzade İbrahim, Mora Yenişehirlizade Ethem Hasan, Cebelibereket Milletvekili İhsan, tüccardan Hanifzade Ahmet, Edirneli Emin, eşraftan Sükkerizade Tevfik Paşa, Süreyya Emir Paşa, manifatura tüccarı Hafız Halit, Trabzon Milletvekili Hasan (Saka), Kavaklı İbrahim Paşazade Hüseyin, Attarzade Rasim, Sivas Milletvekili Rasim, İnegöllüzade Mehmet Saffet, Uşakkizade Mahmut Muammer, tüccardan Altıağazade Mustafa, ecza-i tıbbiye taciri Necip, Yelkencizade Lütfi, İzmir Milletvekili Rahmi, Muhasebecizade Rıza, Kınacızade şakir, Yozgat Milletvekili Salih, Nemlizade Sıtkı, Yozgat eşrafından Akif Paşa, Hacı Ebubekirzade Osman, Ali Ramiz ve şürekâsı, Remzizade Ferit, Ertuğrul Milletvekili Dr. Fikret, Rize Milletvekili Fuat, Gaziantep Milletvekili Kılıç Ali, Avundukzade Mahmut, Ragıp Paşazade şakir.

    Başına eski İktisat Vekillerinden Celâl Bayar'ın getirildiği bankanın yönetim kurulunda ise Atatürk'e yakınlığı ile tanınan politikacılar çoğunluktadır:

    Mahmut (Soydan), reis, Siirt Milletvekili; Mahmut Celâl (Bayar), aza ve Müdir-i Umumi, İzmir Milletvekili; Rahmi (Köken), aza, Ticaret Vekili, İzmir Milletvekili; Salih (Bozok), aza, Bozöyük Milletvekili; Kılıç Ali, aza, Gaziantep Milletvekili; Dr. Fikret, aza Ertuğrul Milletvekili; Fuat (Bulca), aza, Rize Milletvekili; Kınacızade şakir, aza, Ankara Milletvekili.

    KAYNAK:
    D. Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni, sayfa 186, 187 (Dipnot olarak)
    İsmail Cem, Türkiye'de geri kalmışlığın Tarihi, Can Yayınları 17. basım, 2007 İstanbul, sayfa 271, 272, 273
  • "Elmalılı Tefsirini M. Kemal Atatürk yazdırdı" yalanı!

    Konu, M. Kemal'in "Elmalılı Tefsirini" yazdırıp yazdırmadığı ile ilgilidir. Bunu yazdırmadığı da konuda ele alınmıştır.

    Ama...........................................

    M. Kemal'in fransızcadan Türkçe'ye tercüme ettirdiği bir Kuran meali var... Fakat bunların ikisi birbirinden farklıdır. Yazımızda da geçtiği üzere 1. Meclis'in güzide müntesipleri Kuran'ın mealini Mehmet Akif'e, tefsirini de Elmalılı Hamdi Yazır'a yazdırmak istemişler.

    Mehmet Akif meali yazdıktan sonra, meali kendisinin ve 1. Meclis'in niyeti dışında M. Kemal ve bazı arkadaşlarınca "Türkçe ibadet" ucubeliğine alet edileceğini ve meale "Kuran" muamelesi yapılacağını sezdiği icin, teslim etmekten vazgeçmiş ve aldığı ücreti de iade etmiştir. (Kuran; orijinal lafzıyla Kuran'dır, tercüme edilenler Kuran olmayıp ancak meal olabilir ve meal ile ibadet - namaz vs.- edilmez.)

    1. Meclis'e darbe yapan M. Kemal ve cuntası yeni bir meal arayışı içerisine giriyor. (Elmalılı Hamdi Yazır'ınki meal olmayıp tefsirdir.)

    Tarihlere bakalım:
    M. Akif mealinin ve Elmalılı tefsirinin yazılma kararı 1. Meclis döneminde vuku buluyor... Yani 1923'ten önce olması lazım, zira o tarihte M. Kemal ve cuntası tarafından 1. Meclis'e darbe yapılmıştı. M. Kemal'in tercüme ettirdiği Kuran meali ise 1931 yılında fransızcadan Türkçe'ye tercüme edilmiş [1] ve Türkçe açıklamalarıyla yayımlanmıştır.

    1932 yılı Ocak ayında bu çeviriden alınma parça, ilk kez İstanbul'da bir camide açıkca okundu. [2]
    Dolayısıyla bunlar birbirinden farklı konular.

    Kazım Karabekir M. Kemal'in, Kuran'ı (1931) tercüme ettirmek hususundaki maksadını kendisine şöyle açıkladığını yazıyor;

    “Evet Karabekir, Arapoğlu'nun yavelerini (yalanlarını) Türk oğullarına öğretmek için Kuran'ı Türkçe'ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler..” [3]

    M. Kemal Atatürk'ün yakın dostu Falih Rıfkı Atay'da Kazım Karabekir ile M. Kemal Atatürk'ün münakaşa ettiklerini "Atatürkçülük nedir?" isimli eserinde teyid etmektedir. [4]

    Neticede Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsiri başka, 1931 yılında M. Kemal'in talimatıyla fransızcadan Türkçe'ye tercüme edilen Kuran meali başkadır. İkisini karıştırmamak lazım. Ayrıca orada bulunanlardan hiç kimsenin, Kazım Karabekir'in bu sözlerini yalanladıkları bize ulaşmadı.

    Not biraz uzun oldu ama umarım açıklayıcı olmuştur.

    KAYNAKLAR:
    [1] Cemil Meriç, Ümrandan Uygarlığa (4. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul 1998), sayfa 322

    [2] Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi (Eser Matbaası, İstanbul 1977), 5/ 1950.

    [3] Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 94

    [4] Falih Rıfkı Atay, Atatürkçülük nedir?, Istanbul 1966, sayfa 47,48.

    Not kısmı "Anti CHP Arşivi" Sayfa yöneticisine ait.
  • Mustafa Kemal'e içki yüzünden siroz oldu diyen,bunu söylemekten pek hoşlanan karşı devrimciler , Mehmet Akif Ersoy'un da aynı hastalıktan rahmetli olduğundan hiç bahsetmezler.
    1930'lu yıllarda Türkiye'de sirozun ne kadar yaygın olduğundan,Kuzey Afrika'da ne kadar yaygın olduğundan bahsetmezler.
  • Bir gün Akif'e adamın biri:" Ulan Akif, şu sakallı halinle hıyara dönmüşsün." der. Akif de " öyle mi? O halde biraz da boğaza döneyim" der.
  • (Yazı @mudarenes isimli twitter kullanıcısından alınmıştır.)

    atatürk dinlere inanıyor muydu ya da dindar mıydı? hayır.
    hem de; dinlerin, denizin dibini boylamasını arzulayacak kadar hayır...
    ne istediğini bilmeyen, din ile sekülerizm arasında sıkışıp kalmış fakat ikisini de sindirememiş tutucu müslümanların hoşuna gitmese de... hayır.
    peşinen belirteyim: atatürk'ün şahsına herhangi bir eleştiride bulunmuyorum. dindar bir insan olmanın getirisiyle hızını alamayıp "ezanın sesini çok severdi, hz. muhammed'e hayrandı, çokça sure ezbere bilirdi" gibi komik şekillerle atatürk'ü müslüman gösterme çabasına girip, yine çok sevdiği atasına iftiranın babasını attığının farkında olmayan yarı muhafazakar kesim için yazıyorum. yoksa atatürk isterse şavurmaya tapsın; ona karşı şuan ne hissediyorsam, aynı şeyleri hissetmeye devam ederim. adamın icraatleri ortada, dolayısıyla inancı umrumda değil.
    şöyle bir giriş yapayım: müslümanım ama atatürkçüyüm diyenler, atatürk'ün 1925 yılından evvelki beyanatlarını delil getirir ve müslüman olduğu iddiasında bulunurlar. bizatihi bu ıslak bir rüyadır zira o beyanatlar, muhafazakar toplumun ve halkın desteğini almak için verilmişti.
    atatürk'ün o dönemki sözlerine bakarak hüküm vereceksek olursak eğer; onun padişahçı, saltanatçı, hilafetçi, şeriatçı olduğuna da kanaat getirmemiz lazım gelir. çünkü o dönem padişahı ve hilafeti övmüş, meşhur balıkesir zağanos paşa cami’nde kuran'ın anayasa olduğunu söylemiştir.
    - atatürk, sivas kongresi'nde şöyle ant içmiştir:

    "makam-ı celil-i hilâfet ve saltanata, islâmiyete, devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek… çalışacağıma… namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billâh." [1]
    -24 nisan 1920 tarihli meclis konuşmasndan:

    ''milletimizde oluşan ve beliren milli kudretimiz, hilâfet makamı ve saltanatı yabancı baskısından kurtaracak ve osmanlı devletini dağılma ve tutsaklıktan kurtarma önlemleri alacaktır...” (hararetli alkışlar başlar) [2] (sadeleştirdim)
    -sultan vahidüddin’e çektiği telgraf:

    "millet bağımsızlığına kavuşsun, saltanat makamı ile yüce ve büyük hilâfet yok olmaktan kurtulsun. sonsuz bağlılığımın daima artmakta olduğunu bildirerek buna inanmanzı rica ederim." [3] (sadeleştirdim)

    söylediğim gibi, atatürk'ün yaptığı bu beyanatları baz alırsak, onu hilafetçi ve şeriatçı olarak göstermek gerek. zira şeriatı ve hilafeti koruyacağına dair, "namusum ve şerefim üzerine vallah billah" diyerek yemin bile etmiştir... ama hepinizin malumu, bu mümkün değildir.
    zira daha sonrasında o makamları kaldıran, hatta söven bizzat kendisidir. demekki atatürk o dönem yaptığı açıklamalarda gerçek düşüncelerini dillendirmemiştir. hedefi açık şekilde bellidir; hitap ettiği kitleyi genişletmek, muhafazakar kesime nüfuz etmek ve taraf toplamak.
    ben değil, nutuk’da kendisi söylüyor:

    "gerçek; osmanlı saltanatı'nın ve hilâfetin yıkılmış ve ortadan kalkmış olduğunu düşünerek yeni temellere dayanan, yeni bir devlet kurmaktan ibaretti. ama durumu olduğu gibi dile getirmek amacın büsbütün kaybedilmesine yol açabilirdi…" [4]
    hatta şurda millete hakaret eder:

    "bulgarlar, sırplar, macar'ar, romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında 'serserilik' etmiş…" [5] (fatih’den kastı fatih sultan mehmed, allahualem)
    ateistlerin göğsünü okşayacak...

    kuran'ı türkçeye çevirmesi hakkında kazım karabekir'e:

    "evet karabekir, arapoğlunun yavelerini türk oğullarına öğretmek için kuran’ı türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta’ki budalalık edip aldanmakta devam etsinler." [6]
    devam devam...

    "arabistan yarımadası'nın kumsal çöllerindende; îkrâ-bismi-rabbi safsatasını esas tutmuş olan araplar..." [7]

    "bir emr-i vaki oldu. 'allah gafur ve rahim’dir' de ha! bu bir hezeyandır!" [8]

    "krallar ve padişahların hükümdar olmasına dinler sebep olmuştur." [10]

    ''baştan aşağı araplara ve araplığa ait olan bu tarihin mukaddimesi ise kısas-ı enbiyaydı. o kısas-ı enbiya ki, peygamberlerin masallarından başka bir şey değildir." [9]

    "kuran yasalarını muhammed yazmıştır ...muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba kuran denir." [11]

    bir de klasik "gökten indiği sanılan kitaplar" [12] muhabbeti var. tabi o lafı kuran için söylenip söylenmediğini tartışan pollyannalar da var, ama felsefe yapmaya gerek yok. atatürk o lafı gayet kuran‘a söyledi, kıvırmayalım.

    kafası almayacak statükoculara 44 cilt kitap da yazsan, beyni o doğruyu kabul etmeyecek. e kolay değil tabi, küçükken kendisine öğretilenlerin dışında hiçbir değere inanç payı bırakmayan dogmatik biri olarak yaşamını sürdürmek. hakikat katili olarak adlandırıyorum ben bu tipleri.
    “atatürk müslümandı” diyen insan ya zırcahildir, ya da sahtekar. ben değil, en samimi dinsiz ve kemalist aziz nesin söylüyor:

    -gerçek müslümanlar atatürk'ü sevmez...
    -atatürk müslümanlar açısından sevilecek bir şey yapmadı...
    -atatürk'ü sevdiğini söyleyen müslümanlar yalancıdır.
    KAYNAKÇA;

    [1] sivas kongresi tutanaklari, haz: uluğ
    iğdemir, ankara 1969, sayfa 5, 3
    [2] tbmm zabit ceridesi, devre 1, ıçtima
    senesi 1, içtima 2, 24 nisan 1920, celse 3,
    cild 1, sayfa 29, 30. (meclis tutanaklari)
    fotoğrafa bakınız
    [3] tbmm zabit ceridesi, devre 1, Içtima
    senesi 1, çtima 2, 24 nisan 1920, celse 1,
    cild 1, sayfa 11. (meclis tutanakları)
    fotoğrafa bakinız
    [4] m. kemal atatürk, nutuk, 6. bölüm:
    türkiye büyük millet meclisi'nin toplanması,
    3. konu: hükümetin kurulması
    [5] atatürk araştırma merkezi başkanlığı,
    atatürk'ün söylev ve demeçeri i-,
    bugünkü dille yayina hazırlayanlar: prof.dr.
    ali sevim, prof.dr. m.akif tural, prof.dr. izzet
    öztoprak, türkiye iktisat kongresi'ni açış
    söylevi izmir 17 şubat 1923
    [6] atatürk kazım karabekir, paşaların
    kavgası. sf 159
    17] nutuk sayfa 75
    [81 sadettin kaynak, hatıralar, osman
    ergin, "türkiye maarif tarihi" içerisinde,
    istanbul 1943, cild 5, sayfa 1634,1635
    [9] osmanlı imparatorluğundan... türkiye
    cümhuriyetine. nasıldı? nasıl oldu?,
    bastıran: maarif vekaleti (eğitim bakanlığı),
    hazırlayanlar: vedat nedim tör, burhan
    asaf belge, devlet matbaası, istanbul
    1933, sayfa 36
    [11] 1932 yılında kendi yazdırdiğı tarih
    kitabı
    [12] 1 kasım 1937 tbmm açılış
    konuşmasında sarfediyor bu sözü
    tamami: "fakat, bu prensipleri, gökten
    indiği sanılan kitaplarin dogmaları ile asla
    bir tutmamalıdır. biz, ilhamlarımızı, gökten
    ve gayipten değil doğrudan doğruya
    hayattan almış bulunuyoruz." google
    denen basit arama motorunu kullanarak
    çok rahat ulaşabilirsiniz. canli canli, kendi
    sesinden hemde.