• Yıllar sonra başka bir yakın arkadaşı Nuri Conker, Mustafa Kemal'in kendisini başbakan yapmaya nasıl söz verdiğini anlatacaktı, "Ya sen ne olacaksın?" diye sormuştu Nuri ve Mustafa Kemal, "Bir adamı başvekil yapabilecek adam." yanıtını vermişti.
  • Bu konumuzda Sevr'in sadece bir "Proje" olduğunu, itilaf devletlerince ciddiye alınmadığını 13 delille ispat edeceğiz inşaallah.

    1 - M. Kemal Atatürk, benim tespitlerime göre Nutuk'ta, tam 15 defa Sevr'den "Proje" olarak bahsetmiştir.

    Elimde bulunan, Bedi Yazıcı'nın eski Türkçe ve yeni Türkçe olarak yazdığı Nutuk'un [1];
    562. sayfasında 2 defa
    572. sayfasında 1 defa
    632. sayfasında 3 defa
    728. sayfasında 5 defa
    732. sayfasında 1 defa
    734. sayfasında 1 defa
    740. sayfasında 2 defa
    olmak üzere toplam 15 kez Sevr; "Proje" olarak tanımlanmıştır. Daha fazla olabilir, benim bulabildiklerim bu kadar.

    Üstelik 728. sayfasında M. Kemal şöyle diyor:

    "Efendiler! Mondros Mütârekesi'nden sonra Türkiye'ye muhasım devletler tarafından dört defa sulh şeraiti teklif edilmiştir. Bunların birinicisi Sevr Projesidir. Bu proje hiçbir müzakerenin mahsûlü olmayıp Düvel-i İtilafiye tarafından Yunan Başvekil Mösyö Venizelos'un da iştirakiyle tanzim ve Vahidettin'in hükümeti tarafından 10 Ağustos 1920 de imza edilmiştir. Bu proje TBMM'nce bir `zemin-i münakaşa bile´ addedilmemiştir."

    Dikkat edilirse M.Kemal Paşa, bu metni daima proje diye isimlendirmekte ve projenin imzalanışını Vahideddin’in Hükümeti tarafından diyerek Vahideddin Han’a değil, hükümete izafe etmektedir. Doğrusu, o hükümetin murahhasları (delegeleri) tarafından olacak.

    Ayrıca münakaşa bile edilmemiş, ancak her nedense günümüz kemalistleri Sevr'e dayanarak Sultan Vahideddin'i (radıyallahu anh) haşa ihanet ile suçlamaktadırlar.

    Bu birinci delilimizdi.

    [1] Bedi Yazıcı, Moda, Şubat 1995.
  • "Mustafa Kemal'in siyasal alandaki hevesleri de içinde kalmaktaydı. Gerçi Fırka işlerine
    faal olarak katılmaktan vazgeçmişti ama, asıl amacının siyasal iktidar olduğu
    artık belirmeye başlıyordu. Gazinolardaki gece âlemlerinde içerken, iktidara
    geçtiği zaman yanındaki arkadaşlarını nerelere atayacağını anlatmaya
    başlamıştı. Fethi’yi büyükelçi, Tevfik Rüştü’yü hariciye nazırı, Kâzım’ı
    harbiye nazırı ve Nuri adında başka bir arkadaşını da başvekil yapacaktı.
    Bütün arkadaşlarına birer yer veriyordu.
    “Peki ya sen, sen ne olacaksın?”
    Mustafa Kemal bu soruya esrarlı bir tavırla cevap veriyordu: “Ben de,
    sizi bu yerlere atamaya yetkili adam olacağım.” Fethi gülerek, ona Bekri
    Sultan Mustafa diye takılmaya başlamıştı."
  • İşte bizim eczaneye gelen eski başvekil de ancak sadrazamlıktan indikten sonra sevimli olmaya yüz tutmuş bu çeşit bir adamcağızdır. Fazla konuşmaz. Enjektör kaynayıncaya kadar biraz oturur, büyük küçük herkese hal hatır sorar. Sade eski meclis reisine, emekli miralaya, sefir-i kebire, eczacıya değil, hakire bile, kalfa Recep’e, aspirin almaya gelen arabacı İbrahim Çavuş'a bile... İçimizden “Aşkolsun yahu” deriz. “Ne alçakgönüllü adam, ne demokrat adam, ne insan adam. Bak, bir bir hepimizin gönlünü aldı.” Halbuki Hacı Bey de geldiğinde herkesle konuşur şakalaşır da hiçbirimizin aklına Hacı Bey’i bu alçakgönüllülüğünden ötürü övmek gelmez. Böyledir işte dünya...
  • Kaç para eder başvekilin eskisi, elçinin, miralayın emeklisi demeyin. Ben emekli bir miralayı vazife başındaki bir orgenerale değişmem. Vazife başındaki general şüphesiz daha dinçtir, enerjiktir, uyanıktır, oraya buraya koşar, çalışır didinir filan ama, nerede emekli miralaydaki o olgunluk, o durmuş oturmuşluk, o dünyaya serin serin uzaktan bakabiliş, olayları sakin sakin muhakeme edebiliş kabiliyeti... İktidardaki başvekil de öyledir. Astığını asar, kestiğini keser. Radyolar en abur cubur sözlerini halka mühim mühim üç-dört övün tekrarlar dururlar. Adamın dediği dedik, çaldığı düdüktür. Böyle olduğu için de her istediğini yapabilen toy ve şımarık bir çocuğu hatırlatır. Halbuki eski başvekil öyle mi? Eski başvekilde daima "Sen gelirken biz gidiyorduk evlat” diyen babacan, tecrübeli bir hal vardır. Aslında yenisinden daha olgun bir insan olmayabilir. Ama dış görünüşü insanda öyle bir tesir uyandırır. “Bu da malın gözü idi” dersiniz. “Filan meselede az zorbalık mı etmişti? Ya falan mesele hakkında verdiği o meşhur, diktatörce demeç?” Ama ne de olsa onlar arkada kalmıştır. Her geçmiş şey gibi tatlı bir hatıra sisine bürünmüştür. Halbuki beriki hâlâ başvekildir, başınızda, tepenizdedir. Size bir fenalık edebilir, sizi işinizden attırır, vekâlet emrine alır, vakitsiz emekliye çıkartabilir. Öbürü gibi eczanede uslu uslu sıra bekleyen bir vatandaş değildir.
  • "Ya sen ne olacaksın?" diye sormuştu Nuri ve Mustafa Kemal. "Bir adamı başvekil yapabilecek adam," yanıtını vermişti. Mustafa Kemal fikirleri, hırsları ve alışkanlıkları konusunda çok açıktı.
  • İŞTE, İLÂNIN BELGESİ

    Şimdi Büyük Millet Meclisi Arşivi’nde bulunan ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti Başkitabeti (Genel Sekreterliği) Kavanîn (Kanunlar) Müdüriyeti” antetli kâğıda yazılmış olan 364 numaralı “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun bazı mevaddının tâdiline” yani “Anayasa’nın bazı maddelerinin değiştirilmesine” dair kanun şöyle idi:

    “Birinci Madde: Hâkimiyet, bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müsteniddir (dayanır). Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti Cumhuriyettir.

    İkinci Madde: Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslâm’dır. Resmî lisanı Türkçedir.

    Üçüncü Madde: Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, Hükümet’in inkısam ettiği şuubât-ı idareyi (ayrı ayrı bölümlere ayırdığı idarî işleri) İcra Vekilleri vasıtasıyla idare eder.

    Dördüncü Madde: Türkiye Reisicumhuru, Türkiye Büyük Millet Meclisi Heyet-i Umumiyesi tarafından ve kendi âzası meyânından bir intihap (seçim) devresi için intihap olunur (seçilir). Vazife-i riyaset (başkanlık görevi), yeni Reisicumhur’un intihabına (seçimine) kadar devam eder. Tekrar intihap olunmak (seçilmek) caizdir.

    Beşinci Madde: Türkiye Reisicumhuru, devletin reisidir. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclis’e ve Heyet-i Vekile’ye riyaset (hükümete başkanlık) eder.

    Altıncı Madde: Başvekil, Reisicumhur tarafından ve Meclis âzası meyanından intihap olunur (Meclis üyeleri arasından seçilir). Diğer vekiller Başvekil tarafından yine Meclis âzası arasından intihap olunduktan sonra hey’et-i umumiyesi (hepsi) Reisicumhur tarafından Meclis’in tasvibine arzolunur. Meclis hâl-i içtimada (çalışma döneminde) değil ise keyfiyeti tasvip Meclis’in içtimaına tâlik olunur(toplantısına ertelenir).

    18 Rebiyülevvel 1342 ve 29 Teşrinievvel (Ekim) 1339 (1923)”.

    Herhalde dikkat etmişsinizdir: Meclis’in bu kararı ile aslında yeni bir devlet kurulmuyor, mevcut devletin idare biçimi değiştiriliyordu; yani “devletin devamlılığı” kuralının dışına çıkılmıyor, devletin aynı ama sistemin “Cumhuriyet” olduğu vurgulanıyordu.

    Cumhuriyet’in ilânı, Ankara’da 101 pâre top atılarak kutlanırken kararı memleketin dört bir tarafına duyurma işi de müftülüklere verildi. Evkaf ve Şer’iye Vekâleti’nin talimatı ile Türkiye’deki bütün müftülüklere telgraflar gönderen Diyanet İşleri Reisliği, müftülerden artık Cumhuriyet ile idare edileceğimizi halka duyurmasını istedi.

    Burada, Cumhuriyet’in ilân belgesinin orijinali de görebilirsiniz…