Geri Bildirim
  • yine nermin yıldırım,okuduğum üçüncü kitabı beğendim.Değişik bir olay ve anlatım örgüsü Adalet’in macerası.Gerçek mi hayal mi arasındaki ikilem..Yine değişik beklenmedik bir son..
  • "... Sivas cezaevi müdürünü çok severdim. Anılarını çok dinlemişimdir: Ko­ğuşta tek idamlık, Aziz’di. Müdür “infaz emri”nin gelmek üzere olduğunu hesaplamıştı. “Çare”ye başvurulacaktı. Mahkûmların yatma saati idi. Yatak açıyor, soyunuyor, tiryakiler son sigaralarını içerken, tek tük konuşuyorlardı. Birden içeriye gardiyanlar girdi. Başgardiyan “eller başa, herkes yatağının başına” dedi. Arama – tarama sessizce, olaysız geçiyordu. Aziz’in yatağının yanında bir gardiyan sağı solu saçıp çekiştiriyordu. Birden bir sustalı çakı yere kayıverdi. Başgardiyan “Aziz, biz de seni uslandılar arasına koymuştuk. Yazıklar olsun, yürü hücreye” diye çıkıştı. Aziz şaşkın, üzgün “Vallahi, benim değil” diyebildi. Sonra hırsla dudaklarını ısırdı. Koğuştakilere “Kim etti bunu” diye sordu. Başgardiyan kolundan çekti Aziz’i. Koğuşun kapısından çıkmadan önce, kağıt oynarlarken birkaç kez aralarında tatsızlık geçen Veysel’in önün­de durdu. “Vicdanı kırık, sen ettin. Anam, avradım olsun” diye başlayarak Veysel’in yakasına sarıldı. Gardiyanlar omuzlarına yapışıp Aziz’i ayırdılar. Vey­sel “Ulan amma da acemisin be. Anlamadın mı? İdamlıkları hücreye böyle alırlar!” Aziz durakladı. Bir şey diyemedi. Yürüdü. Gardiyanlar gidince, Veysel’i koğuştakiler bir hayli hırpaladılar. Neye yarar. Veysel oyunu bozmuştu. Hücrenin önünden geçenler Aziz’in içerde bazen ağladığını, bazen bil­diği duaları yüksek sesle okuduğunu, yalvardığını, bazen da işi kendisinin yapmadığını, haykırdığını duyarlardı. Neden sonra beklenmedik bir olay oldu. Tel gelmişti. Müdür, nöbetçi gardiyana hemen Aziz’i getirmesini emretti. Aziz asılacağını anlamıştı. Onu sürüklercesine iki gardiyan, güçlükle getirebildiler müdürün odasına. Yüzü sararmıştı. Müdür, “Aziz, oğlum, tel geldi, okuyayım” dedi, fakat okuyamadı. Aziz durduğu yerde garip bir titremeye tutulmuştu. Konuşamıyordu. Yüzü değişti. Ağzı çarpıldı. Sağ tarafı çöktü: Felç. Halbuki Aziz’in mahkûmiyeti bozulmuştu, suçsuz olduğu anlaşılmıştı. Yargıtay’dan gelen “tahliye teli” idi. Köye haber salındı. Yakınları geldiler, cipe bindirip götürdüler Aziz’i. Birkaç ay sonra haber geldi; felç ilerlemiş ve Aziz ölmüştü. Müdürün bu anısını dinledikten sonra uzun uzun düşündüm. Ne diyelim, adalet, öldürmeye karar verirse, mutlaka öldürür." Kaynak: Bir Ceza Avukatının Anıları, Faruk Erem
  • Yaşamın beklenmedik değişimleri karşısında büyük sarsıntılar yaşayan küçük bir çocuğun hikayesi. Kitabı okurken eminim benim gibi nasıl bir anne nasıl bir baba diyeceksiniz. Bu süreç içerisinde bir çocuk bu kadar olumsuz olay karşısında nasıl böyle anlayışlı dik durabilir. Taa ki Portuga ile tanışana kadar! Okurken elimden bırakamadığım bir kitap. Çok sinirleneceğiniz bir o kadar da güleceğiniz bir eser. Zeze’nin yaramazlıkları, aklına gelen fikirler, haylazlıkları karşısında şaşıracaksınız . Zeze ismi Zihni’nize kazınacak! Çocukları anlamamızı sağlayacak güzide bir eser.
    Sakince okuyun.;)
  • Bilardo oynanan bir kafetarya salonuna, yanında maymun olan bir adam gelir. Kafetarya sahibi “Beyefendi, buraya hayvanla girilmez” diyerek girmelerine izin vermez.”
    Maymunun sahibi “Bu eğitilmiş bir maymundur, merak edüecek bir şey yok” deyince, içeriye girmelerine izin verilir. Maymun gerçekten eğitilmiş olduğu için kafetaryadaki herkes tarafından çok sevilir. Fakat hiç beklenmedik bir olay olur ve bu eğitilmiş maymun bilardo toplarından birisini yutar. Maymunun sahibi mahcup bir şekilde “Kusura bakmayın, şimdiye kadar hiç böyle bir şey yapmamıştı!” dedikten sonra bilardo topunun parasını vererek maymunla beraber kafetaryadan ayrılır.
    Alagaş kısa bir suskunluktan sonra devam etti.,
    “Bir ay sonra bu adam maymunuyla beraber tekrar kafetaryaya gelir. Kafetarya sahibi önceden tanıdığı maymunu çok sevdiğinden, cebinde kalan üç-beş fındık içini maymuna verir. Fındıkları alan maymun, her fındığı önce poposuna sokup çıkarmakta ve daha sonra ağzına götürerek yemektedir!. Bu durumu şaşkınlıkla karşılayan kafetarya sahibi, adama dönüp “Ya bu hayvan ne yapıyor?” diyerek bunun nedenini sorar. Maymunun sahibi “Hiç sormayın!. Bilardo topunu yuttuktan sonra Ölçmeden hiçbir şey yemiyor” cevabını verir.
    Evet, maymun kadar aklı olan, sonucuna katlanamayacağı veya faturasını ödeyemeyeceği bir işi yapmaz. Çünkü biliyoruz ki her tercihimizin, her amelimizin dünya veya ahirette faturasıyla karşılaşacağız
  • Ön Giriş;
    Harvard’lı simgebilimci Robert Langdon mesleki sebeplerden dolayı Paris’teyken aldığı garip bir telefon ile yeni, nefes kesici bir maceraya adım atacağını tahmin bile edemezdi. Paris Louvre Müzesi müdürü Jacques Sauniere, ünlü simgebilim Profesörü Robert Langdon ile buluşamadan önce, müzede, Mona Lisa'nın tablosunun önünde gecenin ortasında öldürülmüş olarak bulunur. Langdon istek üzerine olay yerine vardığında, maktulün ölmeden önce bir dizi gizli ipuçları ile Leonardo da Vinci eserlerine ve kendisinin bu vahşice öldürülüşüne sebep olan karanlık bir komploya dikkat çekmek istediğini anlar.

    Genel İnceleme;
    Robert Langdon yaşanan bu elim olayın araştırma sürecinde, Paris polis merkezinde kriptoloji uzmanı ve ayrıca öldürülen Jacques Sauniere’in kızı olan Sophie Neveu tarafından desteklenmektedir. Bizzat müdürün kızından, babasının zamanında Leonardo da Vinci, Victor Hugo ve Isaac Newton gibi ünlü kişiliklerinde üye olduğu Sion Kardeşliği diye de bilinen Sion Tarikatına dâhil olduğunu öğrenir. Öte yandan Robert ve Sophie’nin araştırmaları sırasında Leonardo da Vinci'nin eserlerindeki gizli işaretler, semboller bir Kutsal Kase'ye işaret etmekte, İsa ve Magdalalı Meryem’in bir oğulları olduğu teorisini doğrular niteliktedir. Her ikisi de kilisenin temellerini sarsacak kadar önem arz etmektedir. İki kahramanımızın araştırmaları esnasında erişmiş oldukları bu bilgiler Opus Dei tarafından kilit altına alınmak istenmektedir ve bu amaç uğurunda örgüt önüne çıkan tüm engelleri öldürmekten de geri kalmayacaktır.

    Amerikalı sembolist Robert Langdon, Paris'te vermiş olduğu konferans sonrasında Louvre müze müdürü Jaques Sauniere ile görüşmek istedi ancak müdür buluşmaya iştirak etmemişti. Langdon gece yarısı otel odasında polis tarafından ziyaret edildiğinde, Sauniere’in toplantıya neden gelmediğini öğrenir. Çünkü Saunière o zamanlar çoktan ölmüştü hem de kendi müzesinde.

    Paris Polisi'nden Yüzbaşı Fache Profesör Langdon'dan yardım istemektedir, çünkü maktul, ölmeden önce kendisinin bilmediği bazı ipuçlarını bırakmıştır. Kitabı okurken, okuyucu olarak polisten önce Saunière’in yüzyıllar boyunca çok sıkı korunan bir sır saklamış olan bir kardeşliğe bağlı olduğunu öğreneceğimizdir. Sion Tarikatı muhaliflerinin tüm yollarla sahip olmak istediği bu maddenin nerede olduğunu sadece dört kişi bilmektedir. Saunière katiliyle yüzleştiğinde, kardeşlikteki diğer sırdaşların çoktan öldüğünü ve kendisinin ölümüyle elinde olan bilginin telafi edilemeyecek şekilde kaybolacağının farkındadır. Karnına isabet etmiş olan mermi ile kısa bir süre yaşayacağını tahmin etmektedir ve ölmeden önce kalan son dakikalarını ehli vaki kişilere olayın akışı ile ilgili işaretler bırakarak değerlendirir.

    Langdon olay mahallinde ipuçlarını ile ilgilenirken, kriptoloji bölümünden Sophie Neveu, Saunière tarafından yazılan sayıların dizisini yorumlamak için ekibe katılır. Akıllıca, Langdon'u uyarır ve tuvalete yönlendirir. Burada, Yüzbaşı Fache'nin Langdon'un katil olduğu düşündüğünü ve onu tutuklayacağına inandığını söyler. Yüzbaşı Fache, Langdon'u maktulün yazmış olduğu: "Robert Langdon'u ara!" notundan haberdar etmemiştir.

    Ancak, Sophie yazılı bu not içerisinde katili açığa veren bir mesajdan ziyade, babasının bu mesajı ona gönderdiğini, destek için Langdon'u arayıp bulması gerektiğini ifade ettiğini çıkarmıştır. Langdon, tüm bunlardan bir anlam çıkaramamaktadır ve ta ki Sophie’nin Sauniere'in büyükbabası olduğunu ve onun için ipuçlarını bıraktığını söyleyene kadar.
    Langdon Sophie ile müzeden kaçıp uzaklaştıktan ve polisleri atlattıktan sonra olay ile ilgili daha fazla ipuçları bulacaktır.

    Indiana Jones tadında bir macera;
    Dan Brown’un 495 sayfalık nefes kesen bu tempolu geriliminde okumakta olduğumuz bütün bu olayların ve konun sadece bir gece ve gündüzden ibaret olduğunu anladığımızda şaşırmamak neredeyse elde değildir. Burada daha da vahim olanı; kitabı okurken giderek artan sayfalara rağmen, kitabın okur tarafında bir çırpıda tamamının yutulma tehlikesinin olmasıdır ve kitabı bir kenara bırakarak gündelik hayata geri dönüşün daha da zor hale gelmesidir.

    "Da Vinci Şifresi" prensipte tarihi mekânlar ve önemli olaylar ile bağlantılı olarak kurgulanmış bir romandır. İki farklı grup ellerinde olan ipuçlarını değerlendirerek aynı hedefe ulaşmaya çalışmaktadır.

    Dan Brown kalemini ustaca konuşturan bir yazardır ve her romanında çıtayı bir üste taşımasını çok iyi biliyor. Romanlarında geçen gizemli semboller, şifreler ile okuyucularını da oyuna dâhil eden Brown, onları öylesine büyülüyor ki, okuyucunun okurken akıp giden bu maceradan kendisini sıyırması neredeyse imkânsız bir hal alıyor. Ara ara kitabında gerilimi arttırarak, olayların akışını ustaca daha çekici kılmayı çok iyi biliyor. Sürekli, bakış açılarını değiştirerek bizleri bir çekişme içinde ve hemen her zaman biten kısa bölümler ve o beklenmedik virajlar ile tekrar tekrar iyi ve kötü arasında biz okurlarını hayretler içerisinde bırakıyor.

    Analiz;
    Dan Brown, birçok Amerikan gerilim yazarlarından geri kalmamaktadır. Sistematik olarak, Brown insanlık için heyecan verici, büyüleyici ve yüzlerce yıldır hala ilgilendiği gizemli bir alana girmektedir ve okuyucusun ondan neler beklediğini çok iyi biliyor. Bu romanında ele alacağı konunun araştırması çok kapsamlı ve doğru olmalıydı. Aynı zamanda tarihsel gerçeklerin yanında kurgu ve spekülasyona çok girmesine rağmen, bir taraftan da kendisine okur tarafından yapılacak olası eleştiri ve iddiaları karşı kendisini korumaktı amacı ve okura burada gerçek ile kurguyu ayırt etmek arasında zorlanacağı türde bir eser sundu. Gel gelelim, yazar burada bizlere gene gizli kardeşlik ve sınır tanımayan örgütlerin insanlığa karşı ne derece acımasız olduğunu anlatmak ve hatta onlar ile ilgili bazı ipuçlarını da sunmak istedi diye düşünüyorum. Bir okur olarak, bu eseri henüz okumamış ve yazarın kendisi ile henüz tanışmamış olanlara kesinlikle tavsiye ederim. Kesinlikle pişman olamayacağınız bir yazar ve onun Langdon serisi siz değerli okurları beklemektedir.

    Da Vinci Şifresi Yorumlar:

    “Böylesine bir gerilim romanı yazılabileceğini hayal dahi etmezdim. Ama size bir şey söyleyeyim mi? Bu kitabı elimden bırakamadım. Da Vinci Şifresi'nde Dan Brown büyüleyici ayrıntılarla zenginleştirdiği inanılmaz bir dünya kurmuş. Okumaya doyamadım. Bay Brown size hayranım.”
    - Robert Crais-

    “Dan Brown, ülkedeki birkaç usta yazardan biri. Da Vinci Şifresi üstün bir zeka tarafından kurgulanmış harika bir gerilim romanı.“
    - Nelson DeMille-

    “Entrika ve tehlikenin iç içe geçtiği okuduğum en iyi gerilim romanı. Kelime oyunları, gizemler ve bulmacalarla örülmüş akıllara durgunluk veren bir öykü.”
    - Clive Cussler-

    “Dan Brown'ı yeni keşfettim. Da Vinci Şifresi düşündürücü olduğu kadar aynı zamanda büyüleyici. Tarih meraklılarına, komplo çılgınlarına, bulmaca meraklılarına ve gerilim öyküsü severlerinin bir solukta okuyacakları olağanüstü bir roman. Ben bu kitaba bayıldım!”
    - Harlan Coben-

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesinde görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • “Aynı otel odasını paylaşan kadın ve erkek karakter ve bir “dış ses” ile kurgulanan “Bekleyiş Unutuş” kitabını anlatmak ve açıklamak gibi bir iddiamız yok elbette.” Ne yalan söyleyeyim kitabın altında biraz ezildim. Onun için benim de öyle bir iddiam yok. Sadece aklımda parçalı şekilde kalan şeyleri yazabilirim gibi hissediyorum. Bekleyiş ve unutuş üzerine parça parça yazılardan oluşmuş döngüsel kitap. Dar ve uzun bir otel odasında sürekli bir bekleyişi(“Kadın beklemiyordu adam beklemiyordu yine de aralarında bir bekleyiş mevcuttu”), unutuşu(-'Beni unutacak misiniz?"....-evet sizi unutacağım. -"beni unuttuğunuzdan nasıl emin olacaksınız?" “-baska bir kadını hatirladigimda unutacağım."), duymayı(Seni duymamı istiyorsan konuşmayı bırak) arzulayan bir kadın ve erkek. Kitap boyunca bir bekleyiş ve unutuş. Sürekli bekleyiş ve unutuş. Adam kim? Kadın kim? İkinci bir kadın daha mı var? Bekleyiş; gece bekleyişi, gündüz bekleyişi. Unutmanın unutulmayan mevcudiyeti. Olmayan zaman bekleyişi yedi. Zaman bekleyişi keşfettirdi.

    Aşağıdaki alıntılar kitap boyunca sürekli karşılaşacağınız parçalardan sadece 2 tanesi:

    1-“Unuttukları olay: unutuş olayı. Ve böylelikle, unutulduğu ölçüde mevcut. Unutuşu vererek ve kendini unutulmuş olarak ama unutulmadan vererek. Unutuşun mevcudiyeti ve unutuşa mevcudiyet. Unutulan olayda bitimsiz unutma gücü. Unutma olanağı olmadan unutuş. Unutuş olmadan unutulan-unutma.”

    2-“Bekleyiş, bekleyişi, en için ve en dışın kesiştiği dairelerde kendi üstüne dolanmış, sıkışmış, yansız bir edim haline getiren şeye dikkat kesilmek, bekleyiş halindeki ve ta beklenmedik olana kadar ne kadar geri döndürülebilecek olan dağınık bir dikkat. Bekleyiş, herhangi bir bekleyişi reddeden bekleyiş, adımların kıvrımlarını açarak gözler önüne serdiği sakin uzam”

    “Sadece biraz dikkat talep hikaye. Fakat aynı zamanda dikkati sunan bekleyişi de talep ediyor.” Syf. 37

    Kitabı okurken biraz değil çok dikkatli olsanız da bazı şeyleri anlamlandırmada sorun yaşıyorsunuz. Maurice Blanchot “yazı düşünürü” diye niteleniyor. Bunun için yazarı önceden bilmek en iyisi diye düşünüyorum. Çevirinin de yazarın zorluğuna bakınca iyi sayılır. Kitap hakkında inceleme yoktu, bu da sayılmaz ama karşınıza ne çıkacağı hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Umarım ilerde güncelleme fırsatı bulabilirim.

    “Beklemenin imkansızlığı temelde bekleyişe aittir.”

    “Unutuş her sözde sükûn bulsun.”
  • Yine kısa,duygu yüklü,kişilik analizleriyle dolu bir Zweig kitabı okudum. Ve gayet beğendim. Okurken kumardan ve kumarbaz gençten resmen nefret ettim. Çünkü bana göre bir kadının yıllardır yıkamadığı tabularını yıkmasını gereksiz kıldılar. Ve bu çok hayal kırıcıydı. Kitap çok akıcı ve kısa, bir oturuşta bitiyor. Konusuna gelecek olursam bir otelde kocasıyla tatilde olan otuzüç yaşındaki iki çocuk annesi Mrs.Henriette yeni tanıdığı Fransız gençle yakınlaşmaya başlıyor ve hiç beklenmedik bir şey oluyor. Bu olay sonucu oteldeki bir sohbet grubu ikiye ayrılıyor. Kitabı ağzından dinlediğimiz kişi ve Mrs.C aynı taraftalar. Ve daha sık görüşüp sohbet etmeye başlıyorlar. Mrs.C adlı teyzemizin kocası o daha kırklı yaşlarındayken ölüyor. Mrs.C çocuklarıyla kalakalıyor ve iki sene yas tutuyor. Bu süreçtede farklı farklı şehirleri geziyor ve kocasının yapmaktan hoşlandığı şeyleri yapıp ruhunu yad etmeye karar veriyor. Kocası kumar oynamayı sevdiği için kumarhaneye gidip kumar oynuyor. Oyunlar esnasında da insanların ellerinden ruh hallerinin ve oyunlarının analizini yapıyor (ki bu kısım beni çok etkiledi) . Tam yine yüzlere değil de eller bakıp analiz yaptığı sırada çok derin anlamlara sahip bir el ve sahibiyle karşılaşıyor, hikayede burdan sonra başlıyor..Okumayan ve Zweig tarzı kısa hikayelereden hoşlananlar okumalı bence..