• Bilindiği üzere 1925 yılında yayımlanan ilk Batılı eser olarak bilinmektedir. Halit Ziya Uşaklıgil, Servet-i Fünun ve Cumhuriyet dönemi ses getiren en önemli ilk yazarlar arasındadır. Aşk- ı Memnu en başarılı eseri olarak biliniyor. Kurgusu ve olay örgüsü ile çok dikkat çeken bir eserdir. Toplumsal olaydan ziyade, aşk ve kişisel duygu zinciri içerisinde toplanmıştır. Adnan Ziyagil, zengin bir adamdır.Hayata daha rahat devam edebilmek adına sevgi adı altında maddiyata önem veren Bihter evliliğe adım atar fakat beklenmedik bir şekilde eşinin yiğenine aşık olur. Uzun bir birliktelik sonunda işler karışır. Bihter ile olmaktan hem mutlu hem de sıkıntı içinde olan Behlül, Firdevs Hanımın sözü ile Nihal' le nişanlanır. Beşir ile gerçekler gün yüzüne çıkar fakat olay ne yazık ki hiç ummadık şekilde sonlanır. Bihter daha fazla dayanamaz ve intihar eder. Behlül çeker gider. Bunun üzerine aldıkları ağır ihanet darbesi üzerine baba kız birbirine adayarak hayata iki kişilik çerçeveden devam ederler. Unutmak adına çekip gitmek sadece acı soğutur geride kalan unutmak kelimesi mümkün olmayanlar arasında adını korumaya devam eder. Halit Ziya Uşaklıgil, romanındaki kahramanlarını yüksek kesim, zengin, kültürlü ve aşka önem veren insan topluluğundan oluşturmaktadır. Ne yazık ki romanın en eksik tarafı da bu olmaktadır. Toplumda olan insanları kültür ile değerlendirmesi henüz Cumhuriyet dönemi edebiyatında bir yer bulmuştur. Onun dışında olay örgüsü hayal dünyam kadar zengin, alaycı, aşağılık ve bir o kadar boşluktur.
    Ne yazık ki insan hayatı iki kişilik duygu halatından ibaret değildir. Toplum hayatını geride tutması insanı ister istemez hayal dünyasına sürüklüyor. Hayal dünyası yaşanılabilir olduğu kadar yaşanılması boş bir film gibidir. Hayaller kitap, masal, hikaye, film vs. yerinde değerlendirme bulabiliyor, onun dışında insanı bir süre sonra boşluğa itiyor.
    Huzurlu Okumalar
  • Ben daha Körlük kitabını okumaya başlamamışken, kitabı okuyup çok öven dostumun yanımda Görmek kitabını bitirdiği ana ve o an ne kadar değişik duygular yaşadığına şahit oldum bir gece yarısı karşılıklı kitap okurken. Bu iki kitabı okumayı zaten düşünürken o an kısa zamanda okumama sebep oldu.

    Yazar Körlük kitabındaki gibi Görmek kitabında da yine bilinmeyen bir ülkenin isimleri verilmeyen kişileriyle bu kez siyaset üzerinden anlatıyor anlatacaklarını. Beyaz körlüğün yerini beyaz oy alıyor. Seçimlerde başkentin çoğunluğu boş oy kullanıyor. Bu durum siyasileri tedirgin ediyor ve başkent karantinaya alınıp halk kendi haline bırakılıyor. Okurken bu kısma kadar seçimlerde boş oy çokluğunun tedirgin edişi ve karantinya alınan başkentte kaosun çıkıp çıkmayacağı okura düşündürtülürken beklenmedik ya da benim beklemediğim şekilde konu Körlük kitabındaki olay ve kişilere bağlanıyor. Daha doğrusu bir algı değiştirme durumu isteniyor. Zaten bundan sonrası benim kitabı hemen okuyup bitirmeme ve kitapları bana tavsiye eden dostumun o gece Görmek kitabını bitirdiğinde neden düşüncelere daldığını anlamama sebep oldu.
  • - Ben bu kadına aşık oldum. Şüphe yok. Ve bu aşk beni sürükleyip bir yerlere götürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki kendimi korumam neredeyse olanaksız. Şimdi sahip olduğum her şey elimden çıkıp gidebilir. Ama artık dönüş yok. Kendimi bu akıntıya bırakmak dışında bir şey yapamam. Yanıp kül olsam da, yok olup gitsem de.

    - Sumire, hayatının baharında, içi yazma arzusuyla dolu genç bir kız. Bu arzusuyla arasına hiçbir şey giremezdi. Tutkusunun yanında başka hiçbir yeteneği yoktu. Ne yön bulma, ne ev işi ne de başka bir beceriye sahip değil aksine; dağınık bir odası ve düzensiz hayatı olan bir kız. Bu güzel çağda aşık olacağı aklına gelir miydi hiç? Gelse de her şeyden vazgeçebilecek gücü var mı? Özellikle de yazma arzusundan..

    - Öğretmen, ilkokul öğretmeni, oldukça bilgili, kültürlü, görmüş geçirmiş birisi ve hemen hemen her konuda bir fikre sahip. Aslında bu özelliği ona kazandıran şey öğrencileri de denebilir. 10 yaşında çocukların soracağı soruları hangimiz hayal edebiliriz ki? Onlarla başedebilmek için doğal olarak onlar gibi kıvrak düşünmek gerek. Bu öğretmenimizin bazı kötü özellikleri var. Sadece öğrencilerle değil velileriyle de aşırı ilgileniyor.. Ama ne olursa olsun aşkını kalbinde yaşatmaya devam ediyor. Ne yaman çelişki ama.

    - Myu, 30'lu yaşlarının sonunda, güzel, alımlı ve çekici bir patroniçe(kitap öyle diyor :) Babasından miras kalan işleri başarılı bir şekilde yönetmeye ve bu uğurda seyyah gibi dolaşarak, ekmeğini taştan değil de uçak seferleriyle gittiği anlaşmalardan kazanan ablamız. Sayesinde kaliteli üzüm bağları nerede var öğreniyoruz bununla kalmayıp güzelinden şarap markalarını ve tadını damağımızda hissediyoruz.. Çok farklı ve gizli bir karakteri olan Myu geçmişini sır gibi saklıyor. Yaşadığı olay onda çok büyük travmalara sebep olmuş ve bunu kimseye anlatmamış. Biz öğreniyoruz.

    - Simure "Sputnik Sevgilisi" ile karşılaştığında üniversiteyi bırakalı iki yıldan fazla olmuştu. Müzik zevkleri ortak olan sevgilisiyle kuzi in düşünde tanışacak ve bu çıkmaz aşka düşecekti. Bu uğurda, kendini elinden geldiğince fazla zorlayıp, sevgilisi uğruna en başta sigaradan vazgeçerek nelet yapabileceğini kanıtlamaya çalıştı. Onunla olmak ona ayrı bir haz ve mutluluk veriyordu. Dolaştıkları yerlerin güzelliğinden çok sevdiğine odaklanmış ve tam anlamıyla zilzurna aşık olmuştu. Gözü hiçbir şey görecek gibi değil. Tek arzusu yanyana olmak ama elbette o gün geldi ve hiç olmayacak şeyler oldu. Yazma arzusu tükenir gibi oldu, içine düştüğü ruhsal durumla kabuslar gördü. Her zaman yanında olup sohbet etmekten farklı keyif aldığı arkadaşına, mektuplar yazdı, telefon etti ve hep değerli olduğunu hissettirdi.

    - Bir gün hiç beklenmedik bir şey oldu. Kahramanlarımızdan birisi kayboldu ve diğerleri deliye döndü resmen. İşler bundan sonrası karışık. Bu olaylar da bizim hemen yakınımızdaki Yunan adalarında oldu. İçimden gidip yardım etmek geldiyse de elimden bişey gelmedi. Kitabı okumaya devam etmek daha faydalı oldu.

    - Kitabın en güzel yanı betimlemeleri. O anın duygusunu içimize işletecek güzel örneklerle pekiştirmiş yazar. Ama gelgelelim konuyu toparlamamış ve dağınık bırakmış. Kitabın başı farklı, ortası farklı, sonu farklı olaylar zinciriyle kurulu 3 halka var. Hepsinin konusu güzel ama ben bağlamakta zorlandım. Yazar neden böyle bir yola başvurmuş anlamış değilim.

    - Murakami diliyle ve hikayenin özgünlüğüyle güzel bir eser ortaya çıkarmış ama bütünlüğü sağlayamamış bence. Yine de okunabilecek güzel bir eser.

    - İncelememi okuyan herkese teşekkürler.
  • "Ölüm beklenmedik bir olay değildi.."
  • İçerisindeki illüstrasyonlar çok çok çok güzeldi. Olay örgüsü, verilmek istenen mesajlar çok güzeldi. Sonu çok beklenmedik bir şekilde bitti, yani kendi açımdan. Çünkü aklımın ucundan geçmedi ağacın sonunun öyle olacağı...
    Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Bu arada, bu bir çocuk kitabı değildir, özellikle de sonunu düşünecek olursak!
  • | İki Sıfır Dört Beş ~ Demir Çark |
    °
    Yıl 2045!
    İnsanlık, yakın gelecekte varoluş tarihinin en büyük katliamıyla birlikte yok oluşun eşiğine geliyor. Dördüncü Dünya Savaşı’nın başlangıcında bir polis. Cevat Komiser. O zaman yaptığı en iyi şey öldürmek olan genetik mirasa sahip Cevat komiser ve ekibi sahnede!
    Babası yerine koyduğu Tevfik Müdür ve on dört yaşındayken ıslah evinde tanıştığı yakın arkadaşı Ali, namı diğer iyi polis Ali ve ekibindeki her bir kişiyle muhteşem aksiyon dolu anlar yaşıyorlar. Ülkelerini korumak için dış güçlerle zorlu ve tehlikeli mücadeleler veriyorlar. Tabii biz de soluksuz okuyoruz bu aksiyonu.
    Kitapta 2045 yılında ve ondan önce dünyada yaşanan değişimleri okuyoruz ve bu kısımları okumak beni çok etkiledi. 'Bu nasıl bir kurgu ' diye ağzım açık kaldı. Geçmiş ve gelecek arasında olağanüstü bir bağlantı kurmuş yazarımız. Hani hep övdüğümüz o yabancı yazarlar var ya, işte onlardan çok daha güzeldi bence
    Cevat’ın genetik mirasından bahsetmiştim. İşte onu ve hayatına dair sırları sayfalar ilerledikçe öğreniyoruz. Bir şok da burada yaşıyoruz.
    Okurken tüm olaylar gözümde çok güzel canlandı ve keşke film ya da dizi olsaydı diye depresyona girdiğimi itiraf etmeliyim
    Biraz polisiye biraz bilim kurgu biraz da aksiyon dolu bir kitaptı. Bol bol kanlı sahneler de vardı tabii. Polisiye kitaplara aşık bir insan olarak bu kitaba bayıldım. Hem olay örgüsü hem de yazarın üslubu muhteşemdi. Beklenmedik olaylar, ters köşeler, karakterler, her ne kadar ilk kitabı okumamış olsam da –okuduğum yorumlar doğrultusunda söyleyebilirim ki- onu bu kitaba bağlaması muhteşem!
    Kitap polisiye-bilim kurgu dediysek kitap boyunca çatışma, savaş, kan düşünmeyin. Aşırı eğlenceli sahnelere de tanık olduk Çatışmanın ortasında bile son derece samimi ve eğlenceli anlara tanık olabiliyorsunuz. Çok uzatmadan şunu söyleyebilirim ki; mutlaka okuyun ve okudun efendim!
    Her şeyden bahsedip kitabın kapağına ve iç tasarımına değinmeden geçmek olmaz. Muhteşem ötesi! Ellerine sağlık
    Bu kitapla ve değerli yazarımızla tanıştığım için çok mutluyum. Kaleminize, emeğinize ve yüreğinize sağlık!
  • Yaşanmış bir olay okuyun.. "Adamın biri Washington metro istasyonunda yere çömelir ve kemanını calmaya başlar; soğuk bir ocak ayı sabahıdır. 45 dakika boyunca 6 Bach çalar. Çoğu insanın işe gitmek için hareketlendiği bu yoğun saat süresince 1100 kişinin istasyonun içinden geçtiği hesaplanır.

    Üç dakika geçer orta yaşlı bir adam müzisyenin çaldığını farkeder. Yavaşlar, bir kaç saniyeliğine durur ve sonrasında aceleyle ilerler yapacaklarından geri kalmasın diye.

    Bir dakika sonra kemanci ilk bir dolarlik bahsisinin alir; bir bayan parayi kemancinin onune gecerken atmis ve hic durmadan yoluna devam etmistir.

    Bir kac dakika sonra birisi dinlemek icin duvara yaslanir saatine bakar ve tekrar yurumeye baslar. Besbelli adam isine gec kalmistir.

    En cok dikkat eden ise uc yasinda bir cocuktur. Annesi alelacele cekistiriken kendisini durup kemanciya bakar. Sonunda annesi kuvvetlice cekistirir cocugu ve cocuk surekli arkasina bakarak yurumeye baslar.Bu olay diger bir çok çocuk tarafından tekrarlanir,fakat istisnasiz tum ebeveyinler çocuklarını yürümeye devam etmeye zorlar.

    Kemancinin 45 dakikalik gösterisi boyunca sadece 6 kisi durup bir süre bekler. 20 kisi kendisine para verir, sonra yine normal bir sekilde yurumeye devam ederler. 32 dolar toplar kemanci. Gösterisi bitip de etrafa sessizlik hakim oldugunda hic kimse farketmez bile.Kimse alkışlamaz yada tanimaz.

    Kimse az önce dünyadaki yazılan eserler arasındaki en essiz parcayi 3.5 milyon dolar degerindeki kemanıyla çalan bu kişinin dünyanın en yetenekli müzisyenlerinden Joshua Bell oldugunu farkına varmaz.

    Bu olaydan iki gün önce biletlerinin ortalama 100 dolar olduğu kanserin biletleri yok satmıştır .

    Bu gercek bir hikayedir. Joshua Bell in bu metro istasyonunda kimligi belirsiz bir şekilde verdigi konser Washinton Post tarafından algılama,zevk ve inançlarin önceliklerini kapsayan sosyal arastirmanin bir parçası olarak tertip edilmiştir.
    Özet olarak : Ortak bir çevrede, uygunsuz bir zamanda güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durupta bunu takdir ediyor muyuz ? Bir yetenegi beklenmedik bir içerikte tanımlayabiliyor muyuz ?
    Bu araştırmadan edinilecek muhtemel sonuçlardan biri şudur : Eğer dünyanın en ünlü müzisyenlerinden birinin dünyada yazılan en iyi eserlerden birini çalarken onu durupta dinleyecek bir dakikamiz bile yoksa, acaba daha neler kaciriyoruz hayatta?