• Beklenmedik olay karşısında çaresizdim .
  • Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa;

    Rumeli'nde fetihler devam ediyordu...Şimdi hedef Edirne idi...Süleyman Şah Edirne üzerine yürümeden evvel özel birlikleri ile yine av sahasında idi...Ancak atının ayağı bir dala takılmakla bu kazâ dünyasından yokluk çukuruna, zenginlik otağından kuru toprağa düştü.Şahin ruhu meleklerin kanatları arasında sonsuzluk âlemine uçup gitti...Yürekleri yakan bu haberin hemen ardından düşmanın saldırıya geçtiği haberi dert üstüne dert olmuştu...Gaziler şaşırmış durumdaydılar.Anadolu'dan kısa süre de imdat gelmesine imkan ve ihtimal yoktu.Başbuğları Süleyman Paşa'nın kabrini düşman eline bırakamazlardı.Bu itibarla savaşmayı kararlaştırdılar.Birbirleriyle helalleştikten sonra Cenab-ı Hakk'a sığınıp düşmana hücum ettiler.Ancak düşman kırmakla tükenecek gibi değildi.Birinin yerini onu alıyordu.Türkler neticede çaresiz kalarak çekilmeye başladı...Bu sırada beklenmedik bir olay yaşandı.Nurdan heykeller misali harekete geçen kalabalık bir birlik Türkleri kovalayan düşman üzerine kabus gibi çöktü.Kılıçların şimşek gibi çakan gümbürtüsü Haçlıları darmadağın etti...O kızgın günde ümitlerin tükendiği noktada Cenâb-ı Hakk'ın bahşettiği bu zafer için şükür secdelerine kapandılar.Yakaladıkları esirlere: "Bunca asker ve sayısız insanla gücünüz, kuvvetiniz yerinde iken bozguna uğramanıza ne sebep oldu?" diye sorduklarında: "Size yardıma kalabalık bir ordu geldi.Bunların hepsi boz atlara binmişlerdi.Önlerinde de gösterişli bir genç vardı.Hep birden ateş saçan kılıçlarla savaşa girişince meydan bize dar oldu.Gök tepemize yıkıldı ve direnecek gücümüz kalmadı.Bu korku ve telaş içinde soluğu kaçmakta buduk." Bu genç komutanın durumundan sorulduğu vakit, her birinin tarif ettiği özelliklerden tek bir kişi anlaşılıyordu: Başbuğları Süleyman Paşa.
  • Din ve bilim karşı karşıya .
    Fizikçi Leonardo Vetra' nın tanrıyı bilimsel olarak kanıtlayan keşfinin öğrenilmesi sonucu öldürülmesi ve bu cinayetin İlluminati tarafından gerçekleştirildiğinin kanıtlanması için simgebilim profesörü Robert Langdon dan yardım istenir ve Robert Langdon kendini olmadık bir şekilde Vatikan da olayın iç yüzünü araştırırken bulur.
    Dan Brown un kaleminden müthiş bir eser. Oldukça sürükleyici ve şaşırtıcı bir olay örgüsü . İlluminati ve Vatikan kilisesinin bilinmeyen gerçekleri açığa çıkarılmış , bilmeyenleri fazlasıyla aydınlatan tarihi bir kaynak niteliğinde bir eser.
    Hiç beklenmedik sonlar ve polisiye dizi tadında bir kitap. Kesinlikle okunması gereken bir eser. Benim gibi polisiye hayranı olan okurlara kesinlikle tavsiye edilir. Okumadan ölmeyin lütfen ;-)
  • José Saramago'nun bilinmeyen ülkesinde Körlükten önce yaşanan bir olay daha var: Ölüm öldürmekten vazgeçiyor. Ölüm'ün bu gidişinin ardından insanlar sevinçlerinden ülke bayraklarını önce balkonlarına daha sonra da her yere asmaya başlıyor. Gülüşmeler, mutluluklar, çünkü 'Yaşasın Ölüm artık yok!' Pek uzun sürmüyor bu mutluluk. Günden güne artan ve hiç azalmayan emeklilere devlet verecek maaş bulamayacağından endişe ediyor, sigorta şirketleri sonsuza kadar insanları idare edemeyiz diyor, sağlık bakanlığı hastanelerde yer sıkıntısı yaşıyor, tabii ilk bağırtı kiliseden geliyor çünkü insanlar artık günah çıkarmadan veya dua etmeden uzak duruyor. En büyük dert cenaze levazımatçılarının oluyor. :) Her bir soruna tek tek çözümler bulunuyor. Mafya araya giriyor... Derken Ölüm bir mektup ile döndüğünü hem de çok farklı bir şekilde döndüğünü söylüyor. Ülkedeki ceset sayısı bir saniyede altmış iki bin beş yüz seksen oluyor..

    Kendine özgü yazım tarzıyla, özenle seçilmiş gözüken kelimeleriyle Saramago okumak benim için muazzam bir zevk. Bu kitabı da beni hayal kırıklığına uğratmadı. Beklenmedik anda gelen derin cümleler yer yer bazı şeyleri sorgulattı bazen de ah evet evet, dedirtti. Bir konu anlatırken başka bir konudan bahsedebilen okuduğum tek yazar Saramago. Demek istediğim anlattığı konuda fark etmediğim ayrıntıyı çekip anlatması.. Ayrıca Ölümü bu kadar yakından okumak ve Ölüm'ün 'yaşantısındaki' detayları okurken fark etmek keyif verdi. Bak sen şu ölüme yahu, dedim sonunda. Ah evet sonu! Çok yapmacık gelmesin size ama okuduğum en güzel sonlardandı. Başladığı gibi biten kitap gibi kitap!

    Okumanızı öneririm tabii ki, hem de en şiddetlisinden! Bir olay bitmeden diğer olay başladığından kitabı elden bırakamadım. (kesinlikle sözde...) Umarım okuyanlar da en az benim kadar zevk alır. İyi okumalar şimdiden! :)
  • İnsanın yapısı doğanın eseridir; devletinkiyse insanın ürünü. Ömürlerini uzatmak insanların elinde değildir ama, devlete en iyi düzeni sağlayarak ömrünü olduğunca uzatmak ellerindedir. En iyi kurulan bir devlet bile yok olup gidecektir elbette, ama öbür devletlerden çok sonra. Meğerki beklenmedik bir olay vaktinden önce yok olmasına yol açmış olsun.
  • Karen Harding
    Varlıkların dış görünümleri aldatıcı mıdır? Nesnelerin belirli şekillerde davranmasının sebebi Allah’ın öyle irade ediyor olması mıdır? Nesneler bizzat kendileri ile kaim olup sürekli bir varoluşa mı sahiptirler, yoksa Allah onları sürekli bir şekilde yarattığı için mi var olmaya devam edebilmektedirler? Gazali’ye göre, bütün bu sorulara verilecek cevap kesinlikle “evet”tir. Sürekli ve daimi bir varoluşa sahip hiçbir nesne yoktur. Eşya arasında görülen ve genel olarak sebeplilik prensibi şeklinde ifade edilen ilişkiler, bir olayın diğer bir olayı kaçınılmaz biçimde izlemesinden ziyade Allah’ın “adetlerinin” (sünnetullah) bir neticesidir. Allah evrende her şeyi sürekli bir biçimde yaratmaktadır ve Allah yaratma işlemini durdurursa, artık hiçbir şey var olmaya devam edemez.

     
    Bu fikirler 20. yüzyılda yaşayan insanlar için oldukça garip ve bilim dışı görünebilir. Sözü edilen düşünceler, genel kabul görmüş olan “fiziksel dünya” kavramı ve anlayışı ile bağdaşmaz bir görünüm arz edecektir. Sağduyu, evrenin zaman içinde daimi bir varlığa sahip olan gerçek nesnelerden yapıldığını göstermektedir. Daha ötesi, bu fiziksel nesnelerin davranışları makul, mantıklı ve önceden tahmin edilebilir türdendir. Evrenin akıl ve mantık yoluyla anlaşılabilir olduğu düşüncesi, Newton’un mekanik evren görüşüne kadar uzanan eski bir inançtır ve bu anlayış bilimin en temel dayanaklarından birini teşkil etmektedir. İnsanların çoğu dünyanın bu türden bir mekanik model sayesinde mükemmel bir şekilde tanımlanabileceğine inanmasına rağmen, böyle bir modelin uygunluğu ve geçerliliği son bilimsel gelişmeler, özellikle kuantum teorisi, tarafından sorgulanır hale gelmiştir. Bu teori fiziksel dünyanın, mekanik modelin öngördüğünden çok daha farklı olduğuna işaret etmektedir.

     
    Kuantum teorisi fiziksel varlıkların doğasını ve bunlar arasındaki etkileşimin nasıl olduğunu açıklamayı hedefler. Bu teori 20. yüzyılın başında, o dönemde baskın olan ve genel kabul gören mekanik evren görüşüyle bağdaştırılması mümkün olmayan yeni bir takım bilimsel verilere açıklık getirmek maksadıyla ortaya atılmıştı. Teorinin soyut ve matematiksel   bir tabiata sahip olması, ileri sürüldüğü tarihten günümüze kadar onun fiziksel yorumu ile ilgili büyük görüş ayrılıklarının doğmasına yol açmıştır. Bunlar arasında en yaygın olarak bilineni Copenhagen yorumudur. Kuantum teorisinin Copenhagen yorumu ile Gazali’nin düşünceleri arasındaki benzerlikler bu makalenin özünü teşkil etmektedir.

     
    İlk bakışta, 20. yüzyılda ortaya atılan kuantum teorisiyle Gazali’nin düşünceleri arasında ciddi bir benzerlik olabileceği pek ihtimal dahilinde görülmeyebilir. Hem farklı kültürlerin ürünü olmaları hem de bin yıllık bir zaman dilimiyle birbirinden ayrılmış olmalarına rağmen bu iki düşünce sisteminin bir çok ortak ve benzer yönü vardır. En önemli benzerlikler tabiattaki sebeplilik prensibinin rolü, fiziksel varlıkların doğası ve nesnelerin davranışlarının ne derece tahmin edilebilir olduğu hususlarında görülmektedir.

     
    Batı dünyası uzun zamandan beri, nesneler dünyası üzerindeki çalışmalarla din sahasındaki çalışmalar arasında bir ayrım yapmaktadır. Bilim, doğal olaylar ve nesneler üzerinde yapılan çalışmalardır; tanrı veya din alanında yapılan çalışmalar ise felsefe ve teoloji kapsamına girmektedir. Ancak bu ayırımın kendi içinde bazı zorluklar doğurduğu anlayışı gittikçe yaygınlık kazanmaktadır. Bir çok bilim adamı araştırmalarını sadece fiziksel nesnelerin davranışları üzerinde çalışmak suretiyle sınırlandırmayı tercih etmesine rağmen, kuantum teorisi bu bilim adamlarını “bilimin metafiziği” hakkındaki sorular üzerinde düşünmeye zorlamaktadır. Kuantum teorisini destekleyen veriler o derece güçlüdür ki, teorinin göz ardı edilmesi mümkün görünmemektedir. Teorinin kabul edilmesi, bilimsel düşüncenin temelini teşkil eden bir takım fikirler ve kavramlar üzerinde bilim adamlarının yeniden çalışması zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır.

     
    Bilimsel gelişmelerin ve yeni teorilerin, bilim adamlarını bilimin metafizikle olan bağlantıları üzerinde çalışmaya sevk etmesi, Gazali ve kuantum teorisyenlerinin bir çok benzer problem üzerinde duruyor olmasını makul hale getirmektedir. Ancak bu, sorulan soruların form itibarıyla veya vurgu ve bağlam açısından özdeş oldukları anlamına gelmez. Gazali ve onun çağdaşları “Allah’ın günlük işlerdeki rolü nedir ?” veya “mucizelerin ortaya çıkışı nasıl mümkün olabilmektedir ?” türünden sorularla ilgilenmekteydiler. Diğer taraftan, kuantum fizikçileri “iki olay arasında bir sebep-sonuç bağlantısı var mıdır ?” veya “fiziksel nesnelerin davranışları hangi derecede tahmin edilebilir ?” biçiminde sorular sormaktadırlar. Bu sorular, ifade ediliş tarzı ve bağlamları farklı olmakla beraber temelde ve özü itibarıyla birbirine çok benzemektedir. Gazali ve kuantum fizikçileri açısından esas mesele, fiziksel dünyada cereyan eden olayların arkasında yatan sebepler ve bu olayların ne derece tahmin edilebilir olduğu etrafında dönmektedir. Her iki taraf da, bir olaya başka bir olayın mı sebep olduğu yoksa olayların harici bir kuvvet tarafından mı meydana getirildiği sorusu üzerinde durmaktadır.

     
    Bu makalenin amacı, sözü edilen farklı iki düşünce sistemi arasıda karşılaşılan benzerlikleri incelemektir; ortak yönlerin çok fazla oluşu oldukça çarpıcıdır. Mesela her iki yaklaşım da, nesnelerin davranışlarında görülen düzenliliklerin sebeplilik prensibine atfedilmesi gerektiği düşüncesine tamamen karşıdır. Daha da ötesi, evrende meydana gelen olaylar hakkında kesin bir öngörüde ya da tahminde bulunulamayacağı noktasında fikir birliği söz konusudur. Yine her iki görüş de, beklenmeyen ve tahmin edilemeyen şeylerin gerçekleşme ihtimalinin varlığını kabul eder. Gazali’nin açıklamasına göre, Allah’ın kudreti her şeye yeter ve yeryüzündeki her şeye her an müdahale edebilir; böylece, irade ettiği herhangi bir şeyin ortaya çıkmasını kolaylıkla sağlayabilir. Kuantum teorisinin Copenhagen yorumu ise, fiziksel kanunlara dayalı olarak bir cismin nasıl davranacağını kesin bir şekilde tahmin etmenin ve öngörmenin imkansız olduğunu söyler. Kurşundan yapılmış bir bilye serbest bırakıldığında yere düşmesi beklenebilir, diğer taraftan bilyenin tam tersine yükselme ihtimalinin var olduğu da rahatlıkla söylenebilir.


    Gerçek nesnelerin bağımsız bir varlığa sahip oldukları düşüncesi hem Gazali hem de Copenhagen yorumu tarafından şüphe ile karşılanmaktadır. Bu yüzden “nesne” terimi ile ne kastedildiği üzerinde düşünmekte fayda vardır. Günlük lisanda “nesne”, uzayda yer kaplayan ve onu çevresindeki diğer varlıklardan farklı kılan bir takım özelliklere sahip olan bir şey olarak anlaşılır. Mesela kurşun bilye şeklindeki bir nesne, onun davranışlarını belirleyen ve yöneten belirli özelliklere sahiptir. Ayrıca bu özelliklerin daima varlığını koruduğu ve bilyenin her zaman aynı kanunlara uygun olacak şekilde davranmaya devam edeceği varsayılır. Kurşun bir bilye serbest bırakıldığında yere düşecektir, çünkü böyle bir davranış sergilemek ağır cisimlerin tabiatında mevcuttur.

     
       Benzerliklerin tam olarak tartışılabilmesi için, Gazalinin ve kuantum teorisinin temel fikirleri hakkında okuyucunun bazı düşüncelere aşinalık kazanması gerekmektedir.

                                   

     
    El – Gazali

     Ebu Hamid El-Gazali (1058-1111) ortaçağ İslam döneminin en etkili düşünürlerinden biridir. Bir çok eseri bulunmakla beraber, fiziksel dünyanın tabiatı ile ilgili görüşlerine ait birincil kaynak “tehafüt el felasife” isimli kitabıdır. Bu meseleler “olayların tabii akışından ayrılmanın imkansızlığı inancının reddedilmesine dair” isimli başlıkla (17. mesele olarak) tartışılmıştır.

     
    Bu çalışma, İbn-i Sina (980-1037) gibi filozofların tabiat olaylarının nasıl ve niçin oluştuğu hakkındaki iddialarını reddetmek maksadıyla yazılmıştı. Gazalinin bu kitabı yazdığı dönemde, İbn-i Sina ve diğerleri fiziksel dünyanın birbirinden bağımsız gerçek objelerden meydana geldiği kanaatine varmışlardı. Bir olayın sebebinin başka bir olay olduğu düşünülüyor, nesnelerin kendi tabiatlarında mündemiç olan ve onların davranışlarını şekillendiren özelliklere sahip olduğuna inanılıyordu. Gazali bu fikirlere karşı çıkmaktaydı, çünkü böyle tamamen sebep-sonuç ilişkisine dayalı bir dünya anlayışının Allah’ın gücünü sınırlayacağını düşünmekteydi. Gazali, Allah’ın olup biten olaylarla sürekli bir etkileşim içinde bulunduğu düşüncesinin kabul edilmesi gerektiği meselesi üzerinde ısrarla durmaktaydı.

     
    Allah’ın tüm olup biten olaylar üzerindeki rolü ve etkisi Gazali’nin “sürekli yaratma” fikrinde açıkça görülmektedir; bir başka deyişle, kainat her an yeniden yaratılmaktadır. Bir nesnenin varlığını devam ettirebilmesi için Allah’ın onu her an yaratması gerekmektedir. Bu yüzden, nesneler zaman içinde varlıklarını sürekli şekilde devam ettirmelerine sebep olacak hiçbir zati ve tabii özelliğe sahip değildir (Wolfson1976). Bizim bir cismi sürekli bir varlığa sahip olarak algılamamızın sebebi, Allah’ın o nesneyi tekrar ve tekrar yaratmayı irade ediyor olmasından kaynaklanmaktadır. Masa üzerinde belirli bir zaman dilimi içinde hareketsiz olarak duran bir top bu davranışını kendi kendine muhafaza ediyormuş gibi görünür, gerçekte ise Allah tarafından sürekli biçimde yeniden yaratılmaktadır.

     
    Fiziksel evren her an yeniden yaratılmaktaysa, eşya niçin sabit, sürekli ve uniform bir görünüm arz etmektedir? Herhangi bir nesne neden zaman içerisinde varlığını hep koruyor olarak görünmektedir? Gazali’ye göre durumun bu şekilde tezahür etmesi, Allah’ın adeti (sünnetullah) gereği ardışık olayları alışılmış hallerine uygun olarak tekrar ve tekrar yaratmasından kaynaklanmaktadır. Allah, kurşun bir bilyeyi herhangi bir anda var edip bir sonraki anda ise yaratmamayı tercih edebilir, fakat O’nun adeti şudur ki, eşyayı bir defa yarattığında artık onu sürekli olarak belirli durumlarda var kılmaya devam eder. Buradan anlaşılıyor ki, eşyanın varlığını devam ettirmesine sebep olan şey nesnelerin kendi bağımsız varlıklarından kaynaklanmamaktadır; yani, eşya kendi başına zati ve bağımsız bir varlığa sahip değildir.

     
    “Allah’ın adeti” anlayışı ve fikri, eşyanın hem varlığının hem de davranış formlarının açıklanmasında geçerlidir. Kurşun bir bilye serbest bırakıldığında yere düşmesini sağlayan şey, Allah’ın onu ardışık pozisyonları itibarıyla sürekli yaratıyor olmasıdır. Ayrıca, olayları aynı ardışıklık prensibi içinde tekrar ve tekrar yaratmak yine O’nun adetidir. Wolfson (1976), Gazali’nin düşüncelerini şöyle aktarır:

     
     “Allah, evreni ve olayları belirli bir ardışıklık içinde yaratmaktadır ve mucizeler istisna olmak üzere olayların aynı ardışıklık prensiplerine bağlı olarak gelecekte de benzer şekilde yaratılacağı izlenimini insanın tabiatına yerleştirmiştir”


    Allah, eşyayı aynı prensipler doğrultusunda yeniden var etmeyi “tercih ve irade” ettiği için, nesnelerin davranışları hakkında tahminde bulunmamız mümkün olabilmektedir. Bu, hiçbir şekilde Allah’ın iradesini sınırlandırmak anlamında yorumlanmamalıdır. Allah normal olarak kendi adetini takip eder, fakat onun bu şekilde davranmasını gerektiren herhangi bir zorunluluk mevcut değildir ( Mirza ve Sıddıqui, 1986). Bu yaklaşımla Gazali açısından mucizeleri açıklamak çok kolay olmaktadır, çünkü Allah irade ettiği herhangi bir şeyi istediği anda yaratabilir. Allah, beklenen ve tahmin edilen bir olayı yaratabileceği gibi hiç beklenmedik bir durumu da aynı kolaylıkla ortaya çıkarabilir. Gazali’ye göre, serbest bırakılan bir bilyenin yere düşmesi olayını yaratmasına benzer şekilde, eğer Allah dilerse bilyenin yukarı doğru hareket etmesine sebep olabilecek kudrete sahiptir; Allah’ın kudreti nihayetsizdir ve insanların, O’nun ne gibi şeylere muktedir olabileceği noktasındaki kavrayışlarını sınırlandırmaması gerekir.

     
    Allah’ın kudreti bir takım gizemli ve harika işleri gerçekleştirmeyi de ihtiva eder. Gizemli ve harika olayların tamamını gözlemleyemiyoruz, o halde nasıl olur da mucizelerin imkansız olduğunu iddia edebilir ve inkar yoluna gidebiliriz? (Gazali, 1958).

     
    Gazali’nin, Allah’ın kudretini göstermek için baş vurduğu benzetmelerden biri, bir parça pamuğun ateşe atılması örneğidir. Pamuğun ateşle temasa geçtiğinde yanmasına müsaade etmek Allah’ın bir adetidir; ancak bu olay Gazali’ye göre, pamuğun yanmasına ateşin sebep olduğu anlamına gelmez: Pamuk ateşle bir araya geldiğinde onun yanmasını sağlayan esas sebep Allah’tır. Diğer taraftan, Allah aynı şartlarda pamuğun yanmamasını sağlayacak kudrete de sahiptir. Gazali düşüncesini şöyle ifade eder: “Ateşle pamuğun teması neticesinde pamuğun yanmama ihtimalinin var olduğunu kabul ettiğimiz gibi, ateşle herhangi bir temas olmaksızın pamuğun küle dönüşmesi ihtimalini de kabul ediyoruz” (Gazali, 1958).

     
    Allah’ın bu tür olayları nadiren yaratmasının sebebi, O’nun adetinin neticesidir ve bu olayın, ateşin veya pamuğun yapısıyla ve hatta pamuk ile ateş arasındaki etkileşimin doğası ile hiçbir alakası yoktur. Pamuğun ateşle temasa geçmesi neticesinde siyahlaşması Allah’ın eseridir ve bu siyahlığın hakiki amili/faili ateş değildir. Ateş ile pamuğun yanması olayları bir arada cereyan eder, fakat gözlemlediğimiz şey sadece ve sadece birinin diğeriyle beraber varolmasıdır, birinin diğerine sebep olması değil! Bu yüzden bizim sebep-sonuç ilişkisi olarak algıladığımız bağlantı gerçekte sadece bir korelasyon/bağıntıdır. Bir şeyin başka bir şey “ile” beraber varolmasıyla, o şeyin başka bir şey “tarafından” var edilmesi aynı anlama gelmez. Gazali’nin ifadesiyle: “Sebep-sonuç ilişkisi olarak inanılan bağlantı, zaruri bir şey değildir. Eğer bir olayı başka bir olay takip ediyorsa bunun sebebi, Allah’ın onları bu şekilde yaratıyor olmasıdır, yoksa bağlantının zaruri ve kaçınılmaz olmasından kaynaklanmaz”

     
    Olaylar arasında bazı korelasyonların olduğu kolaylıkla görülebilir, fakat gerçekte sebep-sonuç ilişkisini gözlemlememiz mümkün olmadığı için bu prensibin varlığını varsaymamız doğrulanabilir bir iddia değildir; kozalite, evreni yöneten bir prensip değildir.

     


    Kuantum teorisinin Copenhagen yorumu

     20. yüzyılın başında genel kabul görmüş olan Newtonian evren tasavvuru ile son bilimsel veriler arasında görülen ve gittikçe artan çelişkilere cevap olarak yeni bir teori geliştirilmişti. Kuantum teorisi olarak bilinen bu teori, fiziksel dünyayı meydana getiren nesnelerin yapısını tanımlamaya çalışmaktadır. Bu teorinin önemini kavrayabilmek için onun klasik fizikten ve mekanik-Newtonian görüşten temelde ne kadar farklı olduğunu görmek gerekir. Mekanik model, evreni birbirinden bağımsız nesnelerin bileşimi olarak tanımlar; bu nesnelerin her biri o cismi “kendisi yapan” özelliklere sahiptir. Nesneler kendi tabiatlarında zaten var olan özelliklere dayalı olarak varlıklarını sürdürürler. Bir cisim harici bir kuvvete maruz kalıncaya kadar durumunu muhafaza eder. Mesela, kurşun bir bilye belirli bir dış kuvvet tarafından tahrip edilinceye kadar varlığını devam ettirir; eğer serbest bırakılırsa, üzerine etkiyen yerçekimi (gravitasyon) kuvveti sebebiyle yere düşecektir. Hepsinden ötesi, kurşun bilyenin bu şekilde davranıyor olması onun doğasında mevcut olan bir şeydir.

     
    Buna ilave olarak mekanik görüş, nesnelerin davranışlarını önceden tahmin edebilecek tabiat kanunlarının var olduğunu varsayar. Bir bilye on metre yüksekten serbest bırakıldığında yere düşeceğinin kesin olmasının ötesinde hangi noktaya çarpacağını ve yere çarpma hızının ne olacağını hesaplamak mümkündür. Böyle bir dünyada sürprizlere veya mucizelere yer yoktur, her olayın rasyonel bir açıklaması muhakkak vardır.

     
    Kuantum teorisi, mekanik modelle açıklanamayacak bilimsel verilerin yoğunlaştığı bir dönemde kendini gösterdi (Crease and Mann, 1986). Elektronların garip davranışları bu durumu gösteren en iyi örneklerden biridir. Temel parçacıklar olarak adlandırılan proton, nötron ve elektronlar tüm fiziksel nesnelerin yapısında mevcutturlar. Elektronlar 1897 yılında keşfedildiklerinde, uzayda belirli bir konum ve büyüklüğe sahip olan çok küçük parçacıklar oldukları düşünülüyordu, fakat daha ileri çalışmalar elektronların bazı durumlarda parçacık, bazı durumlarda ise dalga gibi davrandıklarını gösteriyordu. Dalgalar büyüklük ve konuma sahip olmadıkları için öz itibarıyla mühim bir çelişki ortaya çıkıyordu: Bir elektron aynı anda hem parçacık gibi davranıp belirli bir konuma sahip oluyor, hem de dalga gibi davranıp belirli bir pozisyona sahip olmayabiliyordu.

     
    Elektronların davranışlarının (parçacık veya dalga olarak) bizzat kendisine değil, gözlemciye bağlı olduğunun anlaşılması meseleyi daha da karmaşık hale getirdi. Eğer bir gözlemci, elektronların dalga özelliğini taşıdığı bir deney ortamı hazırlarsa, elektronlar sanki dalga hareketi yapıyormuş gibi davranacaktır. Diğer taraftan, elektronların parçacık özelliklerini görmek için başka bir deney tasarlanırsa, bu sefer sanki bir parçacık gibi davranacaktır. Bir anlamda, elektronun doğası ve davranış formu gözlemciye bağlı olmaktadır.

     
    Kuantum teorisi bu tür problemleri ele almak üzere geliştirildi. Bu teori elektron gibi temel parçacıkların davranışlarını açıklamaya yönelik olup son derece matematiksel ve soyut bir yapıya sahiptir. Oldukça başarılı öngörülerde bulunabilmesi sebebiyle, teori bilim adamları tarafından geniş bir kabul görmektedir. Mümkün olan tek yorum olmamakla beraber, en yaygın ve tartışılır olanı Copenhagen yorumudur. Bu isim, söz konusu yaklaşımı ileri süren Copenhagen enstitüsü direktörü Niels Bohr’un onuruna verilmiştir.

     
    Kuantum teorisinde elektron, tam manasıyla bir dalga fonksiyonu olarak tanımlanır. Bu matematiksel fonksiyon, elektronların enerji gibi bazı özelliklerini kesin olarak tarif edebilmekte, fakat konumlarını ve momentumlarını kati olarak hesaplayamamaktadır. Kuantum teorisine göre, parçacıkların bu özelliklerinin hesaplanması teorik olarak bile mümkün değildir. Sadece elektronun belirli bir konumda bulunma potansiyelinden bahsedilebilir.

     
    Bir gözlemcinin elektronla belirli bir etkileşime girinceye kadar, elektronun herhangi bir konuma sahip olmadığı anlaşıldığı zaman mesele daha da şaşırtıcı bir hal almaktadır. Bir başka deyişle elektron, ancak bir gözlemci onun pozisyonunu saptadığı zaman belirli bir pozisyona sahip olabilen bir parçacıktır. Gözlemcinin bu müdahalesi (etkileşimi) olmaksızın elektron bir konuma sahip değildir; elektron bir çok farklı konumda bulunma “potansiyeline” sahiptir. Ancak, bir gözlemci elektronun yerini saptamak için etkileşime girinceye kadar bu konumlardan hiçbirisinde bulunmamaktadır. Bu durum parçacıklardan beklenen davranış formuna hiçbir şekilde uygunluk göstermez. Kuantum teorisi günlük hayattaki boyutlara uygulandığında, nesnelerin tahmin edilebileceğinden çok daha farklı özelliklere sahip olabileceğine işaret eder. Mesela, kurşun bir bilye bir masanın üzerine bırakıldığında tahmin edilenden çok daha farklı bir şekilde “var olmaya” devam eder. Bilye, masanın üzerinde bulunma potansiyeline sahiptir, fakat aynı zamanda bir çok farklı yerde bulunma potansiyeline de sahip durumdadır. Daha da ötesi, bir gözlemci onun nerede olduğunu görmek için bakmadığı taktirde, bilye herhangi bir belirli yerde olmayacaktır.

     
    Bu “potansiyel” olma fikri son derece mühim ve kritiktir. Bunu daha iyi anlayabilmek için atomun yapısı üzerinde durmak gerekiyor. Protonlar ve nötronlar atomun merkezindeki çekirdeğin içinde bulunurken, elektronlar çekirdeğin dışında konumlanmışlardır. Elektronların çekirdeğin dışında hangi noktada bulunduğunu kesin olarak bilmek mümkün olmamakla beraber, çekirdeğe yakın bir yerde ihtimali çok yüksektir. Düşük bir ihtimal olmakla beraber, yine de elektronun çekirdekten çok uzak bir yerde bulunma ihtimali söz konusudur. Elektron evrenin herhangi bir yerinde bulunma potansiyeline sahip olduğundan onun tam olarak nerede bulunacağını kesin olarak söyleme imkanı yoktur. Diğer taraftan, elektronun hangi konumda bulunabileceğini “yüksek bir ihtimalle” tahmin edebiliriz (Heisenberg, 1962). Daha somut bir örnek üzerinde durmak için tuğladan yapılmış bir duvarı ele alalım: Bu duvar elektronların etkileşimi yoluyla bir arada tutulan atomlardan yapılmış katı bir cisimdir. Eğer herhangi bir anda elektronların tümü, pek ihtimal dahilinde olmayan bir davranış sergilerse (yani, elektronlar çekirdeklerinden uzak konumlarda bulunurlarsa), duvarı bir arada tutan hiçbir şey olmayacak ve böylece duvarın var oluşu kesintiye uğrayacaktır. Başka bir deyişle, elektronların çekirdeğe yakın bir yerde bulunma ihtimalleri oldukça yüksektir ve dolayısıyla duvar normal şekilde davranacaktır. Eğer birisi duvarın içinden yürüyerek geçmeye kalkışırsa duvara çarpacak ve büyük bir ihtimalle bunu başaramayacaktır. Ancak, düşük bir ihtimalle bile olsa (kuantum teorisi böyle bir ihtimali öngörür ve kabul eder) elektronlar öyle konumlarda bulunabilirler ki, duvarın içinden yürüyerek ve yaralanmaksızın geçmek mümkün olabilir. Newtonian-mekanik modele göre ise, ne kadar çok teşebbüste bulunursanız bulunun duvarın içinden geçmeniz imkansızdır. Kuantum teorisi bu ihtimali çok düşük bulmakla beraber, böyle bir durumun gerçek ve daha da ötesi tam olarak hesaplanabilir olduğunu ileri sürer.

     
    İhtimal kavramı kuantum teorisinin en şaşırtıcı yönlerinden biriyle bağlantılıdır: Heisenberg’in belirsizlik prensibi. Bu prensibe göre, bir nesne ile ilgili bilinebilecek şeyler hakkında matematiksel bir sınır söz konusudur ve elektronun sahip olduğu özellikler birbiri ile öylesine sıkı bir bağlantı halindedir ki, bu özelliklerden biri hakkındaki bilgimiz diğerleriyle ilgili bilgimizi etkiler (Davies 1989). Bu özelliklerden biri konum (pozisyon), diğeri ise parçacığın hızını ve yönünü gösteren momentumdur. Belirsizlik prensibine göre, bir parçacığın momentumu hakkındaki bilgimiz arttıkça, onun konumu hakkında bilgi edinmemiz daha zor hale gelir. Mesela, bir elektronun hızı ve doğrultusu tam olarak bilinirse onun hangi konumda olduğunu saptamak imkansız hale gelir (Bohr 1934). Benzer şekilde bir elektronun konumu tam olarak bilinirse, onun momentumu hakkında hiçbir bilgi edinilemez.

     
    O halde, kuantum dünyasında bir nesnenin davranışı ve doğası nasıldır? Kuantum teorisinde tanımlanan haliyle, bir cisim kendisiyle etkileşime giren gözlemciden bağımsız bir varlığa sahip değildir. Bir cisme atfedilen özellikler, gözlemcinin o nesne ile ne şekilde bir etkileşime girdiğine bağlıdır. Ayrıca bir cismin verilen herhangi bir anda nasıl davranacağını önceden bilmek mümkün değildir, sadece belirli bir durumun vukua gelme ihtimalinden söz edilebilir. Bir cisme ait özellikler birbirini etkilediğinden, o nesne hakkında bilinebilecek şeyler için çok kesin bir limit bulunmaktadır. Belirsizlik prensibi, kişinin evreni rasyonel olarak kavrama yeteneğine bir sınır getirmektedir.

     
     


    Benzerlikler

     Görüldüğü üzere, Gazali ile kuantum teorisinin Copenhagen yorumu arasında bir çok benzerlik bulunmaktadır. Mesela eşyanın tabiatı meselesini göz önüne alalım: Gazali’ye göre her şey Allah tarafından yaratılmaktadır ve eşyanın varlığını devam ettirebilmesi için Allah’ın onları sürekli bir şekilde yaratması gerekmektedir. Eşyanın kendi zatında mündemiç vasıflar mevcut değildir, çünkü eşyaya atfedilebilecek özellikler yalnızca Allah’ın fiillerinin bir neticesidir. Mesela, kurşun bir bilyenin kendi zatına mahsus “ağırlık” gibi bir özelliği yoktur, çünkü  ağırlık denilen şey bilyenin içindeki kurşundan kaynaklanmamaktadır. Bir bilyenin serbest bırakıldığında yere düşmesine ve bu hadiseyi izleyen kişilerin zihninde “ağırlık” kavramının oluşmasına sebep olan Allah’tır. Gazali gibi Copenhagen yorumu da cisimlerin kendi tabiatlarından kaynaklanan özelliklere sahip olup olmadıkları meselesini sorgulamışlardır. Bir elektron, kendisi ile bir gözlemci etkileşime girinceye kadar ne anlamlı bir boyuta ne de bir konuma sahip değildir. Elektronun sahip olduğu tek şey dalga fonksiyonu olarak bilinen soyut bir tanımlamadır. Kurşun bilye gibi daha büyük nesneler de elektronlardan (proton ve nötronlar dahil olmak üzere) müteşekkil olduğu için, kuantum teorisi kurşun bilyenin belirli bir şekilde davranmasına sebep olacak doğal özelliklere sahip olmadığına işaret eder. Bilye tarafından dışa vurulan bir takım özellikler, kurşun bilye ile gözlemcinin etkileşiminden doğmaktadır ve bu özellikler bilyenin kendi zatında mevcut değildir.

     
    Nesnelerin kendi zatlarına ait bağımsız özelliklerin bulunmaması onların gerçekten var olup olmadıkları meselesini gündeme getirmektedir. Gazali’ye göre, hiçbir varlık Allah’tan bağımsız olarak var olamaz, çünkü onların her an yaratılması işlemi Allah’a aittir. Eğer Allah olmasaydı, hiçbir varlık mevcut olamazdı. Benzer şekilde Copenhagen yorumu da bir nesnenin gözlemciden bağımsız olarak var olamayacağını ileri sürer. Bir gözlemci yoksa, o nesneye atfedilebilecek hiçbir özellik yoktur ve dolayısıyla o cismin var olduğu bile söylenemez. Gazali’ye göre, hem eşyanın hem de eşyaya atfedilen vasıfların varolmasının sebebi Allah’tır; kuantum teorisinde ise, eşyanın belirli özelliklere sahip olmasının sebebi bir gözlemcinin bulunuyor olmasıdır. Birinin Allah’ı, diğerinin gözlemciyi esas almasından kaynaklanan görüş ayrılığı yüzeyseldir, önemli olan her iki yaklaşımın da nesnelerin kendi tabiatlarından kaynaklanan özelliklere sahip olmadıkları noktasında ittifak etmeleridir.

     
    Fikir birliği sağlanan diğer bir mesele de sebep-sonuç ilişkisi ve olayların önceden öngörülebilirliği problemi ile ilgilidir. Eğer evrendeki olaylar sebep-sonuç ilişkisiyle birbirine bağlı ise, başlangıç şartlarına ait yeterli  bilginin elde edilmesi halinde gelecekte olayların nasıl cereyan edeceği tam olarak bilinebilir. Hem Gazali hem de Copenhagen yorumu olayların birbiriyle sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde bu derece bağlantılı olduğunu reddeder. Yine her ikisi de olayların kesin olarak önceden öngörülebileceği düşüncesine karşıdır. Gazali’ye göre, sebep ile sonuç arasında zorunlu bir ilişki olması imkansızdır, çünkü her şeyi her an Allah yaratmaktadır ve olup biten her şey O’nun iradesiyle hasıl olmaktadır. Ateşin mevcudiyeti ile pamuğun yanması örneğinde olduğu gibi, herhangi iki olay arasında bir korelasyon olması mümkündür, fakat bu korelasyon zorunlu bir sebep-sonuç ilişkisinin varlığını göstermez. Copenhagen yorumu da olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisinin varlığını sorgular, çünkü evrendeki cisimler elektron gibi bir takım varlıklardan müteşekkildir ve bunlar sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde davranmazlar. Atomaltı seviyede, kelimenin bilinen anlamı ile “nesne” diye bir şey olmadığından kozalite prensibinden bahsetmenin bir manası yoktur. Elektronlar belirli bir şekilde davranma potansiyeline sahiptirler, fakat onlarla bir şekilde etkileşime girilmedikçe bu potansiyellerini açığa vurmazlar. Eğer varlıklara herhangi bir özellik isnat edilemiyorsa ve sadece bir takım potansiyel durumlara sahip olabiliyorlarsa, o halde cisimlerin kendi kendilerine sebep-sonuç ilişkisi bağlamında etkileşime girdikleri söylenemez.


    Gazali ve Copenhagen yorumu kozalite prensibini sorgulamalarına rağmen hiçbiri tabiatta belirli bir düzenin varlığını reddetmez. Gazali’ye göre, hem bu düzenlilikler hem de pamuğun yanması ile ateşin birlikte varoluşu arasındaki korelasyon Allah’ın adetine atfedilmelidir (Kur’an, 33:62). Allah her şeye kadir olduğundan, eğer dilerse pamuğun ateşte yanmasını önleyebilir. Pamuğun  ateşte yanmama ihtimali çok düşüktür, çünkü bu şartlar altında pamuğun yanmasına müsaade etmemek Allah’ın adeti değildir. Copenhagen yorumuna göre, evrende görülen düzenlilikler bazı olayların oluşma ihtimalinin diğerlerinden daha yüksek olmasına istinat eder. Dolayısıyla, olayların gelişimi ancak çok genel bir çerçevede tahmin edilebilir. Mesela, elektronun çekirdeğe yakın bir pozisyonda bulunma ihtimali oldukça yüksektir ve bu yüksek ihtimal kavramı bir çok açıdan Gazali’nin “Allah’ın adeti” mefhumuna benzerlik göstermektedir. Elektronun konumu ve momentumu hakkındaki bilgilerimizin kesinlikten uzak ve belirli bir ihtimal dahilinde kalmasına benzer şekilde, pamuğun ateşe atıldığında da yanması “muhtemel” bir olay olarak öngörülebilir; fakat pamuğun ateşte “daima ve kesin olarak” yanacağını söylemek imkansızdır.


    Bu fikirler kurşun bir bilye gibi daha büyük bir cisme uygulandığında; bilyenin serbest bırakılması halinde aşağı doğru hareket etme eğiliminde olduğu görülebilir, ancak yukarı yönde hareket etme ihtimalinin de söz konusu olduğu göz ardı edilmemelidir; kuantum teorisinde tanımlanan haliyle, bilyenin yukarı çıkma ihtimali çok küçük bile olsa, vardır ve mümkündür. Bilyenin verilen herhangi bir anda ne tür bir hareket yapacağını önceden kesin bir şekilde bilme imkanı yoktur, sadece düşme ihtimalinin yükselme ihtimalinden daha fazla olduğu söylenebilir.


    Gazali ve bir kuantum teorisyeni, bir bilyenin aşağı değil de yukarı doğru hareket ettiğini görselerdi yapacakları açıklamaların bir çok ortak yönü olacaktı. Gazali için gözlenmekte olan olay, Allah’ın genel olarak takip ettiği adetini “söz konusu” durumda terk etmesinden ibarettir. Allah, bilyenin yere düşmesini sağlamak zorunda değildir, çünkü O irade ettiği şeyleri yapmakta tam bir hürriyete sahiptir. Bir kuantum teorisyeni ise böyle bir durumla karşılaştığında mümkün olan tüm bilimsel açıklamaları gözden geçirecek ve bunları elimine ettikten sonra, geriye hiçbir rasyonel açıklama kalmayınca, kuantum teorisinin çok küçük bir ihtimal olarak gördüğü böyle bir durumun gerçekleştiğini ifade edecektir.

     


    Kaynaklar

     
    Bohr, Niels. "The Atanıie Theory and the Fundamental Principles Under­Iying the Deseripuon of Nature." In Atomie Theory and the Descrip­lion of Nature. Cambridge, DK: Cambridge Uııiversity Press, 1934.

    Creasc, Robert P. and Charles C. Mann. The Seeand Creation. New York: MacnıiHan Co., 1986.
  • Batı’nın Yanlışlığı

    1917 evrensel ayaklanmasını takibeden yıllarda, bugünün Avrupa’sının üstünde bittiği, ahlâkî kararlar almayı reddeden o doğmatik felsefe, mantıkî sonucuna ulaştı: Bizim üstümüzde ahlâkî güçler olmadığına göre, ve BEN —büyük harflerle BEN— bu evrenin şahı olduğuma göre, bana bir şey olmasın da kime ne olursa olsun; benim kendi kişiliğime ve bana yakın olanlara bir şey olmasın. Sonuç buydu.

    Rusya denilen topraklar üzerinde, Avrupa’nın büyük savaştan sonra kendi zenginliğini düşünmeye başladığı sıralarda, kaderimizi tayin edecek ölüm fırtınaları esmeğe başlamıştı. Batı Avrupa kendi zenginliğini, modayı ve modaya en uygun dansları düşünürken Lloyd George aynen şunları söylüyordu: «Rusya’yı unutun; bizim işimiz kendi toplumumuzun refahıdır.»

    1914’te Batı demokrasileri yardıma muhtaçken, Rusya’yı yardıma çağırmaktan çekinmemişlerdi. Fakat 1919’da, tam üç yıl Rusya’nın kaynaklarını sonuna kadar kullanmış olan Marne’i, Somme’u, Verdün’ü kurtarmağa yardım etmiş olan Rus generalleri bırakınız askerî yardımı, müttefiklikten bile yoksun bıraktırılmışlardı. Batılı dostlarınca! Birçok Rus askeri Fransa topraklarına gömüldü. İstanbul’a giden diğerlerinden tayinleri, azıkları için bile para istendi. Paraları olmadığı için de iç çamaşırları bile alındı. Sonra da, Rusya’ya geri dönmek için kandırıldılar, ya Bolşevikler tarafından halledilmek ya da Brezilya’da kahve işletmelerinde çalıştırılmak üzere Rusya’ya gönderildiler. Böylesine hareketlere çoğunlukla çok doğru hatta harikulade görünen sebepler bulunmuştur. 1919’da hiç kimse açıkça «sizin acılarınızdan bize ne» demedi. Onun yerine şöyle demeyi tercih ettiler: «Halkların isteği karşısında, bir hükümdar desteklenmez, müttefiğimiz bile olsa!» Ama 1945’te milyonlarca Sovyet vatandaşı Gulag takım adalarına gönderildiği zaman, bu sebep işlerine geldiği gibi yorumlandı. Bu sefer de şöyle denildi: «Bu milyonların isteklerini yerine getirmemize hakkımız yok» görüyorsunuz, bir egoizm uygun bir formülle nasıl ört bas ediliyor.

    Fakat bunlardan daha da asıl sebepler de gösterilmişti: Rusya’da olup biten, 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’da olanların devamıydı. Rusya’da liberalizmden sosyalizme geçiş dönemi yaşanıyordu ve bu normaldi! Fikirlerin böylesine evrensel bir gerçeklikle birbirini takip etmesi, yani, sosyalizmin liberalizmin normal sonucu olması, İnsanların bu duruma hayran kalmasına yol açıyordu. Dolayısıyla toplumdaki bütün hareketli, tesirli güçler, —bilhassa İngiltere’de— «Rusya’daki beklenmedik ilerici hayranlıkla seyrediyorlardı. Biz ise bu sırada Gulag’ın kanserli ahtapot kollarında boğuluyorduk. Bu sırada milyonlarca yorgun köylü kışın ortasında Sibirya’ya ölüme gönderiliyordu. Yine bu sırada, sizin yaşadığınız yerlerden pek uzakta değil. Ukrayna ve Kuban’da 6 milyon köylü açlıktan öldü; hem de barış zamanında. Açlık yuttu onları, can çekişerek öldüler.

    Ve bir tek Batı gazetesi bile bu olay hakkında ayrıntılı haber verip, bir tek fotoğraf yayınlamadı. Hatta büyük nükteciniz Bernard Shaw, «Rusya’da açlık mı» dedi. «Sovyet sınırını geçtikten sonra yediğim yemekleri hiç bir yerde yemedim.» Onlarca yıl liderleriniz, parlamenterleriniz, hatipleriniz, gazetecileriniz, yazarlarınız, düşünürleriniz 15 milyon kişilik Gulag Takımadalarını görmemeyi başarabildiler. Avrupa’da benimkilerden evvel, Gulag hakkında 30’a yakın kitap basıldı ama farkedilmediler bile”

    Bir sınır vardır bayanlar baylar, ki bu sınırın* ötesinde «ilerici prensiplerin», «yeni çağların» tabiî sebepleri, bilerek yapılan riyakârlık iki yüzlülüğe dönüşür; çünkü hayat böylelikle daha rahat yaşanır.

    Buna rağmen, bu durumda son yüzyılda bir büyüklük var, bu da Adolf Hitler’le olan mücadeleniz. İngiltere dogmatik felsefeyi bir kenara itti. Bu felsefe bir memleketin başında gangster veya kuklalar grubunun geçmesini kabullenebilen bir felsefedir. Britanya Hitler karşısında ahlâkî bir vaziyet kazandı.

    Ahlâka inanmak, politikada bile, ruhumuzu korur; bazen gördüğümüz gibi yaşantımızı da garanti altına alır. Böyle bir ahlâkî vaziyet, ne kadar iyi şekilde hesaplanmış doğmatik fikirlerden daha uzun ömürlü olmaktadır.