• Haman Ve Eski Mısır Yazıtları
    Firavun dedi ki: “Ey önde gelenler, sizin için benden başka İlah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın İlahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum.” (Kasas Suresi:38)

    Hz. Musa Ve Denizin Yarılması
    “Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.” (Şuara Suresi: 63-68)

    Firavun ve Yakın Çevresine Gelen Belalar
    “Andolsun, Biz de Firavun ve çevresini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” (Araf Suresi: 130) Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan musallat kıldık.Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkar bir kavim oldular. (Araf Suresi: 133)

    Nuh Tufanı
    “Andolsun ki Nuhu kavmine gönderdik te, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı. Onlar zalim kimseler iken nihayet tufan onları yakaladı. Fakat Nuhu ve gemi halkını kurtardık. Ve bu hadiseyi âlemler için bir ibret kıldık” (Ankebut: 14-15)

    İrem Şehri
    “Rabbinin Ad kavmine ne yaptığını görmedin mi? Yüksek sütunlar sahibi İrem’e ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi.” (Fecr Suresi, 6-8)

    Sebe Halkı Ve Arim Seli
    Andolsun, Sebe’ (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki: ) “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin.Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabbiniz var.” Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece Biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi: 15-17)

    Bizans’ın Galibiyeti
    Elif, Lam, Mim. Rum (orduları) yenilgiye uğradı. “Dünyanın en alçak yerinde”. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah’ındır. Ve o gün müminler sevineceklerdir. (Rum Suresi, 1-4)

    Mekke'yi Fethedeceksiniz
    “Allah dilerse Siz güven içinde, korkmadan, bazılarınız saçlarını tamamen tıraş etmiş, bazılarınız da saçlarınızı kısaltmış olarak Mescid-i Harama mutlaka gireceksiniz. Bütün dinlere üstün gelsin diye resulünü hak ile gönderen odur.” (Fetih Suresi, 27-28)

    Firavun’un Cesedinin Korunması
    “Biz, İsrailoğulları’nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): “İsrailoğulları’nın kendisine inandığı (İlahtan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım” dedi. Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler. (Yunus Suresi: 90-91-92)

    Peygamber Efendimiz (S.a.v.)’in Allah Tarafından Korunacağı
    “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide, 67)

    Kur’an’ın Bir Tek Harfini Bile Kimse Değiştiremeyecektir
    “Muhakkak ki Kur’an’ı biz indirdik ve elbette onu biz koruyacağız” (Hicr: 9)

    Kur’an’ın Bir Benzerinin Asla Getirilemeyeceği
    “Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’an’dan şüphe içinde iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi de yardıma çağırarak haydi onun benzeri bir sure getirin. Eğer iddianızda sadıklar iseniz. Eğer bunu yapamazsanız, zaten asla yapamayacaksınız, o halde odunu insanlar ve taşlar olan ateşten sakının. O kâfirler için hazırlanmıştır.” (Bakara, 23-24)
  • Firavun dedi ki: “Ey önde gelenler, sizin için benden başka İlah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın İlahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum.” (Kasas Suresi:38)

    “Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.” (Şuara Suresi: 63-68)

    “Andolsun, Biz de Firavun ve çevresini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” (Araf Suresi: 130) Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan musallat kıldık.Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkar bir kavim oldular. (Araf Suresi: 133)

    “Andolsun ki Nuhu kavmine gönderdik te, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı. Onlar zalim kimseler iken nihayet tufan onları yakaladı. Fakat Nuhu ve gemi halkını kurtardık. Ve bu hadiseyi âlemler için bir ibret kıldık” (Ankebut: 14-15)

    “Rabbinin Ad kavmine ne yaptığını görmedin mi? Yüksek sütunlar sahibi İrem’e ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi.” (Fecr Suresi, 6-8)

    Andolsun, Sebe’ (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki: ) “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin.Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabbiniz var.” Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece Biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi: 15-17)

    Elif, Lam, Mim. Rum (orduları) yenilgiye uğradı. “Dünyanın en alçak yerinde”. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah’ındır. Ve o gün müminler sevineceklerdir. (Rum Suresi, 1-4)

    “Allah dilerse Siz güven içinde, korkmadan, bazılarınız saçlarını tamamen tıraş etmiş, bazılarınız da saçlarınızı kısaltmış olarak Mescid-i Harama mutlaka gireceksiniz. Bütün dinlere üstün gelsin diye resulünü hak ile gönderen odur.” (Fetih Suresi, 27-28)

    “Biz, İsrailoğulları’nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): “İsrailoğulları’nın kendisine inandığı (İlahtan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım” dedi. Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler. (Yunus Suresi: 90-91-92)

    “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide, 67)

    “Muhakkak ki Kur’an’ı biz indirdik ve elbette onu biz koruyacağız” (Hicr: 9)

    “Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’an’dan şüphe içinde iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi de yardıma çağırarak haydi onun benzeri bir sure getirin. Eğer iddianızda sadıklar iseniz. Eğer bunu yapamazsanız, zaten asla yapamayacaksınız, o halde odunu insanlar ve taşlar olan ateşten sakının. O kâfirler için hazırlanmıştır.” (Bakara, 23-24)
  • İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. Peygamberler içinde üstünlükleri olan ve kendilerine “ulü’l-azm” denilen altı peygamberin üçüncüsüdür. Allahü teâlâ ile konuştuğu için, “Kelîmullah” denilmiştir. Benî İsrail’e gelmiştir. Yakub aleyhisselamın soyundandır. Harun aleyhisselamın kardeşidir. Babasının ismi İmrân’dır. Annesinin ismi Nüceyb veya Nâciye veya Yuhâbil’dir.

    Hazret-i Yusuf’tan sonra, Mısır’da, İsrailoğulları iyice artıp çoğaldı. Bunlar hazret-i Yakub ve hazret-i Yusuf’un bildirdikleri dîne inanıyorlar ve emirlerini yerine getiriyorlardı. Mısır’ın eski yerlisi Kıbtî kavmiyse yıldızlara ve putlara taparlardı ve İsrailoğullarına hakâret gözüyle bakar, başlarında bulunan firavunlar onları esir gibi ağır işlerde kullanırlardı. Onların çoğalmasından endişe ederlerdi. Benî İsrail, Kıbtî kavminin kötü muâmelelerinden ve firavunların ağır tekliflerinden bezmiş, usanmışlardı. Bu bakımdan dedelerinin eski yurtları olan Ken’ân diyârına gitmek isterlerdi. Fakat firavunlar onların Mısır’dan çıkmasına izin vermeyip, eziyetlerini artırırlardı.

    Mısır’ın idâresini elinde bulunduran ve firavun denilen krallar, kendilerine mezar olarak dağ gibi piramitler yaptırıyorlar ve bu piramitlerin yapımında binlerce insanı zorla çalıştırıyorlardı. Allahü teâlâyı inkâr edip, ilâhlık dâvâsında bulunuyorlardı. Bu zamanda falcılık, sihirbâzlık meslek hâline getirilmiş ve ülkenin her tarafında kâhinler, sihirbâzlar türemişti. Bu sırada Mısır halkının başında bulunan Firavun bir gece rüyâsında Kudüs tarafından çıkan bir ateşin Mısır’ın yerli halkı Kıbtîleri yaktığını, İsrailoğullarına ise hiç zarar vermediğini gördü. Bu rüyâyı yorumlayan kâhinler, İsrailoğullarından bir erkek çocuk dünyâya gelecek, senin saltanatını yıkacak ve sen helâk olacaksın, dediler. Bunun üzerine Firavun on iki kabîle hâlinde olan ve her bir kabîlenin başında bir idârecisi bulunan İsrailoğullarının birleşmesinden de iyice endişelendi. İsrailoğullarından doğacak erkek çocukların öldürülmeleri için kânun çıkardı.

    Bu hâdise karşısında İsrailoğullarının sıkıntıları iyice arttı. Firavun’un emrine karşı gelenler topluca öldürülmeye başlandı. Bu sırada doğan Musa aleyhisselamın annesi onun da öldürülmesinden korkmuş ve çok endişelenmişti. Kur’an-ı kerîm’de onun kalbine meâlen şöyle ilhâm edildiği bildirilmektedir:
    “Musa’nın annesine şöyle ilhâm ettik: Bu çocuğu (Musa’yı) emzir; sonra öldürülmesinden korktuğun zaman onu suya (Nil Nehrine) bırakıver, boğulmasından korkma, ayrılmasından kederlenme. Çünkü biz, muhakkak onu sana geri vereceğiz ve kendisini peygamberlerden yapacağız.” (Kasas sûresi: 7)

    Musa aleyhisselamın annesi onu bir sandığın içine koyup Nil Nehrine bıraktı. Nehir üzerinde akıp giderken akıntı onu Firavun’un sarayına doğru sürükledi. Firavun’un hanımı Âsiye, sandığı görerek yakalayıp saraya götürdü. Sandığı açıp içinde nûr topu gibi bir çocuk görünce onu cân u gönülden sevip; “Aman bunu öldürmeyiniz. Belki büyür de işimize yarar, yâhut onu oğul ediniriz...” dedi. Onu emzirmek için pekçok süt analar getirtti. Musa aleyhisselam hiçbirisinin memesini almadı.

    Annesi, çocuğunun Firavun’un sarayına alındığını ve süt annesi arandığını öğrendi. Süt annesi olabileceğini söylemesi için kızını yâni hazret-i Musa’nın kardeşini gönderdi. Kardeşi saraya gidip; “Size bu çocuğu emzirecek, onu güzel yetiştirecek bir hanımı haber vereyim mi?” dedi. Bunun üzerine Musa aleyhisselamın annesini getirttiler. Musa aleyhisselam onun memesini aldı ve bunun üzerine Firavun’un hanımı Âsiye onu süt anneliğine kabûl etti. Böylece kimsenin haberi olmaksızın kendi oğlunu Firavun’un sarayında emzirip büyüttü...

    Musa aleyhisselam Firavun’un sarayında büyüdükten sonra sarayı terkedip akrabâsının ve büyük kardeşi Harun’un yanına gitti. Bir gün gördü ki; İsrailoğullarından biriyle bir Kıbtî kavga ediyor. Hazret-i Musa aralarına girip ayırmak için Kıbtîyi itip hafifçe göğsüne vurdu. Kıbtî yere düşüp öldü. Hazret-i Musa elinden böyle bir kazâ çıkmasına üzüldü. Firavun’un şerrinden çekinip, Mısır’dan ayrılarak Medyen’e gitti. Orada peygamber olan Şuayb aleyhisselamla buluşup, on sene Medyen’de kaldı ve Şuayb aleyhisselamın kızıyla evlendi. Daha sonra Mısır’a gitmek üzere Medyen’den ayrıldı.

    Tur Dağına geldiği sırada mekânsız olarak Allahü teâlâ ile konuştu. Kendisine ve kardeşi Harun aleyhisselama peygamberlik verildi. Elindeki asânın yılan olması mucizesi ve elini koynuna sokup çıkarınca bembeyaz olup, ışık yayması mucizeleri verildi. Sonra da Kur’ân-ı kerîm’de meâlen şöyle vahyedildiği bildirilmektedir:
    “Bu iki mucize Firavun ve adamlarına karşı Rabbinin iki delîlidir. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir millettir. Firavun’a git, doğrusu o azmıştır.” (Kasas sûresi: 32-33)

    Hazret-i Musa Mısır’a varıp, kardeşi Harun aleyhisselam ile görüşüp, durumu anlattı. Firavun’a gidip onu dîne dâvet ettiler. İsrailoğullarını serbest bırakmasını istediler. Firavun ilâhlık dâvâsında bulunarak kabûl etmedi. Bunun üzerine Musa aleyhisselam elindeki asâsını yere bıraktı. Kocaman bir ejderhâ olup, hareket etmeye başladı. Elini koynuna sokup çıkardı, eli bembeyaz göründü. Bu mucize karşısında şaşırıp kalan Firavun, durumu vezirlerine anlatınca, o sihirbâzdır dediler. Hazret-i Musa; “Size gelen gerçeğe dil mi uzatıyorsunuz. Bu, sihir değildir. Bu, her şeyin yaratıcısı olan Allahü teâlânın verdiği bir mucizesidir.” diyerek onları îmâna çağırdı. Firavun ve adamları hazret-i Musa’nın sözlerini dinlemediler. Gösterdiği mucizelere inanmayıp, sihirdir diye ısrâr ettiler. Firavun; “Ey Musa! Sihirbâzlığın ile bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Biz de sana sihir göstereceğiz. Bir vakit ve yer tâyin et.” diyerek ülkesindeki bütün sihirbâzları topladı.

    Musa aleyhisselam Allahü teâlâya dua ederek, sihirbazlarla karşılaşmayı kabûl etti. Mısır halkı önünde sihirbazlarla karşı karşıya geldiler. Sihirbazlar ellerindeki ip ve sopaları yere attılar, göz bağcılık ile bir takım yılanlar geziyor gibi gösterdiler. Bu sırada Musa aleyhisselam elindeki asâsını yere bırakıverdi. Mucize olarak dehşetli ve çevik bir ejderhâ olup, sihirbazların yere attıkları ve yılan gibi gösterdikleri şeyleri yuttu. Bunu gören sihirbazlar; “Bu mutlaka insan gücünün dışında bir mucizedir.” dediler ve hazret-i Musa’ya îmân ettiler. Bu hâdise karşısında Firavun iyice azgınlaşıp, baskı ve zulmünü arttırdı. Musa aleyhisselama inananları şehit ettirdi. Hazret-i Musa’ya îmân etmiş olan kendi hanımı Âsiye’yi de şehit etti.

    Firavun ve kavmi küfürde ve imansızlıkta ısrâr edince, Allahü teâlâ onlara çeşitli belâlar verdi. Önce şiddetli bir kuraklık oldu ve çetin bir kıtlığa tutuldular. Sonra su baskını, çekirge, haşarât ve kurbağa istilâsına uğradılar. Başlarına belâ geldikçe hazret-i Musa’ya gidip belânın kaldırılmasını ve îmân edeceklerini söylediler. Fakat belâ kalkınca azgınlıklarına devâm ederek îmân etmediler. Tekrar belâlar başlarına geldi. Buna rağmen îmân etmediler. Firavun ve kavmine gönderilen bu belâlar Kur’ân-ı kerîm’in A’raf sûresinde bildirilmektedir.

    Firavun ve kavmi, Musa aleyhisselamın gösterdiği mucizeler karşısında İsrailoğullarının Mısır’dan gitmelerine izin verdi. Musa aleyhisselam bir vakit tâyin ederek bir gece vakti bütün İsrailoğullarını toplayıp Mısır’dan çıktı. Bunun üzerine Firavun izin verdiğine pişmân oldu. Derhâl askerini toplayıp, peşlerine düştü ve sabaha doğru onlara Kızıldeniz kenarında yetişti. Önlerinde denizi arkalarında düşmanı gören İsrailoğulları endişeye kapıldılar. Bu sırada Allahü teâlâ Musa aleyhisselama meâlen;
    “Asân ile denize vur.” (Şuarâ sûresi: 63) diye vahyetti. Hazret-i Musa bu emir üzerine asâsını denize vurdu. Deniz hemen ikiye ayrıldı her bir tarafı yüksek bir dağ gibiydi. Önlerine çok geniş ve kupkuru on iki tâne yol açıldı. On iki sülâle olan İsrailoğulları bu yollardan yürüyüp karşıya geçtiler. Firavun, askerleriyle birlikte peşlerine düşüp denizde açılan yola dalınca, açılan yol kapanıp sular kavuştu. Firavun, askerleriyle birlikte boğuldu.

    Firavun boğulmak üzere iken “inandım” demişse de onun ye’se kapılarak söylediği bu sözü kabul olunmadı. Bu hususta Kur’ân-ı kerîm’de meâlen şöyle buyrulmaktadır:
    “İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla arkalarına düştüler. Firavun boğulacağı anda, “İsrailoğullarının îmân ettiğinden (Allah’tan) başka bir ilâh olmadığına inandım, artık ben de Müslümanlardanım.” dedi.” (Yunus sûresi: 90) Ancak Allahü teâlâ Firavun’un îmânını kabul etmedi ve ona Cebrâil aleyhisselam vâsıtasıyla şöyle hitap buyurdu:
    “Şimdi mi inandın daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin.” (Yunus sûresi: 91) “Biz de bugün seni cansız bedeninle denizden yüksek bir yere atacağız ki, arkadan geleceklere bir ibret olasın. Bununla berâber doğrusu insanlardan birçok kimseler âyetlerimizden (ibret verici mucizelerimizden) gâfildirler.” (Yunus sûresi: 92) Tefsîr âlimlerinden Zemahşerî bu âyeti şöyle tefsir etmiştir:
    “... Seni deniz kenarında bir köşeye atacağız... Cesedini tam, noksansız ve bozulmamış hâlde çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olmak üzere koruyacağız.”

    Firavun’un cesedi bir İngiliz araştırma ekibi tarafından Kızıldeniz kenârında kumlar arasında bulunarak İngiltere’ye götürülmüştür. Hâdisenin olduğu zamandan bugüne kadar üç bin yıl geçmiş olmasına rağmen, Firavun’un vücudu bozulmamış, etleri dökülmemiş, tüyleri kaybolmamış hâliyle secde eder vaziyette Londra’daki meşhur British Museum’da sergilenmektedir.

    Musa aleyhisselam Kızıldeniz’i geçtikten sonra, İsrailoğullarını Ken’an diyârına doğru götürdü. Yolda putperest bir kavmin yurduna uğradılar. Bu kavim öküz sûretinde yapılmış bir puta tapıyorlardı. Onların bu hâlini gören İsrailoğulları onlara meyl ettiler. Hazret-i Musa’ya; “Yâ Musa! Onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap.” dediler. Hazret-i Musa onlara; “Siz câhil bir kavimsiniz. Allahü teâlâ size nîmet ve kurtuluş verdi. Allahü teâlâya îmân ediniz, şirkten ve putlardan kaçınınız...” diye nasîhat etti.

    Allahü teâlâ Musa aleyhisselama bir kitap indireceğini vâdetmişti. Tûr Dağına çıkması bildirildi. Musa aleyhisselam, kardeşi Harun’u (aleyhisselam) yerine vekil bırakıp, kendisi Tûr Dağına gitti. Kırk gün Tûr Dağında kalıp, ibâdet etti. Vâsıtasız olarak Allahü teâlânın kelâmını işitti. Bu sırada Tevrat kitâbı nâzil oldu.

    Musa aleyhisselam Tûr’da iken, Sâmirî adında bir münâfık İsrailoğullarının ellerindeki altınları topladı. Eriterek bir buzağı heykeli yapıp işte sizin ilâhınız budur diyerek İsrailoğullarını aldatınca, buzağıya tapmaya başladılar. Harun aleyhisselam her ne kadar nasîhat ettiyse de dinlemeyip, ona karşı çıktılar.

    Musa aleyhisselam Tûr’dan dönünce, bu hâle çok gadaplanıp Sâmirî’yi reddetti ve yaptığı buzağı heykelini yakıp denize attı. Sâmirî de insanlardan ayrı ve uzak, vahşî bir şekilde, başkaları ona yaklaşamadığı gibi, o da başkalarına yaklaşamaz hâlde yaşadı. Bu hâlde bulunan Sâmirî sahrâda perişan bir hâlde helâk oldu. Harun aleyhisselama bu durumu sorunca; “Nasîhat ettim dinlemediler. Az kaldı beni öldüreceklerdi.” dedi. Böylece hazret-i Musa’nın gadabı geçti. Onlara, kendisine Tevrat’ın indirildiğini bildirdi. İsrailoğulları da Tevrat’ta bildirilen hükümlerle amel etmeye başladılar. Putlara tapmaktan vazgeçtiler. Şirkten kurtulup, Allahü teâlâya îmân ve ibâdet ettiler.

    İsrailoğulları Tih Sahrasında kaldıkları sırada Musa aleyhisselamın bildirdiklerine uymayıp yine taşkınlık gösterdiler. Musa aleyhisselamdan çeşitli isteklerde bulundular. Allahü teâlâ Musa aleyhisselamın duası üzerine, Tîh Sahrasında susuz kalan İsrailoğullarına su ihsân etti. Allahü teâlânın emriyle Musa aleyhisselam asâsını yere vurup, on iki tâne pınar fışkırıp İsrailoğulları içtiler. Allahü teâlâ onlara “selva” denilen bıldırcın eti ve “men” denilen kudret helvası ihsân etti. Nihâyet; “Biz bunları yemekten usandık, bakla, soğan gibi hubûbat ve sebze isteriz” dediler.

    Bu nîmetlere karşı nankörlük yapan İsrailoğulları, Musa aleyhisselamın Ken’an diyârında bulunan Cebbâr (zâlim) kavimlerle harp etmeleri isteğini de kabul etmediler. Musa aleyhisselama; “Sen ve Rabbin cebbârlara karşı gidip savaş edin.” dediler. Musa aleyhisselamın akrabâlarından olan Karun, Musa aleyhisselama karşı iftirâda bulunduğu için malları ve servetiyle yerin dibine battı. İsrailoğulları böyle taşkınlıklar gösterdikleri için Allahü teâlâ onları kırk sene müddetle Tîh Sahrâsında kalmakla cezâlandırdı. Kırk sene müddetle Tîh Sahrâsında şaşkın ve perişan bir hâlde dolaşan İsrailoğulları, perişan hâlde telef oldular.

    Nihâyet aradan epey bir zaman geçip İsrailoğullarının çocukları itâatkâr ve savaşacak bir tarzda yetiştiler. Bu sırada Harun aleyhisselam da vefat etti.

    Musa aleyhisselam, İsrailoğullarını alıp, Lut Gölünün güney tarafına getirdi. Buradan da hareket ederek Üç bin Unk adında zâlim bir kralın ordusu ile savaş yapıp gâlip geldiler. Böylece Şeria Nehrinin doğusuna sâhip oldular. Eriha şehrinin karşısındaki dağa çıktılar. Buradan Ken’an diyârı gözüküyordu. Bu sırada yüz yirmi yaşında bulunan Musa aleyhisselam vefat etti.

    Musa aleyhisselamın nerede vefat ettiği ve kabrinin nerede olduğu husûsunda muhtelif rivâyetler vardır. Kudüs civârında veya Nebû Dağında olduğu bu rivâyetlerdendir. Hazret-i Musa’nın şerîati (bildirdiği dîni) hazret-i İsa’nın gönderilmesine kadar devâm etti. İkisi arasında gelen peygamberler hep Musa aleyhisselamın şerîatı ile amel etmekle mükellef oldular. İsrailoğulları daha sonra Tevrat’ı değiştirip hak dinden uzaklaşıp yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Bunlara Yahudiler denilmiştir.

    Musa aleyhisselamın mucizeleri:
    1. Asâsının ejderhâ (büyük yılan) olması.

    2. Yed-i Beydâ: Sağ elini koynuna sokup çıkarınca, güneş gibi parlaması. Bu nûru gören düşmanları kaçışırlardı.

    3. Kavmiyle Kızıldeniz’in kenarına gelince asâsını vurup denizde yol açması.

    4. Tîh Sahrâsında kavminin susuz kalıp, su istemeleri üzerine asâsını bir taşa vurup Benî İsrail’in kabîleleri adedince, on iki pınar akıtması.

    5. Firavun ve Kıbtî kavmi İsrailoğullarına zulüm ettiği ve Musa aleyhisselama inanmayıp isyân ettiklerinde, Allahü teâlâ hazret-i Musa’ya tûfân mucizesini vermiştir. Çok şiddetli yağmur yağdı. Öyle bir karanlık ve fırtına oldu ki, kimse evinden dışarı çıkamadı. Ayın ve güneşin ışığı görünmez oldu. Kıbtîlerin evlerini su bastı. Ayakta durur oldular. Su boğazlarına kadar yükseldi. İsrailoğullarının evlerine ise bir damla su girmedi. Firavun ve Kıbtî kavmi, bu belânın kaldırılmasını ve îmân edeceklerini söylediler. Kaldırıldı fakat yine îmân etmediler ve başka belâlara dûçâr oldular.

    6. Kıbtî kavminin ekinlerini, meyvelerini ve giydikleri elbiselerini, evlerinin tavanlarını yiyen çekirge sürülerinin istilâsına uğramaları mucizesi. Bu çekirgeler İsrailoğullarına hiç dokunmayıp, Firavun’un kavmi Kıbtîlere musallat olmuştur.

    7. Kumnel yâni bit ve ekin böceği denen haşeratın Musa aleyhisselamın mucizesi olarak Kıbtî kavmine musallat olması.

    8. Kurbağa mucizesi. Kıbtî kavmi her belâya tutuldukça, belâ kaldırıldığında îmân edeceklerini söylemelerine rağmen, sözlerinden vazgeçmeleri üzerine üst üstüne belâya tutuldular. Kurbağaların istilâsına uğramaları da bu şiddetli belâlardan biridir. Kurbağalar, yiyeceklerine, içeceklerine düşer, kalırdı. Bir söz söylemek isteseler ağızlarını açarken birkaç küçük kurbağa ağızlarından mîdelerine girerdi. Geceleri üzerlerinde toplanan kurbağaların seslerinden uyuyamazlardı. Firavun, bu belâ kaldırıldığı taktirde, îmân edeceğini söylemesine rağmen, belâ kalkınca yine îmân etmedi.

    9. Kan belâsı. Mısır’da bulunan bütün sular, Kıbtîlerin kaplarına doldurulurken kan hâlini alırdı. Böylece susuzluktan çâresiz kalmışlardı. İsrailoğullarına ise böyle bir şey olmazdı.

    10. İsrailoğullarından biri öldürüldüğü vakit kimin öldürdüğü bilinemeyince, Musa aleyhisselamın duası ile dirilip, kendisini öldüreni haber vermiştir.

    11. Musa aleyhisselam kavmiyle Tîh Çölüne geldiği zaman, kavminin yiyeceği kalmadığı için, Musa aleyhisselama gelerek çoluk-çocuğumuzla açlığa dayanamıyoruz, dediklerinde Musa aleyhisselam Allahü teâlâya dua etti. Kudret helvâsı ve bıldırcın kebabı indi. Her ne zaman isteseler önlerinde hazır olurdu.

    12. Hazret-i Musa’nın duası ile kuraklıktan kavrulup kuruyan ekinler, otlaklar ve meyveler eski hâlini almıştır.

    13. Hazret-i Musa Tîh Sahrâsında bulunan İsrailoğullarının durumunu merak edince bir kurt gelip onların hâllerini haber vermiştir.

    14. Hazret-i Musa’nın duasıyla sarı dikenler altın olmuştur. Malı ve zenginliğiyle gururlanıp isyân etmesinden dolayı malı ve mülkü ile birlikte yere batırılan Kârun, bu mucize karşısında âciz kalıp, hased ederdi.

    15. Yolculukta hazret-i Musa’ya uzun mesâfeler kısalır, kısa zamanda çok uzak mesâfeleri katederdi.

    Kur’ân-ı kerîm’de Musa aleyhisselamdan 136 yerde bahsedilmektedir. Hakkında çok hadîs-i şerîf vardır. Yine Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde Hızır aleyhisselam ile yaptıkları seyâhat bildirilmektedir. Vahyi tebliğ için Cebrâil aleyhisselam ona dört yüz kere gelmiştir.

    Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyuruyorlar ki:
    “Kendimi, peygamberler arasında gördüm. Musa aleyhisselam ayakta namaz kılıyordu. Esmerdi, saçları dağınık ve sarkık değildi. Zât kabilesinden bir yiğit gibiydi.”

    “... Sonra bizi altıncı semâya doğru yükseltti. Cibrîl (aleyhisselam) onun kapısını çaldı. Kim o! denildi. Cibrîl’dir dedi. Yanındaki kimdir? denildi. Muhammed’dir dedi. O’na “dâvet” gönderilmiş midir? denildi. Cibrîl O’na “dâvet”gönderilmiştir dedi. Onun üzerine bize açıldı. Ben orada Musa (aleyhisselam) ile karşılaştım. Bana merhabâ dedi ve hayır dua eyledi.”
  • 281 syf.
    ·4 günde
    25 Aralık 2019 Çarşamba
    22:00

    Colette...

    "Yazmak! Yazabilmek! bu ne demektir, bilir misiniz? Beyaz bir kağıt önünde uzun uzun hayale dalmak, rüyada gibi bir şeyler karalamak, siyah bir mürekkep lekesi etrafında dolaşan, tam yerini bulamadan bir kelimeye saplanıp kalan, onu hayali bir böcek, kanatlanmış bir kelebek, peri halinde, okunabilir bir kelime şeklinden çıkarıncaya kadar tırmalayan, oklarla dolduran, antenlerle, pençelerle donatan kalem oyunlarına dalmak...

    Yazmak... pencerenin gümüş hokkadaki akisleriyle dalgınlaşan, havada kalan bakıştır, - tatlı bir ölüm, kağıdı karalayan eli doldururken yanakları, alnı saran ilahi bir ateş. Bu aynı zamanda geçen saatleri unutmak, sedirin bir köşesinde uyuşup kalmak, bir yaratma sefahati içinde yüzmektir; insan bu sefahatten bitkin, sersemlemiş, ama mükâfatını da bulmuş bir halde, abajurun altına sığınan, küçük ışık yuvarlağı içinde el değmemiş kağıda ağır ağır boşaltılan hazinelerin sahibi olarak çıkar.

    Yazmak! insanı baştan çıkaran şu kağıt parçasına bütün samimiyetini çılgınca dökmek, çabuk çabuk, o kadar çabuk dökmek ki, kendisine yol gösteren sabırsız Tanrı'nın yıprattığı el bazan yetişeceğim diye çabalar durur, nefes nefese kalır... Sonra, ertesi gün, hummalı bir saatte bir mucize gibi yeşeren altın dalın yerinde, kuru bir böğürtlen, açılmamış bir çiçek bulmak...

    Yazmak! işi gücü olmayanların hem zevki, hem ızdırabı! Yazmak!... zaman zaman, yazın duyulan susuzluk gibi şiddetli bir ihtiyacı - yazmak, tasvir etmek ihtiyacını- yakından duyuyorum. Bu esneyen, çift katlı ucun altında parıltılı, görünmesiyle kaybolması bir olan, insanı saran sıfatı yakalayıp yerine koymak için, yine kalemi elime alıyorum... Bu kısa süren bir buhrandan başka bir şey değil, - kabuk bağlamış bir yaranın kaşınması gibi bir şey."

    (Avare Kadın; sayfa, 14-15)

    Colette, yirmi yaşında genç bir kızken, hayattaki karşı cins tecrübeleri de henüz çok azken evlerine yılda üç dört kez gelmeye başlayan yazar olmaya çalışan, edebiyat girişimcisi Henri Gauthier-Villars'ın iltifatları, edebiyat konuşmaları ve hareketli yaşamına aldanarak evlilik teklifini kabul ederek kendinden 15 yaş büyük bu erkekle aynı evde yaşamaya başlar, kocası 35 yaşındadır, sosyete çevresinde çapkınlıkta sınır tanımayan, gösteriş toplantılarının adamıdır, lakin kötü bir yazardır biraz ün yaptığı için kendi adını kiralayan bir yazardır başkalarının yazdıklarını kendininmiş gibi piyasaya sürüp insanların sırtlarına basarak yükselen bir düzenbaz...

    Ne var ki işler iyi gitmemekte ve onun yanında çalışan paralı yazarlar bir bir ayrılmakta, yirmi yaşında köylü güzeli Colette'nin parlak zekasına güvenip evlenerek de yatırımını yapan Villars Colette'ye bir şeyler yazması için diretir, doğanın içinden çıkan Colette için de yazmak çok zor bir eylem olmaz kalemi hokkasına batırır ve yazar, yazar, yazar taslak metni kocasına verir. Kitabın adı  "Claudine" eşi taslağı okur ve kitabı çok "kadınsı" fazla betimlemeli, sade bulur onun isteği entrika ve maceradır, Colette hayal kırıklığına uğrar taslak bir köşeye atılır, bir gün tekrar hatırlanana kadar biz Colette'nin betimlemeli anlatımına bir göz atalım:

    " Dün, Menton'da, bahçeler içinde uyuya kalmış bir aile pansiyonunda, kuşlarla sineklerin, balkondaki papağanın uykudan uyanışlarını dinliyordum. Sabah rüzgarı palmiyeleri, kuru kamışlar gibi sallıyordu, geçen yıl, yine böyle bir sabah vakti dinlediğim o sesleri, bütün o musikiyi tekrar işitir gibi oldum. Ama bu yıl, papağanın ıslığı, yükselen güneş içinde eşek arılarının vızıltısı sert, iri yaprakları kımıldatan meltem, bütün bunlar geriliyor, benden uzaklaşıyor, üzüntüme piyanoda refakat eder gibi, sanki mırıldanıyor, kafamdaki sabit bir fikre, - aşka- sanki pedal vazifesini görüyordu..."

    Avare Kadın, sayfa 247

    Günler geçer gider, başarısız yazar olan kocanın işleri daha da kötüleşen bir vaziyete bürünür, eve haciz gelir çekmecesi boşaltılan masa da "Claudine" tekrar göze çarpar, ikisi başbaşa verip bazı düzeltmeler yaparak ya da adamın istediği yönde düzenlemeler yapılarak baskıya gönderilir, inanılmaz bir şekilde "Claudine" arka arkaya baskılar yapmaya başlar, Paris'i çalkalayacak kadar üne kavuşan kitabın yazarı kısmına Colette değil onu kullanan kocası yer alır ve kocasının sahte ünü gün geçtikçe artar. Colette'nin haberi olmadan ikinci kitap için 25.000 frank avans alan kocası ormanın içinde bir ev satın alır, maksadı eşi daha rahat ve daha hızlı eser üretsindir. Ama Colette istediği verimi göstermez paranın ihtişamlı cazibesine kapılan adam, Colette'yi bazen odaya hapseder ve istediği kadar sayfa üretene kadar da onu orada bırakır. Bu şekilde Claudine serisi dört kitaba kadar çıkar, ve artık bir marka olmuştur her yerde o vardır. Ama Colette gizli yazar olma düşüncesinden iyice rahatsız olmaya başlamıştır artık..

    Bir gün bir davette bir kadına ilgi duyar Colette kocasına da durumu açıklar, kocası her durumu ticari bir eda ile ele aldığı için bu durumu adeta teşvik edici şekilde normal bulur, Böylece Colette'nin ilk kadın sevgilisi ile sadece şehvet boyutunda olan ilişkisi başlar, lakin kocası da aynı kadınla Colette'yi aldatmaya başlar bunun farkına varan Colette bu durumun ağırlığını yazdığı bir Claudine serisinde açığa vurur, artık kocasınına olan soğukluğu gittikçe artmaktadır ama başka erkeklere değil başka kadına yönelerek "erkekler böyledir, hep böyle yaparlar" algısını hemcinslerine sığınarak kıracaktır, kitaptan da şehvet-arzu üzerine olan bir parçayı buraya aktaralım;

    "Onun olmakla iş bitseydi! Ama yalnız şehvet mi var... Şehvet aşkın o uçsuz bucaksız çölünde, kızgın ve küçücük bir yer tutar, öylesine kızgın ki önce ondan başka bir şey görülmez: ben onun parlaklığı karşısında dünyayı görmeyecek kadar tecrübesiz bir kız değilim. Ne kadar süreceği belli olmayan bu ateşin etrafi meçhuller, tehlikelerle çevrilidir.... Sevdiğim insan, benim için yanıp tutuşan adam hakkında sanki ne biliyorum? Kısa süren bir sevişme faslından, hatta uzun bir geceden sonra, kendimize geldiğimiz zaman, birbirimizin yanında, birbirimizle yaşamak icabedecek. O ben de bulduğu ilk kusurları cesaretle belli etmemeye çalışacak, ben de onda bulduğum kusurlara göz yumacağım, mağrur olduğum için, utandığım için, acıdığım için, - belki de daha çok bu kusurları beklediğim, onlardan korktuğum için, onları görmemek elimden gelmediği için... "

    Avare Kadın, sayfa 243.

    Colette'nin son ve en uzun kadın sevgilisi ona kitapları kimin yazdığını bildiğini ve artık kendi adını kullanması gerektiğini söyleyerek ona cesaret verir, Colette gider ve bu durumu kocasına açıklar son Claudine kitabına ikisinin adının yazılmasını önerir, adam "bu bir saçmalık, kadın yazarları kimse okumaz, kabul edilebilir bir şey değil bu senin söylediğin" diye reddetti bunun üzerine Colette artık köle olarak yazmaya son verir eline kalemi almaz yeni hobi alanları bulur pondomima, müzikholler de vakit geçirmeye başlar, kendi parasını kazanmaya başlar. Kadın olarak varlığını kabul etmeyen tüm erkeklere var olan öfkesini Claudine serisinde kadını ön plana çıkararak gösteren Colette onu yatırım aracı olarak kullanan eşine söz geçiremediği için boşanmadan önceki son zamanlarını kadın sevgilisi ile beraber Paris dışında aylar süren turneler ile geçirir, bu arada kocası ise Colette'nin yazarlığını kaybettiği için kısır bir döneme geçer borçlar artarak katlanır, alışık olduğu burjuva yaşam tehlikeye girer bunu üzerine Colette'den habersiz Claudine serisinin tüm haklarını ömür boyu bir yayınevine sadece 5 bin frank karşılığında devreder, bunu turnede bu yayınevi sahibi tarafından öğrenen Colette son bir konusma için kocasının yanına döner ve ona şöyle seslenir:

    "Claudine" bendim sen benim çocukluğumu, düşüncelerimi, anılarımı yok ettin. Claudine sana kölelik ettiğim yıllardı, ruh hallerimdi...
    Claudine benim çocuğumdu sen o çocuğu öldürdün Claudine artık yok Claudine öldü..."

    Ve ardına bakmadan çekip gider, kendi parasını kazandığı ise müzikholle geri döner sahneye yarım saat kalmıştır, valizinde boş bir defter bulur bu Claudine'i yazdığı defterlerin aynısıdır. Kalemi hokkasına batırır ve yazmaya başlar yazar, yazar, yazar...

    Ve o sayfalar baskıya gider, ciltlenir elimizin altına Fransızcası "La Vagabonde" Türkçesi "Avare Kadın" olarak gelir. Şimdi bu kitabı okumaya başlayabilirsiniz...

    Son olarak bu kitabı başucu kitabı yapan
    ve beni Colette ile tanıştıran çok sevdiğim Ahmet Cemal'in Kıyıda Yaşamak kitabından bir bölüm ile bitiriyorum.

    "Ben paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerceklerini yaşamak düştü. Param olduğunda, çevremde kimde olmadığını hissettiysem, gücüm oranında verdim. Hep bu ahlakla yaşadım. Şimdi ise, ileri sayılmayacak bir yaşa rağmen, artık yolun sonuna geldiğimi biliyorum. Daha yapmak istediğim belki çok şey var. Ama ben, artık çok yoruldum. Daha çok şeyler yapmamı, başladığım ve başlattığım pek çok şeyi bitirmemi bekleyen güzel insanlar var. Asıl onlara borçlu kalacağım. Beni bağışlayacaklarını umuyorum.

    Günlerden bir gün, beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında - Colette'in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, külrengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak .."

    Colette ve Ahmet Cemal kendilerini ucuzlatmamış değerlerdi, özellikle Colette erkek esaretine ve hakimiyetıne son verip yüzyıl öncesinde başkaldıran kadın ve Fransa'nın en çok okunan ve tanınan kadın yazarı olarak birçok kadın hareketinin öncüsüne ilham ve güç kaynağı olmuştur... O kendisine biçim veren ve istediği kalıba sokan başta kocası daha sonra tüm baskıcı erklere karşı koymuş kendi hayatını kazanmış bir kadındı..

    Colette...
  • “Meclisteki bireyler açıkça kitapları yakmanın işe yaramadığını, yazarların yakılması gerektiğini söyledi.”

    Jean-Jacques Rousseau

    *
    Yazının icadından; Kil tabletlere, Kil tabletlerden; Rulo Papiruslara, Kodekslere, İpek Yazmalara, Kitaplara… Dünden, bugüne ve yarına... Ateşin çemberinden, kitabın tarihine bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk pek iç açıcı olmayacak.

    Kitabın tarihi ile ilgili bilgilerim, bu kitapla beraber alt üst oldu. Bildiğim her şeyi bir kenara bıraktım, bilmediğim ne varsa hafızama almaya çalıştım. Bilmediğim şeylerin çok olduğunu anlayınca, yavaş yavaş okumaya ve not almaya başladım. İncelemenin yarısını kitap bitmeden önce yazmaya başladım. Okumanızı tavsiye edeceğim ama, canınız yanacak şimdiden uyarayım(!)

    *

    Kitapların yok olma nedenlerini William Blades şu şekilde sıralamış; “ATEŞ, su, gaz, ısı, toz, ihmal, bilgisizlik, kötülük, koleksiyoncular, kitapçılar, kitap kurtları, böcekler, çocuklar ve hizmetçiler.”

    Baze’in araştırmasına göre kitapların %60’lık bir oranı hesaplanarak, yani bilerek yok edilmiştir. Çoğunluğu yakılarak. Geri kalan %40’ın içinde ise, yangınlar, kasırgalar, seller, depremler, tsunamiler, hortumlar, muson yağmurları var. Geçmişte kil tabletlere yazılırdı, en kolayı su baş düşmanıydı. Kağıt üzerine yazılmaya başlandığında ise; baş düşmanı bağnazlık ve yardımcısı ATEŞ’ti. Sadece kitap yakmadılar, fikirleri yaktılar, geçmişi yaktılar, yaşam biçimlerini yaktılar, yetmedi İNSANLARI yaktılar, kazıklara oturttular, çarmıha gerdiler, bir direğe bağlayıp taş yağmuruna tuttular, dine küfür saydılar; kafir ilan ettiler, engizisyon birlikleri ve mahkemeleri kurdular insanlığa ve dünyaya korku saldılar.

    Kitabın geçmişi, aynı zamanda insanlığında geçmişidir.

    *

    Tarihte gerçekleşmiş olan gerçekliğe, ironi ile yaklaşalım…

    Kur'an mı, YAK GİTSİN!
    İncil mi, YAK GİTSİN!
    Tevrat mı, YAK GİTSİN!
    Bütün Dini kitapları YAK GİTSİN!

    Hepsini yakmışlar, yok etmişler. Mağaralara saklamışlar, buldurmuşlar yakmışlar. Toprağa gömmüşler, onları da bulmuşlar. El yazması olanları ayırmamışlar, ateşe atmışlar. Çoğaltılması yasaklanmış, karşı çıkanları yakmışlar. Kitapları yakacakları için, ezberlemişler. Kitaplar yandıkça ezberlerinde olanı yazmışlar. Bu bize şu soruyu en başından sorduruyor, geçmişten gelen metinler, gerçekten ilk yazılı olan hali ile karşımızda mıdır? Cevabı incelemeyi okudukça, kendiniz vereceksiniz buna eminim.

    Kil tabletler, YAK GİTSİN!
    Kodeksleri, YAK GİTSİN!
    Metinleri, YAK GİTSİN!,
    Kitapları, YAK GİTSİN!
    Mürekkebi, YAK GİTSİN!
    Matbaayı, YAK GİTSİN!
    Yayınevlerini, YAK GİTSİN!
    Kitap Satanları, YAK GİTSİN!
    Düşünenleri, YAK GİTSİN!
    Şairleri, YAK GİTSİN!
    Yazarları, YAK GİTSİN!
    Öğretmenleri, YAK GİTSİN!
    Din adamlarını, YAK GİTSİN!
    İlk Çağı, Orta Çağı, Yeni Çağı YAK GİTSİN!
    Aztekleri, Sümerleri, Antik yunanı, YAK GİTSİN!
    Moğolları, Çinlileri, Bizansı YAK GİTSİN!
    Tükleri, İngilizleri, Amerikalıları, YAK GİTSİN!

    İlk önce yazılı olan her şeyi yakmışlar, yetmemiş insanları yakmışlar. Herkesi, her şeyi yakmışlar. Milyonlarca kitabı yakmışlar, kütüphaneleri yakmış, yıkmış, yağmalamışlar. Krallar yaktırmış, Papazlar yaktırmış, Hahamlar yaktırmış, Hocalar yaktırmış, Komutanlar yaktırmış, Yazarlar yaktırmış, Kraldan çok Kralcı olanlar yaktırmış, sonra kralcıları da yakmışlar. Ateşin ortasına atıp, cayır cayır yakmışlar.

    MS. 3. Yüzyılda, bolca kitapların özetleri çıkmaya başlamış. Yani Platon yazmış, herhangi birisi bunu kopyalamış, yazmış, çarşıda satmış. Kitaplar Yunan’da o şekilde satılırmış. Şimdi adını vereceğim düşünürlerin, yazarların, şairlerin yazıları ve kitapları bir şekilde günümüze kadar gelmiş, gelmiş gelmesine de nasıl gelmiş? Özelikle uzun kitapların özetleri çıkarılmış, sonra çeşitli nedenler ile kitapların asılları yok edilmiş, toplatılmış, yakılmış vs. geriye özetler kaldığı için, değer görmeye başlamış. Bir eserin kendisi değil de, günümüze özetleri kalmış.

    Şimdi, kitaplığıma baktım, Homeros’un İlyadası’nı gördüm. Hem kitabın içeriğine baktığımda, hem geçmişte yaşanmış kitap katliamlarına baktığımda bu kitabın orijinal bir metin olma ihtimali yok gibi duruyor. Bir de şöyle garip bir durum var ki, kitap kopyacıları kitabın orijinal halini de değil, kendi fikirlerini de eklerlermiş, hatta düzeltme yapılır, o şekilde satılırmış. Çok ilginç bir durum.

    Mısır, Antik Yunan, İskenderiye, Çin, Roma, İstanbul’un Fethi, İslam Dünyası, Orta Çağ, Latin Amerika, Rönesans, İngiltere, Fransa, İspanya, Amerika…. Şili, Arjantin, Bosna-Hersek…

    YANGINLAR, SAVAŞLAR… Kitap Kıyımının olmadığı dönem yok.

    İncelemenin bu kısmını kitabın yarısını okuduğumda yazdım. Geri kalan kısmı ise, daha can yakıcı olmakla birlikte, neşteri vurup, hastayı kurtaramadığımız bölümdür!

    *

    TITANIC BUZDAĞINA ÇARPTI, İÇİNDEKİLERLE YOK OLDU. KİTAPLAR İSE İNSANLIĞA ÇARPTI, TIPKI BİR VOLKANİK DAĞA ÇARPAR GİBİ, KÜL OLDU!

    Kitapların yakılması dediğimizde aklımıza hep Naziler geliyor sanırım. Muhtemelen bunun nedeni görseller. Yaptıklarını göstermeyi ve propagandayı sevmeleri, yaşanmış ya da yaşanmamış birçok olayda Nazilerin adını ön plana çıkarıyor.

    İlk metinlerden, bugüne gelindiğinde yaşanmış acıların bir tarifi yok. Fırınlarda yakılan kitapların, insanların yakılmasına esin kaynağı olduğu düşünülüyor. Kitapları yakanlar elbet insanları yakacaklardı, yaktılar da. Yalnız, kitapları yakanların bir özelliği var. Kitap okumayı ve kütüphane oluşturmayı sevmeleri. Bunun en çarpıcı örneği Hitlerin ve Nazilerin Propaganda Bakanı Goebbels.

    "1933'te Nazilerin kitap yakmasını ciddi bir kitapsever olan Joseph Goebbels organize etti." #39272793

    Goebbels’in nasıl iki yüzlü olduğunu size bir fotoğrafla kanıtlamak isterim.
    Bu fotoğrafın adına “Nefretin Gözleri” adı verilmiş. 2018 yılında Twitter da paylaşılmıştı ben de kaydetmiştim.
    Fotoğraf: https://ibb.co/34LKdq3
    Hikayesi İçin buyurunuz: http://wwturkiye.org/nefretin-gozleri/

    Fotoğraf hikayesi de aynı kitaplarda ki durum gibiydi. Hitler de okuyordu, Goebbels’te okuyordu. Ama bu durum değişmeyen bir şeyi de ortaya çıkarıyordu. George Orwell ‘ın Hayvan Çiftliği ‘ni okuyanlar şu manifestoyu hatırlarlar:

    "BÜTÜN HAYVANLAR EŞİTTİR
    AMA BAZI HAYVANLAR
    ÖBÜRLERİNDEN DAHA EŞİTTTİR!" #39870000

    1984 , Cesur Yeni Dünya , Yakma Zevki , Fahrenheit 451 ve niceleri benzer alıntılarla doludur…

    1933 Yılında Naziler bir kıyımın tüm ülkede nasıl uygulanabileceğini gözler önüne serdi. Planlı bir şekilde organize olunmuş ve meydanlarda kitaplar yakılmıştı. Kitapları yazanlar, bu durumu izlemek durumunda kalmıştı. Seslerini çıkaramamış ve göz bebeklerine yansıyan alevleri yüreklerinde hissetmiş, içten içe yanmış, insanlıklarını belki de orada bırakmışlardı.

    Törenler düzenlenerek kitaplar yakılmış, olay Goebbels’in deyimiyle “Alman ulusunun iç ve dış temizliği” olarak dünyaya takdim edilmişti.

    1933’ten birkaç kare;

    https://ibb.co/qBthL3P

    https://ibb.co/xLNVqJN

    https://ibb.co/mSmg1Zc

    https://ibb.co/zRjLqr8

    İspanya İç Savaşı zamanında ne kadar kitap yakıldığı, ne kadar kütüphane tahrip edildiği, insanlığa ne kadar zarar verildiği bilinmiyor. Karmakarışık bir savaşın içinde, karmakarışık kararlar nadide el yazmalarının sonsuza dek yok olmasına neden olmuş.

    Bilinçli ya da bilinçsiz yapılan her yok etme olayları, korkunun yansımasıydı. Eleştiriden ve fikirlerden öyle korkmuşlar ki, çözümü kitap kıyımında bulmuşlardı. Belli oranda bunu gerçekleştirdiler. Bazı el yazmaları ve kitapların kopyaları yoktu. Ender eserler sonsuza kadar yok oldu. Franco’nun zararı hem insanlığa hem de tarihin anlaşılmasına darbe vurdu.
    Mao’nun Kızıl Muhafızları,
    Hitlerin SS’i SA’sı,
    Franco’nun Polisleri, Aşırı Radikal Askerleri,
    Stalin’in NKVD’si vardı.

    Hepsi tek bir parmak işaretini bekliyordu…

    Hepsi kendi içlerinde tüm güçlerini aldıkları emirleri uygulamakla kullanmışlardır. Sorgulamadan itaat etmişlerdir. Milyonlarca insanı katletmişler, milyarlarca metni yok etmişlerdir. İnsanları katledenlerin, kitaplara masumca yaklaşması beklenebilir miydi?

    Sovyetlerde, Nazilerde, İspanya’da ne olduysa Çin’de de o olmuştur. Hiçbir farkı yoktur. Binlerce kütüphane talan edilmiş, yazarları idam edilmiş, yayıncılar kurşuna dizilmiş, satanlar hapislere atılmış.

    Mayıs 1933’te ki kitap yakma eylemleri esnasında Sigmund Freud “Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.” diyecekti.

    Kitapkırım ve Kitap Soykırımı tabirleri artık gazetelerde yankılanmaya başlamıştı. Günümüzde ki teknoloji sayesinde, birçok şeye hızlıca erişebiliyoruz. Sansür bile çok fazla dayanmıyor. O yıllarda bu eylemlerin yani kitap yakmanın boyutları çok fazla anlaşılmamıştı. Daha sonra fark edilmiş, sonuçları ağır olmuştu. Bir tarih, bu eylemlerle yok olmuştu.

    https://ibb.co/HC5ZSNv

    Avrupa Utancın bir diğer adı da Din üzerinden en büyük kıyımları yapan “ Engizisyon Mahkemeleri” idi. Orta Çağ’da kurulmuş olan bu bağnaz yapı, Avrupa’nın bir nevi terör örgütü gibiydi. Yasaklı kitaplar üzerinden, yapmadıkları kıyım kalmamıştır. Aynı şekilde diğer örnekler gibi insanlığa hakarettir. Sovyetler zamanında ihbar nasıl bir can simidi olmuşsa, bu dönemlerde de aynı şeyler yaşanmıştır. İnsanlar bir gün daha yaşayabilmek için, arkadaşlarını, akrabalarını, babalarını ihbar etmiştir.

    Kitapta da geçen bir durumu size başka kaynaktan aktarmak istiyorum.

    “Engizisyonun düşman olup cezalandırdığı insanlar arasında ünlü felsefeciler ve bilim adamları da bulunuyor ne yazık ki. Bunlardan en bilinenleri; Roger Bacon, Ockhamlı William, Giardano Bruno ve Galileo Galilei’dir. Büyütecin mucidi olan Bacon’ın suçu Fransisken tarikatını eleştirmekti. Bu nedenle 15 yıl hapis yattı. İngiliz filozof William, Papalığa karşı imparatorluğu desteklemenin İncil’e uygun olduğunu söylediği için mahkum edildi ancak hapis yatmadı ve kaçarak Münih’te sürdürdü hayatını. Bruno, Kopernik’in tezini destekleyip evrende dünyadan başka pek çok gezegenin de yer aldığını iddia etti. Maalesef o diğerleri kadar şanslı olamayacak ve “dinden çıktığı” söylenerek diri diri yakılacaktı. Galileo ise dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü savundu. Fakat kilise tarafından yargılanınca, görüşlerinin yanlış olduğunu kabul ederek canını kurtarmayı tercih etti. Ardından da sürgüne gönderildi.”
    https://www.wannart.com/...izisyon-mahkemeleri/

    HEPSİ YAKTI!
    MİLYONLARCA EL YAZMASINI, KLASİKLERİ, KİTAPLARI YAKTI!
    OKUMADAN YAKTILAR!
    KENDİLERİNCE DEVRİMLERİNE ZARARLI OLAN HER ŞEYİ YAKTILAR!
    İSPANYA’DA KURŞUNA DİZDİLER,
    ALMANYA’DA FIRINLARA ATTILAR,
    KİTAP KÜLLERİ GİBİ, İNSANLAR BACALARDAN UÇUŞTU!

    Kitap KIYIMI, aynı zamanda İNSANLIK kıyımıydı. Her bir kitapta İNSANLIĞI yaktılar!

    Yevgeni İvanoviç Zamyatin ... Distopya dendiğinde ilk akla gelmesi gereken Biz i yazmıştır. 1984’ün, Cesur Yeni Dünya’nın ve birçoğunun fikir babasıdır. SOVYET rejimi tarafından sürgüne gönderilmiştir. Ve sürgünde ölmüştür. Ölümünden önce ise şu sözleri söylemiştir;
    “Rusya’da bir yazarı onurlandıran şey kitaplarının yasaklı yayınlar listesinde olmasıdır.”

    Bu kıyımları yapanlar, BİZ kitabında şu alıntıya kulak verebilse ve biraz insan olabilselerdi keşke…

    "Ancak dostlarım, biraz düşünmek lazım, çok faydalı oluyor." #29045984

    Geçmişe bir bakalım, hangi kitaplar yakılmış, hangi yazarlar yasaklanmış… Günümüzün değerini anlamak için, bu listelere ve kitapların konularına iyi bakmak gerekir.

    * İvan Denisoviç’in Yaşamında Bir Gün, Aleksandır Soljenitsin,
    * Gazap Üzümleri, John Steinbeck,
    * Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer,
    * Don Kişot, Cervantes,
    * Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley,
    * Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell,
    * Bülbülü Öldürmek, Harper Lee,
    * Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque,
    * Anne Frank’ın Hatıra Defteri, Anne Frank,
    * Alis Harikalar Diyarında, Lewis Carroll,
    * Canterbury Hikâyeleri,
    * Doktor Jivago, Boris Pasternak,
    * Dönüşüm, Franz Kafka,
    * Hamlet, William Shakespeare,
    * İnsan Hakları, Thomas Paine,
    * Kruşçev’in Anıları, Nikita Kruşçev,
    * Hayvan Çiftliği, George Orwell,
    * Madame Bovary, Gustave Flaubert,
    * Tom Amca’nın Kulübesi, Harriet Beecher Stowe,
    * Ulysses, James Joyce,
    * Çıplak Şölen, William S. Burroughs,,
    * Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal, Mustafa Kemal,
    * Yaşadıkça, Rıfat Ilgaz,
    * Azizname, Aziz Nesin,
    * Böyle Bir Sevmek, Attilâ İlhan,
    * Yengeç Dönencesi, Henry Miller,
    * Yaşam ve Yazgı, Vasili Grossman,
    * Harry Potter ve Felsefe Taşı, J.K. Rowling,
    * Medarı Maişet Motoru, Sait Faik Abasıyanık,
    * Türlerin Kökeni, Charles Darwin (…)

    Birbirinden farklı yazar ve kitaplardan üzücü bir seçkiye tanık oldunuz. Bunun daha fazlası elbet var. Bir kısmı yasaklandı, bir kısmı basılırken toplatıldı, yakıldı, parçalandı ya da yeniden dönüşümde hamur kağıdı yapıldı.


    KÜLTÜREL KARARTMA

    Şili, Arjantin, Bosna… Hepsi birbiri ardına aynı kıyımları yaptılar. Bosna için ayrı bir parantez açmamız gerekiyor. Kitabı okuyana kadar, yaptıklarının büyüklüğü hakkında bilgim yoktu. İnsanlık tarihine insan kıyımları ile yazılmışlardı. Dünyanın en büyük kültürel kıyımını yaptıklarını bilmiyordum. Bu savaş esnasında yapılan kıyımı, Naziler bile başaramamıştı.

    Nefretin Özel Bir Türü: BOSNA!

    Bosna-Hersek kütüphanesi, savaş esnasında üç gün boyunca yanmış. 25 Ağustos 1992’de topçu ateşine tutulmuş, Sırp General Ratko, 25 yangın mermisiyle ateş emrini vermiş. Kütüphane de 1,5 Milyon Cilt Kitap, 155 nadir bulunan metin, 478 el yazması ve milyonlarca süreli yayın bulunuyormuş. Bir kısmı kurtarılmış ama büyük bölümü yok olmuş.

    1888’de kurulan Bosna-Hersek Ulusal Müzesi’nin baş kütüphanecisi Kemal Bakarsic “Saldırı yarım saatten az sürdü,” diye yazar ve devam eder:

    “Yangın ertesi güne kadar devam etti. Güneş kitapların dumanıyla örtüldü, yanmış kâğıt yaprakları, gri külden kırılgan sayfalar siyah bir kar gibi aşağıya süzüldü. Bir sayfayı yakaladığınızda sıcaklığını hissedebiliyordunuz ve sıcaklık dağılıp da sayfa avucunuzun içinde toza dönüşene kadar, bir an için garip bir tür siyah gri negatifte bir metin parçasını okuyabiliyordunuz.” Sy.270

    ARJANTİN
    1983’e kadar dikta rejimi ile yönetildi. Milyonlarca kitap yakıldı. 30 Ağustos 1980’de CEAL Yayınevi tarafından basılmış 1,5 Milyon kitap boş bir arsaya dökülüp yakıldı.

    Dünya da yüzyıllar boyu; Milyonlarca kitap yakıldı, binlerce yazar hapsedildi, sakat bırakıldı, dinden aforoz edildi, öldürüldü, ibreti aleme örnek olsun diye kurşuna dizildi, yayınevleri basıldı, yakıldı, yıkıldı, sansür uygulandı, matbaalar talan edildi, makineler parçalandı, kütüphaneler yakıldı, bilinçsizce harap edildi, el yazmaları yok edildi, tarihin büyük bir bölümü bu kıyımlara kurban gitti.

    (…)


    Hacı Seydaoğlu Kitap Paylaşım Sitesi mi Kurmuş, YAK GİTSİN!
    Erhan Öykü mü yazmış, YAK GİTSİN!
    Oğuz Aktürk Çok mu düşünüyor, YAK GİTSİN!
    Osman Y. Kafka mı seviyor, YAK GİTSİN!
    Metin T. Sistemi mi anlıyor, YAK GİTSİN!
    Ayşe* Çok mu eleştiriyor, YAK GİTSİN!
    Tuco Herrera Kafa karıştıran inceleme mi yazıyor, YAK GİTSİN!
    Ebru Ince Çok mu okuyor, YAK GİTSİN!
    Hakan S. ‘in Hikayeleri mi yayınlanıyor, YAK GİTSİN!
    Moiz Efendi Çok mu öğreniyor, YAK GİTSİN!
    Necip G. Ortalarda çok görünmüyor, YAK GİTSiN!
    https://1000kitap.com/AdemYesil Tarihi iyi mi biliyor, YAK GİTSİN!
    Mete Özgür Şiir mi yazıyor, YAK GİTSİN!
    https://1000kitap.com/diyetcibaba Dini mi sorguluyor, YAK GİTSİN!
    Begüm Çakır Kitap videoları mı çekiyor, YAK GİTSİN!
    Samet Ö. Çok derin düşünceleri mi var, YAK GİTSİN!
    İbrahim (Sisifos) Rakamlarla kafayı mı yemiş, YAK GİTSİN!
    Semih Bilimkurgu mu okuyor, YAK GİTSİN!

    (…)
    Bütün hepsini, Bütün herkesi, YAK GİTSİN!
    Gamze Ö. Gülşah şirin €sra D. wabi sabi Yusuf Çorakcı https://1000kitap.com/beyzayz Yasee Ömer Gezen Nilüfer CEYLAN* Nesrin A. https://1000kitap.com/shadowfax Gül Mira mira Neytiri İlgen Aktürk Esra Koç M. Sadık özlem Derya (Bahir) Deniz ali1919 Beyza UmAy Begüm(şimdi düşünmeliyim) https://1000kitap.com/nemesis13 fazi Mithril / Mia Sezen B. Tuğba Dk Hakan Arık Çaça https://1000kitap.com/pikacu_ Volkan Karadağ https://1000kitap.com/rolann https://1000kitap.com/Kadimce Oğuzhan Afacan Rose kai Froz siyal EndoplazmikGaripbirKulum Damien Tayfun

    ve nicelerini… Tüm okurları; YAK GİTSİN!

    *

    İstanbul’un fethi sırasında yaşananlar, denizlerde ki Türk korsanlar ve gemilerin batması nedeniyle yok olan kitaplar, Moğollar, Irak kültürel mirasının bile istene talan ettirilmesi, kitapların bakımsızlıktan yok olması, kütüphanelerin bakımsızlıktan çürümesi, kitapların üretim kaynaklı asitli bileşenlerden dolayı kendi kendine yok olması, kemirgenlerin hasar verdiği kitaplar ve benzeri konulara değinemedim. Bu ve daha fazlasını kitapta bulacaksınız. Kitapların başına gelmiş olan her şeyi bu kitapta bulacaksınız. Her bir konu, her bir örnek araştırmanız için, okumanız için size yeni bir kapı açıyor. Bu kitabın kaynakça ve dipnotlar bölümü ayrı bir zenginlik içeriyor. Rakamlarla bu yıkımı yakından hissedin. Faydalanmanız dileğiyle…

    Not: Kitabın PUAN ortalamasına inanmayın, birileri kitabı okumadan puan vermiş ve ortalamasını düşürmüş. Titizlikle yıllara yayılan bir emeğin ürünü olan bu kitap, verilecek 10 Puandan bile daha fazlası. Kitap kıyımı ne ise, bile istene puan ortalaması düşürmekte aynı kafadır.

    Dünyanın insanlara ve bilgiye katlanabildiğini sanmıyorum…

    *

    Kitapları sevdiğinizi söylüyorsunuz ve bu kitabı hala okumadınız mı?
    O zaman kitapların ve insanlığın acı tarihini okumak boynunuzun borcu olsun!
    10/10

    *

    John Milton:
    “İyi bir kitabı öldürmekle bir insanı öldürmek aynı şeydir(...)" #39271972

    -Bu inceleme 10 Word Sayfası uzunluğundadır, 2165 sözcük içermektedir.-

    O zaman, İncelemeyi de YAK GİTSİN!


    Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi
  • Anadolu'da yetişen büyük velîlerden. 1541 (H.948) yılında Şereflikoçhisar'da doğdu. Bursa'da Muhammed Üftâde hazretlerinden feyz aldı. 1598 (H.1007) de Üsküdar'da câmi ve dergâh yaptırdı. 1628 (H.1038)'de vefât etti. Kabri, İstanbul Üsküdar'da kendi dergâhı yanındaki türbesindedir.

    Mahmûd Hüdâyî, Fadlullah bin Mahmûd'un oğludur. Çocukluğu Sivrihisar'da geçti. Burada ilk tahsîline başladı. İlmini ilerletmek için İstanbul'a gitti. Küçük Ayasofya Medresesinde tahsîline devâm etti. Çok zekî olup bir defâ okuduğunu zihninde tutar, tekrar kitaba bakmaya lüzum hissetmezdi. Hocalarından Nazırzâde Ramazan Efendi, ona husûsî bir ihtimâm gösterdi. Mahmûd Hüdâyî genç yaşta; tefsîr, hadîs, fıkıh ve zamânın fen ilimlerinde büyük bir âlim oldu. Hocası Nâzırzâde onu yanına yardımcı olarak aldı. Mahmûd Hüdâyî, bir taraftan hocası Ramazan Efendiye yardım ederken, diğer yandan da Halvetî yolunun şeyhlerinden Muslihuddîn Efendinin sohbetlerine katılarak tasavvuf yolunda ilerlemeye çalıştı. Bu arada hocası Nâzırzâde'nin, Edirne'de bulunan Sultan Selim Medresesine tâyini çıktı. Mahmûd Hüdâyî, yirmi sekiz yaşında iken hocası ile Edirne'ye gitti. Ramazan Efendi, kısa bir süre Edirne'de müderrislik yaptıktan sonra, Şam ve Mısır'a kâdı tâyin edildi. Talebesi Mahmûd Hüdâyî'yi oraya da götürdü. Mahmûd Hüdâyî Mısır'da Halvetî şeyhlerinden Kerîmüddîn hazretlerinden ders alarak, tasavvuf yolunda yetişmeye çalıştı.

    Mahmûd Hüdâyî otuz üç yaşında iken, hocası Nâzırzâde ile Bursa'ya geldi. Üç sene Ferhâdiye Medresesinde müderrislik yaptı. Üç sene sonra, hocasının vefâtı ile Bursa kâdılığına getirildi. Bursa kâdısı olarak vazîfeye başlıyan Mahmûd Hüdâyî hazretleri, kâdılığı esnâsında bir gece rüyâsında Cehennem'i ve Cehennem'in ateşinde tanıdığı bâzı kimselerin yandığını gördü. Bu korkunç rüyânın verdiği dehşet ve üzüntü içindeki günlerde, bir hanım bir dâvâ getirdi. Bu dâvadan sonra Bursa kâdılığını bıraktı ki, hâdise şöyle idi:

    O günlerde Bursa'da, evliyâullahtan olan Muhammed Üftâde hazretleri halkın mânevî terbiyesi işi ile meşgûl olurlardı. Yine Üftâde hazretlerini seven fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek parası olmadığı için arzusuna kavuşamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Evde hanımı, yüzü gülmeyen kocasının bu hâline oldukça üzülürdü. Yine bir sene hac mevsiminde, parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir üzüntüsünden ne yapacağını şaşırdı. Aralarında geçen bu konuşmanın sonunda elinde olmayarak hanımına; "Eğer bu sene de hacca gidemezsem seni üç talak ile boşadım." dedi.

    Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı. Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca gidemezse, evde hanımı boş olacaktı. Bir yerlerden borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı bir gün, hatırına Muhammed Üftâde geldi. Hemen huzûruna gidip ağlayarak durumunu anlattı. O da; "Bizim Eskici Mehmed Dede'ye git, selâmımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur." buyurdu. Fakir, sevinerek huzûrdan ayrıldı, süratle Mehmed Dede'nin dükkânına koştu. Mehmed Dede'ye, hocasının selâmını söyleyip derdini anlattı. Mehmed Dede:

    "Ey fakir!Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma." dedi. Fakir gözlerini açtığında kendilerini Mekke'de buldular. Mehmed Dede, Allahü teâlânın izniyle, fakiri bir anda Hicâz'a götürmüştü. O gün, arefe idi, hacılar Arafat'a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafat'a çıktılar. Ertesi günü Kâbe-i muazzamada vakfeye durdular. Ziyâret edilecek yerlere gittikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşehrileri olan Mehmed Dede'yi ve Fakiri görünce sevindiler. Fakir birkaç hediye alıp, bir kısmını da getirmeleri için komşusu olan hacılara emânet etti. Vedâlaşarak ayrıldılar. Yine Mehmed Dede'nin kerâmetiyle bir anda, Mekke-i mükerremeden Bursa'ya geldiler.

    Fakir getirdiği bâzı hediyelerle eve gelince, hanımı birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve;

    "Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun?" dedi. Kocası da; "Hanım, ben hacca gittim geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke'den aldım." dediyse de, kadın: "Bir de yalan söylüyorsun. Üç beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim." dedi ve Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye gelerek; "Kâdı Efendi! Artık ben bu adamla bir arada yaşayamam. Nikâhımızın fesh edilmesini istiyorum. Bunun Kurban Bayramından iki gün evvel Bursa'da olduğunu herkes biliyor. Hâlbuki ona sorun, hacca gitmiş, Arafat'a çıkmış, şeytan taşlamış, zemzemler, sürmeler getirmiş... Beni aldatıyor. Bir haftada oraya gider, bu işleri yapar ve nasıl geri gelir? Yanına da bir yalancı şâhit bulmuş. "Eskici Baba gördü, yanımdaydı." diyor ve bu husus şer'iye siciline işleniyor.

    Bu sözler üzerine Azîz Mahmûd Hüdâyî, hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir; hacca gittiğini, Kâbe-i muazzamayı tavâf edip, ziyâret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp getirmeleri için emânet dahi verdiğini iddiâ etti. Bu sebeple boşanmanın vâki olmadığını söyledi. Fakir, Mehmed Dede'yi şâhit gösterdi. Mahkemeye gelen Mehmed Dede ise kâdının bu sözlere bir türlü inanmak istemediğini görerek; "A kâdı efendi! Şeytan, Allahü teâlânın düşmanı olduğu hâlde, bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gidip gelir de, bir velînin bir anda Kâbe'ye gitmesi niçin kabûl edilmez!" dedi. Kâdı hayret ederek, mahkemeyi hacıların dönüşüne bıraktı. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar geldi. Mahkeme gününde şâhid olarak, fakirin hac vazîfesini yaptığını, hattâ verdiği emânetleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı, şâhitlerin verdiği bu ifâde ile dâvâcı hanımın nikâhı fesh etme isteğini reddetti. Böylece boşanma olmadı.

    Ancak bu hâdise, Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendinin günlerce aklından çıkmadı ve çok etkiledi. Nihâyet Eskici Mehmed Dede'nin yanına gidip; "Beni talebeliğe kabûl buyurmanız için gelmiştim." dedi. O da; "Nasîbiniz bizden değil, Üftâde'dendir. Onun huzûruna giderek mürâcaatınızı bildirin." dedi. Kâdı evine gitti. Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalı kaftanını, sarığını giyerek hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp, Üftâde hazretlerinin dergâhına gitmek üzere yola çıktı. Bugünkü Molla Fenârî Câmiinin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Bütün uğraşmalarına rağmen bir adım ileri süremedi. (Bu kayanın üç kuzular semtinde olduğu da söylenmektedir.) Çâresiz, atından indi. Sırmalı kaftanıyla Üftâde Dergâhına doğru yürüdü. Kâdı, dergâha vardığında, bahçede yamalı elbiseler içinde bahçeyi çapalayan bir zât gördü. Ona hitâben; "Ben Bursa Kâdısı Mahmûd'um. Şeyh Üftâde'yi görmek istiyorum. Çabuk geldiğimi haber ver." dedi. Kâdının hizmetçi zannettiği Şeyh Üftâde hazretleri dinledi dinledi, sonra hafifçe doğrularak:

    "Yazıklar olsun ey Kâdı Efendi! Herhâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmûr bir dünyân var. Bizim gibi kulların Allahü teâlâdan başka kimsesi yoktur. Atın bile gelmek istemeyip ayakları kayalara saplanmadı mı?" buyurdu. Bu sözler ve yaptığı hatâ Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye çok tesir etti. Gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde; "Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Dileğim talebeniz olabilmek ve hizmetinizi görmekle şereflenmektir. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım." dedi. Bu samîmî ifâde üzerine Üftâde hazretleri tâne tâne buyurdu ki:

    "Ey Bursa kâdısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!" Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Mahmûd Hüdâyî derhal kâdılığı bırakıp ciğer satmaya başladı. Sırtında sırmalı kaftanı olduğu halde, ciğerleri, Bursa sokaklarında, "Ciğerci! Ciğerciiii!" diye diye bağırarak satıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların ve çocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler; "Bursa kâdısı Azîz Mahmûd Hüdâyî aklını oynatmış, tımarhânelik olmuş." diyorlardı. Bu şekilde, nefsini kırıp, rûhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam dergâha geldiğinde hocası ona; "Bugün ne yaptın? Ciğerleri satabildin mi?" diye soruyor, o da, başından geçenleri anlatıyordu.

    Üftâde hazretleri daha sonra, yeni talebesinin nefsini iyice kırmak ve terbiye etmek için onu dergâhta helâ temizleme işi ile vazîfelendirdi.Hüdâyî bir gün abdesthâneleri yıkarken kulağına davul-zurna sesleri geldi. Şöyle bir kulak kabarttığında, kendi yerine tâyin olunan yeni kâdının geldiğini ve halkın karşılamaya çıktığını öğrendi. Bir anlık dalgınlık ile kendi kendine; "Yeni kâdı geliyor ha!.. Bîçâre Mahmûd, sen böyle bir mesleği bıraktın. Şimdi abdesthânelerde temizlik yapıyorsun." diyerek nefsinin aldatmasına yakalandı. Ancak daha bu düşünceler geçer geçmez derhal toparlandı ve;

    "Mahmûd! Sen şeyhine nefsini ayaklar altına alacağına dâir söz vermemiş miydin?" diyerek bu hâle tövbe etti. Sonra da nefsini tahkir için elindeki süpürgeyi atarak, taşları sakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda, şeyhi Üftâde hazretleri kapıda göründü ve;

    "Mahmûd, evlâdım! Sakal mübârek şeydir. Onunla böyle bir iş yapılmaz. Maksad sana bu mertebeyi atlatmaktı." buyurarak, Hüdâyî'yi alıp içeri dergâha götürdü.

    Böylece nefsinin istek ve arzularına sırt çevirip istemediği şeyleri yapmakta büyük gayret sarfeden Azîz Mahmûd Hüdâyî kısa zamanda üstâdının en önde ve gözde talebesi oldu. Develer yükü kitâbın ona öğretemediğini Üftâde hazretlerinin bir bakışı öğretiyor, gönlünden geçen bir suâline bin cevap birden veriyordu.

    Bir gün Üftâde hazretleri talebeleri ile kırlarda sohbet etmişlerdi. Bir ara talebeler etrafa dağılarak herbiri birer demet çiçek topladılar. Hüdâyî Efendi ise elinde kurumuş ve sapı kırılmış bir çiçek olduğu hâlde döndü. Herkes hediyelerini şeyhleri Üftâde hazretlerine takdim etmiş o da kabûl ederek memnuniyetini belirtmiş ve duâlar etmişti.Hüdâyî de hediyesini verince, Üftâde hazretleri:

    "Oğlum, arkadaşlarınız demet demet çiçek getirdiler. Siz bize bir tek solmuş çiçeği mi lâyık gördünüz?" buyurdu. Hazret-i Hüdâyî de; "Efendimize ne getirsem azdır. Fakat koparmak için el uzattığım her çiçek Allahü teâlâyı tesbih ediyordu. Bu tesbihi işiterek el çekip hiç birini koparamadım. Ancak kurumuş ve sapının kırılmış olmasından dolayı bu çiçeği tesbihten kesilmiş gördüm. Bu sebeple bunu getirebildim." Azîz Mahmûd Hüdâyî bu cevâbıyla şeyhinin bir kat daha muhabbet ve teveccühünü kazandı. Çünkü Üftâde hazretleri Hüdâyî'ye her zaman; "Evlâdım her zerrede Hakk'ı göreceksin, her zerreye Hak muâmelesi yapacaksın, başka yolu yok, bu böyledir." derdi. Sevinci, talebesinin bu mertebeye ulaşmasından geliyordu.

    Nitekim bir sabah Hüdâyî hazretlerinin artık nihâyete erdiğini ve halkı irşâda, doğru yolu göstermeye başlayacağının işâretini verdi. Hüdâyî hazretleri her sabah erkenden kalkarak hocasının abdest suyunu ısıtıp hazır ederdi. O sabah ise uykuya dalmış ve ancak son vakitte uyanabilmişti. Derhâl ibriği aldı. Fakat ısıtmaya vakit yoktu. Çünkü hocasının ayak seslerini işitiyordu. İbriği göğsüne bastırmış bir halde kalakaldı. Üftâde hazretleri eğilerek; "Haydi evlâdım suyu dök." dedi. Hüdâyî hazretleri ise ibriği göğsüne bastırmış hâlde duruyor ve buz gibi olan suyu hocasının eline dökmeye kıyamıyordu. Üftâde hazretleri tekrar; "Haydi evlâdım! Ne duruyorsun? Geç kalacağız." deyince, çekine çekine ve korkarak suyu dökmeye başladı. Ancak hocasının sözü onu bir kat daha şaşırttı. "Evlâdım Mahmûd bu su ne kadar ısınmış böyle. Bunu normal ateş ile ısıtmayıp, gönül ateşi ile ısıtmışsın. Bu hâl artık senin hizmetinin tamam olduğunu gösteriyor."

    Böylece Muhammed Üftâde hazretleri, Hüdâyî'ye icâzet, diploma verdi ve onu çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar'a, İslâmiyeti yaymak, emir ve yasaklarını bildirmek üzere gönderdi. Azîz Mahmûd Hüdâyî, âilesiyle birlikte Sivrihisar'a giderek hizmete başladı. Ancak burada sâdece altı ay kadar kalabildi. Hocasının ayrılığına dayanamayarak tekrar Bursa'ya geldi. Bursa'ya geldiği günlerde, doksan yaşından ziyâde olan hocasının hizmetini görmeye başladı. Bu hizmetlerinden çok memnun olan Muhammed Üftâde; "Oğlum! Pâdişâhlar ardınca yürüsün." diye duâ etti. O sene Üftâde hazretleri vefât etti.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî mânevî bir işâretle Trakya'ya gitti. Bir müddet sonra da Şeyhülislâm Hoca Sâdeddîn Efendi vâsıtasıyla İstanbul'a geldi. Küçük Ayasofya Câmii tekkesinde hocalık yapmaya başladı. Bu arada Fâtih Câmiinde, talebelere, tefsîr, hadîs ve fıkıh dersleri verdi. Burada kaldığı müddet içinde, ilim ve devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhit edindi. Bu arada, Üsküdar'da kendi dergâhının bulunduğu yeri satın aldı. Buraya dergâhını inşâ eyledi. Dergâhında yüzlerce talebenin yetişmesi için çok uğraştı. Kısa zamanda nâmı her tarafta duyuldu. Akın akın talebeler dergâhına koştular. Hasta kalblerine şifâ olan sohbetlerine kavuştular. Onun feyz ve bereketleri ile mârifetullaha kavuştular. Dergâh, en fakirinden en zenginine ve en üst kademedeki devlet ricâline kadar her tabakadan insanlar ile dolup taşıyordu. Devrin pâdişâhları da ona hürmette kusur etmiyorlardı. Üçüncü Murâd Han, Üçüncü Mehmed Han, BirinciAhmed Han, İkinci Osman Han ve Dördüncü Murâd Han'a nasîhatlarda bulundu. Dördüncü Murâd Han'a, saltanat kılıcını kuşattı.

    1595 yılında İranlılarla yapılan Tebrîz seferine Ferhat Paşa ile berâber katıldı. Zaman zaman pâdişâhların dâvetlisi olarak saraya gidip, onlarla sohbetlerde bulundu.Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin, çeşitli câmilerde vâz vermesi için sevenleri devamlı taleplerde bulundular. O, Üsküdar İskelesindeki Mihrimah Sultan Câmii ile Sultanahmed Câmiinde belli günlerde vâz vererek, insanlara feyz ve mârifet sundu.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin talebesi olmakla şereflenmek için, herkes birbiriyle yarışıyordu. Bunların başında; Sadrâzam Halîl Paşa, Dilâver Paşa, Şeyhülislâm Hoca Sâdeddîn Efendi,Şeyhülislâm HocazâdeEsad Efendi, Okçuzâde Mehmed Efendi, İbrâhim Efendi, NevizâdeAtâyî Efendi geliyordu. O zamandaHüdâyî Dergâhı, İstanbul'un en mühim bir kültür merkezi hâline geldi.Pekçok âlim yetişti.

    Osmanlı tahtında yirmi yıl kadar saltanat süren Üçüncü Murâd Han, Hüdâyî hazretlerine büyük muhabbet besler ve yapacağı işlerde onun ile istişâre yapardı. Pâdişâh 1595 Haziranında vefât ettiği zaman, Hüdâyî hazretleri şu ilâhîyi söylemiştir.



    Yalancı dünyâya aldanma yâ hû,

    Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez.

    İki kapılı bir virânedir bu,

    Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.



    Bakma bunun karasına ağına,

    Gönül verme bostanına bağına,

    Benzer hemân çocuk oyuncağına,

    Burda aklı olan insan eğlenmez.



    Vârını îsâr et Mevlâ yoluna,

    Bunda ne eylersen anda buluna,

    Bir gün sefer düşer berzah iline,

    Otağı kalkacak Sultan eğlenmez.



    Sen ey gâfil ne sandın rûzigârı,

    Durur mu anladın leyl-ü-nehârı,

    Yükün yeynildigör evvelden bârı,

    Yoksa yolcu gider kervan eğlenmez.



    Doğrusuna gidegör bu yolların

    Geçegör sarpını yüce bellerin,

    Dünyâ zindânıdır mümin kulların,

    Zindanda olan kul kolay eğlenmez.



    Ömür tamam olup defter dürülür,

    Sırat köprüsü ve mîzân kurulur,

    Hakkın dergâhında elbet durulur,

    Buyruğu tutulur fermân eğlenmez.



    Hüdâyî n'oldu bu kadar peygamber,

    Ebû Bekr u Ömer, Osman u Haydar,

    Hani Habîbullah Sıddîk-ı Ekber,

    Bunda gelen gider bir cân eğlenmez.



    Üçüncü Murâd Hanın yerine geçen Üçüncü Mehmed Han ve ondan sonra tahta çıkan Birinci Ahmed Han da Şeyh Hüdâyî hazretlerine büyük bir saygı ile bağlı idiler.

    Bir gün Sultan Birinci Ahmed Han rüyâsında; "Avusturya Kralı ile güreş tuttuğunu, fakat kendisinin arka üstü yere düştüğünü" görmüştü. Zâhiren bakıldığında rüyâ çok korkunç idi. Sabahleyin, derhal huzûra getirilen âlimler ve rüyâ tâbircilerinden hiçbiri bu rüyâyı, Pâdişâhı tatmin edecek şekilde tâbir edemedi. Nihâyet Üsküdar'da bulunan Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin, bu rüyâyı tâbir edebileceğini arz ettiler. Pâdişâh Birinci Ahmed bir mektup yazarak, yakınlarından biriyle gönderdi ve tâbir edilmesini ricâ etti. Haberci, mektubu alıp süratle Üsküdar'a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin kapısını çaldığında, onun içerden elinde bir zarf ile kapıya çıktığını gördü. Habercinin getirdiği mektubu alırken, kendi elindeki mektubu da Pâdişâha verilmek üzere verdi ve; Sultânımızın gönderdiği mektûbun cevâbıdır." buyurdu. Mektubu şaşkınlık içinde alan haberci, derhal mektubu sultâna götürdü ve gördüklerini anlattı. Sultan Birinci Ahmed Hanın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan cevâbı gönderilmişti.Sultan AhmedHan, gönderilen bu mektubu heyecanla okudu. Deniyordu ki: "Allahü teâlâ insan vücûdunda arkayı, cansız mahlûklarda ise toprağı, en kuvvetli olarak yarattı. İnsan ile toprağın birbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Pâdişâhımızın arka üstü yere yatması ile bu iki kuvvet birleşmiştir. Dolayısıyla bu rüyâdan İslâmın temsilcisi olan pâdişâhımızın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşıldı." Pâdişâh bu tâbiri pek beğendi ve; "İşte gördüğüm rüyânın tâbiri budur." dedi. DerhalAzîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine bin altın gönderdi.

    Diğer taraftanAzîz Mahmûd Hüdâyî'nin hanımı hâmile olup doğumu yaklaşmıştı. Fakir oldukları için doğacak çocuğun ihtiyaçlarını alamamışlardı. ÇünküHüdâyî hazretleri kapısına gelen, kendisine el açan fakir ve ihtiyâç sâhiplerine hiç düşünmeden nesi olsa verirdi. Bu sebeple çoğu kez evde yakacak mum bile bulamazlardı. Bu sebeple hanımı;

    "Bursa kâdılığını bıraktın, medrese hocalığını terkettin...Elindeki malını mülkünü, ona buna vererek harcadın... Dünyâya gelecek yavruya saracak bir bez parçası bile yok!.." diye yakınıyordu.

    Tam bu sırada kapı çalındı. Hüdâyî hazretleri kapıya doğru giderken hanımına da; "Hâtun, Allahü teâlâ istediğin dünyâlığı gönderdi." buyurdu. Kapıyı açtığında Sultan Ahmed Hanın hediyelerini ve bir kese içinde gönderdiği bin altını alarak hanımına teslim etti. Ertesi gün de Pâdişâh kendisi gelerek elini öptü ve talebesi olmakla şereflendi.

    Sultan Ahmed Han, bir gün Hüdâyî hazretlerine bir hediye göndermiş, o da bunu kabûl etmeyerek iâde etmişti. Pâdişâh bu sefer aynı hediyeyi Şeyh Abdülmecîd Sivâsî'ye gönderdi. Onun kabûl etmesi üzerine bir gün pâdişâh kendisine; "Bu hediyeyi Hüdâyî'ye gönderdiğim halde kabûl buyurmadılar." dedi. Abdülmecîd Sivâsî de; "Pâdişâhım, Hüdâyî bir ankâdır ki, lâşeye tenezzül etmez." cevâbını verdi.

    Pâdişâh birkaç gün sonra Hüdâyî hazretlerinin sohbetine gidince; "Geri gönderdiğiniz hediyeyi Abdülmecîd Efendi kabûl etti." dedi. Bu söz üzerine Hüdâyî hazretleri de; "Sultanım! Şeyh Abdülmecîd bir deryâdır. Ona bir katre necâset düşmekle pislenmiş olmaz." diyerek zârifâne bir cevap verdi.

    Sultan Ahmed Han, büyük bir câmi yaptırmak istiyordu. Kararını verdi ve yerini tesbit ettirdi. Temel atma merâsimi için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî ve diğer âlimleri dâvet etti.Kurbanlar kesildi. Temel atmak için ilk kazmayı, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri vurdu. Pâdişâh, yoruluncaya kadar temel kazdı. Böyle bir başlangıçtan yıllar sonra, câmi yapıldı ve açılışını yapmak ve Cumâ hutbesini okumak üzere Azîz Mahmûd Hüdâyî dâvet edildi. Ancak o gün beklenmedik bir şey oldu. Önce bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Sonra fırtına ile berâber denizde dalgalar büyüdü, yükseldi ve şiddetlendi. Bu şartlar altında Üsküdar'dan Sarayburnu'na geçmek imkânsızlaşmıştı. Ne var ki Şeyh hazretleri Hünkâra söz vermişti. Bu sebeple Üsküdar iskelesine geldi ve bir kayık kiralayarak içine atladı. O binince sâdık talebeleri durur mu? Hemen onlar da bindiler. Böylece Şeyh hazretleri yanında birkaç talebesiyle birlikte Sarayburnu'na doğru açıldı. Allahü teâlânın izniyle Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin himmeti bereketiyle, kayığın ön, arka ve yanlarından bir kayık mesâfesinde deniz süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Bu şekilde herkes korkudan denize çıkamazken, Azîz Mahmûd Hüdâyî kayığıyla selâmetle karşıya geçti. Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola "Hüdâyî yolu" dendi ki, fırtınadan uzak, selâmetle gidilen bir deniz yolu olduğu kabûl edilir.

    Bu sırada Ahmed Han da, Fevkânî Kasr-ı Hümâyûnunda telaş ve üzüntü içerisinde Hüdâyî hazretlerini bekliyordu. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri tam köşkün yanına gelince, müthiş bir gümbürtü koptu. Kulakları sağır edecek bir biçimde patlayan gürültünün ardından düşen yıldırım, Kasr-ı Hümâyûnun bir yanını çökertti. Binâ allak bullak olmuş; ne pâdişâh dışarı çıkabiliyor, ne de bir kimse içeri girip onu kurtarabiliyordu. Ancak Hüdâyî hazretleri telaşlanmadılar. Kimsenin de telaşlanmasına fırsat vermediler. Hemen Kasr-ı Hümâyûnun çöken tarafına asâsını dayayıp binânın yıkılmasına engel oldu. Sonra Pâdişâhı ve yanındakileri tek tek köşkten indirdiler.

    Bu sırada dayanak direkleri de getirilmiş ve çöken yana konulmuştu. Köşkteki son kişinin de inmesini müteâkip gerekli tedbirlerin alındığını gören Hüdâyî hazretleri, bastonunu dayadığı yerden çektiler. O anda inanılmaz bir olay oldu. Küçük bir bastonun çektiği yüke direkler dayanamayıp çatır çatır kırıldı ve binâ çöktü.

    Bu olayı gören herkes Hüdâyî hazretlerine daha fazla gönülden bağlandı. Artık yağan yağmur ve kopan fırtına kimsenin umurunda değildi. Büyük bir alayla Sultanahmed Câmiine gelindi. Sonra câmi büyük mürşîdin eli ve duâsı ile ibâdete açıldı.

    Sultan Ahmed Han, birgün bâzı devlet erkânıyla gezmeye çıkmışlardı. Ormanlık bir yerde istirâhat ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip, kızartarak Pâdişâha ikrâm ettiler. Sultan Ahmed Han besmele çekerek elini ete uzattığı an, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri beliriverdi. Pâdişâha; "Sultânım! Sakın yemeyiniz, o et zehirlidir." buyurdu. Etten bir mikdâr kesip, oradaki bir köpeğe verdiklerinde, köpeğin derhal öldüğü görüldü.

    Zamânın pâdişâhı Ahmed Han; vezirlerinden birini azletmiş, mührünü de Üsküdar tarafında oturan bir başka vezire göndermişti. Yolda mührü götüren haberci, bir deniz kazâsına tutulduğu için mührü denize düşürdü. Mührün denize düştüğünü öğrenen Pâdişâh, Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye gidip durumu anlatınca, o da pöstekisinin altına elini uzatıp, suları damlamakta olan mührü Pâdişâha teslim etti.

    Sultan Ahmed Han, hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerini ziyârete gitmişti. Bir müddet sohbetten sonra atlarına binerek gezintiye çıktılar. Karacaahmed mezârlığının yanından geçerken, Mahmûd Hüdâyî, Pâdişâha dönerek; "Sultânım! İster misiniz bugün size bir şey göstereyim?" diye sordu. Sultânın, "İsterim!" demesi üzerine, kabristanlığa dönerek; "Kalkınız!" dedi. Bu hitâb karşısında bütün ölüler arpa başağı gibi kabirlerinin içinde dikiliverdiler. Pâdişâh bu hâli gördükten sonra, Mahmûd Hüdâyî; "Dönünüz!" emrini verince, kabir ehli yine eski hâllerine döndüler.

    Sultan Ahmed Han, Peygamber efendimizin mübârek Kadem-i şerîfin izi bulunduğu bir taşı Mısır'da Kayıtbay Türbesinden İstanbul'a getirtmiş ve Eyyûb Câmiine koydurmuştu. Sultanahmed Câmii tamamlanınca da Nakş-ı Kadem oradan alınarak buraya nakledildi. Nakil işinin yapıldığı günün gecesinde Sultan Ahmed şöyle bir rüyâ gördü:

    Bütün pâdişâhların toplandığı yüce bir dîvanda Peygamber efendimiz kâdılık yapmaktadır. Kayıtbay Türbesini ziyârete vesîle olan "Kadem-i şerîf" resmini kendi câmiine nakleden Sultan Ahmed'den dâvâcıdır. Peygamber efendimiz dâvâcıyı dinledikten sonra, Kadem-i şerîfin alındığı yere geri verilmesi istikâmetinde karar verir. Suçlu mevkıinde oturan Ahmed Han, kan ter içerisinde uyanır ve derhal şeyhi Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine giderek rüyâsını anlatır. Hüdâyî hazretleri, rüyâyı; "Emânetin derhâl yerine gönderilmesi." şeklinde yorumlar ve Kadem-i şerîf taşı Kayıtbay Türbesine iâde edilir.

    Bu hâdise üzerine Sultan Birinci Ahmed, "Kadem-i Saâdet-i Peygamberî" şeklinde bir sorguç yaptırıp, Cumâ, bayram ve diğer resmî günlerde bereketlenmek için hilâfet sarığına takmaya başladı. Ayrıca bir tahta üzerine resmedilen "Kadem-i şerîfin" kenarına da:



    N'ola tâcım gibi başımda götürsem dâim

    Kadem-i resmini dâim Hazret-i Şâh-ı Rusülün

    Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir

    Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.



    kıtasını kendi hattıyla yazıp şeyhi Hüdâyî Efendiye gönderdi. O da bunu dergâhının duvarına astırdı.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri bir gün Ahmed Hanı ziyârete gitmişti. Pâdişâh; "Efendim! Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, kıyâmet günü talebelerine ve pekçok günahkâr mümine şefâat edeceği hakkında rivâyetler var. Bu rivâyetlerin doğruluğu hakkında ne buyurursunuz? diye suâl eyledi. Azîz Mahmûd Hüdâyî hemen cevap vermedi. Bir müddet murâkabe hâlinde kaldıktan sonra; "Bu söz doğrudur." buyurdu. Sonra Padişâh; "Efendim! Acabâ zât-ı âlinizin bizlere bir vâdiniz ve müjdeniz yok mudur?" diye sorunca, Mahmûd Hüdâyî ellerini kaldırarak: "Yâ Rabbî! Kıyâmete kadar bizim yolumuza katılan, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip rûhumuza fâtiha okuyanlar bizimdir. Bize talebe olanlar denizde boğulmasınlar. Ömürlerinin sonlarında fakîrlik görmesinler. Îmânlarını kurtararak gitsinler ve öleceklerini bilip haber versinler." diye duâ eyledi. (Âlimler ve evliyâ bu duânın kabûl olduğunu, bu yola mensup kimselerin hiç denizde boğulmadıklarını ve pekçok kimsenin de vefât günlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirdiler.)

    Nitekim Ahmed Han da öleceğini bilip haber verdi. Şânı yüce pâdişâh 1617 senesinde hastalandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafa, Sultânın vefâtından bir gün önce huzûrunda iken, Ahmed Hanın odada sâhibini göremediği kimselere dört defâ; "Ve aleyküm selâm." dediğini işitti. Sebebini sorduğunda, Sultan Ahmed Han; "Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Ömer, hazret-i Osmân ve hazret-i Ali geldiler. Bana; "Sen dünyâ ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin yanında olacaksın." buyurdular." cevâbını verdi. Hakîkaten ertesi gün vefât etti. Cenâzesinin yıkanması için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri dâvet edildi. Ancak o; "Sultânımı çok severdim. Şimdi dayanamam. İhtiyârlığım sebebiyle beni mâzur görün." buyurdu ve talebelerinden Şâban Dede'yi gönderdi.

    Kimyâ ilmini öğrenmeye merak eden bir kimse, Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin bu ilimdeki mahâretini, bilgisini öğrenmişti. Bir gün huzûruna çıkarak, kimyâ ilmini öğrenmek istediğini arzetti. O anda Azîz Mahmûd Hüdâyî, dergâhının bahçesinde bir asma ağacının altında istirahat ediyordu. Hiç kimseyi reddetmek âdeti olmadığı için, talebenin bu arzusunu kırmadı. Yeni talebe, bu hususta bir mârifet göstermesi için ısrar edince, Mahmûd Hüdâyî asma ağacından bir yaprak kopardı. Yaprağın üzerine bâzı duâlar okuduktan sonra, talebenin hayret dolu bakışları arasında yaprağın altın olduğu görüldü. Talebe fazla ısrar edince bu hâli üç defâ tekrâr etti. Talebenin maksadı, tekrârlar esnâsında duâyı öğrenmekti. Öğrendiğine kanâat getirince; "Bu iş çok basitmiş, ben de yapabilirim." diyerek asmadan bir yaprak aldı ve üzerine öğrendiklerini okudu. Fakat bir türlü altın olmadı. Sonra; "Efendim! Ben de sizin okuduklarınızın aynısını okuduğum hâlde yaprak altın olmadı. Sebebi nedir acabâ?" diye sordu. Azîz Mahmûd Hüdâyî de; "Evlâdım! Kimyâyı öğrenebilmek için, önce nefsi terbiye etmek icâbeder. Nefsi kimyâ etmeden, bu hallere bu mârifete kavuşulamaz." buyurdu.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî zamânında İstanbul'da vebâ salgını olmuştu. Öyle ki, her gün yüzlerce insan vebâdan ölüyordu. Her evi üzüntüye boğan bu âfet karşısında halk toplanıp Azîz Mahmûd'a başvurdular. Duâ edip, salgından kurtulabilmeleri için talebde bulundular. Fakat Mahmûd Hüdâyî; "Bu gibi hususlara karışmak bize uygun değildir." buyurduysa da, halk duâ etmesi için ısrâr ettiler. Onların bu ısrârına dayanamayan Azîz Mahmûd hazretleri; "Karacaahmed Mezarlığına gidiniz. Bir servi ağacının altında, sâdece hasırı bulunan yaşlı bir kimse oturur, İsmine Hasırpûş Dede derler. Onu bulunuz ve derdinizi anlatınız. Şâyet red ederse, bizim gönderdiğimizi söyleyiniz." dedi. Herkes sevinç içinde Karacaahmed Mezarlığına gitti. Hasırpûş Dede'yi bulup durumu anlattılar. Hasırpûş Dede önce kabûl etmedi, Mahmûd Hüdâyî'nin gönderdiğini öğrenince derhâl ayağa kalkarak ellerini açtı ve duâ etti. Gelenlere dönerek; "Bugün bir kimsenin daha cenâze namazı kılınsın da, sonra vebâ salgını dursun." dedi. O günden sonra vebâ salgınından ölen olmadı.

    Zengin bir kimse, Mahmûd Hüdâyî'nin üstünlüğünü görmek, anlamak için huzûruna gitti. Hiçkimseye göstermeden, Mahmûd Hüdâyî'nin seccâdesinin yanına elindeki altın dolu keseyi bıraktı. Ayrılmak için izin isteyince, Mahmûd Hüdâyî; "Bırakmış olduğunuz altınlar ile, hem dünyâ hem de âhiret mâmur edilebilir. Altın, velîye de deliye de lâzımdır. Onun için bu altınları, hayr yoluna sarfetmek üzere kabûlünde bir mahzur görmüyor, red etmeyi uygun bulmuyorum." deyince, o zengin; "Efendim kalbimde gizlediğim şeyleri aynen ifâde ettiniz." dedi ve Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye muhabbeti ve hürmeti artmış bir şekilde huzûrdan ayrıldı.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri, 1628 (H.1038) senesinde hakîkî âleme göçtü. Vefâtından önce talebeleriyle ve tanıdıklarıyla helâlleşti, vasiyetini yaptı. Son nefeste de Kelime-i şehâdet getirerek rûhunu teslim etti. Türbesi Üsküdar'daki dergâhındadır. Âşıkları, onu ziyâret etmekte, feyz ve bereketlerinden istifâde etmektedirler.

    Hayatta iken erkek evlatlarının hepsi vefât etmiş bulunan Hüdâyî hazretlerinin zürriyeti kızları vasıtasıyla devâm etmiştir.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî, insanların Ehl-i sünnet îtikâdında bulunmaları ve ibâdetlerini doğru yapmaları için pekçok eser yazmıştır. Bu eserlerden bâzıları şunlardır: 1) Nefâis-ül-Mecâlis, 2) Tecelliyât, 3) Dîvân-ı İlâhiyât, 4) Habbet-ül-Muhabbe, 5) Necât-ül-Garîk, 6) Tarîkatnâme, 7) Tezâkir-i Hüdâyî, 8) Ahvâl-ün- Nebiyy-il-Muhtâr Aleyhi Salevâtullah-il-Melik-i-Cebbâr, 9) Câmi-ul-Fadâil ve Kâmi-ur-Rezâil, 10) Feth-ul-Bâb ve Ref-ul-Hicâb, 11) El-Feth-ül-İlâhî, 12) Hâşiyet-ül-Kühistânî fî Şerh-il-Fıkh-ı Keydanî, 13) Hayât-ül-Ervâh ve Necât-ül-Eşbâh, 14) Tarîkat-ı Muhammediyye, 15) Vâkıât, 16) Şerhun alel- Kasîdet-il Vitriyye fî Medhi Hayr-il-Beriyye, 17) Mensûr Mevlîd-i Nebî...

    Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri oğullarından birisinin sünneti için yaptırdığı merâsim dolayısıyla "dünyâya meyletti" denilmesi üzerine şu şiiri söyledi:



    Alan sensin veren sensin kılan sen

    Ne verdinse odur dahi nemiz var

    Hakîkat üzre anlayıp bilen sen

    Ne verdinse odur dahî nemiz var



    Tutan el u ayak senden gelüpdür

    Gören göz u kulak senden gelüpdür

    Efendi dil dudak senden gelüpdür

    Ne verdinse odur dahî nemiz var



    Hudâyâ biz bu zâtı kanda bulduk

    Neye ef'âl sıfâtı kanda bulduk

    Fenâyı yâ sebâtı kanda bulduk

    Ne verdinse odur dahî nemiz var



    Bizim ahvâlimiz ey Hayy-u Kayyûm

    Cenâb-ı Pâkine hep cümle mâlûm

    Buyurdun oldu illa kaldı mâdûm

    Ne verdinse odur dahî nemiz var



    Hüdâyî'yi sen eriştir murâda

    Senindir çünkü hükm arz u semâda

    Efendi dahli yok ğayrın arada

    Ne verdinse odur dahî nemiz var



    KERÂMET VE MENKÎBELERİ
    DAHA BÜYÜK KERÂMET Mİ OLUR?
    Azîz Mahmûd Hüdâyî bir gün, Sultan Ahmed Hanla sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tâzelemek istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Pâdişâh hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü. Sultan Ahmed Hanın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı. Vâlide Sultan kalbinden; "Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin bir kerâmetini görseydim." diye geçirmişti. Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultan'ın gönlünden geçenleri anlayarak; "Hayret! Bâzıları bizim kerâmetimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn'in elimize su döküp, muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur?" buyurdu.



    SULTANLAR RİKÂBINDA YÜRÜSÜN!
    Bir gün Sultan Ahmed Han, mürşîdini ziyâret için Üsküdar'a gelmişti. Çarşıdan geçerken, Hüdâyî hazretlerinin alış-veriş ettiğini gördü. Genç Hünkâr bu esnâda attaydı. Derhal atından indi, hocasının elini öptü ve atına binmesi için ricâ etti. Bir müddetHüdâyî hazretleri at sırtında önde ve Pâdişâh da yaya olarak ardınca yürüdüler. Kısa bir süre sonra Mahmûd Hüdâyî dünyâyı titreten koca bir pâdişâhın, arkasında yaya yürümesine râzı olmadı ve; "Sultanım! Sırf hocam Muhammed Üftâde hazretlerinin duâsı ve emri yerine gelsin diye bindim. Çünkü o; "Pâdişâhlar rikâbında yürüsün." diye duâ etmişti." buyurarak atından indi. Ata tekrar Sultan Ahmed Hanı bindirdi.

    Sultan Ahmed Hanın bu hâdiseden sonra aşağıdaki beytleri söylediği belirtilir:



    "Varımı ben Hakka verdim, gayrı vârım kalmadı.

    Cümlesinden el çekip pes dü cihânım kalmadı.



    Çünkü hubbullah erişti, çekti beni kendine,

    Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.



    Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi,

    Sâfiyim, buldum safâyı dü cihânım kalmadı.



    Ahmedî der, "Yâ ilâhî! Sana şükrüm çok-durur",

    Hamdülillah aşk-ı Haktan gayri vârım kalmadı."



    BİLMİYORUM DEMEK İLMİN YARISIDIR
    "Ey oğul! Bir mecliste bulunduğun zaman az konuş. Sana sorulmayan şeye cevap verme. Bir şey sorulursa cevâbını bilmiyorsan, bilmiyorum de. Bilmediğine, bilmem demek ilmin yarısıdır. Eğer cevâbını biliyorsan, kısa cevap ver. Sözü uzatma. Mecliste bulunanlara imtihân için bir şey sorma. Onlarla münâzara ve münâkaşa etme. Kendini beğenerek en başa, yukarıya oturma. Edebe çok riâyet eyle. Edepsizlik her zaman ve her yerde yasak ve sevimsizdir. Her yerin kendine mahsus bir edebi vardır. Arkadaşlarına cömertlik et ve iyi muâmelede bulun. Dünyâ sevgisini gönülden çıkar. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak yolunda senin önüne ve yoluna bir şey engel olursa onu terk eyle.

    Ey oğul! Dünyâ ve dünyâ nîmeti hayaldir. Gök kubbesi altında hiçbir şey aynı hal üzere kalmaz, hep değişir. Onun için dünyâ malına, makâmına ve dünyâ hayâtına güvenme. Biz bu dünyâda misâfiriz, yolcuyuz. Sonunda ayrılıp gideceğiz. Sıkıntın varsa üzülme. Bir an sonra ne olacağımız belli değil."



    BU KIŞ GÜNÜÜZÜM OLUR MU?
    Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin yükselmesi bâzı talebelerin kıskançlığına yol açtı. Durumu sezen Üftâde hazretleri, Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin büyüklüğünü göstermek istedi. O sırada mevsim kış idi. Dışarıda kar yağıyor ve fırtına esiyordu. Hazret-i Üftâde talebeleri ile yemek yiyorlardı. Sofraya pilav konulunca Üftâde hazretleri; "Şimdi bağdan taze kopmuş üzüm olsa bu yemekle ne güzel giderdi." dedi. Bu söz üzerine talebeler içlerinden;

    "Bu kış günü, bu karda tâze üzüm olur mu?" diye düşünürlerken, Azîz Mahmûd Hüdâyî de kendi kendine; "Mâdem ki bu sözü hocam söyledi, mutlaka bunda bir hikmet vardır." diyerek ayağa kalktı ve; "Efendim! Müsâade ederseniz bendeniz getireyim." deyiverdi. Müsâade edilince, sepeti aldığı gibi Bursa'nın Çekirge mevkıindeki bağa gitti.Bağ karlar altında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden karları temizlediğinde, salkım salkım üzümlerin sarktığını gördü. Bunun, hocası Üftâde'nin bir kerâmeti olduğunu anlayıp, üzümleri sepete koymağa başladı. Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuş idi. Sepeti omuzuna alarak yola koyuldu. Yolda, hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştı fakat başaramadı. Çâresiz kalınca hocası Üftâde'den yardım istemek hatırına geldi ve içinden; "İmdât! Yâ mübârek hocam!" der demez, çukurun başından bir ses geldi. "Ey Mahmûd! Uzat elini de yukarı çekeyim." diyordu. Başını kaldırdığında birisinin kendisine gülümsediğini gördü. Elini uzattı. Yukarı çıktığında, bir anda o kimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak süratle dergâha doğru gitti. Hocasının huzûruna vardığında sohbet devâm ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören arkadaşları şaşırıp kaldılar. Üftâde, yardım edenin Hızır aleyhisselâm olduğunu söyledi. Talebeler, hocaları Üftâde'nin, Allahü teâlânın katında yüksek bir velî olduğunu ve Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin hocalarına olan teslîmiyetini bir kere daha anladılar.



    BEYİTLER
    HOCASININ DUÂSI
    Pâdişâh Ahmed Hanın, gördüğü bir rüyâyı,

    Güzel tâbir edince, Azîz Mahmûd Hüdâyî,



    Memnun olup bin altın gönderdi kendisine,

    Maddî sıkıntıdaydı, mübârek de o sene.



    Zîrâ bir çocukları, olacaktı o ara,

    Gerekli masraf için, elinde yoktu para.



    Hanımı diyordu ki: "Bıraktın kâdılığı,

    Dağıttın elindeki, ne varsa dünyâlığı,



    Şimdiyse, çok yakında, çocuğumuz olacak.

    Bez parçası bile yok, bu çocuğu saracak."



    O böyle söylenirken, çalındı kapı birden,

    Azîz Mahmûd Hüdâyî, açmak için giderken,



    Buyurdu ki: "Ey hâtun, kendini üzme artık,

    Belki de Hak teâlâ, gönderdi bir dünyâlık."



    Açıp da gördüler ki, hakîkaten sultandan,

    Çok büyük hediyeler, gelmişti tam o zaman.



    Hem öyle çok idi ki, hanımı etti hayret,

    Sırf bir kese içinde, altın vardı bin adet.



    Ertesi gün pâdişâh, bizzat gelip kendisi,

    Ellerini öperek, olmuştu talebesi.



    Bir gün de Sultan Ahmed gitmişti Üsküdar'a,

    Çarşıda üstâdını, görmüş idi bir ara.



    Kendisi at üstünde, üstâdı yaya idi,

    Görünce edebinden, hız ile yere indi.



    Bindirdi hocasını, hemen kendi atına,

    Geçiverdi kendi de, edeple rikâbına.



    Allah'ın velî kulu, Hüdâyî hazretleri,

    Pâdişâhın atında, biraz gitti ileri,



    Ve dünyâyı titreten, Pâdişâh Sultan Ahmed,

    Hocasının ardından, yaya gitti bir müddet.



    Sonra o mübârek zât, râzı olmadı buna,

    Hemen attan inerek, buyurdu ki sultana:



    "Bir gün benim üstâdım, Üftâde hazretleri,

    Mübârek ellerini, uzatarak ileri,



    Bana cân-ü gönülden, eylemişti bir duâ

    Buyurmuştu:"Sultanlar, yürüsün rikâbında."



    Sırf hocamın bu sözü, yerine gelsin diye,

    Rızâ göstermiş idim, atınıza binmeye."



    Pâdişâhı, atına, bindirip hemen tekrar,

    Kendi, yaya olarak, yürüdü eve kadar.



    Azîz Mahmûd Hüdâyî, hürmetine İlâhî

    Onun şefâatine, kavuştur bizi dahi.



    YALAN DÜNYÂ DEĞİL MİSİN!
    Kim umar senden vefâyı,

    Yalan dünyâ değil misin?

    Muhammed-ül-Mustafâyı,

    Alan dünyâ değil misin?



    Yürü hey vefâsız yürü,

    Sensin hod bir köhne karı,

    Nice yüzbin erden geri,

    Kalan dünyâ değil misin?



    Kimisini nâlân edip,

    Kimisini giryân edip,

    Âhir-i kâr üryân edip,

    Soyan dünyâ değil misin?



    Kasdedip halkın özüne,

    Toprak doldurup gözüne,

    Ehl-i gafletin yüzüne,

    Gülen dünyâ değil misin?



    Eğer şâh u eğer bende,

    Her kişiyi salan bende,

    Kimse mekân tutmaz sende,

    Virân dünyâ değil misin?



    Sihr ile donatıp kendin,

    Meydana salan semendin,

    Âleme mihnet kemendin,

    Salan dünyâ değil misin?



    İşin gücün dâim yalan,

    Çok kişiden arta kalan,

    Nice kere boşalarak,

    Dolan dünyâ değil misin?



    HÜDÂYÎ YOLU
    Osmanlı Pâdişâhı Birinci Sultan Ahmed,

    Bir câmi yaptırmaya, eyledi birgün niyet,



    Temel atma gününde, âlimler toplandılar,

    Kur'ân tilâvetiyle, kesildi çok hayvanlar.



    Câminin temeline, o zaman ilk kazmayı,

    Sultanın arzûsuyla, vurdu Mahmûd Hüdâyî.



    Osmanlı pâdişâhı, Sultan Ahmed Han bile,

    Yoruluncaya kadar, çalıştı kazma ile.



    Kısa zaman içinde, câmi bitti nihâyet,

    Sultan açılış için, herkesi etti dâvet.



    Ve Cumâ hutbesini, okutmak gâyesiyle,

    Üstâdı Hüdâyî'yi, çağırdı birisiyle.



    Lâkin o, otururdu, Üsküdar mevkiinde,

    Karşıya geçmek için, kıyıya geldiğinde,



    Gördü ki, fırtınadan, denizde çok dalga var,

    Cesâret edemedi, gitmeye kayıkçılar.



    Nihâyet bir tanesi, geçmeye verdi karar,

    Geçtiler selâmetle, Sarayburnu'na kadar.



    Dalgalar adam boyu ard arda geliyordu,

    Ve lâkin o kayığa, hiç zarar vermiyordu.



    Onun bindiği kayık, Allah'ın izni ile,

    Dalgalardan bir zarar, görmedi zerre bile.



    Kayığın etrafını, çevreleyen bir alan,

    Hikmet-i ilâhiyle, oluyordu süt liman.



    Gelin gibi süzülüp, vardı Sarayburnu'na,

    O gün bunu duyanlar, çok hayret etti buna.



    Üsküdar-Sarayburnu, arasına bu yüzden,

    Hüdâyî yolu diye, ad verildi o günden.



    KAYNAKLAR
    1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.2, s.372

    2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.1033

    3) Semerât-ül-Fuâd; s.145

    4) Şakâyik-ı Nu'mâniyye Zeyli (Atâî); s.760

    5) Fezleke; c.2, s.113

    6) Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi; c.1, s.479

    7) Silsilenâme-i Celvetî; s.82

    8) Lemezât-ül-Hulviyye vr. 187 a

    9) Tezâkîr-i Hüdâyî (Fâtih blm. 2572)

    10) Külliyât-ı Hazret-i Hüdâyî

    11) Hadîkat-ül-Cevâmi; c.2, s.195

    12) Menâkıb-ı Azîz Mahmûd Hüdâyî

    13) Azîz Mahmûd Hüdâyî veCelvetiyye Tarîkatı

    14) Anadolu Evliyâları; s.86-98

    15) İstanbul ve Anadolu Evliyâları; c.1, s.354

    16) Diyânet İslâm Ansiklopedisi; c.4, s.338

    17) Mektûbât, Fâtih, Nr. 2572

    18) Seyyid Azîz Mahmûd Hüdâyî, Ziver Tezveren

    19) Kutbü'l-Ârifîn Seyyid Azîz Mahmûd Hüdâyî, Hayâtı-Menâkıbı-Eserleri