• "Belki hiç bir şey
    yolunda gitmedi Ama
    hiçbir şey de beni
    yolumdan etmedi!"🌼

    Ernesto Che Guevera
  • Mümtaz Nuran'ı her eve bırakışında bunu sonuncu zannederek korkardı. Ona göre insan ruhunun en az tahammül edebildiği şey, -belki daha ötesi olmadığı, kendimize mühlet vermeden yaşamağa mecbur olduğumuz için olacak- saadettir. Istırabın içinden geçeriz. Tıpkı çalılık, taşlık bir yolda yürür, bir bataklıktan kurtulmağa çalışır gibi ondan sıyrılmağa çalışırız. Fakat saadeti bir yük gibi taşırız ve bir gün farkında olmadan yolun bir ucunda, bir köşeye bırakıveririz.
  • Ama belki de hiçbir anne baba evladını gerçekten göremez. Baktığımızda sadece kendi hatalarımızın bir yansımasını görüyoruz.
  • - Modern zamanlarda Türklerin ruhundaki göçebeliğe özgü nitelikler, onları “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü uyarınca davranmaya zorluyor. Göçebe-savaşçı ve hayvancı nitelikleri ağır basan Türk toplumu, kalabalık düşmanlara ve meşakkatli tabiat şartlarına karşı var kalma mücadelesinin gereği olan davranış kalıpları şekillendirmişti. Örneğin toplum, kişilerin savaş becerileri, savaşın disiplini esas olacak şekilde katmanlaşmış, “töre” her işin başı haline gelmişti. Türkler, tüm dinlere ve kültürlere “genel alıcı” denilebilecek bir tutumla, olağanüstü sempatiyle yaklaşıyor ama kendi inançlarına bağlılıktan taviz vermeye yanaşmıyorlardı. Var kalabilmek için yönetimde olmak gerekliliği gibi bir sonuç çıkarmışlar, her zaman bir “yönetme ideali”ni muhafaza etmişlerdi. Siyasetle ve yönetme teknikleriyle yoğun biçimde ilgileniyor, dünyaya egemen olmak istiyorlardı. Bu yüzden her zaman “nizam-ı alem ülküsü”, “Cihan hakimiyeti mefkûresi” gibi adlarla anılan amaçlar modern Türk siyasal oluşumlarının ideolojilerinde de yerini bulacaktı. Türk’le nasıl yönetecekleri üzerinde çok kafa yoruyorlardı ama neyle yöneteceklerini yani kültür politikaları konusunda ellerinde çok kozları yoktu. Uygarlık ürünlerini hep ödünç almak durumundaydılar. Bitmek bilmeyen yönetme idealini ödünç kültürlerle gerçekleştirmek zorunda kalmak Türklerin tarihsel açmazıydı. İşte sözünü ettiğimiz, “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü, bu açmazda kendisine bir hayat alanı buluyordu. Yönetme idealiyle hareket eden ama kendi uygarlığını geliştirememiştir bir topluluğun bu formülü izlemekten başka şansı yoktu.
    Bugün de “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü, kendisini dış politikamızdan bilim ve teknoloji anlayışımıza kadar her alanda gösteriyor. İnsanımızın zihinsel işleyişinin temelleri de bu formüle dayanıyor. Elbette “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!”me formülüne bağlı bir düşünce ve davranış tarzının birçok avantajı var. Örneğin “tarihsel geriliği” böyle bir formülasyonla aşmaya çalışmak, bizi şimdiki halde eski sosyalist ülkelerden daha ileri götürmüş durumda. Askerlik ve savaş teknolojileri açısından da bu formülün çok işe yaradığı tartışma götürmez. Yine aynı formül sayesinde, çok rahatlıkla tıbbımızın, yeniliklere milliyetçi bağnazlıkları nedeniyle direnen Avrupa tıbbından daha iyi bir konuma geldiğini söylemek mümkün.
    Ancak bu tür “izlemeci” bir formüle dayanmanın yol açtığı bazı sorunlar da kaçınılmaz. Örneğin bu formülasyon yüzünden içeriğine bakılmaksızın, renkli gazete renksiz gazeteye, renkli televizyon renksiz televizyona, televizyon gazete ve kitaba tercih ediliyor, tüketim tutumlarını bu tercihler belirliyor. Maalesef halkın gözünde tarihsel olarak geri olanı temsil eden yazılı basının ve matbuatın bu ülkede gelişmesi için uygun bir psikolojik zemin artık yok. Bugün bilişim teknolojilerinde baş döndürücü gelişmeler oluyor. Bu teknolojilerden en yüksek verimi almak ancak sistemli bir organizasyonla mümkün. Ülke genelinde, organizasyonel düzeyde bilişim standartları sağlanmadan her yeni gelişmeye ayak uydurmaya çalışmanın dev bir israftan başka bir faydası olmayacağı açık. En son üretilmiş ve pahalı cep telefonları ile yeni teknolojili televizyonlara gösterdiğimiz rağbette bizden daha önde gelen bir başka millet olduğunu sanmıyorum. Her ne kadar onda da belirgin bir israf ve hatalı kullanım söz konusuysa da aynı yüksek oranları, bilgisayar kullanımında göremiyoruz. En pahalı, en yeni televizyon için ne gerekiyorsa yapıp bilgisayar teknolojilerindeki gelişmeleri es geçmemizin nedeni, yazıyla başımızın hoş olmamasında aranmalı.
    Aynı sorun otomotiv sektörü için de geçerli: Yeniye ve güçlüye ulaşmanın biricik erdem olduğu ülkemizde lüks otomobillerin sayısındaki müthiş artışı görünce, insan, “Bu lüks arabalar yerine daha mütevazı olanlar seçilseydi, belki Türkiye’nin ulaşım sorunu kalmazdı” diye düşünmeden edemiyor. Almanya dışında, nüfusuna göre en çok sayıda mersedes otomobile sahip olan ülkenin Türkiye olması, hepimizin oturup kara kara düşünmesini gerektiriyor. Ülkemizin karayolu taşımacılığına saplanıp kalması, hükümetlerin ve belediyelerin hala en büyük övünçlerinin yol yapımı olması rasyonaliteden uzak, gösteriş ve şatafata dayalı anlayışımızla, yeni ve güçlü, bireysel otomobil kullanımına düşkünlüğümüzle yakından ilişkili.
    “En iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü uyarınca davranmamız ev, site, konut yapımı ve ev-içi aygıt teknolojileri açısından ise, bırakın israfı, artık gündelik yaşantımızı komediye dönüştüren görüntülerle karşılaşmamıza neden oluyor.
    Türklerin “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü uyarınca Batı uygarlığıyla baş etmeye çalışmanın bir yolunu aradığı fikrinin sorgulanacağı alanlardan birisi de “çok partili demokratik sistem”e geçişimiz. Acaba siyasal rejimimizin demokrasi olmasına karar verme sürecinde, Batı’ya yetişmek, omlardan geri kalmamak arzusu ne derece rol oynamıştı?
    Öte yandan göçebeliğin demokrasiye yatkınlığı konusunda da birtakım görüşler öne sürülüyor. Örneğin Türk beylerinin savaş ve başka mekana göç gibi önemli kararlarda boyun ileri gelenlerinden bir kurultay oluşturduğu söyleniyor. Demokrasi zaten Türklerin göçebe yaşama tarzlarında, psikolojilerinde, doğalarında yer etmiş bir rejim olduğu için mi bu kadar kolay benimsenmiştir?
  • Kim bilir, belki de insanın bunları anlaması için ağrıyan bir kalbe gereksinimi vardır.
    Stefan Zweig
    Sayfa 61 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • 126 syf.
    ·1 günde·9/10
    Dostluğu gereksiz laf kalabalıklığı yapmadan derinlemesine anlatan bir başyapıt. Süslü sözlere gereksinim duymamış, Lennie’nin George’a domates salçam olsa yemezdim hepsini sana bırakırdım demesi yetiyor bu dostluğu anlamamıza.
    Umut edebilmenin, hayal kurabilmenin insanı güçlendireceği kuşkusuz. Kitap da baştan sonra bu fikirle donatılmış. Hele bir de insanın yanında bu hayallere var gücüyle inanan bir dostu olunca o hayallerin hep hayal olarak kalacağını bilse bile vazgeçmez o hayali kurmaktan. Bir süre sonra daha sıkı sıkı inanır kendi anlattığına.
    Ayriyeten kitap siyah beyaz ırkçılığını güzel işlemiş. Kitabın ortalarında zenci kelimesinin anlamını bilmeyen Lennie diğer insanlarla aralarında bir fark olmadığına inandırmıştır siyahi seyis Crooks’u. Hatta onlarla kendi sahibi olacakları çiftlikte yaşamaya heves ettirmiştir. Tam bu noktada ırkçılık kaybedecek derken diğer insanların gelmesi ile tekrar kabuğuna çekilmiştir Crooks. Vazgeçmiştir onlarla çiftliğe gelme hayalinden... Belki de hiçbir şeyin değişmeyeceğini anlamıştır tekrardan...
    Kitabın sonunda istemediğimiz ne kadar çok şey yapmak zorunda bırakıyor bu hayat bizi diye düşündüm. Bazen sırf sevdiğinizin canı daha fazla yanmasın, insan olmayı başaramamış farelerin elinde işkence görmesin diye onu kendiniz öldürmek zorunda kalırsınız, sırf ölürken mutlu olsun diye. Hayalini yaşayarak ölsün diye. Çünkü dayanamayacaksınızdır onun bağırışlarına. Yine de başka bir son düşünülemez miydi demekten kendimi alamıyorum. Lennie’nin yerini bilen George bir şekilde onunla birlikte kaçamaz mıydı? Diğer yandan kaçsa nereye kadar kaçacaklardı, bu kaçışın illa bir yerde sonu olacaktı.
  • - Devlet’te, Platon iyi toplumun, filozof tarafından, sıradan insanlara kabul ettireceği akılcı ilkelerle yönetilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Farabi, Peygamber Muhammed’in tam da Platon’un öngördüğü türden yönetici olduğunu kabul eder. O zamana bağlı olmayan hakikatleri halkın anlayabileceği imgesel biçimlerle anlatmıştır, yani İslam Platon’un ülküsel toplumunu kurmak için son derece uygundur. Şia belki de bu tasarımı yürütmek için en uygun İslami biçimi benimsemiştir çünkü onların bilge imam kültü vardır. Farabi sufi olmasına karşın vahyi tamamıyla doğal bir işlem olarak görüyordu. İnsani endişelerden uzak Yunan filozoflarının Tanrısı muhtemelen, geleneksel vahiy öğretisinin bildirdiği gibi insanlarla konuşmuyor ve dünya işlerine karışmıyordu. Bu, Tanrı’nın Farabi’nin ana endişeleri dışında kaldığı anlamına da gelmez. Tanrı onun felsefesinin merkezinde yer alıyordu ve risalesi Tanrı tartışmasıyla başlıyordu. Ama bu Aristoteles ve Plotinos’un Tanrı’sıydı. Bütün varlıkların ilkiydi. Areopagites Dionysos’un mistik felsefesiyle yetişmiş Hristiyan bir Yunanlı, Tanrı’yı üstün de olsa yalnızca bir başka varlık yapan bir kurama şiddetle itiraz ederdi. Fakat Farabi Aristoteles’e yakındı. Tanrı’nın dünyayı “ aniden “ yaratmaya karar verdiğine inanmıyordu. Bu uygunsuz değişimler içime bir ezeli ve durağan bir Tanrı anlamına gelirdi.
    Yunanlılar gibi Farabi de Tek’ten her biri Batlamyus’un kürelerinden birini ortaya çıkaran on ardışık yayılımla veya “ anlak “ la ezeli olarak işleyen bir süreç görüyordu. Dış gökler, sabit yıldızlar küresi, Satürn, Jüpiter, Mars, Güneş, Venüs, Merkür ve ay küresi. Kendi ay altı dünyamıza geldiğimizde zıt yönlerde gelişen hiyerarşinin farkına varıyoruz, cansız maddeyle başlayıp bitki ve hayvanlardan insana geliyoruz. İnsanın ruh ve zihni tanrısal Akıl’dan bir parça alırken, gövdesi topraktan geliyor. Platon ve Plotinos tarafından anlatılan arınmayla insanlar topraktan gelen prangalarını atabiliyor ve Tanrı’ya, doğal yuvalarına dönebiliyorlar.