• "...Oblomovluk, bir asosyallik değil, antisosyallik, tembellik değil şuurlu atalet, agorafobi değil, bir varoluş trajedisidir. İnsanlara, topluma ve dünyaya duyulan bir nefretin değil, tanrıya ve kadere sitemin ifadesidir. Oblomov, temiz yürekli, iyi niyetli, dürüst ve zeki bir kişiliktir. Duygusal ve saftır. İnançlı ve ahlaklıdır. Her şeyi yarına bırakmak, ertelemek, eyleme geçmemek "sorumsuzluğun" ürünü değil, tersine sorumluluk duygusuyla irkilmenin yarattığı donukluğun sonucudur. Oblomov, uyuşukluk değil, belki fazla uyanıklığın; hayata yukardan bakmanın, bütün sonuçları görerek "son"ları karşılamak istememenin yıkılmışlığıdır. Yalnızlık, "sigara külü kadar yanlızlık"tır, Oblomov. İçe dönmek, kendinden ibaret bir dünya kurarak yaşama havlu atmaktır. "Gölge etmeyin başka ihsan istemem demektir". Ölümü, "yaşayan ölü" haline dönüşerek yenmek, hayat kıvılcımlarını yok ederek ölümün işlevini elinden almaktır."[Açık Mektuplar, Ahmet Özcan(https://eksisozluk.com/entry/28424679)

    Heyt be! Şu tanımlamanın vuruculuğuna, gücüne bi’ bakın hele.

    Tanrıya ve kadere sitemin ifadesi,
    irkilmenin yarattığı donukluk,
    fazla uyanıklık ve şuurlu atalet...

    Nedir, yazarın kalemini sivrilten bu kadar?
    Eğer hayal değilse bütün bunlar,
    Atfedilen bu özelliklerin yükünü
    Hangi varlık taşır?
    Taşıyabilir?
    Oblomov kadar?




    Belki siz de fark etmişsinizdir yukarıdaki metinde
    Geçmiş Oblomov ile Oblomovluk iç içe
    Bir eleştirmendir nedeni bunun
    Biz de fazla uzatmadan
    Verelim eline mikrofonu
    (Burası pek olmadı sanki ama neyse...)

    Oblomov mu yoksa Oblomovluk mu demeden önce, Rus yazının şaşaalı senelerini geçirdiği 19.yy a bi’ bakalım. Kimler yok ki? Puşkin, Lermontov, Gogol, Turgenyev, Çernişevski. Devam edeyim mi? Gonçarov, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov ve Maksim Gorki. Romanlarında hep isyan ettikleri o makûs talihleri, gerçek hayatta yüzlerine gülmüş meğerse. Bunun yanında, bu edebî zenginlik eleştirmenleri ortaya çıkartmış, eleştirmenler de romanlardaki derinliği.[XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Yazıları, Ö. Aydın Süer]

    Bu roman üzerine yazılan, icra edeni de popülerleştiren ‘’Oblomovluk Nedir?’’ adlı denemedir. Deneme yayınlandığında yazarı, Nikolay Dobrolyubov, 23 yaşında olmasına rağmen edebiyat çevrelerinde önde gelen bir eleştirmen olarak görülüyordu. Materyalist filozof ve ‘’Ne Yapmalı?’’nın yazarı Çernişevski’nin müriti olan Dobrolyubov’ın yazdığı bu deneme, bir ‘’klasik’’ halini aldı ve Gonçarov veya Oblomov üzerine düşüncelerini dile getirmek isteyenler Dobrolyubov’u öğrenmeden bu işe adımlarını atamadılar.[‘’What is Oblomovism’’, Nikolay Dobrolyubov]
    [‘’Dobroliubov's Critique of Oblomov: Polemics and Psychology’’, Alfred Kuhn]

    Oblomov’un yazarı Gonçarov da Dobrolyubov’dan övgüyle şöyle bahseder bir mektubunda: ‘’Oblomovluğu ilgilendiren ve onu oluşturan budur, bunun üstüne daha fazlası söylenemez. [...] Bu denemeden sonra eleştirmenler, eğer kendilerini tekrarlamak istemiyorlarsa, ya yalandan karşı çıkacaklardır ya da (romandaki) kadınlar hakkında konuşacaklardır. [...] O, beni hayrete düşürdü, bir sanatçının aklında neler olup bittiğini anlamasıyla. Bir sanatçı olmadığı halde.’’ [Kuhn]

    Merak. Merak ediyorsunuz değil mi? Nedir bu koca insanları bu kadar hayrete düşüren, bu cesur sözleri sarf ettiren? Ya da fos mı çıkacak bu abartılmış sözler? Göreceğiz... Fakat öncesinde, şu kitaba bir dönelim.




    Bir kitabı yüzeysel bir şekilde anlamak için olay örgüsüne başvurabiliriz. Şanslıyız ki bu metinde olay örgüsü oldukça sade. Yazar, hikâyenin kapılarını, Oblomov yatarken açar, uzun bir süre de öyle devam eder. Kitabın sonunda da yatıyordur, ama farklı bir yerde. Oldukça basit, değil mi?

    Hadi biraz daha detaylandıralım. Bir ev, evin içinde oda, odada bir yatak ve yatakta da bir adam, Oblomov. Uzun bir süredir odasından dahi çıkmamış. Çıkmasına da gerek yok. Çocukluğundan beri bakıcılığını yapan Zahar da ne güne duruyor? Hikâyedeki ana karakterlerden olan Ştoltz gelmeden önce bir iki kişi onu ziyaret ediyor, birisi dışarı davet ediyor ama o kesinlikle taviz vermiyor, diğeri de tokatçının teki.

    Derken, Ştoltz, yani eski dostu gelir. Ştoltz, onu ‘’dünyayla’’ etkileşime geçirmede başarılı olur, uzun uzun dil dökmeler sonucunda. Günlerce gezer dururlar, Oblomov alışkın değildir fakat Ştoltz onun motivasyonunu tetiklemiştir. Evet, şimdi de biraz aşk katalım hikâyeye. Ştoltz, Oblomov’u arkadaşı Olga ile tanıştırır. Birbirlerinden etkilenen Olga ile Oblomov, aşkın dalgalı denizlerine açılacaklardır. Dalgalı olmasının sebebi, Oblomov’un kişiliğinden gelen kuruntulu düşünceleridir. Şöyle ki kendisini Olga için yeterli görmeyip daha iyi erkeklerin bulunduğundan bahsetmiştir ayrılma mektubunda. Lâkin, Olga bunları hoşgörüyle karşılayıp böyle düşünmesini Oblomov’un iyi niyetinden kaynaklandığını düşünmüştür. Oblomov’u ‘’Oblomov’’ yapan bir diğer olay ise Olga ile evlenmeden önce çiftliğe gidip ordaki duruma el atması gerekmiştir ama, tahmin edeceğiniz üzere Oblomovluk gereği bu iş ona ağır gelir. İşte tam bu noktada da Olga’nın Oblomov’u Oblomovluktan çıkarma umutları tamamıyla söner. Bu arada Oblomov eski evinde yaşamıyordur. Olga ile evlilik sonrası planları için farklı bir yerde bir(iki de olabilir) oda tutmuştu. Bu evde kendisi haricinde dul bir kadın, onun erkek kardeşi ve bir de çocuklar vardır. Kadının kardeşi sabahtan akşama kadar iştedir, pek gözükmez ortalıkta.(Oblomov’u dolandırdığını da laf arasında belirtelim.) Kadın ise durmaksızın ev işleriyle uğraşıyordur, ayrıca Oblomov’a güzel güzel yemekler de yapıyordur. (Gonçarov’un bu karakterde annesini yansıttığı öne sürülür.)[Kuhn] Oblomov ise hâlâ aynı Oblomov’dur. Gün geçtikçe samimi olurlar, ilerleyen zamanlarda da evlenirler. Oblomovukla geçen huzur dolu günler ardından, hareketsiz yaşam ve ağır beslenme de karakterimizin hazin sonunu getirecektir. Olga ise Ştoltz ile evlenmiştir o arada.





    Şimdi de gözde münekkit Dobrolyubov’un çalışmasına göz atalım. Yazısında doğal olarak en çok yeri Oblomov’a ayırmış. Diğer karakterlere gereken önemi vermemesi gözden kaçmıyor. Fakat, şahsi tercihi de olabilir. Oblomov’un özelliklerinden bahsettikten sonra Rus edebiyatında daha önce yazılmış eserlerde Oblomovluktan muzdarip karakterler bulunduğunu aktarmış. Örneğin, Puşkin’in Onegin’i, Zamanımızın Bir Kahramanı’nın Peçorin’i, Ölü Canlar’ın Tentetnikov’u... Dahası, aşağıda göreceğiniz gibi Oblomovluğu âdeta millileştirmiştir.(bkz. 2. örnek) Oblomov’un hayatı, çocukluğu ve hayali de kapsayacak şekilde oldukça ayrıntılı incelenmiş ve bazı çıkarımlar da yapılmış. Yazısından bazı alıntılar:(değişiklik yapılmıştır)[Dobrolyubov]

    +Oblomov aslında tembel değildi. Oblomov’un isteklerinin başkaları tarafından yerine getirilmesi onu bu hale getirmiştir. Bir nevi köle olmuştur. (Dobrolyubov’un alttan alta sezdirdiği yetiştirme tarzının hayatı şekillendireceğidir. Bu konuda dönemin bir diğer eleştirmeni Herzen ile tartışması olacaktır.) O romandaki herkesin kölesi, Zahar’ın bile. Zahar’ın mı Oblomov’un mu sözünün daha çok geçtiğini söylemek zordur. Bütün durumlarda eğer Zahar bir şeyi yapmak istemezse yapmaz, Oblomov istemeyip kendi isterse de yapar. Bu normaldir: Zahar en azından bir şeyler yapabilir fakat Oblomov değil. Matyeviç ve Tarantiyev’in Oblomov’un sözlerine uyması ise entelektüel gelişim farkındandır.

    +Ne zaman bürokrasiden şikayet eden bir memur görsem, bilirim ki o bir Oblomov’dur.
    Ne zaman ordu geçidinin yavaşlığından şikayet eden bir ordu yetkilisi görsem, en ufak bir şüphem kalmaz ki o bir Oblomov’dur.
    ...

    +Gonçarov’un yarattığı kadın tiplerini analiz etmeye girişmek kadın ruhunun uzman bilgisini gerektirir. Bu nitelikten yoksun olmamız nedeniyle Gonçarov’un (yarattığı) kadınlarına sadece hayran kalmamız mümkündür.

    Alfred Kuhn’un Dobrolyubov’un bu çalışması üzerine yazdığı makaleyi de okumak ufkumuzu açacaktır, sanıyorum. Kuhn’a göre Dobrolyubov’un analizini okumak, eğer onun edebi hassaslıktan yoksun olduğunu, biricik ilgi alanının sanatın toplumla olan ilişkisi olduğunu ve yazarlara ne yazmaları gerektiğini dikte ettiğini bilmez isek, imkansızdır. Dobrolyubov, insanların gözünde radikal, kızgın, uzlaşılmaz, dediği dedik ve saldırgandı. İlk olarak, Dobrolyubov’un eleştirisi özgün değildir. Gonçarov’un ilk romanı, Olağan Hikâye, yayınlandığında Belinski aynı şeyleri 20 sene öncesinde söylemişti.(Not: Olağan Hikâye, Oblomov’un hayali dünyasını (Oblomovka) anlatan ve kitaptan ayrı bir bölüm olarak 10 sene önce yayınlanmıştır.) Ama, bu onun intihal yaptığı veya özgün düşünceden yoksun olduğu anlamına gelmez. Rus eleştirisinde Belinski’nin otoritesine yaranmak için bu yolu izlemiştir. (Edebi yazıların akıbeti Belinski’nin iki dudağı arasındaydı o zamanlar. Geçer not verdikleri göğe çıkartılır, vermedikleri yerin dibine batırılırdı. Birnevi edebiyatın Aristoteles’i olmuş.) Dobrolyubov, Rus edebiyatında Oblomovluğa örnekler verip benzerlikleri gösterirken aslında 1830-40 arasında Rus entelektüel yaşamını domine eden idealist liberalleri tek bir çatı altında topluyordu. Yukarıda söylemiştik, Dobrolyubov’un tartıştığı bir Herzen vardı. Şunu da söyleyelim ki Herzen’e göre roman, yarı ölü ve taşlaşmış birisini anlamsız detaylarla bitkin bir dille anlatmıştır. Herzen’in farkında olmadığı, Dobrolyubov’un bu ‘’gereksiz adamlara’’ saldırmasının sebebi gerçekte kendisinin de bir tür ‘’gereksiz adam’’ olmasıdır. Yani kendisine olan kızgınlığının dışavurumudur bu eleştirisi. Daha da uzatmamak için burada kesiyorum fakat eleştirmenimizin hüzünlü hayatı ve Oblomovluğunu okumanızı tavsiye ederim.[Kuhn]




    Onegin’ler, Peçorin’ler, Felâtun Bey’ler... Felâtun Bey mi? Ne yani o da mı bir tür Oblomov? Kısmen.[Felâtun Bey ve Oblomov’un ayrıntılı biçimde karşılaştırılması için bkz. ‘’Batılılaşan İki İmparatorluğun Roman Kahramanları: Felâtun Bey ile Râkım Efendi ve Oblomov Romanlarına Karşılaştırmalı Bir Bakış’’, Fatih Dinçer]

    19.yüzyıla geldiğimizde Avrupa’nın ekonomik kalkınmışlığı ve bunun diğer alanlara yansıması diğer devletler tarafından fark edilmişti. Batı ile temasta bulunup bu gelişmişlikten mahrum kalan bazı ülkeler, örneğin Osmanlı ve Rusya, çareyi Batılılaşmada buldu. Askeri alanda başlayan bu değişim, edebiyata da sıçradı. Edebiyata olan etkisi ise, Türk romanında ‘’alafranga züppe’’, Rus romanında ise ‘’gereksiz adam’’ tiplerinin ortaya çıkışı olarak gösterilebilir.

    Yazınımızda bunun ilk örneği Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey’i olmakla birlikte, ‘’alafranga züppe’’ yaratma konusunda oldukça becerikliyiz. Örneğin, Araba Sevdası’nda Bihruz, Kiralık Konak’taki Servet Bey, Seniha ve Cemil, Mai ve Siyah’ta Ahmet Cemil, Aşk-ı Memnu’da Behlül... Peki ‘’alafranga’’ ne demek? Kısaca, Batı kültüründen etkilenmiş olandır. Fakat bu etkilenme şu şekillerde olabilir:1)Ahmet Mithat’taki gibi iyi yönlerini alan, 2)Hüseyin Rahmi’deki gibi kötü yönleri alan, 3)Ömer Seyfettin’deki gibi komik duruma düşen, 4)Yakup Kadri’deki gibi hain olan.

    Rus edebiyatında ise eleştirmen Dobrolyubov tarafından ortaya konan ‘’gereksiz adam’’ kavramı, Puşkin’in Yevgeniy Onegin’i ile başlıyor. Sonrasında, Zamanımızın Kahramanı’ndaki Peçorin ve Turgenyev’in Rudin’i olarak devam ediyor. En tipik ve ünlü olanı ise kuşkusuz Oblomov’dur. Tümüne baktığımızda ise, bu karakterlerin ortak özelliği, düşündükleri hâlde harekete geç(e)memeleridir. Yevgeniy Onegin’i aslında Rusların ‘’alafranga züppesi’’ olarak tanımlayabiliriz. Kendisi, aileden zengin, gösteriş meraklısı ve tam bir balo müdavimi. Kısacası, Batı’nın sadece kötü(!) ahlâkını almış. Aylaklık ve can sıkıntısı ise Yevgeniy Onegin ile Oblomov’u aynı potaya(‘’gereksiz adam’’) koymamızı sağlar.[‘’Osmanlı ve Rus Toplumlarında Medeniyet Değişmesi: Bihruz’lar ve Oblomov’lar’’, Nihayet Arslan]



    Biraz daha mı Oblomov’dan bahsetsek?
    Oblomov’dan söz açıldığında işler değişir. O, seleflerinden farklıdır, özgündür.
    Kendisi bütün gün yatağında, hırkası(?)[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik) sırtında, yaveri ise emrindedir. Günün büyük bir bölümünü düşünceleriyle geçirir, geri kalan zamanlarda ise ya uyur ya da uyuklar. En çok düşündüğü şeyler arasında kendi yaşamı ve hayâlleri vardır. Hayatını başkalarıyla kıyaslar. Bütün gün miskinlik yaptığını kendi de biliyordur, farkındadır. Fakat, memnundur, ona göre zaten böyle olmalıdır. Kendisine tek tük gelen ziyaretçilerin o koşuşturmacalı hayatlarını dinledikçe verdiği karar daha bir kesinlik kazanır. Demek istediğim o ki bu bilinçli bir tercihtir. Hayâller demiştik. Oblomov hayâller konusunda bizden ayrılır. Biz? Oblomov, insanlara veya diğer roman kahramanlarına benzemez. Amacı, toplumda ayrıcalıklı bir mesleğe sahip olmak, bilmem ne kadar para kazanmak veyahut düşmanları öldürmek değildir. Ona göre amaç ortadan kaldırılmalıdır. (Ortadan kaldırmak yanlış oldu.) Çünkü amaç hareket gerektirir. Hayat minimum değişiklikle devam etmelidir. Değişikliğin olduğu yerde rahatsızlıklar oluşabilir.




    Herhangi bir şiiri veya kitabı okuduktan sonra veyahut bir filmi bitirdikten sonra o eser hakkında yazılmış okumaları incelemek oldukça keyiflidir. Popülaritesinden mütevellit Oblomov bu konuda sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Oblomov’u anlamakta kararlı, derinlere inmek konusunda cesur ve bu yazıyı bitirecek kadar işsiz iseniz, e hadi öyleyse devam!

    Katharina Hansen Löve’e göre hikâyedeki karakterler şu şekilde üç gruba ayrılabilir: Oblomov’un grubu(Zahar ve Matyevna dahil), Ştoltz’un grubu(Olga ve Tarantiyev dahil) ve ziyaretçiler(1. ve 2. bölümdeki). Birinci ve ikinci grup arasındaki zıtlık ise statik-dinamik dünya görüşü olarak tanımlanabilir. Olay örgüsünün basitliği göz önüne alındığında, statik olanın diğerine ağır bastığı rahatlıkla gözlenebilir. Gonçarov Oblomov’u bize tanıtırken, büyük ‘’koruyucu katmanlardan’’ küçüklerine doğru geçer: sokak, ev, yandaki daire, odanın duvarları ve yatağı. Bütün bu ‘’koruyucu katmanların’’ bir anlamı olmalı değil mi? Mesela, düşman olan dış dünyaya karşı koruma. Bu dış dünyadan tehditlerin gelmesi de savımızı güçlendirir(köyündeki muhasebecisinin onu köye çağırması, ev sahibinin ona evini boşaltmasını söylemesi). Ayrıca, ‘’içeride’’ ve ‘’dışarıda’’ olarak karakterler de konumlandırılabilir(Oblomov, Zahar ve Tarantiyev, Ştoltz). Oblomov’un taşındığı Vyborg bölgesi nehrin diğer tarafında bulunmaktadır. Yani bir sınırın ötesindedir. Aynı Oblomov’un hayalindeki dünyada olduğu gibi. Orada da sınırın diğer kısmı ölümdür. Oraya taşınmayı ilk başta istemez. Orada onu bekleyen tehlikeler vardır, rüyasında onu bekleyen kurtlar gibi.
    Taşındıktan sonra, Olga ile fiziken aralarında mesafe açılacaktır ve bu duygusal ilişkilerine de ayrıca yansıyacaktır. Dahası, nehrin donması aralarına aşılmaz bir engel olarak ortaya çıkacaktır. İşler durulduktan sonra, taşındığı evinde hayaline kavuşacaktır. Oblomovka’sı artık dünyadadır. Şaşırtıcı bir düşünce de şu ki Oblomov ile bir keşiş arasında büyük benzerlikler bulunmakta. Sosyal hayatında ve işinde sorunlar yaşayan Oblomov, iç dünyasına yönelmiş ve kendini düşünmeye adamıştır.(Tam olarak olmasa da) Bir keşişe benzer şekilde.

    Hikâyedeki bazı metaforlar: yüksek, alçak; aşağı, yukarı; üst, alt; açık, kapalı; içerisi; dışarısı.[‘’The Structure of Space in I.A. Goncharov’s Oblomov’’, Katherina Hansen Löve]

    Oblomov karakteri çoğunlukla maceradan sakınan bir tip olarak resmedildi ve yorumlandı. Bazen de gelişmek istemeyen bir karakter olarak. Birazdan göreceğiniz okumada ise Oblomov’u ve diğer karakterleri hareketlilik bağlamında ele alıp fiziken geniş çaplı çıkarımlar yapacağız. Uzatmadan, sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, Oblomov’u modern-öncesi ekonomi, Ştoltz’u ise kapitalizmin emeklemesi olarak eşleştireceğiz.

    Oblomov yayınlandığı dönemde Rusya’da önemli ekonomik ve sosyal değişiklikler yaşanıyordu. Endüstrileşme, köleliğin kaldırılması, demir yolunun genişlemesi, nüfusta artış... Rusya ve ekonomisi değişiyordu, kısacası. Ekonomik liberalizm yayılmaya başlıyor ve bu da, sınırların geçilmesi, değişim, sirkülasyon vb. kavramları açığa çıkartıyordu. Adı geçen kavramlar ise şüphesiz hareketliliği gerektiriyor. Bu roman bağlamında ise, Oblomov’un durgunluğu ve Ştoltz’un gezginliği bizim başlangıç noktamızdır. Oblomov’un hareketten kaçması kapitalist pazara girmek istememesi ile özdeşleştirilirken Oblomov’un hayalindeki dünya ise modern-öncesi, kapitalizm-öncesi ve feodal bir idil olarak görülebilir. Oblomovka’nın dışındaki her yerin uzak ve dışarıya seyahatin imkansız gözükmesi de modern-öncesi dünya algısı ile ilgilidir. Çünkü, ulaşımın yeterince gelişmiş olmaması insanları zorunda olmadıkça hareket etmemeye itmiştir. Oblomovka’ya benzer olarak Oblomov’un taşındığı Vyborg Caddesi’ndeki ev de Petersburg sınırlarında olmasına rağmen biraz uzak ve izole idi. Oblomov’un doktorunun yurtdışına seyahat tavsiyesi, masasında duran kitabın isminin Afrika’ya Seyahat olması da savı güçlendiren detaylardan. Oblomovka’da, hatırlayacağınız üzere, yatırım yapma, kâr elde etme gibi modern döneme ait uygulamalar bulunmuyordu. Oblomovka insanları kendi ürettiklerini kullanıyordu. İşte bunlar, Löve’nin belirttiği gibi modern-öncesi döneme ait pratikler. Fakat, Ştoltz’un köye el atmasından birkaç sene sonra orada da bazı radikal değişiklikler gerçekleşecektir. Diğer yanda ise, Ştoltz sürekli hareket halinde. Tam da kapitalist ekonomi şeklini yansıtacak şekilde. Aslında kapitalistten çok kapitalizm. Hı? Ştoltz kapitalizmin kendisi. Niçin? Hikâyede önemli bir karakter olmasına rağmen pek de öne çıkmıyor. Bu yüzden onu bir karakter olarak düşünmektense bir temsil olarak düşünmek daha makul. Romandaki bir diğer kişi, Olga, bu durumda Rusya’nın kendisi olur, eğer bu açıdan bakacak olursak. Rusya kapitalistleşir, Olga da Ştoltz’un olur.[‘’The World on the Back of a Fish: Mobility, Immobility, and Economics in Oblomov’’, Anne Lounsbery]




    Burada da gruplandırmaya dahil edemediğim alıntılar:

    Hikâye dört mevsimden oluşuyor, ana karakterin ruhsal değişimiyle paralellik gösteriyor. Örneğin Olga ile yakınlık kurarken bahar mevsimi yaşanıyor idi.[Kaynağı unuttum.]

    Oblomov dışındaki diğer karakterlerin metinde bulunmasının temel amacı, aslına bakarsanız, Oblomov’un tasvirini güçlendirmektir.
    ‘’Tüm diğer kişiler, ne denli önemli olurlarsa olsunlar, öncelikle Oblomov’un kişiliğinin yansıtılmasında aracıdırlar. Örneğin Zahar, Oblomov’un ‘’bey’’ kişiliğinin, Olga ‘’duygu dünyasının’’, Ştoltz ‘’dostluk anlayışının’’ ortaya konmasında yardımcı olurlar.’’[Süer]

    ‘’Gonçarov, bu iki tiple aslında Doğu insanı ile Batı insanını karşı karşıya getirmiştir. Ştoltz’un babası Alman’dır. Alman terbiyesiyle büyümüştür. Hayatı algılayışı bir Avrupalınınki gibidir. Diğer yandan Gonçarov, romanda Ştoltz’un, Rus annesinden Doğu terbiyesinin de iyi yanlarını aldığını belirterek, onu Doğu ve Batı’nın iyi bir sentezi olarak sunar. Bu nedenle de Ştoltz, Ahmet Midhat Efendi’nin Rakım’ı ya da Nasuh’u gibi idealize edilmiş bir tiptir.’’[Arslan]

    Oblomov’un salt kurgu ürünü olmadığını, o zamanları yansıttığını da şuradan anlayabiliriz: ‘’Lenin, toplumun tüm kesimlerinin Oblomovluktan etkilendiğinden, Bolşeviklerin arasında bile Oblomov’ların var olduğundan, Oblomovluğun ne kadar dirençli olduğundan şu satırlarla söz ediyordu:
    Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’lar kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.’’[(https://kayiprihtim.com/...me/oblomov-inceleme/)

    Dostoyevski, ‘’Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.’’ demişti. Benzer şekilde, Des Essientes, Ignatius Reilly, Zoyd Wheeler ve çağımızın bütün ‘’coach potato’’ örnekleri de Oblomov’un ‘’sabahlığından’’[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik) çıkmıştır.[(http://thelectern.blogspot.com/...ou-you-might-as.html)




    Son sözlerimizi söylerken kitabın yazarı Gonçarov’a biraz değinmek gerek. Bilinen bir gerçektir ki yazarlar oluşturdukları karakterlere kendi benliklerinden birtakım özellikler de ekler. Gonçarov’un bu eseri 12-13 senede bitirmesi, onun da Oblomovluk ‘’hastalığına’’ yakalandığını gösterir.(Günde sadece bir sayfa yazsa, kitap yaklaşık 600 sayfa, en geç 2 senede bitirmesi gerekirdi.) Neyse ki çabuk(!) ‘’iyileşmiş’’ ve romanını bitirmiştir.[Ö. Aydın Süer] Kitapta Oblomov’un hayal dünyasını anlatan bölüm(Olağan Hikâye) ilk olarak 1849’da yayınlanmış. Daha sonrasında, yaklaşık 10 yıl, kitap tamamlanmıştır. Fakat, bu gecikmelerinden dolayı onu suçlayamayız. Çünkü kendisinin yoğun bir bürokrasi hayatı mevcuttu o dönemde.[Being and Laziness, Joseph Frank, newrepublic.com]

    ‘’Yazarın ana karakterine «Oblomov» ismini vermesi tesadüfi değildir. Rusça’da ‘’oblom’’ kelimesi, ‘’enkaz’’ anlamına gelmektedir. Bu manayla da Oblomov karakterinin hazin sonuna dair bir sezgi yaratılmak istenmiştir. Ayrıca Rusça’daki ‘‘oblo’’(çember,çevre) sözcüğünden türetildiği göz önünde bulundurularak karakterin bir çember içinde yetiştirilmesi de vurgulanmıştır.’’[(http://tucrubelerimiz.com/...ic-goncarov-oblomov/) Gonçarov’un ayrıca Olağan Bir Öykü ve Yamaç adlı kitapları bulunmaktadır. Oblomov’un çevirmeni Ergin Altay’a göre, “Gonçarov üçlünün birinci kitabı Olağan Bir Öykü’de (1847) Aleksandr Aduyev’in; ikinci kitabı Oblomov’da (1859) Oblomov’un; üçüncü kitabı Yamaç’ta (1869) da Rayski’nin kişiliğinde Rusya’nın tarihsel gelişiminin belli bir devresini anlatmıştır.”[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik)
  • İnsan!

    Garip,çözülemez,tahmin edilemez,ne istediği/isteyeceği kestirilemez bir acayip canlı formu.Kuşkusuz gezegen üzerindeki en zeki ama aynı zamanda acımasız format.

    Robert WINSTON bu kitabında insan içgüdüsünü araştırıyor,savannah'ın ilkel toplumlarından günümüze Psikoloji,Sosyoloji,Biyoloji,Antropoloji,Fizyoloji,Cinsellik dürtüsü,Özgecilik,Kıskançlık,Ahlak,Din ve İçgüdü konularını ele almış ilgi çekici,kendisini rahatlıkla okutabilen bir çalışma.Bazı konuların bizim memlekette tabu olduğunu düşünürsek,HARARI'nin kitabı Sapiens'i çağrıştıran,hatta paralel çizgilerde ilerleyen birçok konu var ama kesinlikle aynı dil değil.

    Kitabı okuyunca insanın katetmiş olduğu yolda hem zeka,hemde fiziksel değişimini (aslında değişmemesi mi desem çıkamadım işin içinden),kültürler arası farklılıklarla izah etmeye çalışmış.Olmuş mu?Bence çok güzel olmuş.

    İçgüdülerimiz,şiddet,aşk,cinselik DNA'mız da mı işli?Acaba bu hislerle birlikte mi doğarız yoksa içinde yaşadığımız toplumun kültürel yapısı mı bizi yönlendirir.

    Kitabı okurken çoğu bölümde eğlenceli yazılar var,ama bir bölüm var ki bizim toplumun kültürel yapısı DANK!! diye kafanıza vuruveriyor :) Nemi? 'Çok seviyordum öldürdüm Hakim Bey'

    Kitabı okursanız eğer sundan eminim Kadınlar diyecek ki 'işte!Erkekler her zaman her yerde aynı!
    Erkeklerde diyecek ki 'Vayy kadınlara bak az değillermiş valla!'

    Aşağıda kitaptan azbuçuk bişiler çaldım spoiler yerine geçmez merak etme oku bu kadarcık seyi ;)

    Okunası kitaplardan biri,ben ilgi ile okudum.

    Aşağıdaki Linkte İzlemek isteyeceğiniz bir belgesel var.

    https://www.youtube.com/watch?v=0fYyGGs9Qwg

    KİTAPTAN ;
    --------------------------------------

    Evrim acımasızdır ve yaratıcılığının sonu yoktur. Evrimin acı, üzüntü ve ahlak tanımayışı pek çok farklı türün çeşitli üyelerinin başlarına gelenlerden anlaşılmaktadır: Sürüye yeni
    gelen erkekler tarafından öldürülen aslan yavruları; kamikaze karıncalar; çiftleşme sırasında dişi örümcekler tarafından mideye indirilen erkek örümcekler; intihar eden asker
    karıncalar. Hepsi de matematiksel denklemlere göre hareket etmektedirler. Genleri için en iyi olan şeyi yapmaktadırlar.İnsanlar da vahşi ve anormal görünen eylemler gerçekleştirebilmektedirler.
    Bu kötü davranışların en kötülerinden biri bebek öldürmedir. İnsan nasıl olur da yeni doğmuş bir bebeğin gülümsemesi karşısında duyduğu sıcak ve sevecen hisleri bir kenara itip soğukkanlı bir katile dönüşebilir? Çocuk öldürmek gerçekten içgüdülerimizle ilgili bir şey olabilir mi?
    Aslında, bebek öldürme ister modem ister geleneksel olsun bilinen her kültürün gelenekleri arasında yer almaktadır.

    Venezüella'daki Orinoco Irmağı boyunda yaşayan Yanomamo halkı zaman zaman bebek öldürme uygulaması gerçekleştirmektedir. Napoleon Chagnon bu halk arasında yaptığı
    araştırmalarda eğer bir kadın ilkinden çok kısa süre sonra ikinci çocuğunu yaparsa o kadının ikinci bebeğini öldürmek zorunda bırakıldığını bildirmektedir. Bir köy liderinin
    karısı kendisinin tam olarak böyle bir şey yaptığını belirtmiştir.Ve kadın bu hareketinin sebebinin sütünü iki yaşındaki ilk çocuğuna ayırmak zorunda olması olduğunu söylemiştir.
    Ama bu kararı vermek zorunda oluşu bebeğini öldürdüğü için acı çekmesini engellememiştir. Sevgi, hatta bir canlının yavrusuna beslediği sevgi bile, tüm öteki faktörlere ağır basmamaktadır.

    ---------------------------------------

    Büyük kuzey İtalya kent devletlerinden biri olan Floransa' da yazılmış beş yüz yaşındaki bir kitabın insanın evrimine ilişkin modem teoriler üzerinde etkili olduğu ortaya çıkmıştır.
    Niccolo Machiavelli'nin bu en çok bilinen eseri 1513 yılında yazılan ama yazarın ölümünden sonra 1532' de yayımlanan Prens adlı kitaptır. Eser prenslerin hile dahil her türlü yola
    başvurarak kendi topraklarını kontrol altında tutmaları gerektiği temasını işler. Machiavelli "amaca ulaşmak için her yol mubahtır" özdeyişinin amansız savunucularındandı.
    Prens'in birkaç yerinde Machiavelli kuzey İtalya'nın Romagna bölgesinin kötü şöhretli tiranı Cesare Borgia'yı över. Prens manipülasyon ve kontrol konulan açısından bir ders kitabı
    niteliğindedir. Okuruna, sinsice taktikler kullanmanın ve istediğini elde etmek için yalan söyleyip hile yapmanın kurallarınıanlatır. Machiavelli bize rol yapmamız gerektiğini söyler.Örneğin "cömert lideri" oynayabilir, böylece karanlık motivasyonlarımızı ve kendi çıkarlarımızı gözetmekten başka
    en ufak bir kaygı taşımadığımız gerçeğini gizleyebiliriz.Machiavelli şöyle yazar: "Örneğin, merhametli, güvenilir, insancıl,masum, dindar görünmek (ve öyle olmak) faydalıdır,ama yine de, eğer öyle olmamanız gerekirse tutumunuzu kolaylıkla değiştirebilmeniz ve ters yöne çevirebilmeniz için, bu görünümün dozunu iyi ayarlamalısınız."

    -------------------------------------

    İnsanlar neden şiddete başvurur?
    Şiddet eğiliminin bir patoloji olduğu fikri yıllardır dile getirilmektedir.Patolojiler insan zihni ya da vücudunun bir yönünün uygun şekilde işlememeye başladığı durumları anlatırlar. Karaciğer hastalığı gibi, beyinde bazı biyokimyasal değişimlerle birlikte ortaya çıkan şizofreni de bir patolojidir. O halde, belki de şiddet zihinsel bir rahatsızlığın belirtisi, zihinsel süreçlerimizde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun işaretidir.
  • "İnsan durmaksızın ölmektedir.Bilinen ölüm,insanın en son ölümüdür sadece."
  • 20. yüzyılın bize öğretmiş olduğu bir ders varsa, o da kesinlikle güç ve milliyetçilik tehlikesi hakkında olmalıdır. Defalarca olduğu gibi, liberaller, sosyalistler ve enternasyonalistler bu güçlere ve yoğun mantıksızlıklara karşı savunmasızca yakalanırlar. George Orwell 1941 yılında milliyetçilik hakkında şunları yazmıştır: “…belirgin bir kuvvet olarak ardında hiçbir şey kalmamıştır. Hıristiyanlık ve uluslararası sosyalizm ile karşılaştırıldığında neredeyse hasır altında kalmış kadar zayıftır.” Milliyetçilik sadece tarihçilerin ve politikacıların değil, insan psikolojisi ile ilgilenen herkes için önemli bir konu olmuştur.

    Milliyetçiliğin Doğası

    Milliyetçilik ile yurtseverliği karşılaştırarak başlamak bu konuyu anlama açısından bize yardımcı olabilir. Bu kelimeler belli ki farklı insanlar için farklı anlamlara denk gelmektedir, fakat genel olarak “milliyetçilik” çoğunlukla kötü çağrışımlara sahipken, “yurtseverlik” olumlu çağrışımlara sahip olmuştur.  Bir yurtsever doğduğu ya da ait hissettiği yerde kendisini heyecanlı hisseder, fakat bu duygu kibar, anlayışlı ve akılcıdır. Yurtseverler duygularını kontrol altında tutar ve onların hayal ürününe veyahut kör bir aidiyete dönüşmesine izin vermezler.

    Yurtseverler ayrıca ülkeleri hakkındaki en iyi şeyleri överler: espri anlayışı, yemekleri, edebiyatı, sanatı vs. Ancak bu tip şeyler olumlu ve herkese açıktır- dünyayı zenginleştirirler. Yani, örneğin, Fransız bir yurtsever  “Ülkemi ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ olduğu için seviyorum” dediği zaman, bunu demesinin sebebi bu tip düşüncelerin başkalarını etkileyeceğine inanmış olmasıdır. Ulusal kahraman yurtseverler, amiral ya da savaş kumandanı olmaktansa büyük hayırsever ve şair olmayı tercih eder. Yurtseverler ayrıca her grubun kendi güçlülükleri ve zayıflıkları olduğunu ve her grubun sunabileceği farklı bir şeyi olduğunu kabul edecektir.

    Bununla birlikte “milliyetçilik” kelimesi gerçekler ile çok da bağlantılı olmayan aşırı duyguları işaret etmektedir. Ayrıca saldırganlığı da barındırır: iddia etme, zorbalık yapma ve domine etme ihtiyacı. Milliyetçilik bazen de ırkçılık ile birlikte kullanılabilir. Irkçılığın ise en belirgin örneği, ulusal gurur kaynağının, Nordik ya da Kuzey Avrupa’nın üstün ırk olduğu fikrinin olduğu Nazi Almanyasıdır. Fakat Naziler bu konuda türünün tek örneği değildir. 1930’lu yıllarda birçok Japon kendi ırklarının üstünlüğüne inanmıştır. Erken dönem İrlanda milliyetçiliğinde bile bazı İrlandalı Keltlerin materyalist Anglosaksonlardan daha hassas, ruhani ve hayal gücüne bağlı oldukları bir ırkçı dönem vardı. (Örneğin İrlandalı yazar James Joyceromanı Ulysses’te bu tip fikirleri tiye almıştır.)

    Milliyetçilik, aynı zamanda kendi ülkesini sevmekten ziyade, başka bir ülkeye karşı saygısızlıkla tamamen olumsuz bir şekilde körüklenebilir. Diğer bir deyişle, bir kişi doğmuş olduğu ülkeye kayıtsız kalabilir ancak kendi ülkesinin komşuları için yoğun bir antipati geliştirebilir ve herhangi bir farklılığı da abartabilir. Bu durum özellikle komşu ülke daha büyük, zengin ya da daha popüler olduğunda geçerlidir. İnsanlar sıklıkla bu tip başarıları neredeyse kişisel algılayarak, kendilerini aşağılanmış hisseder.

    Kaçış ve Öz-benlik Saygısı

    Peki insanlar neden milliyetçi olur? Bunun ilk ve en belirgin sebebi şudur, milliyetçilik bir kaçış sunar. Bireyler, daha büyük bir kimliği alarak, kendilerininkinden kaçarlar. Böylece, John kendisini küçük, değersiz ve sevilmemiş hissedebilir; fakat eğer onun ulusu zengin ve güçlüyse, bu durum ona hiçbir zaman bilemediği bir öz saygıya sahip olmayı sağlayacaktır.

    Doğaldır ki, bazı insanlar kendini ait hissetme duygusuna tamamen sahip olmamıştır. İngiliz Psikiyatrist R.D. Laing bu durumu açıklamak için “ontolojik güvensizlik” kalıbını kullanmıştır ve bununla anlatmaya çalıştığı şey gerçek, derin, içsel benliğinizin ve gerçekten kim olduğunuz duygusunun kabul edilemez olduğu, hatta gerçek dışı olduğu duygusudur. Aşırı keskin örneklerde bu durum şizofrenik bir çöküşe sebep olabilmektedir. Daha açıkça ifade edilecek olursa, böyle insanlar kendilerine daha güçlü kişilikleri bağlamaktadır. Örneğin ilişkilerde çoğunlukla karşılarındaki kişilerin siyasi görüşlerini, sanat zevklerini ve verdikleri herhangi bir kararı benimseyip,  kendilerini unutup giderler. Bu tip insanlar için ulus, onlara daima bağlı kalabilecekleri stabil bir kimlik sağlar.

    Diğerleri için ise milliyetçilik hayata anlam ve amaç vermektedir. Hitler bunun en belirgin örneğidir. Birçok milliyetçi gibi, kendisi özel hayatında mutsuzdur: fakir, amaçsız ve başarısız bir sanatçı. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği zaman Hitler’i kutlayan ünlü fotoğrafçı, hayatı birden yön değiştiren bir adamın sırıtan yüzünü göstermiştir.

    Bu tip şeyler, ulusları eleştirilen kişilerin, milliyetçilikle yükselişe geçen irrasyonel duyguları ve çoğunlukla agresif ve hatta zarar verme eğiliminde olan kişilerin tepkisini açığa çıkartır.  Aslında, kendileriyle dalga geçilmesinden çok, onların ulusuyla dalga geçildiğinde daha agresif bir tutum sergilerler. Bu kesinlikle pek çok insanın kendi milletini kendisinden çok dikkate aldığını göstermektedir. Bir kişinin gururu, öz saygısı ve hatta hayattaki amacı kendisinden daha büyük bir bütünlüğün başarı ya da başarısızlığına bağlı olduğunda, bu durum çok da şaşırtıcı değildir. 

    Takıntı

    Takıntı, milliyetçiliğin bir diğer özelliğidir. Bir milliyetçi kendi ülkesinin başarısına ya da başarısızlığına çok fazla bağlandığı zaman, bunun zaferi de felaketi de o kişiyi tamamen tüketecektir. Fakat milliyetçiler her şeyi ulusal kimliklerine bağlama eğilimindedirler. Bu yüzden, örneğin uluslarının ordusunun ve ekonomisinin üstün olduğunu iddia etmekle kalmayacak, aynı zamanda yemeklerinin, sporunun, ikliminin, hatta herkesi gölgede bırakacak manzaralarının da üstün olduğunu savunacaktır.

    Milliyetçiler, ayrıca başka insanların, ülke bayraklarının uygun biçimde gösterilmesi gibi konularda umursamaz olmaları konusunda da oldukça hassas olacaklardır. Ayrıca mümkün olduğu her anda çok önemli bir şeyi icat eden ya da keşfedenin kendi ülkeleri olduğunu ve başkalarının bu zaferleri çaldığını iddia ederek, bu konudaki yanlışları düzeltmek için can atacaklardır.

    Ayrıca milliyetçiler yanlış bir biçimde diğer insanların da bu takıntılarını paylaştığını varsaymaktadır. Bu nedenle her hakaretin kasıtlı olduğunu varsaymak için çok aceleci olacaklardır. Aslında, diğer insanlar çoğunlukla bazı tarihsel figürlerin isimlerini yanlış telaffuz ederken ya da bazı tarihsel gerçekleri gözden kaçırırken tamamen masumca hareket ederler.

    Hayal Dünyası ve Reddediş

    Gerçek milliyetçiler hayal dünyasını tercih ederek gerçek olanı sevmez ve bunun yerine onu reddederler. Bu tip bir direnişi seyretmek şaşırtıcı olabilir, özellikle konu bazı tarihsel figürlerin itibarı hakkında konuşmaya geldiği zaman. Bu figürler çok büyük hatalara sahip olsalar ve bu hatalar da göz önüne konulsa dahi, milliyetçiler bu tip eleştirileri propaganda ya da düpedüz bir yalan olarak görerek reddederler. Tabii ki, benzer suçlamalar rakip ülkenin kahramanı hakkında yapıldığı zaman, bunları tereddüt etmeksizin gönüllü biçimde kabul edeceklerdir!

    Milliyetçiler aynı zamanda tarihsel hataları ve aşağılanmaları kabul etmekte güçlük yaşayarak geçmişte kalma konusunda çok zaman harcarlar. Kabul etmek yerine, kişisel olarak sıklıkla tarihi yeniden yazmaya çalışacaklardır. Onların ulusları bir istisna olduğu için, bu tip hataların herhangi bir anlamı yoktur ve bu hatalar anlamsız olduğu için, milliyetçi nedenlerden ötürü, en azından çoğunluğun inandığı biçimde gerçekleşmiş olamaz. Milliyetçi bir kişiye ülkesinin geçmişte utanç verici bir şey yaptığını söylediğinizde alacağınız cevap muhtemelen tarihin kazananlar tarafından yazıldığı ya da insanların onun ülkesini kıskandığı olacaktır. Bu kişiler gazete ya da tarihsel bir kitap okurken çoğunlukla sevdikleri şeyleri seçerek ya da görmeyi sevmedikleri şeyleri gözden kaçırarak, unutarak ya da tamamen bakmayarak seçici bir dikkate sahip olacaklardır.

    Tutarsızlık

    Milliyetçi birisine kendi komşusunun askeri güçlerinin toplu tecavüze karıştığını ya da partizanları vurduğunu söylediğinizde, size hemen inanacaktır. Komşusunun aslında barbar olduğunu ve medeni olmadığı için bunun beklenebilecek tek şey olduğunu söyleyecektir. Kendi ulusunun tam olarak aynı şeyi yaptığı ortaya çıktığında ise bunu reddedecektir. Ona fotoğraflar gösterdiğiniz zaman bunların sahte olduğunu söyleyecektir. Ona ezici ve reddedilemez kanıtlar sunduğunuzda, tutarsızlık karşısında şaşırıp kalırsınız. Peki, onun ne söylemesini beklersiniz? Savaş yüzünden travma geçiren erkekler, asla evlerinde davranmadıkları gibi davranırlar. Tecavüzler bu kolektif delirmişliğin bir parçasıdır. Partizanları vurmak için, yapılması gereken yapılmıştır ve Cenevre Sözleşmesi sadece üniformalıları koruduğu için bu gayet haklı bir tutum olarak görülür.

    Milliyetçilerin bağlılık duygularını değiştirdikleri, mükemmeliyetçi olma sanrılarını bir ulustan diğerine geçirdikleri bilinir. Diğerleri kendileri hakkındaki kendi algılayışlarını değiştireceklerdir. Örneğin, Fransa ve İngiltere’deki 1930’lu yılları eleştirerek ve hatta kendi ülkelerini iğneleyerek geçiren pek çok sol görüşlü kişi, Nazi Almanyası’na karşı savaş başladığı zaman hararetli biçimde milliyetçilik savunucusu olmuştur. Ayrıca sıklıkla belirtildiği gibi, pek çok adı bilinen milliyetçi lider, önderlik ettiği ülkede doğmamıştır bile. Örneğin Stalin bir Gürcü iken Hitler ise bir Alman değil, bir Avusturyalıdır!

    Başka bir ulusun duygularını etkilemede tabii ki yanlış bir şey yoktur ve bu tip bir etkileşimi akıl hastalıkları ile eş görmek son derece saçmadır. Bununla birlikte, söz konusu olan aşırı milliyetçilik olduğunda bazı garip, hatta rahatsız eden psikolojik rahatsızlıklar tekrar eder. Korkunç bir dehşet ve yıkım söz konusu olduğunda da milliyetçilik (özellikle de nükleer silah çağında) ortaya çıkabilir ve bu tip kişisel özelliklerin anlaşılması gerekmektedir.

    Yazan: Mark Goddart
    Çeviren: Pınar Eldemir
    Kaynak: healthguidance

    Düşünbil
  • Bir şeyler, önceden bilinen anlamlarını ansızın yitirecek ve önceden belirlendiği sanılan sıralardan çıkacak oldu mu, bizde gülme duygusu uyandırır. (Moskova‘da yetiştirilmiş bir Marksistin yıldız falına inanması gibi). Demek ki, aslında gülmek, şeytanın etki alanına giren bir şey. Gülmede uğursuz bir yan var (bir şeyler, sanıldığından çok değişik biçimde birden şekil değiştiriveriyor), ama öte yandan insanı hafifleten iyileştirici bir yanı da var (bazı şeyler bize sanıldıklarından daha hafif görünmeye başlıyor, bizi daha özgürce yaşamaya bırakıyor, o sert ciddiyetlerinin ağırlığı altında ezilmemizi önlüyor).
  • Kitap üç bölümden oluşuyor.
    1 - Aşk Hakkında Her Şey,
    Birinci bölümde yazar, bugüne kadar aşk hakkında yazılan birçok şeyi reddederek bambaşka şeyler anlatıyor. Örnek verecek olursak, 'Allah aşkı yoktur!' diyerek bilinen kalıpların ötesine geçip yepyeni bir tartışma başlatıyor. İlginç olansa tartışma konusu değil, tartışmanın başladığı anda yazarın lehine sonuçlanıyor olmasıdır; çünkü dünyanın en akıllı insanı kıvrak zekâsı ve usta kalemiyle konuyu kendine has üslubu çerçevesinde akıl almaz bir noktaya taşıyor. 

    Sokrat, Eflatun, Aristo gibi ünlü filozofların kadın ve aşk konusundaki gaflarına da değinen Demirkıran, Arthur Schopenhauer'dan Nietzsche'ye, Dimaşklı Yuhanna'dan Aziz Jerome'a, Magdeburg'lu Mathilde'den Chritine Ebner'e, Büyük İskender'den Napolyon'a, Şeyh Bedrettin'den Hallac-ı Mansur'a, Mimar Sinan'dan Fuzuli'ye kadar tarihe damgasını vuran birçok insanın bilinmeyen yönlerini açığa çıkarıyor. 

    2 - Evlilik Hakkında Her Şey,
    Yazar kitabın bu bölümünden evli erkeklerin eşlerini arabalarıyla, evli kadınların da kocalarını dantelli havlularıyla aldattığına işaret ediyor mesela.
    Evlilik konusuna derinlemesine bir bakışla yaklaşan Erdal Demirkıran, eşlerin kendilerini sorgulamasını sağlayacak ifadeleriyle dikkat çekiyor. Yazar kitabının bu bölümünde 'sadece erkekler okusun!' ve 'sadece kadınlar okusun!' diye iki başlık atmış ve bu başlıkların altını ilginç tavsiyelerle doldurmuş. Demirkıran'a göre kitabın bu bölümü birçok evliliği kurtaracak ilginç bir içerik taşıyor. 

    3 - Cehennem Hakkında Bazı Şeyler,
    Zihinde oluşturulabilen bir Cehennem'den bahsediyor dünyanın en akıllı insanı. 'Canını sıkan kim varsa yolla bu Cehennem'e ve kurtul!' diyor yazar kitabın bu bölümünde. Ve bölümün sonunda 'Bağır Taşı Üzerine' başlığıyla kaleme aldığı yazıyla, kitabın köşesinde okuruna sunduğu 'Bağır Taşı' hakkında bir açıklama yapan Demirkıran, bu taşın ne anlama geldiğini ve nasıl kullanılacağını da özetliyor.
  • 1900’lü yılların başında yaşamış olan ve çocuk eğitimiyle ilgili çalışmaları ve yazdığı eserlerle tanınan Anton Makarenko, yalnızca SSCB’nin değil, tüm dünyanın en iyi eğitimcilerinden birisidir. Maria Montessori ve Anton Makarenko, UNESCO tarafından modern eğitimin temellerini atan iki pedagog olarak tanınmışlardır.
    Makarenko, yaşadığı dönemde bir mucitti; günümüzde son derece aşikâr olarak bilinen şeyleri keşfetti. Örneğin, dünya genelinde öğretmenlerin sevgiyi göz ardı ettiklerinden ve hatta söz konusu eğitim olduğunda bunun gereksiz olarak görüldüğünden bahsetti. Makarenko, mutlu bir birey yetiştirmenin sevgi olmadan imkânsız olduğundan emindi.

    İşte size bu büyük pedagogun, psikologun ve yazarın en önemli fikirlerinden bir derleme;
    1 - Eğitimin en önemli parçası, sizin kendi davranışlarınızdır: Çocuğunuzu yalnızca onunla konuşurken, ona öğretirken ya da bir şeyler yapmasını söylerken eğittiğinizi asla düşünmeyin. Çocuğunuzun yetişmesine hayatınızın her anında yardımcı oluyorsunuz – evde olmadığınızda bile. Giyinişiniz ya da insanlarla konuşma şekliniz, mutluluğu ya da üzüntüyü gösterişiniz, arkadaşlarınıza ya da düşmanlarınıza davranış şekliniz, gülüşünüz ya da gazete okuyuşunuz; tüm bunlar bir çocuğun yetişmesinde önemlidir. Ruh halinizdeki en küçük farklılığı fark ederler. Düşüncelerinizdeki her bir değişimi yakalarlar – siz farkında olmasanız da.

    2 - Eğitim için açık ve sahici ama ciddi bir ton gereklidir: Bu üç özellik, hayatın gerçekliği için vazgeçilmezdir. Ciddiyet, üzgün olduğunuz anlamına gelmez. Hakiki olun, ruh halinizin an ile ve ailenizde yaşananların gerçekliği ile eşleşmesini sağlayın.

    3 - Her ebeveynin, çocuğunda tam olarak ne görmek istediğini anlaması gerekiyor: Bir ebeveyn olarak, kendi arzularınız konusunda net olun. Etraflıca düşünün; nihayetinde kendi hatalarınızı görebileceksiniz. Bunun cesaretinizi kırmasına izin vermeyin; önünüzde takip edebileceğiniz birçok doğru yol var.

    4 - Çocuğunuzu iyi tanımanız gerekiyor: Şu an nerede? Kiminle, ne yapıyor? Elbette ki çocuğunuza mümkün olduğunca özgürlük tanımalısınız. Çocuğunun yalnızca sizinkilere değil, farklı bakış açılarına da maruz kalması gerekiyor. Çocuğunuzun insanlardaki ve olaylardaki iyiyi ve kötüyü tanıyabilmesine yardımcı olmanız gerek. Ve bu doğal süreç, korunaklı bir bölgede oluşamaz.

    5 - Eğitimin anahtarı, organize olabilmektir: Eğitim, küçük hataları affetmez. Eğitim, olayların ilgisizlikle ele alınmasını da kaldıramaz. İyi bir organizasyon, her bir detayın kontrol altında alınabilmesini sağlar. Küçük detaylar, hayatın her anında, her gününde, her saatindedir; hayatı tamamlayan bu küçük detaylardır. Eğitim, bol miktarda zamandan çok, zamanın akıllıca kullanılmasını gerektirir.

    6 - Zorla yardım etmeye çalışmayın; ama yardımcı olmaktan mutluluk duyun: Ebeveynden gelen yardım, zorla, sıkıcı ya da sinir bozucu olmamalıdır. Bazen çocuğunuzun biraz zorlanması gerekir; zorlukların üstesinden gelmeyi ve daha karmaşık sorunları kendi kendine çözmeyi öğrenebilmeleri için. Daima çocuğunuzun nasıl çalıştığını görmeyi deneyin. Asla tamamen kaybolmuş, kafası karışmış, çaresiz bir durumda kalmalarına izin vermeyin. Bazen çocuğunuz, sizin dikkatinizi görmeye ihtiyaç duyar; ancak daha da önemlisi ona duyduğunuz güveni.

    7 - Elde ettiği sonuçlar için onu asla ödüllendirmeyin, cezalandırmayın: Söz konusu iş yapmak olduğunda bir takdir ya da ceza sistemi uygulamak göründüğü kadar yararlı değildir. Çocuğunuzu mutlu eden şey, bir soruna sahip olmak ve bunu kendi kendine çözebilmek olmalıdır. Maharetine, becerikliliğine ve kullandığı yöntemlere dair onayınız, verebileceğiniz en iyi ödüldür. Ancak övgüyü aşırı kullanmamaya dikkat etmek gerekiyor. Çocuğunuzu arkadaşlarının önünde övmemelisiniz. Dahası, başka insanların yanında cezadan ya da kötü yapılan bir işten bahsetmemelisiniz. Söz konusu olan ana konu, işin tamamlanması ve elinden gelenin en iyisini yapmış olması.

    8 - Bir çocuk, kendi değerini bilmeden başkalarını sevmeyi öğrenemez: Sevmek, sevgiyi tanımak ve mutlu olmak; tüm bunlar, kendinize saygı duymak ve öz-değerinizi bilmek demektir.

    9 - Asla kendinizi bir çocuk için feda etmeyin: Ebeveynlerin sıklıkla şikâyet ettiklerini duyarız. “Çocuklarımıza her şeyimizi veriyoruz. Kendi mutluluğumuz da dâhil olmak üzere her şeyimizi feda ediyoruz.” Bu, bir çocuğa yapılabilecek en kötü şey, berbat bir hediye. Çocuğunuzu zehirlemekse amacınız, ona kendi mutluluğunuzdan bir damla sunabilirsiniz. İşe yarayacaktır.

    10 - Kişi, çocuğa nasıl mutlu olunabileceğini öğretemez; ancak kişi, çocuğu mutlu olmasını sağlayacak bir şekilde eğitebilir: Büyük pedagogdan harika bir alıntı: “Sevgi, en müthiştir duygudur; harikalar yaratır, yeni insanlar ve en büyük insani değerleri yaratır.”alıntı