• 418 syf.
    ·3 günde·8/10
    - Polisin kabusu, yılbaşı geceleridir. Herkesin gülüp eğlendiği, mutlulukla dans ettiği o gece, polisler için korkunç saatler demektir; öğleden sonra başlayıp yeni yılın ilk günü ışıyıncaya kadar süren, bir türlü bitmek bilmeyen kanlı, karanlık bir kabus. Bunları düşündüğümüz yeni yılın ilk saatlerinde Tarlabaşı'nda bulunan bir erkek cesediyle başlıyoruz aksiyona. Barbut İhsan, Kara Nizam, Saltanat Süleyman, Titiz Tarık, Pire Necmi, Janti Cemal, isimlerinden de anlaşılacağı gibi birbirinden farklı ve estetik biçimde kitaba yerleştirilmiş karakterler. Bunların arasında ne ararsanız var. Uyuşturucu işinden, kumarhane işletene, kadın pazarlayana, tetikçisine, hainine kadar hepsi var. ''Burası bizim semtimiz, sokakta bir kedi çiğnense, bir cam kırılsa haberimiz olur.'' diyorsunuz, diyorsunuz da burnunuzun ucundaki cinayeti kim işledi? Haberiniz yok. Başkomiser Nevzat bu görev için seçilmiş kişi tabii ki. Bu olayı aydınlatacak kişi O'ndan başkası olamazdı zaten.

    - Başkomiser Nevzat, yardımcısı Ali ve kriminologumuz Zeynep kolları sıvayıp cinayet için şüphelileri sorguya çekerek ve delilleri toplayarak yola koyuluyorlar. Kitap sadece cinayet üzerine yazılmış bir polisiye roman değil, sayfaları karıştırdıkça önümüze çıkan, içimizi ısıttığı kadar yüreğimizi burkacak hikayelerle de karşılaşıyoruz. Başkomiser Nevzat'ın ''Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'' kitabın da adını taşıyan lakabından nasıl vazgeçmek zorunda kaldığı beni çok hüzünlendirdi. İçten içe bazı konuları yaşadığı olaylarla harmanlayarak ilerlemesi esere akıcılık ve derinlik kazandırmış. Örneğin olay Tarlabaşı'nda geçiyor ve yazar sık sık buradaki kentsel dönüşümden faydalanıp oradaki yaşayanlara zulüm edip mallarına zorla el koyan mafya babalarına, imar çakallarına ve bu işten rant sağlayacak herkesten şikayetçi. Kitabımızdaki birkaç gencin geçmişi Gezi Parkı protestolarına dayanıyor, yazar bunu da boş geçmeyerek güzel bir hikayeyle süslemiş. Evgenia yengenin Yunanistan'dan akrabalar gelir de geçmişimizde bu topraklarda yaşanan en büyük UTANÇ günlerinden biri olan 6-7 Eylül olaylarına değinmeden olur mu ? Yazarımız bunu da içimize işleyecek şekilde kazımayı başarmış.

    - Sizce bu cinayet neden işlenmiştir? Mafya babasının en iyi adamısınız ve ondan gizli iş çevirip, ona ihanet ettiğiniz için mi? Yoksa yamuk yaptığınız başka biri mi öldürmüştür. Kumarda varını yoğunu aldığınız birinin intikamı mı? Pek tekin bi adam değil sonuçta maktul. Çok yakışıklı olduğu söyleniyor, etrafı da kadınlarla dolu üstelik. Kadınlar arası kıskançlıktan doğan bir sebepten mi acaba? Kitabı okurken bunları çokça düşüneceksiniz ve emin olabilirsiniz ki kitap tam bir bilinmez. Başladığı yer belli ama kışkırtmalar, mahallede yaşanan olayların tetiklediği kalabalığın gösterileri, mafya babalarının parsel ve insan kavgası, kişilerin kendi çıkarları derken kendimizi her adım attığımızda daha büyük bir boşluğa doğru sürüklenirken buluyoruz. Bir an diyorsunuz ki bu mafya babası ne kadar da yufka yürekli. Değil adam öldürmek karıncayı bile incitmez. Sonra da karşınıza başka bir şey çıkıyor ve aynı kişi için bu babasını bile kesmiştir diyorsunuz. Duygusal olarak ta sürekli iniş çıkışların olduğu bir eser. Her an silahlar patlayacak, bir yerden baskın yiyeceğiz diye korkarak bekliyoruz. Bu kitap cinayet çözümlenmeden bitecek diye bir düşünce oluşmuştu tam kafamda. Ne yaparsanız yapın doğru sonuca ulaşamayacağınız bir senaryo var çünkü. Katil hem herkes olabilir hem de hiç kimse olmayabilir. Böyle karışık bir durum derken hiç ummadığınız bir yerde ipin ucunu yakalıyor Başkomiserimiz ve bütün sorular cevaplarına kavuşuyor.

    - Keyifle okuduğum bir Ahmet Ümit romanıydı. Herkese tavsiye ederim.
  • 420 syf.
    ·3 günde·1/10
    “90’lı yıllardaydı; iç savaş vardı, hem aydının hem de edebiyatın sonunu, elitleri hedef alan bu iç savaş hazırladı. Aydınlar suikastlarla, edebiyatçılar ise Madımak’ ta öldürüldüler. Kırılanların yerini, tekellerin basın sözcüleri ile Orhan Pamuk, Elif Şafak ya da TSK’nın bünyesinden dışarı attığı İskender Pala türünden yazıcılar aldılar. Hastalık, edebiyat alanında, pek az belirtiyle ilerlemişti; görünür olduğunda, ölümcül hale geldiğini söyleyebiliyoruz. Çünkü artık, 1990 ve 2000’lerdeydik ve karşımıza edebiyat diye iki İslamist, Elif Şafak ve İskender Pala –geçtiğimiz hafta, müfrit Cumhuriyet karşıtı Mümtazer Türköne ile birlikte Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na atandı- çıkarılıyordu. Yavaş bir ölümdü ve belki de hiç fark etmeden ölmüştük. Hastalığın izleri ise 70’lere uzanıyordu; bugün teşhis edebiliyoruz… (bu paragraf, 28 Aralık 2011 tarihli Aydınlık Gazetesi’nde, Okan İrtem’ in “Aydın ile edebiyat” makalesinden alıntılanmıştır)

    Elif Şafak, genç ve güzel bir kadındı. Ünlü olmak, özellikle de kendisinin ait olduğunu düşündüğü topraklarda ünlenmek, romancı olmak istiyordu. Dünya üzerinde bu derece büyük bir yığın, sürüsüne bereket edebiyat ürünü varken, onların arasından sıyrılmak ve herkesçe “bilinmeyi” hayal ediyordu; tam da yaradılış mucizesinde Tanrının insanı yaratma nedeniyle birebir örtüşmek istercesine. 90’ların başlarında, Amerika New York’ta yaşıyordu. Üç yıl süresince, Cumhuriyet Gazetesi Pazar günü sayılarında, her hafta, Elif Şafak’ın “New York Mektupları” adlı köşe yazıları yayınlanmıştı. Kelimenin tam anlamıyla harikulade mektuplardı bunlar. Keşke bu mektupları yazmayı bırakmasaydı.

    Bir zamanlar “Araf” ını okumayı denedim. Konu ilginç gelmişti. Ama elime her aldığımda, son derece kötü bir üslup yüzünden, kitabı okumada çok zorlanıp sonunu getirememiştim. Şafak, nihayetinde “Aşk” ı yazdı. 1975 yılında İskoçya’da yaşayan ve birbirlerine âşık olan genç bir çift, içlerinden kadın olan kahramanın “Aşk Şeriatı” adlı bir roman yazmaya çalışması, Mevlana-Şems-Tanrı arasındaki ulvi aşkı anlatma çabası, kendi gerçek hayatıyla geçmişteki bu aşk arasında paralellikler bulmaya çalışması, roman içinde bir romanın, seven bir kadının öyküsüdür “Aşk”. Şafak, romanında, iki gencin inişli-çıkışlı aşkını irdeler. Roman ilerledikçe bu aşkın içine Mevlana ve Şems’in dostluklarını, Mevlana’nın aile üyeleriyle olan çatışmalarını, Mevlana’nın Şems öncesi ve sonrası değişim sürecini, dilinin döndüğünce anlatır. Romanın sonunda, iki genç, aralarındaki sorunları aşarak, birbirlerine olan sevgilerinin gücüyle tekrar mutluluğa kavuşurlar. Bu iki gencin saf ve temiz “ilk fani” aşkı ile Mevlana’nın yaratıcısına-Allah’a olan aşkının ne denli güçlü ve benzer olduğunu anlatmaya çabalayan bir romandır “Aşk”.

    Mevlevi müziğinin önemli temsilcilerinden Kudsi Ergüner’in, 2 Eylül 2010’da, NTV’de yayınlanan “Ramazanda Caz Festivali” kapsamında verdiği röportajda, bir eğilime dönüşen “Mevlana ve Mevleviliğin” içinin boşalttığını belirterek, Elif Şafak’ın “Aşk” romanını ağır bir dille eleştirip: “Elif Şafak’ın kitabının ne Mevlevilikle ne Mevlana’yla ne de aşkla alakası var. Bu, yaşlılık krizi geçiren, ihtiyar Kaliforniyalı bir kadının krizidir. Amerika’da belki insanlar bunu aşk hikâyesi diye okuyabilir, ama Türkiye’deki insanların on binlerce adet satın alması, özellikle de Müslüman kesimin bunu bir tasavvuf kitabı diye okuyabilmesi, sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir olaydır” demişti.

    Gelelim “Aşk” romanının neyi anlatamadığına! Romanın konusu 13.yy’da geçiyor ve dili Farsça. Yazarı olan İskoç kadın kendi dili olan İngilizcede yazıyor. Bizse, sözümona, Türkçe tercümesini okuyoruz. Bu tür bir karmaşa ile Şafak, dil sorununu halledip, sıkıntıları kilim altına süpürmeye çalışmasına rağmen yine de zevahir-i kurtaramıyor. Sıkıntılar bunlarla sınırlı değil. Romanda, “Bana kul hakkıyla gelmeyin” ayet olarak gösterilmiş, hâlbuki kutsi hadistir bu söylem. “Mümin müminin aynasıdır” (sf.98) sözüne de ayet demiş. Ama bu da kutsi hadistir. Şems-i Tebriz-i (sf.101) kendi ağzından: “Bağdat’ta kardan bir battaniye, tabiat ananın eseri…” diyor. Öncelikle tasavvuf ehli ve büyük bir veli olan Tebriz-i’nin materyalist bir söylemde bulunması çok yanlıştır. O, olsa olsa bunu yaratana-Allah’a bağlardı hâlbuki. Ayrıca Bağdat’ta karların yerde tuttuğu da tarihte hiç görülmemiştir. Yine romanda “Tekdir ile uslanmayanın hakkı…” (sf.171) söylemi de 13.yy.’da değil aksine 20.yy’da bir şiirde geçen bir vecizdir. Abes olmakla beraber, bu roman içinde romanın aslı İngilizce ise; İngilizcede böyle bir veciz olabilir miydi sizce? “Rumi” kelimesinin harflerinin Arap harfi analizi (sf.105) yapılırken “i ve u” harflerinden, sanki mektup, Latin alfabesiyle yazılmış gibi bahsediliyor. Arapça yazılsa: “ra, vav, mim, ye” görmemiz gerekmez miydi? Mevlana’nın ağzından (sf.198): “Görmüyorlar mı ki ne peygamberim keramet göstereyim”, ama Şafak’ın atladığı bir şey var! Kerameti “halilullah, velilullah” gösterir, peygamberler değil. Romanda, 1975’li yıllarda hemen her yerde kahramanımız kredi kartı (sf.282) kullanmakta ama bildiğiniz üzere o yıllarda bu tip kartlar çok nadir kullanımdaydı. “Taktığı gözlüklerin camları…”, bu söylemde de bir yanılsama var. 13.yy’da gözlük kullanılması neredeyse olanaksız. 17.yy. sonlarında yaygınlaşmış ve bilinen ilk ve tek gözlük 1280’de Avusturya İmparatorluğu’ nda var. Son olarak, can alıcı bir hata da “nefis mertebeleri” nde yapılıyor. Nefsin mertebeleri sayılırken (sf.211) ikinci mertebede olan “levvame” kavramı yanlış olmuş. Zira “nefsi levvame”, ilk mertebenin bir miktar üstüdür. Nefs (insan) “emmare” deyken şuursuzluğa bürünür, “levvame” deki nefis, ara ara kendini gösterir. Lakin romanda “levvame” açık ve net veli sınıfını anlatıyor. İlginç…

    Sezai Karakoç’un dediği gibi: “Edebiyatın üç sacayağı vardır: Biri eser, biri yazar, biri de okur. Bu ayaklardan bir tanesi eksilmeye görsün, devriliverir.”

    Başarının dört şartı var: Çalışmak, çalışmak, çalışmak, yine çalışmak. Kabiliyet denen şey bir göz aldatmacasıdır. Asıl olansa emektir her daim. Hikâye evrensel olmalı, kurgusu çok ama çok iyi araştırma yapılarak çalışılmalı, onu okuyan, okumak isteyen, okumak konusunda tereddüt yaşayan tüm kesimleri kucaklamalıdır. Roman, Monet’in “Salkımsöğüt” tablosundaki bir imge gibi görecedir. Ben metni okurum bir şey anlarım, siz okursunuz başka bir şey anlarsınız. Herkesin algısı farklıdır. Yazar, sahip olduğu aidiyetlerinin paralelinde, ait olduğu toplumun nabzıdır da. “Roman, toplumun önünde yürüyen bir ayna gibidir” der Stendhal. Roman, gerçeğin ta kendisi olmalıdır, asla onun kötü bir kopyası değil.

    Elif Şafak bir romancı mıdır? Hayır, bence değil. Peki, sizce kimdir romancı?

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha DEMİREL, İstanbul, 6 Ocak 2013.
  • 270 syf.
    ·3 günde·9/10
    Fransız Rönesansının en parlak isimlerinden Rabelais, 1494 yılında, düşünce ve sanatta değişimin başladığı günlerde doğdu. Önce din eğitimi aldı ve eski Yunancayı öğrendi. 1530’da ise Montpellier Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yazıldı. Hekimliği sırasında Hippokrates’ in “Aphorismoi” sini çevirerek başladı edebi hayatı. Kısa bir süre sonra: ”Çok Ünlü Pantagruel’in Korkunç ve Ürkütücü Marifetleri ve Kahramanlıkları” nı, “Pantagruel” i (1531), isminin harflerini değiştirerek elde ettiği “Nasier Alcofrybas müstearı (takma ad) ile yayınladı. Ardından -”Pantagruel’in Babası Koca Gargantua’nın Paha Biçilmez yaşamı”- “Gargantua” (1534) geldi. Aynı yıllarda, bir diplomat olan Paris Piskoposunun özel hekimi de olmuştu. Bu sayede İtalya ve Roma’ya uzun seyahatler yapma ve Rönesans’ın kalbini tanıma fırsatını elde etti. 1546 yılına kadar kendini bütünüyle tıp mesleğine veren Rabelais, yine bir Roma yolculuğu dönüşünde, serinin üçüncü kitabını yayınladı; “Soylu Pantagruel’in Kahramanlıkları ve Sözlerinin Üçüncü Kitabı”. Bugün kısaca “Gargantua” olarak adlandırdığımız bu fantastik hikâyeler, “Soylu Pantagruel’ in Kahramanlıkları ve Sözlerinin Dördüncü Kitabı” ile tamamlandı. 1553 yılındaki ölümünden sonra ortaya çıkan beşinci kitabın ona ait olduğu ise kesin değildir.

    Kitabın çevirmeni olan Birsel Uzma’nın kitabın hemen başında bir önsözü var: Gargantua’ya ilişkin ilk yorumlarda, Gargantu’nın I.François, Pantagruel’in II.Henri, Picrocholes’in Charles Quint, Grandgousier’in XII.Louis, hatta Gargantua’nın kısrağının I.François’nın metresi Düşes d’Etapmes olduğu iddia edilmiştir. Rabelais’de her zaman çağdaş kişilere, olaylara, yerlere göndermeler göze çarpmaktadır. Fakat her zaman realizmin ikincil formları ösz konusudur. Daha çok gözlem ve doğanın nesnel tasvirine rastlanmaktadır. Evet, Gargantua bir devdir, efsanevi bir öykü bekleyen okur hayal kırıklığına uğratılmamıştır ama Grandgousier’in bir dev olduğundan hiç söz edilmemiştir. Diğer kahramanlar normal dünyadan insanların katıldığı bir epik parodinin parçalarıdır…

    Bu arada Birsel Uzma, 1970 yılında İstanbul’da doğmuş. Galatasaray Lisesi’ni ve İ.Ü. Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Meydan Larousse Ansiklopedisi’nin ekleri, Théma Larousse ve Junior Larousse Ansiklopedilerinde çevirmen olarak çalışmış. Larousse Gastronomique’in çeviri grubu başkanlığı çalışmasını üstlenmiş. Louis Aragon, Honoré de Balzac, JeanMarie Laclavetine, Pierre Loti, Guy de Maupassant, Nicolas Michel, Marquis de Sade, George Sand gibi yazarlardan çeviriler yapmış…

    Kitapta Adı Geçen Karakterler:
    Grandgousier Kral
    Gargantua Prens
    Gargamel Gargantua’ nın annesi, Kralın eşi
    Ponocrates Gargantua’ nın üçüncü hocası (mentor)
    Keşiş Jean des Entommeurs
    Gymnates Gargantua’ nın seyisi
    Eudémon Gargantua’ nın genç uşağı
    Philippe des Marais Kral’ın bilge uşağı
    Philotomie Gargantua’ nın kâhyası
    III.Picrocholes Lerné Kralı
    Ulric Galletin Kralın hukuk işleri sorumlusu
    Marquet Çörek imalatçısı
    Forgier Kralın çobanı
    Travant Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Tripet Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Toucquedillon Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Üstat Jonatus de Bragmardo Sofu keşiş
    Thubal Holoforne Gargantua’nın ilk hocası
    Jobel Gargantua’nın ikinci hocası

    Kitabın Genel Bir Özeti:

    Kral Grandgousier ve eşi Gargamel çocuk yapmaya karar verirler ve Gargamel hamile kalır. Gebelik tam 11 ay sürer. Binlerce ton işkembe yenip yine binlerce galon şarap içildiği bir gece dünyaya gelir prens. Normal bebekler doğdukları ilk anda ağlarlarken, bu bebek: “İçki, içki, içki!” diye zırıldar. Bunun üzerine Kral: “Que Grand tu as!” der. Bu sözleri işitenler bebeğe “Gargantua” adının verilmesini uygun görürler.

    Gargantua her bebek gibi şımartılır. Giydiği giysiler, içtiği sütler, yediği etler, taktığı mücevherler, içtiği şaraplar -devlere özgün derecede büyük sayılarda- binlerle ifade edilir. Örneğin, günlük süt ihtiyacı için tam on yedi bin inekten süt sağılır. Çabuk gelişir. 5 yaşında kaz palazıyla kıç sileceği icat ederek babasını gururlandırır. Kral onun eğitimi içi bir sofist olan Thubal Holoforne’dan Latin edebiyatı eğitimi almasını sağladı. Daha sonra hocası Jobel oldu.

    Kral’ın bilge uşağı Philippe des Morais, bir gün Kralına, Gargantua’nın çok bilgisiz adamlar tarafındna eğitildiğini söyledi. Bunu da 12 yaşındaki genç uşak Eudémon’u teste tabi tutarak Krala kanıtladı. Kral uşağını haklı buldu ve Gargantua’nın tüm içi geçmiş hocalarını sarayından kovdu. Oğlunu, Eudémon’un da hocası olan Ponocrates’dan edebiyat ve beden eğitimi dersleri alabilmesi için Paris’ e gönderdi.

    Paris macerası önceleri sıkıntılı başladı Gargantua için. Zira sıkıntıdan Notre-Dame Kilisesinin çanlarını çaldı. Ama Üstat Jonatus de Bragmordo’nun harika bir söyleviyle onları iade etti sahiplerine. Gargantua, Paris’te hocası Ponocrates sayesinde beyni-bedeni ve ruhundaki pisliklerden bazı şifalı ilaçlar sayesinde kurtuldu. İçkiye düşkünlüğünü azalttı ve ilme düşkünlüğünü ise arttırdı. Hocası Ponocrotes ile Gargantua, Pisagorcular gibi o gün boyunca okudukları, gördükleri, öğrendikleri, yaptıkları ve işittiklerinin kısaca üzerinden geçiyordu. Gargantua, Sofistlerin kurallarına göre eğitildi. Eskiden ders çalışırken ruhu mutfaktaydı. Şimdiyse çalışırken ruhu ya kilisede ya Tanrıyla ya da sevdiği dostlarıyla paylaştığı güzel anlardaydı. O kadar çok şey okudu ve o kadar bilge bir adam oldu ki Gargantua; kırk fırın ekmek yiyen bile yanına yanaşamazdı.

    Günlerden bir gün, çörekçi Marquet ve çoban Forgier anlamsız bir kavgaya tutuşurlar ve birbirlerini yaralarlar. Marquet çöreklerini vermek istemez ve aşağılar çobanı. Çoban ve arkadaşları dayak yemelerine rağmen aldıkları çöreklerin paralarını verirler ve Marquet ve arkadaşlarını sonradan yetişen yarıcılar (ceviz işçileri) ve diğer çobanlarla bir güzel döverler. Marquet bunu kendine yediremez ve olayı –abartarak, üstüne ekleyerek- Lerné kralı III.Picrocholes’a (Avusturya Kralı) anlatır. Kral, 35.011 milisini Trepele Senyörünün emrine vererek, bir an önce karşı taarruz yapabilmek için keşfe gitmesini ister. Senyör ve emrindekiler önlerine ne geldiyse yağmalar ve kim çıkarsa öldürürler. Ta ki Seuilly Manastırı’na gelinceye dek yağma sürer. Bu manastırda bir keşiş vardır. Adı Jean des Entommeurs’dur. Bu keşiş, manastırı korumak için, haçlı asası ile tek başına, çapulcu ordusuna ait tam on üç bin altı yüz yirmi iki askeri katleder.

    Bunlar olurken, adaletli ve iyi yürekli Kral Grandgousier, hukuk işleri sorumlusu Ulric Galletin’i, La Roche-Cleurmault şehrinin kalesinde karargâh kurmuş Kral Picrocholes’ e arabuluvuluk yapması ve Kralın savaşı sonlandırmasını rica etmesi için elçi olarka gönderir. Ulric, Çiçero’nun retorikasını da kullanarak şahane bir söylev-nutuk atar Kral Picrocholes’e. Ama Kral onunla alay eder. Hâlbuki Ulric, sağduyuya davet eder herkesi, barışa bir el uzatmasını ister. Picrocholes, kendisine getirilen arabuluculuk hediyelerini alır ve defeder elçiyi (Charles Quint- “Plus oultre”: daha ötesi var, evrensel hırslar).

    Kral Grandgousier oğlu Gargantua’ya bir mektup yazarak durumu açıklıyor. Derhal dostlarını da yanına katıp, yanına gelmesini ve ordusunun başına geçip, gelecekte kral olacağı bu toprakları savunmasını istiyor. Gargantua hemen ola düşüyor. Seyisi Gymnates, yanına hızlı bir at alarak keşfe çıkıyor ve çörek kralı Picrochotes’in bazı askerleriyle karşılaşıyor. Düşman kuvvetlerin komutanı Tripet (işkembeden türeme bir isim) ile arlarında söz düellosu geçiyor. Atnı vermek istemeyen Gymnates at üstünde türlü akrobasi hareketlerinden sonra: “Ben şeytanım!” diye naralar atıyor. Askerilerin bazıları korkup kaçıyor. Ama komutan Tripet ile cenk ediyor ve kılıcıyla Tripet’in bağırsaklarını yere döküyor. 5-10 asker daha öldürüp, gördüklerini Gargantua’ ya anlatmaya gidiyor. Gargantua Aziz Martin Ağacı’nı kendine bir sopa ve mızrak yaparak, yanındakilerle beraber Vede Geçidi’ndeki düşmanın işgalindeki şatoyu yerle bir ediyorlar. Kaçanların izlenmesini men ediyor askerilerine Gargantua. Sebebini ise seyisi Gymnastes’ e şöyle açıklıyor: “Takip etmeniz gerekmiyor; askeri kurallar düşmanı umutsuzluğa düşürmek gerektiğini söyler. Bu tür bir aşırılık düşmanın gücünü artırır ve çoktan yerle bir olmuş, bozgunu kabullenmiş haldeyken cesaretini yeniden toplamasına neden olur. Alt üst olmuş, yorgunluktan gücünün sonuna gelmiş insanlar için hiçbir kurtuluş umudu kalmamasından daha iyi bir kurtuluş fırsatı olamaz” der.

    Çörek kralı Picrocholes’un komutan Tripet’in vahşi ölümünü öğrenmesiyle; komutan Tyravant komutasındaki bin altı yüz atlı askerden oluşan keşif bölüğü Seuilly’ de Gargantua ve adamlarıyla muharebeye girişiyorlar. Keşiş, herkesten habersiz önce davranıp düşmanı kıstırıyor ve komutan Tyravant’ ı ikiye bölüp, komutan Toucquedillon’u da esir ediyor. Lakin bu arada Gargantua tüm bunlardan habersizdir ve Keşiş’in esir düştüğünü sanmaktadır. Düşmanın elinde sanıldığından “Papazı Bulmak” deyimi buradan gelmektedir denir.

    Gargantua, yanında Keşiş olmadan, Nantes yakınlarında Saint-Sébastien’ da kendisi için verilen şölene katılıyor dostlarıyla. Saçlarını tararken düşen top güllelerini babası pire zannediyor ama gerçeği görünce oğluyla gurur duyuyor. Kral Grandgousier’i ziyarete çevre köy-kasaba her yerden soylular geliyor ve emirlerine tam üç yüz kırk üç bin muhtelif asker ve on bir iki yüz ağır top sunuyorlar. Bunun yanında milyonlarca altın ve tonlarca yiyecek ve binlerce mühimmat ve hayvan sunuyorlar. Gargantua bunların sadece yüz on sekiz bin muhtelif askeri ve iki bin ağır topu içi acil seferberlik ilan ediyor ve hazırlık buyruğu veriyor. Ordunun hedefi La Roche-Clermant şehrindeki düşmanın sindiği kaledir.

    Keşiş ansızın çıka geliyor ve yanında tutsağı komutan Toucquedillon da vardır. Gargantua, babası ve tüm dostları çok memnun olurlar. Kral Grandgousier, esir komutana sıkı bir söylev verir. Kralının yanlış yaptığını anlamasını sağlar. Onu hediyelere boğar ve La Roche-Clermant kalesine, kendisinin tahsis edeceği koruma birliğiyle gidip derhal kralına ateşkes çağrısını iletmesini salık verir. Komutan Toucquedillon, kralın dediklerini yapacaktır.

    Komutan Toucquedillon, Kralı Picrocholes’un huzuruna çıkıp bu savaştan bir an önce vazgeçip Kral Grandgousier ile yine eskisi gibi dost olmasını, aksi takdirde hemen herkesin savaşta öleceğini söyler. Toucquevillon oracıkta Kralın okçuları tarafından katledilir. Bu infaz Picrocholes’un ordusuna infiale neden olur. Ordu çok rahatsız olur.

    Gargantua, emrindeki orduyla Vede Geçiti’ni geçerek, ordusunu bir miktar dinlendirip; Picrocholes’un ordusunu, bir tepenin üzerine kurulmuş olan savunması zayıf La Roche-Clermant şehrinde kıstırır ve bozguna uğratır. Gargantuistler, Gargantua ve Keşiş’in büyük gayretleriyle şanlı bir zafer elde ederler. Gargantua ve adamları, Picrocholes ve adamlarını Vaugaudry’e kadar takip ederek birçoklarını öldürdüler.

    Bozguna uğrayan Kral Picrochole, Bouchard Adası yönünde kaçmaya başlar. Atını sinirlenip öldüren Kral, değirmenciler tarafından dövülür ve çuval bezi giydirilir kendisine. Yolda bir büyücü kadınla karşılaşır. Bu büyücü kendisine: “Anka kuşları geldiğinde, krallığın sana geri verilecek” der. Bir ara Lyon’da fakir bir bileyici olarak yaşadığını söyleseler de kendisini bir daha gören olmamıştır. Sanırız hala Anka Kuşu’nu aramaktadır.

    Savaş ertesi, Gargantua, bir sayım yaptırıp zarar-ziyan bilançosu çıkarttı ama içi rahatladı zira kayıpları çok azdı. Gargantua son olarak, şehrin meydanında, Picrocholes’un kalan adamlarını ve prenslerini karşısına aldı ve şu nutku yaptı onlara, mağluplara:

    “Sırf lütuf olsun diye; binalar, yollar, köprüler, limanlar inşa edebilirsiniz. Bunlar ebediyete kadar yaşamazlar, unutulabilirler. Ama insanlara neler hissettirdiğiniz asla unutulmaz, dostlarınız ya da yönetiminizde olan insanlarca. Olan oldu, mesele kötüdeki iyiyi görmek. Kralın oğlu çok küçüktü. Bu yüzden hocam Ponocrates’in yöneticilerinizin başına geçmesini ve prens büyüyünceye kadar ülkenizi barış-huzur ve adalet içinde yönetmesini istiyor ve emrediyorum sizlere. Unutmayınız ki Musa Peygamber ya da Kral Julius Caesar son derece ılımlı kişilerdi ve affetmeyi severlerdi. Aynı zamanda bu kişiler fenalık eden ve isyan çıkaran kişileri de acımasızca cezalandırırlardı. Son olarak sizlerden ricam; tüm bu fenalıkları başlatan Marquet denen çörekçi adam ve arkadaşlarıyla; durumun bu hale gelmesine sebep olan-kışkırtan-cesaretlendiren komutan-danışman ve subaylarınızı bana teslim ediniz. Öncelikle hepinize 3 aylık maaş verdireceğim ki memleketinize döndüğünüzde beş parasız olmayın. Sizlere tahsis ettiğim, koruma görevi yapacak özel ordumla güven içinde, evlerinize-ailelerinize dönmenizi sağlayacağım.”

    Gargantua’ ya teslim edilen savaş suçluları ne öldürüldü ne de hapishaneye gönderildi. Gargantua, onlara yeni kurduğu basımevinin preslerinde çalışma görevi vererek onları adil ve eğitici bir şekilde cezalandırdı.

    Gargantua çevresindekilere şöyle dedi: “Platon, Devlet adlı eserinin beşinci kitabında şöyle der: ’Devletler, krallar filozof olduğunda ya da filozoflar kral olduğunda mutlu olacaktır’ ”

    Gargantua, zarar gören şehri tamir ettirdi, kaleyi yeniden yaptırdı, tüm askerleri ödüllendirip kışlalarına gönderdi. Bazı komuta subaylarını da yanına alıp onları babası Kral Grandgousier’ un huzuruna çıkardı. Kral Azureus’dan (Pers Kralı; Darius’un halefi) bu yana yapılmış en büyük ziyafeti verdi Kral ahalisine. Gargantua’nın tüm yardımcıları kendilerine verilen topraklarla ödüllendirildiler.

    Gargantua, Keşiş i önce Seuilly Başpiskoposu yapmak ve ona bir manastır vermek ister. Ama Keşiş reddeder bu teklifi. Bu durumda Gargantua da Keşiş için Theleme (Yunanca Thelema, irade anlamındadır) Manastırı’nı inşa ettirir. Bu manastır diğerlerinden farklı olacaktır. Dört tarafı duvar olmayacaktır. Bu manastırda ne saat ne de kadran olmasına, her işin isteğe, olanağa ve koşullarına göre dağıtılmasına karar verildi. Bu manastıra, güzel-yakışıklı mizacı güzel erkek ve kadınlar alınacaktı. Bu manastıra girenlerin, diğerlerinde olmadığı üzere, istedikleri zaman dışarı çıkmalarına, özgür olmalarına izin verilecekti. Bu manastırda –diğerlerinin aksine- herkes şerefiyle evlenebilecek, mal-mülk sahibi olabilecek ve özgürce yaşayabilecekti.

    Theleme Manastırı’nda inşa edildikten sonra; manastır sakinlerinin yaşamları yasalar, tüzükler ya da kurallara göre değil, kendi özgür iradelerine göre ve isteklerine göre düzenlenmişti. Yataktan canları ne zaman isterse o zaman kalkıyor, istedikleri zaman yiyor, içiyor, çalışıyor, uyuyorlardı. Onları kimse uyandırmıyor, yemeye, içmeye veya herhangi bir şey yapmaya zorlanmıyorlardı. Gargantua böyle karar vermişti. Tek bir kural geçerliydi: “NE İSTİYORSAN ONU YAP!”

    Kitaptaki Bazı Önemli Dipnotlar:

    “Que Grand tu as”. John Duns Scotus, 13. Yüzyılda yaşayan ve Rabelais’nin sık sık dalga geçtiği bir Fransisken papazıdır. Rabelais için ortaçağ felsefesinin, karanlığın, küçücük noktalar üzerine kılı kırk yaran tartışmaların, gevezeliğin ve Latincenin, özetle skolastikliğin simgesidir (sayfa 39).
    Burada sözü edilen dönmeler, din değiştirmeye zorlanmış Yahudiler ya da Müslümanlardır ve onların dönmesini sağlayanlar hala eski dinlerin ibadetlerinden vazgeçmediklerinden şüphe emektedirler Bu kişileri tanımlayan Fransızca “marranes” sözcüğü İspanya’ da hakaret olarak kullanılırken, İspanya dışında tüm İspanyolalrı tanımlamak için kullanılıyordu. Bu I.François’nın gizli anti İspanyol propagandasının bir parçasıydı (sayfa 45).
    “De modis significandi”. İfade Biçimleri. İşaretler ve anlamlarıyla ilgili köklü bir tartışmayı sürdüren bir mantık kitabıdır. Çok sayıdaki yorumcu, okuyucunun gerçek metnin gerçek anlamına (varsa tabii) ulaşmasını engellemektedir. Bunların sayılan isimlerin çağrışımları aşağılama amacıyla seçilmiştir. Yalnızca Gualehaul istisnadır: Onun adı, Arturyen metinlerindeki bir devin adıdır (sayfa 74).
    Gerçek mekân ve isimlere göndermeye bir örnek. Rabelais’nin yaşadığı dönemde gerçekten, Chinon’da yaşayan bir potin tüccarı Babin ailesi bulunuyormuş (sayfa 82).
    Herakleitos insanın aptallığına ağlarken, Demokritos gülermiş (sayfa 95).
    Aile, yani famille, Latincede tüm çocukları, anne babayı ve hizmetlileri, hatta müşterileri kapsamaktadır. Rabelais burada, hükümdar ile halkını bağlayan feodal paktın ve halkın öneminin altını çizmektedir (sayfa 139).
    İyi bir kral için örnek davranış: barış, pazarlık, ama aynı zamanda, savunma kaygısıyla doktrinal ve politik açıklamalar yapmak (sayfa 143).
    İnsan davranışının İncil terimleriyle yapılan analizi: Özgür insan iradesi merhamete muhtaçtır. Bu Augustinus ve Erasmus’un, Lutherci köle irade (merhamet her şeyi yapar) ve aydınlanma sonrası özgürce iman kavramı arasındaki tezidir. Tanrı günahkârları özellikle tek başına bırakır; bunun sonucu olarak ortaya çıkacak kötülük kendi değerinin bilincine varmasına olanak sağlayacaktır (buna göre savaş, Grandgousier’in kendisini aracısı olarak gördüğü bir terbiye aracıdır) [sayfa144].
    Bu diyalog, İskender’le aşık atmayı hayal ederken, kötü tavsiyeler verilmiş ve sonu kötü biten klasik dönem fatihlerine bir örnek olarak, Plutarkhos’un Pirus’un Hayatı’ndan esinlenilmiştir. Bu eserde, değişik siyasi tartışmalara yer verilmektedir. Danışmanlarının rolü, ne Makyevel ne de Hristiyan teorisyenlerin taraf olduğu fetih savaşlarının rolü. Fakat aynı zamanda, Avrupa’da Fransız monarşisinin çevresini saran Habsbourgların (Avusturyalıların) siyasetinin doğrudan yansımasıdır (sayfa 155).
    Dev kısrağı ve Gargantua paralel sahnelerin kahramanlarıdır. Gargantua Parislileri idrarında boğup hacıları öldüre yazarken, kısrağı da at sineklerini boğmuştur. Şövalye ve at birbirinden ayrılmaz bir bütündür (sayfa 171).
    24 Şubat 1525’de Avusturya, İspanya ve Fransa arasında, Kuzey İtalya’da geçen, Fransızların ağır yenilgisiyle sonuçlanan savaş (Pavia Savaşı). Bu savaşta birliklerin bir kısmı kralı esir bırakıp kaçmıştır (sayfa 187).
    Dürüstlük beklenmeyen bir durumdur çünkü keşiş ne kadar hoşsohbetse, doğruluktan da o kadar uzaktır (sayfa 189).
    Keşişlerin sosyal olarak gereksizliği hümanistlerin sürekli ele aldığı bir temadır (sayfa 189).
    Burada düşünmeden edilen dualar ile gerçekten içten gelerek edilen dualar arasında ayrım yapılır. Dolayısıyla din adamları ve laikler arasında değil, Tanrı’yla içten olan ya da olmayan bir ilişki arasında ayrım yapılmaktadır (sayfa 191).
    Hainlik Rabelais’nin sık kullandığı bir aşağılamadır (sayfa 222).

    Kitabın Künyesi
    Gargantua
    François Rabelais
    Everest Yayınları / Roman Dizisi
    Editör: Berrak Göçer
    Çeviri: Birsel Uzma
    İstanbul, Eylül 2011, 1. Basım
    270 sayfa
  • 212 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Veee Zülfü Livaneli'nin okuduğum 5. kitabını da bitirdim.
    Diğerleri gibi bu kitabından da çok etkilendim.Kitabın sonu "Huzursuzluk"da ki gibi biraz belirsiz bitiyor ama Livaneli'nin orada vermek istediği mesajın,anlatmak istediğinin farkına varıyorsunuz.
    Kitabın ilk satırlarındaki resmi başlangıç da dikkat çekiyor.Sami'nin;yazarın anlattıklarından daha farklı bir öyküsü bulunduğunu,kendi ağzıyla dinliyoruz ondan.
    Hikaye, Stockholm'da geçiyor yani Livaneli'nin bir zamanlar öğrenci yıllarının geçtiği ve buranın kendi yaşamında "dünyalılaşma eğitimi" olduğunu ifade ettiği yerde...
    İsveç'in o şehri; birçok mülteciye de sığınma yeri olmuş ,bunu da kitabında Dünyanın farklı yerlerinden ,birbirine benzer hikayelerle oraya gelenlerin, aynılaştırılmış gibi görünen yaşam öykülerine de kısaca değiniyor.
    Benim en çok merak ettiğim şeylerden birisi Livaneli bu kitabını 29 yılda tamamlamış--içine sinmediğini ifade ediyor--ve yayımlandıktan sonra da kitabın bazı yerlerinde değişiklikler yapmış.İlk yazıldığı zaman kitabın nasıl olduğunu merak ediyorum bu soruyu sormak istiyorum Livaneli'ye.Bilmiyorum sohbet etme imkanım olur mu hiç? Kitap fuarlarına sırf Livaneli için giderim herhalde. :))
    Ve en önemli yer; ülkemizde birçok yaralara sebebiyet veren 12 Eylül gibi olaylar,siyasi nitelikli cinayetler...Hepimizin de yakından bildiği devlet görevlilerinin farkında olarak ya da olmayarak ellerindeki gücü kötüye kullanması ve bunun sonuçlarını ağır şekilde ödeyen insanlar...

    Halen okumadıysanız bir an evvel okumanızı tavsiye ediyorum.
  • Tillo Işık Hadisesi

    ​Dünyada benzeri olmayan ışık hadisesinin geçmişi 1734 yılına dayanıyor. İbrahim Hakkı Hazretleri, hocası İsmail Fakirullah’ın vefatı üzerine “Hocamın başucuna doğmayan güneşi neyleyim?” diyerek astronomi ve mimari açıdan büyük bir bilim harikasına imza atıyor. Hocasının defnedildiği türbenin yanı sıra 8 köşeli ve 10 mt. yüksekliğinde bir kule yapan İbrahim Hakkı Hazretleri, türbenin doğusuna harçsız taşlarla bir duvar inşa ediyor. Gece ve gündüzün eşit olduğu ekinoks günlerinde (21 Mart ve 23 Eylül) kalenin arkasındaki vadiden yükselen güneş bu duvara çarpıyor. Kaleden geçemediği için Tillo şehrine ışık gitmiyor. Işık sadece duvarda bulunan pencereden geçiyor. İlerde bulunan bir tepeden kırılıyor. Arkasından da türbenin penceresinden içeri girerek, İsmail Fakirullah Hazretleri’nin mezarının başını aydınlatıyor.


    https://youtu.be/KKf4d1RNkik


    Teşekkür ederim bilgi için: 😊https://1000kitap.com/Galipp