• Bir adamın ayının yaltaklanmasına, vefasına
    güvenmemesi

    • Büyük bir yılan bir ayıya sarılmıştı. Arslan yürekli bir kişi koştu, ayının feryadına yetişti.

    1970
    • Ayı kendisine sarılan büyük yılandan feryad edince, arslan er koştu, ayıyı yılanın saldırışından kurtardı.

    2010
    • O zavallı ayı ejderhadan kurtulunca, o mert kişiden bu lutfu, bu keremi görünce;
    • Ashab-ı Kehfin köpeği gibi, kendini ölümden kurtaran yiğidin peşine takıldı, artık ondan ayrılmadı.
    • Derken o genç hastalanıp yattı. Ayı da gönül bağladığı kurtarıcısını bırakıp gitmedi. Onu beklemeye başladı.
    • Oradan birisi geçerken, hastanın baş uçunda ayıyı görünce; "Kardeşim bu ne hal? Bu ayı ile senin ne işin var?" diye sordu.
    • Hasta, bir müddet önce ayıyı ejderhadan kurtardığını, onun da kendisine candan bağlanıp kaldığını anlattı. Öbürü de; "Ey ahmak kişi!" dedi. "Bir ayıya gönül verme, ona bu kadar güvenme." dedi.

    2015
    • "Çünkü ahmağın dostluğu, düşmanlıktan beterdir. Onu bir hile ile yanından uzaklaştırman gerek.
    • Hasta kendisine öğüt verenin sözü üzerine; "Bunu hislerinden söylüyorsun, sen ayıya ne bakıyorsun? Onun bana olan bağlılığına, sevgisine bak." dedi.
    • Öğüt veren dedi ki: "Ahmakların sevgisi aldatıcıdır. Benim hasetçi oluşum onun sevgisinden daha iyidir.
    • Haydi kalk, benimle gel, şu ayıyı yanından uzaklaştır. Bir ayıyı, kendi cinsinden olan bir insandan üstün görme."
    • Hasta; "Ey hasetçi! Haydi git de kendi işine bak." dedi. Öğütçü de cevap verdi, dedi ki: "Benim işim seni uğrayacağın felaketten kurtarmaktı, ama tali'in yokmuş.

    2020
    • Ey yüce kişi! Ben bir ayıdan da aşağı değilim ya. Ben bir insanım; onu bırak da senin arkadaşın ben olayım.
    • Basma gelecek felaketi düşündükçe, yüreğim titriyor, sakın böyle bir ayı ile ormana gitme.
    • Bu gönlüm boş yere titremedi, içime gelen bu korku, Allah'ın verdiği bir nûrdur. Bunları laf olsun diye söylemiyorum ve bir davaya da girişmiyorum.
    • Ben Allah'ın nûru ile bakıp gören bir müminim; sakın, sakın bu ateş tapınağı gibi olan ayıdan kaç ki, onun ateşi tehlikesine yanmayasın."
    • Öğütçü bütün bu sözleri söyledi, söyledi ama, adamın kulağına bile girmedi. Kötü zann insana pek büyük bir engeldir. Aşılmaz bir settir.

    2025
    • Öğütçü hastanın elini tuttu, hasta elini çekti. Öğütçü de; "Sen akıllı bir dost olmadığın için, ben de artık gidiyorum" dedi.
    • Hasta; "Git." dedi. "Beni düşünme, ey boşboğaz adam. irfandan, ma'rifetten bahsetme."
    • Öğütçü tekrar ona dedi ki: "Ben senin düşmanın değilim, sen benimle beraber gelirsen kendine iyilik etmiş olursun."
    • Hasta dedi ki: "Uykum geldi; beni bırak da kendi işine git." Öbürü:"Bir dosta uy da...
    • Akıllı birinin koruması altında, gönül sahibi bir dostun yanında uyu."

    2030
    • Hasta adam öğütçünün ısrarından ötürü kızdı. Ondan yüz çevirdi.
    • Kendi kendine dedi ki: "Bu adam galiba bana kasdetmeye gelmiş bir katil yahut benden bir şeyler uman bir dilenci, bir serseridir.
    • Yahut beni bu ayı ile korkutmak için arkadaşları ile bahse girişmiş olmalı." dedi.
    • İçinin kötülüğünden, karakterinin bozuk oluşundan hatırına iyi bir şey gelmedi.
    • Hastanın bütün düşüncesi, bütün iyi zannı, tamamıyla ayıya idi. Sanki ayı ile aynı cinstendi.

    2035
    • Böylece o kendisine yol gösteren akıllı bir adama karşı yüzlerce
    kötülük etti. Onu suçladı da ayıyı sevgi ve merhamet sahibi bir dost bildi.
    • O nasihati eden kişi de öfkelendi; içinden: "Senin işin Allah'a kaldı, ne yaparsan yap." diyerek adamı bırakıp gitti.

    2065
    • "Benim onun iyiliği için uğraşmamdan, öğüt vermemden ötürü, onun gönlündeki kötü hayaller, vehimler büsbütün arttı.
    • Bundan sonra öğüt kapısı kapandı. 'Onlardan yüz çevir, onlarla uğraşma.'(Secde 30) ayetinin emri yerine geldi."
    • Nihayet hasta adam uyumuştu. Ayı da onun yüzüne konan sinekleri kovalamakta idi. Sinekler kaçıyor, sonra inadına yine geliyor, kalktıkları yere konuyorlardı.

    2125
    • Sineğin biri pek inatçı idi. Ayı uyuyan efendisinin yüzünden o sineği bir kaç defa kovdu. Fakat sinek yine kalktığı yere gelip konmada idi.
    • Ayı sineğe fena halde kızdı. Dağa gitti, kocaman bir kaya aldı.
    • Kayayı getirdi, sineğin yine uyuyan adamın yüzüne konmuş olduğunu gördü.
    • O değirmen taşı kadar kocaman kayayı kaldırdı, sineği ezmek için adamın suratına fırlatıp alıverdi.
    • Kaya uyuyan adamın yüzünü yam yassı etti. Bu örnek de bütün dünyaya yayıldı.

    2130
    • Ahmakın sevgisi, tıpkı ayının sevgisidir. Onun kini sevgidir; sevgisi de kin...
  • Bir emîrin, ağzına yılan kaçan birisini incitmesi

    • Akıllı birisi atına binmiş gidiyordu. Uyumuş bir adamın da ağzına yılan giriyordu.
    • Atlı onu gördü. Yılanı ürkütüp kaçırmak için atını sürdü ise de başaramadı.

    1880
    • Atlının aklı fazla idi. Yani çok şeye aklı erdiği için, uyuyan adama var gücü ile bir kaç topuz vurdu.
    • Adam topuzun acısından sıçradı, bir ağacın altına kaçtı.
    • Ağacın altına bir çok çürük elma dökülmüştü. Atlı; "Ey dertli kişi bu elmalardan ye!" dedi.
    • Adama o kadar elma yedirdi ki artık yedikleri ağzından geri gelmeye başladı.
    • Elma yiyen garip; "Ey Emîr!" diye bağırdı. "Ben sana ne yaptım ki bana böyle zulm ediyorsun? Bunun sebebi nedir?

    1885
    • Gerçekten de canıma bir kastın varsa bir kılıç vur. Birden kanımı dök, iş bitsin." dedi.
    • "Sana göründüğüm saat ne uğursuz saatmiş, senin yüzünü görmeyen kişi ne mutlu kişidir.
    • Bir cinayet işlemeden, az çok bir suç yapmadan bu sitemi, bu zulmü dinsizler bile caiz görmez.
    • Söz söylerken bile ağzımdan kan fışkırmada. Allah'ım bu adamın cezasını ver."
    • Her an ona kötü sözler söylemekte, lanet etmekte idi. Atlı ise "Bu ovada koş bakalım." diye durmadan ona vuruyordu.

    1890
    • Adam atlının korkusundan, topuz acısından rüzgâr gibi koşmaya başladı. Koşuyordu ama, yüz üstü yerlere kapaklanıyordu.
    • Karnı tıkabasa dolu idi. Gözünden uyku akıyordu. Yorgundu. Ayakları, yüzü yara bere içinde kaldı. Bedeninde de yüzlerce yara açıldı.
    • Atlı akşama kadar o adamı koşturdu durdu. Sonunda adamın safrası kabardı. Kusmaya başladı.
    • Onun yediği her şey ağzından çıktı. O yemeklerle beraber yılan da dışarı fırladı.
    • Ağzından o yılanın çıktığını görünce, o iyi kalpli kişinin, o atlının önünde yerlere kapandı.

    1895
    • O kara, çirkin, iri yılanı görünce bütün dertlerini unuttu.
    • Atlıya dedi ki: "Sen rahmet cebrailisin, yahut da nimetler veren bir lutuf sahibisin.
    • Seni gördüğüm saat ne kutlu bir saatmiş; ben ölmüş gitmiştim; bana yeniden can bağışladın.
    • Senin yüzünü görene, yahut ansızın mahallene gelene ne mutlu...
    • Ey tertemiz ve övülmeye layık olan rûh! Sana ne kadar kötü, ne kadar boş sözler söyledim.
    • Ey benim efendim! Ey padişahlar padişahı! Kusura bakma, o sözleri ben söylemedim. Benim bilgisizliğim söyledi.
    • Eğer bu hali azıcık bilmiş olsaydım, münasebetsiz sözler söylemezdim.

    1905
    • Bunu bana birazcık açsaydın ey güzel huylu! Ben seni överdim, hem de çok överdim.
    • Fakat susuyor, coşup köpürüyor, bir şey söylemeden başıma vuruyordun.
    • Başım sersemledi, aklım başımdan gitti. Zaten beyni küçücük olan bu başta akıl mı kalır?
    • Ey güzel yüzlü, ey güzel işli! Beni bağışla, söylediklerimi deliliğime ver."
    • Atlı adam dedi ki: "O hali birazcık anlatsaydım ödün patlardı. Ciğerin de o anda erir, su kesilirdi.

    1910
    • Yılanı sana anlatsaydım, onun nasıl olduğunu söyleseydim, korkudan canın çıkıverirdi.
    • Hz. Mustafa (s.a.v.) efendimiz de buyurmuştur ki: 'Sizin kendi içinizde, canınızda olan düşmanı, yani nefsinizi size açıkça anlatacak olsam,
    • Cesur kişilerin bile ödleri patlardı. Ne yola gidebilir, ne de bir işin çaresine bakarlardı.
    • Eğer Peygamber efendimizin bildiklerini bir kişi bilmiş olsaydı, ne niyaz etmeye, yalvarmaya gönlünde bir güç bulabilirdi, ne bedeninde oruç tutmaya, namaz kılmaya bir kuvvet kalırdı.
    • Kedinin önündeki fâre gibi, yok olur giderdi. Kurdun önündeki kuzu gibi ölürdü.

    1915
    • Ne hilesi kalırdı, ne de yolu yordamı. Onun için, ben, içinizdeki korkunç düşmanı size söylemeden sizi terbiye etmede, yetiştirmedeyim.
    • Atlı içine yılan giren adama dedi ki: "Eğer sen içindeki yılanı bilseydin, ne elma yemeye kuvvetin kalırdı, ne yol yürümeye, ne de kusmaya...
    • Senden uygunsuz sözler işitmekle beraber, atımı sürüyor, seni
    koşturuyordum. içimden de: 'Ya Rabbi, yılanın çıkmasını kolaylaştır.' diye dua ediyordum.

    1925
    • Seni koşturduğumun sebebini söylemiyordum. Fakat seni kendi haline bırakmak da elimden gelmiyordu."
    • Yılandan kurtulan adam secdeler ediyor; "Ey bana kutluluk, ey benim devletim, definem, hazinem!
    • Ey yüce kişi, bu hayırlı işin karşılığını Allah'tan bul. Bu zayıfın sana şükr etmeye gücü, kuvveti yok.
    • Ey kendisine uyulan er! İyiliğinin karşılığını sana Allah versin. Bende sana şükredecek dudak da yok, çene de yok, ses de yok."

    1930
    • İşte akıllıların düşmanlığı böyle olur. Onların verdikleri zehir bile cana safadır, rûha gıdadır.
  • https://www.youtube.com/watch?v=rEu7YhRzjPY

    Sen gidince rûhumu bir alev sardı...
    Ağlayan gözlerimde hâtıran kaldı...
    Bir zamanlar seninle mesut yaşardık,
    Şimdi o mutlu günler mâzide kaldı...

    Yalancı Dünyâ gibi, yalancısın sevgilim...
    Sen mevsimler gibisin, değişirsin sevgilim...

    Uzanan ellerimi bomboş bıraktın...
    Gözlerimde yaş olup, sel gibi aktın...
    Tek ümidim sendin, sana inandım...
    Ummadığım bir anda, beni bıraktın...

    Yalancı Dünyâ gibi, yalancısın sevgilim...
    Sen mevsimler gibisin, değişirsin sevgilim...
  • Anam 91 yaşında, yaklaşık 2 seneye yakındır hizmetindeyim, beraber yaşıyoruz son demleri.
    Babam rahmetli olalı 20 yıl olmuş, hayat sür’at peyda etmiş, değirmen çarkını çeviren yüksekten oluk içinden akan su gibi boşalıyor pervanelere. Soruyor kardeşler bazan tanışmalarda,

    -Ne iş yapıyorsun”

    Diyorum;

    -Eskiden, Kapıcıydım”şimdi bakıcıyım.

    -Nasıl yani? Yeni bir iş dalımı.

    - Hayır hayır kardeşim öyle değil bu meslek. İnsanlık var olalı Allah’ın üzerimize koyduğu aslî vazifelerimizden bir taneside bu. “Ana-Babaya isyan etmemek ve onlar yaşlandığında Üff.. bile demeden hizmetinde bulunmak değil mi? Nefis avukat, akla hemen serpiştirip kelimeleri, sıralıyor peş peşe olumsuzlukları. Zaman ahirzaman. Eee.. Şehirde yaşıyorum. Başka, 3 çocukla 70 m2 dairede üstelikte kiradayım. Evde çalışan yalnız benim, hanım ise çocuklara zor yetişiyor, malûm şimdiki gelinlerde kaynana kahrı çekmiyor.

    Sordum;

    -Kardeşim kaç yaşındasın sen?

    - 60

    -Köyden geldin şehire değil mi?

    -Evet.

    -Gel dertleşelim bir, çünkü aynı hayatı yaşamışız seninle. Ortak yönlerimiz çok. Nefis hizmette geriye çekildiği için nisyan perdesini üzerimize serivermiş, gaflet kumuna sokmuş kafamızı. Bu başımızın tacı olan analarımız bizi doğurduğunda bu köylerde; kıtlık vardı, yoksulluk, hastalık vardı. Üstelik taş binadan yapılmış ortasında tandırlı tek odada 5 çocuklu bir aile barınır, orası hem yatakhanedir, hem oturma odası hem mutfak ve “çağ “denen bir bölümünde banyo, bitişiğinde “yüklük”.

    Analarımız sabah 3 de kalkar başlar harıl harıl çalışmaya; ahırda hayvanları yemler, tandırı yakar, ekmek pişirir-yemek yapar, bebeğin altını değiştirir gider buz gibi çeşme suyunda elinde “tokuç” örtülüde (kapalı oda) çamaşırı kille yıkar....

    Dur daha bitmedi hayat yeni başlıyor... Varsa “Irgat” onlara azık hazırlar, “hayat”denen avluyu süpürür, bahçeye bostan diker. Karık çeker, akşama herif kahrı çeker. Kaynana-kaynata anam-babam horanta der, hizmette kusur etmez.

    Kışlık lâzım der. Dağdan-bayırdan odun toplar, tarladan saman-çöp çeker, bağdan çubuk toplar odun kırar istif eder. Un öğütür, bulgur yapar-tarhana kurutur, erişte keser, salça kaynatır, pekmez yapar. Anlatmakla bitecek gibi değil... Şimdi dönelim şehrimize; kaloriferli daire olmazsa olmazı, buzdolabı, çamaşır-bulaşık makinasına yer var, televizyon salonda yetmedi bir de mutfakta. Senede bir kaç kez kullanılan salonda şatafatlı koltuklar oturmuş. Kıza-erkeğe ayrı oda. Ana-baba bu hanenin neresinde?

    Koca koca koltuklardan, büyük büyük eşyalardan dairede yer kalmadı değil mi? Bir köşeye çek-yat bile olsa koymaktan acizmiyiz. Kaldı ki yuvamızın en güzel yerini onlar için hazırlamalıyız. Yazık ki çok yazık bize!

    Anadolu anaları yukarda sıralanan işleri ordularla değil, tek başına yapmış kardeşim. Allah’a imanından, teslimiyetten, tevekkülden gelen sırla her türlü zorluğa dayanmış. Çocuklarını büyütebilmek için her cefayı çekmiş. Uff.. bile dememiş. Yememiş yedirmiş, doktor yüzü görmemiş uyumamış başımızda sabahlara kadar nöbet tutmuş, bu kadar yoğun iş içinde; “aman evlâdım Kur’ân okusun, sûreleri ezberlesin, hoca önüne diz çöksün, okulunu okusun cahil kalmasın” diye ne fedakârlıklar...

    Peki biz ne yapıyoruz? Evlâtlar arasında kavga çok böyyük doğrusu; “Bizde yer yok. Hanım çok huysuz boşar beni, çocuklarla ortada kalırım”. Öteki kardeş, “bakacak param yok.” Gelin, “evde herşeye karışıyor rahatsız ediyor. Zaten bende hastayım.“ Bahane çook...

    Bil ki.! Aziz kardeşim. Yaşayan ana-baba yanında yoksa şayet; o hanede bereket yok. Belâ çok. Huzur yok. Muhabbetten eser yok. Sıkıntı hiç bitmez...

    Niye birgün bizimde ele-avuca düşeceğimiz hiç aklımıza gelmez? Görmüyor musun. “Hastalıklar ölümün keşif kolları” bizlere bişeyler fısıldıyorlar. Etme-bulma dünyası. Anamızın-babamızın bize bunca hizmetlerini ne çabuk unuttuk. Sanki armut gibi olduk daldan mı düştük?. Bir çocuk yetiştirmenin zahmetini, aşamalarını bilmiyormuş gibi davranıyoruz. Bir de; para-servet- imkân var diyelim. Bu asrın bir hastalığı da, isterse villası-yalısı-dubleks dairesi olsun, ana-babaya yanında yer yok. İnternette çok bilmiş torunlar araştırmada, keseye uygun nerde “Huzur Evi”var diye...

    Men dakka-dukka. (Yapan-bulur). Toplumumuzun bu yarası çok büyük. Aklımızı başımıza alalım. Cenab-ı Hak “Beli bükülmüş ihtiyarlar olmasa başınıza belâlar sel gibi gelir” meâlinde bize hatırlatma yapmıyor mu? İlla ki bir büyük musîbete düçâr mı olmamız gerekiyor?

    Hanımlar beyaz eşyalara parmak uçlarıyla dokunmaktan yorgun düşmüş, “uzaktan kumandalı olsa şunlar” diye yanıp tutuşurken; hangi bir hastalığa girifdâr olmuşuz ona yanıp tutuşalım.

    Demek ”Hasta kim”miş?

    “Yâ Rab, kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl.” Amin.
  • O T O Y O L D A K İ K A V Ş A K T A K A V R U LM U Ş
    R U H S A T IC I S I
    Altmış sene yaşadım bir tek anım bile yok
    Anılması korkulu yerlerdedir meşhedim
    Faka bastım kaydı don çakar almaz çark amok
    Oldum cennet aşısı binbir günah işledim

    Anım yok. Bırakacak mirasım Hak getire
    Rızkımla takometre sırf bu yüzden akraba
    Müstantik olam dedim çalkap giyem setire
    Uydurarak başımı örülmüş her çoraba

    Örselerdi bir çorap kör nefsimi kabartan
    Nesi körlük hangisi kadınların kaprisi
    Yasa dışı bir zifaf bengi sulardan artan
    L â f çakmışlar çivisiz matematik köprüsü

    Hiç Mao'nun, Lenin 'in günahını almayın
    Vitrin in çocukları Marquis de Sade yuttular
    Ten sırrına ermeden başka telden çalmayın
    Pezevenklik etmeyen İblisi de üttüler

    Muamma mı göründü sana dünya işleri
    Kanunların ruhunu okumak zor mu geldi
    Haydi nem kap buluttan ve başlat yağışları
    Ne yaptı Conte Cavour sen de yap Garibaldi

    Satıver anasını anâsır mı olucan
    Gel bu ruhtan satın al bedavacılık etme
    Y u t bu ruhu dökülsün barsağımdan solucan
    Ne kalsın trahomun ne tutsun seni sıtma

    Modası bu dertlerin çoktan geçti diyorsan
    Riskliyse ruhu yutmak tezgâhtan gölgeni çek
    Şehre git şehirden al çünkü şehirli insan
    Tınlatır boş fıçının egzoz ritmiyle köçek

    Üşüş ey kavruk ruha benim transit yolcum
    Diren ey kimliğinle polis saldırısına
    işçim köylüm esnafım dar gelirli memurum
    Ben ruh kavurduğumca para yakıp ısına

    Şunu bil ki ruh satan başka eller sahtekâr
    Hepsini déclassé say ipten kazıktan kopmuş
    Asri çağda onları lükse boğmakla Hünkâr
    Zindan ettiği Muğla sürgüne saldığı Muş

    P ü f noktası neden ruh kavrulmadan satılmaz
    Çünkü çiğ ruh bulantı sebebi sevdalarda
    Çiğ ruh bakteri dolar alaşıma katılmaz
    Öpüşürken siğildir elinle sev dalar da

    Durayım ruh satmaya bütün yelkenler forsa
    Müşteriye havasını almadan bakmayayım
    Façama kıymam diyen görsün ne hali varsa
    Hoş koku duymadıkça temenna çakmayayım

    Nerelerden kalkmışım yokum konulan yerde
    Ansızın anısızım aşklarım vesikasız
    Uygunsuz yakalanıp örtündüğüm bu perde
    Ne kadar kandırıcı bir o kadar yakasız

    Vara iksir vara tin vara tılsım vara kut
    Ha gayret kanat takıp uçmama ramak kaldı
    Ateş yakın su uzak ara yerdeki barut
    Alay komutanıydı müdür bey ve bakkaldı

    Ben benim benle doğdu ruh satanlar ruhsatı
    Bildirildi benimle kıvam cehr uşşağına
    Anım yok. Ha şimdi bilsin ruh ruhun kaç katı
    Boşuna mı dikildik otoyol kavşağına.
  •    

    Eyvâh! .. Ne yer, ne yâr kaldı,
    Gönlüm dolu âh ü zâr kaldı.
    Şimdi buradaydı gitti elden,
    Gitti ebede gelip ezelden.

    Ben gittim o hâksâr kaldı,
    Bir kûşede târumâr kaldı.
    Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!
    Beyrût’ta bir mezâr kaldı.

    ……
    Çık Fâtıma, lâhdden kıyâm et,
    Yâdımdaki hâlime devâm et!
    Ketmetme bu râzı, söyle bir söz,
    Ben isterim âh öyle bir söz! ..

    Güller gibi meyl-i ibtisâm et,
    Dağ-ı dile çâre bul, merâm et! ..
    Bir tatlı bakışla, bir gülüşle
    Eyyâm-ı hayâtımı tamâm et! ..
    ……

    Yâ Rab, öleyim mi neyleyim ben? ..
    Ayrı yaşayım mı sevdiğimden? ..
    Verdin bana böyle bir mûsibet,
    Ettin beni düşmen-i muhabbet.

    Ya bir kulu sevmiyor musun sen? ..
    Ya böyle bir ölüm değil mi erken? ..
    Hiç bulmamak üzre gâib ettim,
    Mecnun gibi ben onu severken.

    ……
    Her yer karanlık pür-nûr o mevkî? ..
    Mağrib mi yoksa makber mi yâ Râb!
    Yâ hâbgâh-ı dilber mi yâ Râb,
    Rüyâ değil bu ayniyle vakî.

    Kabrin çiçekten bir türbe olmuş,
    Dönmüş o türbe bir haclegâhe,
    Bir haclegâhe dönmüşse türben
    Aç koynunu aç maşukânım ben.

    Sen öldün, ölüm güzel demektir,
    Ölsem yaraşır gamınla her gün.
  • Farz et ki aynı taşın altında kaldı elimiz
    Aynı yolun içinde battı dikenler ayağımıza
    Aynıydı bulutlar gibi dağılan hayallerimiz
    Aynı yaşlar dolmadı mı her gece yanağımıza

    Sen kırıklarını çizdin ben kederlerimi yazdım
    Zarif parmaklarından dinledim akan zamanı
    Ben upuzun bir kış sen kısacık o yazdın
    Aynı hüznü duymadık mı düşen yaprağımıza

    Şansımız yok aynıyız
    Yakından bir kulak ver nefes alışımıza
    Etten, kemikten, kalpten, gövdeden
    Teni terk ettiğinde canımız
    Aynı çiçekler atılacak gel toprağımıza