• 376 syf.
    ·21 günde·Beğendi·9/10
    Güzeldi, ama hiçbir şekilde de Hatırla kadar güzel olamayıp etkisinde kalamadım. 370 sayfa roman ve maalesef sayfa 190’lara kadar ağır bir şekilde ilerleme, gelişmeye giremeyen birden çok girişlerle devam eden sayfalar. Bir konuya giriyor kitap, tamam konumuz bu ve bu kısma yoğunlaşacağız derken ama bunu dememe rağmen yine de yavaş bir şekilde ilerlerken birden bu sefer başka kola ayrılıp, başka bir yere gidip veya başka bir tarihe gidip tüm bu giriş süreçlerini en baştan ağır ve durağan şekilde yaşıyoruz. Bu durum 1 – 2 tane olsa sıkıntı değil de 3 ve üstü olunca ister istemez hoşnutsuzluk oluşturuyor; ama tabii şöyle bir durum da var ki bu durağan kısımların içinde Güzelsoy’un kaleminin gücü, tekniğinin vurgusu hissedilip yaşanıyor. Hele Yelda isimli bir bölüm var ki tabir-i caizse cümlelerin şaha kalktığı bölüm diyebilirim.

    İlk Hatırla kitabı ile tanıdım yazarı ve tamamen etkisi altında kaldım. Değmez ile kitabın başlarında biraz ufak tefek sorunlar yaşasam da Güzelsoy’un etkisi hâlâ devam ediyor. Farklı bir yazar Güzelsoy, edebiyatımızın kalemlerinden çok farklı. Benzer diyebileceğim 1 – 2 tane yazar ile de aralarında çok fazla fark var. Benzerleri bir unsur üzerinden romanını ilerletirken Güzelsoy ise romanlarında birden fazla unsurlar kullanıyor ve bunların her biri de başlı başına ayrı roman konusu olabilecek unsurlar. Okuduğum iki romanında da linç girişimlerine yer vermiş yazar. Hatırla’da 6- 7 Eylül olaylarına yer vermişken Değmez’de ise Tan Gazetesi baskınına yer vermiş. İkisinde de yüce Türk milleti “Allahsızlara ölüm!” diye bağırarak kendilerine yükledikleri görevleri yerlerine getiriyorlar. Tüm kanlarını, irinleri adeta kusuyorlar. #38827324 alıntı da yazdığı gibi konuşamayan dillerin bağırmayı becerebildiği, okşayamayan, sevemeyen ellerin ise vurmayı, kırmayı becerebildiği durumlar. Yine okuduğum iki romanında da hayvan sevgisine başta kedi olmak üzere değiniyor. Değinmesinin yanında da karakter olarak kullanıyor.

    ***

    Şimdi yukarıda yazdığım olumsuz manadaki her bir şeyi unutun. Uzatma olarak gördüğüm ve yorumladığım her bir kısım devam sayfalarda o kadar başarılı bir şekilde işlenip o farklı konulara ayrıldı dediğim kısımlar da başarılı bir şekilde birbirine bağlanıp devam ettiriliyor ki Güzelsoy’un kalemine, zekasına ve kurgusuna hayran olmamak elde değil. Her bir kısmın her bir dallanmanın mükafatı diyeyim, evet mükafatını ilerleyen sayfalar yazar fazlasıyla veriyor. Sevdiğimiz karakterleri sonlara daha çok seviyoruz. İki kitabında da fark ettiğim ki romanlarının ortasında ters köşe yapıyor Güzelsoy, yani romanın başında romanın konusunu sağ gösterip ortalarında okura hiç fark ettirmeden sol vuruyor. Normal günümüz dünyası gibi başlayan romanlarını verdiği ayrıntılar ile hiç fark ettirmeden düşünmeye bile fırsat vermeden birden bir sayfada belki de bir paragrafta bambaşka boyutlara getirip romanı bambaşka bir havaya sokuyor. En ufak bir soru işareti vermeden bir an bile olsun düşündürtmeden bunu yapabilmesi benim için Güzelsoy’un en büyük farkı. Her şeyden çok yönlü bir yazar. Birkaç farklı tür romanlarının içeriğini tek bir romanda toplayıp muazzam bir şekilde bir araya getirip romanlaştırabiliyor. Postmodern tarzda yazıyor ama betimleme derseniz eğer en ufak şekilde okurken tökezleme olmayacak şekilde edebi boyutun da çok yüksek seviyelerde örneğini veriyor. Karakteri buhranlarını, hüznünü, sevincini ve duygularını bir araya getirdiği kelimelerin tüm gücüyle hissettirip yaşattırabiliyor. Kurgu derseniz eğer sırıtmayacak şekilde ana öğe olarak fantastik veya bilim kurgu olarak kitabın farklı kısımlarında karşımıza çıkıyor. Kimi kitabın başlarında kimi kitabının ise sonlarında. Yine ana kurgu olarak bir kadının yaşadıklarını veriyor, bu konuyu da tabii ki realist bakış açısıyla kitabında yer veriyor. Ne kadar garip değil mi? Fantastik veya bilim kurgu ile realist öğeler aynı kitabın içinde oluyor hatta aynı kitabın ana konusunu oluşturuyorlar. Siyaset var romanlarının içinde ama hiçbir şekilde bir taraftan yana olmayıp olayların sadece insancıl tarafından bakılarak işleniyor. Aşk ise ana kurguyu besleyecek türden naif ve kuvvetli bir şekilde. Bunların yanında da edebi bir kitaba yakışacak şekilde aksiyon da var. Farklı türlerin birleşip kolaj olduğu bir yazar İsmail Güzelsoy.
  • Diyarbakır'ın bir dağ köyünde ilköğretimde görev yapan öğretmen Matematik dersinde ;
    – Bir kasada şu kadar çilek varsa, 10 kasada kaç çilek vardır? Diye öğrencilerine bir soru soruyor.
    Öğrenciler:
    – Öğretmenim çilek ne? Diyorlar.
    Öğretmen:
    – İşte çocuklar çilek. Diyor.
    – Biz hiç çilek yemedik. diyorlar.
    Bunun üzerine öğretmen pes etmiyor, oturup Bursa’daki tarım firmalarına toprak numunesi yolluyor ve diyor ki;
    – Bu toprakta çilek yetişir mi ? diyor.
    Bursa’daki firmalardan cevap geliyor.
    – Evet Diyarbakır şartlarında çilek yetişir.
    Hatta mektubun yanında çilek fideleri ve yetiştirme şeklini anlatan bir tarif yolluyorlar. Öğretmen öğrencilere okuyor nasıl yetiştirileceğini, çıkarıyor bahçeye ve diyor ki:
    – Bu sene size matematikten sınav yok.
    Öğrenciler:
    – E nasıl not alacağız öğretmenim?
    Hepsine bahçeyi kazdırıp, çilekleri diktirip, can sularını verdikten sonra her birine dörder çilek fidesi verip:
    – Şimdi gideceksiniz evinize anne babanıza ben size nasıl öğrettiysem sizde onlara öyle öğreteceksiniz.
    Çocuklar gidiyorlar evlerine hepsi anlatıyorlar ve çilekleri dikiyorlar ve öğretmen diyor ki:
    -Çilek mevsimi gelince getireceksiniz tabakta on tane çileğe bir not alacaksınız.
    Çocuklar tabaklarla getiriyorlar, çilekleri sayıyor öğretmen, eksik olanlara da tam not veriyor ve sonra diyor ki:
    – Çocuklar nasılmış tadı?
    Öğrenciler:
    -Valla ucunda not vardı diye yiyemedik.
    – Hadi bakalım yiyin. Diyor öğretmen.
    Çocuklar ağızlarını burunlarına bulaştıra bulaştıra yiyorlar çilekleri. Aradan iki yıl geçtikten sonra çilek girmemiş o köyün halkı şu anda Diyarbakır’ın pazarında çilek satıyorlar.
    Şimdi düşünüyorum da, öğretmen olmak bu işte gerçekten… Tahtada müfredat anlatmak değil… Bulunduğun yere, bulunduğun ülkeye, okula bir şeyler katmak…
  • Hz. Peygamber’e (aleyhissalatu vesselam) nispet edilen diğer bir rivayet de Hz. Âişe ve Zeyd ibn-i Sabit’ten gelmektedir:

    (Mealen): “Kadınlara itaat pişmanlıktır.” Ne var ki, âlimler bunun da “sahih” değil, “zayıf” (bazıları da mevzu) olduğunu belirtirler. Ancak, aynı manayı ifade eden, zayıf da olsa başka rivayetler de gösterilebilir.

    Burada hatıra şöyle bir soru gelebilir: “Hadis ilminin umumi prensiplerinden birine göre, zayıf hadisle de amel edilebilir. Diğer taraftan bir mevzuda birkaç tane zayıf hadis varsa, bunlar birbirlerini kuvvetlendirir ve ayrıca “sahih bir asla” dayandıklarını gösterir. Şu halde, bu meselede aynı prensip muteber olamaz mı?”

    Cevap: Evvela “Zayıf hadisle amel edilebilir.” mevzuunu ele alalım. Bu, doğrudur. Ancak, zayıf bir hadisle amel edebilmek için, zayıf hadisin âyete veya sahih hadise muhalefet etmemesi, bir başka ifade ile o mevzuda zayıf hadisten başka “nass”ın bulunması lazımdır.

    Yukarıda görüldüğü üzere, “Kadınla istişare etmeyin!” ifadesi değil sahih hadislere, bizzat Kur’ân’a aykırıdır.

    Saniyen: Bu mevzudaki zayıfların birbirini destekleyip kuvvetlenmeleri ve bir “sahih asl”a delalet etmeleri meselesine gelince, söz konusu rivayetlerin ifade ettiği manayı “mutlak” değil “mukayyet” olarak alırsak cevap müspet olabilir.

    “Kadınlarla istişare edin ve fakat muhalefet edin!” veya “Kadınlara itaat pişmanlıktır!”, “Kadınların reyi ile amel kalbi ifsat eder!” gibi rivayetler söylendiği şekilde yani mutlak olarak alınınca, “Hiçbir meselede, hiçbir surette, hiçbir kadınla istişare etmeyin!” manası çıkar. Hâlbuki en azından bazı meselelerde istişarenin bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de emredildiğini gördük. Sünnette gelen deliller ise daha çoktur.
  • Hep sen sorular soruyorsun, ben de bir tane sorabilir miyim?” dedi Simsiyah onun ihtişamlı yüzünü izlerken.

    Nevırmor başını hafif yana dönerek opalin kırmızıya dönen ışığını ona yöneltirken “Sordun işte” dedi.

    “Peki ikinci bir soru?..”

    “Sor bakalım, çok meraklısın anlaşılan” dedi.
    İsmail Güzelsoy
    Sayfa 264 - Doğan Kitap
  • Kürt Cemo

    Zaman sonra, “sana neden Kürt Cemo diyorlar” diye sorduklarında şöyle söylüyordu Cemal Ağabey;

    “bizi bir kamyona doldurdular, tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Aklımdan çıkmaz o yolculuk, o köpek havlamaları ve polis sesleri. Sürgün edilmiştik, annem sürgünde öldü benim” ve ekliyordu.

    “Aslen Dersim bölgesindenim ben. Erzincan’lıyım... Hem ne farkeder ki ? Dersim’liyim işte. Saklar oldum ben bu durumu herkesten. Alevi’yim ben, hem Kürt hem de Zaza’yım.”

    Saklanılacak birşey miydi acaba Cemal’in yaptığı. Cemal orta direk bir ailenin erkek çocuğu olarak dünyaya geldiğinde ailesi çok sevinmişti. 
    Amcası memo biraz koyu duygulara sahipti ve 1937 Dersim isyanında başı çekenlerdendi. Hepsi aynı evde kalıyorlardı. Günler geçti ve Dersim isyanından ötürü Memo’ya sürgün kararı verildi. Memo ve Ağabey’i Bilecik’e doğru gönderildiler.

    İşte burada başlamıştı bizim Cemal’in hayat hikayesi. Sürgün zamanı o unutulmaz tren yolculuğu, askerler nezaretinde uzun uzun gidilen yollar, polis arabalarının korkutucu siren sesleri, arka fonda havlayan köpekler, annesinin hastalığı... Cemal’in çocukluk dönemine de denk gelince tüm bunlar ister istemez etkisi daha büyük olmuştu.

    Bilecik’e yerleşmeleri ve Cemal’in büyümesi derken aradan bir hayli zaman geçmişti. Cemal annesini daha küçük denilecek yaşta ilk okula başlamadan bir sene evvel kaybetmişti. Babası uzun yol şöförü, amcası ise haftada bir eve gelir ya da gelmez ne yaptığı belli olmayan bir adamdı. 

    Cemal’in yalnız kalmaması için babası bir evlilik yaptı ve Cemal’in üvey annesi çok acımasız bir kadın olduğunu daha evliliğin 3’üncü ayında göstermişti. Babası  yeni evlendiği karısı ile de görüşüp Cemal’in devlet parasız yatılı okullarında okumasını daha sağlıklı bulmuştu. Cemal’in de isteği bu yöndeydi. Cemal henüz o sene başladığı ilkokulu devlet parasız yatılı okullarında tamamladı. 
    Cemal her ne kadar başarılı bir talebe de olsa kimliğini gizler bir yapıdaydı. Alevi olduğunu, kürt-zaza bir kökene sahip olduğunu devamlı gizliyordu. Çünkü arkadaşları arasında alay konusu oluyordu. Aklına sürgün yılları geldiğinde ve annesinin acısını da üzerine eklediğinde içinden çıkılamaz bir duruma düşüyordu. 

    Tam bu yıllarda olmuştu herşey. Bir öğretmeninin bazı zamanlarda “kürt inadı tuttu işte”, bir arkadaşının da “sümüklü kürt n’olcak” demesi Cemal’i derinden yaralamıştı. Kürt kimliği ile bu kadar alay edilen birinin alevi kökeniyle de alay edilir düşüncesi haiz olmuştu kendisinde... bu yüzden her zaman gizledi bu yönünü.

    Her ne yaptıysa da belli bir sıfat ile anılmaktan hoşlanmayan Cemal’e “Kürt Cemo” adı yapışmış kalmıştı. Kimine göre kötü birşey değildi tabi ki bu tabir ama herkesin söyleyiş tarzı farklıydı ve Cemal bu lakabın kendisine takılmasının bir alay sonucu oluştuğunu bildiği için üzülüyordu. 

    Kürt Cemo bir gün düşündü ve her zamanki sessizliğiyle haykırdı kendi kendine;

    “Eğer ben bir Süreya isem soyadıma yakışan bir şekilde cevap vermeliyim. Beni bugün yerenler, yarın muhakkak ki övecekler” diye elini yumruk yapıp masaya vurdu ve hayatında yeni bir sayfa açtı.

    Kürt Cemo... Cemal Süreya...

    Cemal ilkokul, ortaokul ve liseyi devlet parasız yatılı okullarında üstün bir başarıyla bitirdi ve Mülkiye’nin Maliye bölümünde de yüksek öğrenimini tamamladı. Üniversite öğrenimi tamamladıktan sonra orta okul yıllarında tanıştığı Seniha ile evlendi. 

    Cemal bir yandan devlet memuru olarak çalışıyor bir yandan ise yüreğini dile getiriyor, kalem tutturuyordu ona adeta. Cemal’in edebiyata olan düşkünlüğü onu şiir yazmaya itmişti. Yazdığı şiirleri dönemin dergilerinde, gazete köşelerinde yayınlanıyordu... Bir gün gazetede bir ilan gördü ve zamanın en popüler şiir dergisi “yeni şairler aranıyor” diye bir ilan çıkmıştı tam sayfa. Cemal vakit kaybetmeden bu kişi ben olmalıyım diyordu. Çünkü o yıllarda şair olarak bir dergide şiir yazmak popülerliğin simgesiydi. Cemal’in aklına ortaokul yıllarında kendi kendine verdiği söz geldi: 

    “Eğer ben bir Süreya isem soyadıma yakışan bir şekilde cevap vermeliyim. Beni bugün yerenler, yarın muhakkak ki övecekler”

    Cemal, eşi Seniha ile de durumu paylaştı ve hemen ertesi gün yazdığı şiirlerinden bir buket yapıp koyuldu ilanda verilen adresin bulunduğu yere doğru.

    Cemal belki de ömründe bu denli şatafatlı bir yer görmemişti. Binanın dışı İstanbul’un en ihtişamlı yapılarından biriydi sanki. İçeri girdiğinde bir gala gecesi var gibiydi. Uzun bir merviden, merdivenin başında iki tane kolon... Merdiven ise boydan boya kırmızı halı ile döşenmişti. Rüyada olmalıydı. Belki de bu kadarını beklemiyordu Cemal... Görüşmenin önemi bir kat daha artmıştı onun için. Cesaret edebilecekmiydi ? Merdivenleri bir bir çıkıp, kapıyı açıp söyleyebilecekmiydi ben Cemal Süreya diye ?

    Cemal... Nam-ı diğer Kürt Cemo derin bir nefes aldı ve merdivenleri bir bir çıkıp hayalindeki görüşme için randevü saatinde, kendisine söylenen yere ve söyledikleri odaya girdi. 
    Heyet toplanmış Cemal’e bakıyorlar, soru üzerine soru soruyorlardı. Bir çok soru sormuşlardı ve sadece dinlemişti Cemal. Söz sırası kendisindeydi artık. Tüm sorulara büyük bir rahatlıkla cevap vermişti. Son soruya sıra gelmişti.
    Şair olarak bir başkası değil de neden seni seçelim ?

    O an aklına geleni söyledi.

    "Benim adım Cemal Süreya. Kürt Cemo derler bana. Alevi ve Kürdüm. Zazayım da. Çoğusu bilmez bu yönümü. Küçüktüm ve sürgün edilmiştik. Arkadaşlarıma alay konusu oldum hep. Zaten Kürt Cemo lakabını da onlar taktı lakab olarak. Daha rahat alay ediyorlardı. Ben bu şekilde büyüdüm. Anasız, babasız. Her küçük çocuk görüşümde ağlarım ben. Yaşayamadığım çocukluğuma. Ne zaman mutlu bir aile görsem, o an çekerim fotoğrafını. 
    Tek fark ne biliyor musunuz ? Çektiğim fotoğraf karesi her seferinde aynı. Kalemimle çekiyorum çünkü... O kılıçtan kuvvetli olan kalemimle... Hüzün var çünkü o karede... Gözyaşı var... Az önce gelirken çektiğim bir fotoğrafı sizlere sunmak isterim.

    Durakta üç kişi vardı.
    Adam, kadın ve çocuk...

    Adamın elleri ceplerinde,
    Kadın çocuğun elini tutmuş.

    Adam hüzünlü, 
    Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü.

    Kadın güzel,
    Güzel anılar gibi güzel.

    Çocuk 
    Güzel anılar gibi hüzünlü
    Hüzünlü şarkılar gibi güzel.

    İşte böyle sayın heyet. Şimdi karar sizin. Benim adım ya Kürt Cemo olur, devam ederim kaldığım yerden hayatıma; ya da  koyarsınız adımı Cemal Süreya, unutamazlar beni 100 yaşıma bastığımda da. 

    Çünkü biliyorum ki Hayat kısa kuşlar uçuyor...
  • 705 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Suç ve Ceza... sen nasıl bir kitapsın? Psikoloji mi, felsefe mi, gerilim mi, polisiye mi, edebi mi? Ne okudum ben? Hepsini, tüm her şeyi içinde barındıran iliklerime kadar hissettiğim bir kitap okudum. Şu ana kadar okuduğum beni en fazla etkileyen kitap oldu Suç ve Ceza. Yıllar önce okumama rağmen tekrar iyi bir çeviri ile ve de zamanla birikimlerimiz, anlayış, algılayış ve düşünce biçimimizin de değişmesi sebepleriyle bir kez daha okumaya karar verdim ve iyi ki de okudum.

    Kitabı okurken aklımın bir kenarında beni rahat bırakmayan tek soru şuydu: "Raskolnikov bu cinayeti neden işledi?" Okudum, anlamaya çalıştım, şaşırdım ve saygı duydum. Evet, nedeni ne olursa olsun bir insanı öldürmeye, bir canı yok etmeye saygı duydum. Suç ve Ceza sizi tüm inanışlarınızı, doğrularınızı bir kez daha sorgulamaya itiyor.

    Raskolnikov çevresiyle uyuşmayan, içinde yaşadığı topluma, eşitsizliklere büyük nefret duyan, dürüst, düşünen ve insanlara yardım etme konusunda şaşıracağınız kadar duyarlı bir genç. Raskolnikov'un kendine has düşünceleri, bir felsefesi var. Ona göre insanlar ikiye ayrılıyor: Birinciler çoğalmaya araç olanlar, tutucudurlar, uysaldırlar, boyun eğerek yaşarlar ve boyun eğmeyi severler. İkinciler ise yasaları çiğner, yıkıcıdırlar ama dünyayı bir amaca yöneltirler. Raskolnikov'un kendini ikinci bölümde gördüğü kuşkusuz. "İktidar ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir." diyor Raskolnikov. Cesaret... Yaşanan tüm bu saçmalıkları fırlatıp atma cesareti gösterdiğini söylüyor. "Ben öylece öldürdüm; kendim için, yalnızca kendim için yaptım bunu!" diyor. Ben de herkes gibi bit miyim yoksa bir insan mı? Önümdeki engelleri aşabilir miyim, aşamaz mıyım? Bunları öğrenmek amacıyla cinayeti işlediğini başka bir sebebi olmadığını söylüyor.

    Hepimizi okuduktan sonra düşündürüyor: Ben bir bit miyim yoksa insan mıyım? Öylesine, sorgulamadan, düşünmeden benden istenildiği ya da beklenildiği gibi mi yaşıyorum yoksa çevremde olan haksızlıklara, çirkinliklere tepkimi koyuyor muyum? Sesimi çıkarabiliyor muyum? Raskolnikov'un felsefesi bize bunu düşündürüyor, hayatı sorguluyoruz en çok da kendimizi...

    Dostoyevski'nin insan psikolojisi üzerine bilgisine, ruh tahlillerine, olaylar üzerine yorumlarına, çözümlemelerine hayran kaldım. Raskolnikov ne yaşadıysa ben de aynı onu yaşadım. Tüm duygularını, korkuları, kendi kendine konuşmalarını, kuşkularını, paranoyalarını sonuna dek hissettim. Kitap bittiğinde ise derin bir nefes aldım ve huzurla doldu içim...

    Suç ve Ceza bittiğinde ne düşüneceğinizi, ne hissedeceğinizi bir süre anlayamıyorsunuz, belki bin tane şey düşünüp birini bile dile getiremiyorsunuz ancak geleceğe umutla bakıyor güzel hayaller kurabiliyorsunuz. Dostoyevski de şöyle özetliyor Suç ve Ceza'yı: "Bir insanın yavaş yavaş yenilenmesinin, yeni bir hayat bulmasının, bir dünyadan başka bir dünyaya geçmesinin, hiç bilmediği yepyeni bir gerçekle tanışmasının öyküsü..."