• Aşk kitabı adı altında bir insanın cinsel hayatını anlatan bir kitap gibi geldi bana. Bazı insanlar islamiyetin kadına hak vermediğini ortalıkta nara atıyorlar. Kendisine hak verilen kadın bu mu sormak istiyorum. Bir soru daha sormak istiyorum bu kitapta yukiku'nun yerinde olmak isteyen kaç tane hanımefendi vardır acaba gerçekten merak ediyorum. Kadını sadece kullanılan ve daha sonra acımasızca bir kenara atılan bir hale getirdiler. Ve insanlık da buna çanak tuttu. Hasılı kitap için acizane söyleyeceğim şu ki cinsel yönü hiç de yabana atılacak kadar az değil. Okumak isteyen arkadaşlar bunu da göz önünde bulundursunlar.
  • Eski sevgilim Safinaz!

    Yüzünde daima manasız bir tebessüm bulunanlar, aslında en mutsuz olanlardır. Çünkü onlar gerçekten gülemedikleri ve toplumca dışlanmak da istemedikleri için rol yapmak zorundadır. Elbette istisnalar kaideyi bozmaz, belki sen Erol Evgin gibi yatağından mütebessim çıkıyor olabilirsin. Belki şu an kahkahalarınla küçük odanı ısıtıyorsundur. Nereden bilebilirim? Seni artık tanımıyorum. Bir zamanlar gayet iyi tanırdım, hatta seninle sohbet edenlerden telif hakkı isteyecek kadar sahiplenmiştim. Şimdiyse manasız bir tebessümle, cumartesi gününü evde geçirmenin haksız gururu içindeyim. Sanırım bu kişisel tercihim ya da öyle olmasını umuyorum.

    Yüz kişiye sorup en popüler cevabı almak istediğim bir soru var. Aşk diye yücelttiğimiz o tuhaf süreç, “Adını dağlara yazdım yarim” diyen Adem Gümüşkaya noktasından, “Beynimde bir tümör olsa adını Marla koyardım” diyen Tyler Durden noktasına nasıl geliyor? Ya da duygularını mütemadiyen yücelten, hem bedenen hem ruhen bağlılıklarının sonsuza dek süreceğini beyan eden aşıklar, nasıl da birbirlerini sosyal medyadan engelleyen azılı ergenlere dönüşüyor? Birisi bu sorunun cevabını verebilirse, kendimi huzur içinde köpeklerime adayabilirim. Nasıl olsa yaşlandığımda huzurevine kabul edilecek kadar emekli maaşım olacak, torun yerine de Bulldog ve Doberman’ları severim. Benim için gerçekten sorun değil, soyumu sürdürmek gibi patriyarkal iddialarım yok, gerisini sen düşün Safinaz!

    Kişisel gelişim kitaplarını çok sevdiğini biliyorum, eminim ayrılığımızdan sonra birkaç tane devirip kendini aşmışsındır. Bense o tarz eserlere itibar etmem. Tek bir kitabıyla kişiliğimizi geliştireceğini söyleyen yazarlar, güya kanseri çözen ilaç mümessillerine benziyor. Aslında hepsi tüccar! Hepiniz tüccarsınız! Biliyor musun Safinaz, hayran olduğun yazarların söyleşilerine katıldım geçen gün. Sunumlarının dikkatle dinlenmesini ve imajlarını zedeleyecek hiçbir muhalif sesin çıkmamasını umuyorlardı. Esas mesele kişilik geliştirme değil, imaj pazarlamaktı. O an seni ve hayatıma giren diğer güzellikleri neden kaybettiğimi anladım. Yine de imajım bozuk olduğu için pişman değilim. Yüzümdeki tuhaf tebessümü saymazsak, duruşumu da hiç bozmadım.

    Gönül ilişkileri, ne su doku gibi zihin yormalı ne de satranç gibi strateji içermeli. Akmalı insan sevdiklerine. Bir Mevlevi dervişi ya da Hint keşişi gibi huzur bulmak için evvela bunu özümsemeli. Fakat biçimsel rasyonalizmin hüküm sürdüğü günümüzde, kimse kimseye ait değil. Herkesin üst modeli stoklarda mevcut. Herkes bitmeyen bir arayışta. Güven ve sadakatin soyu tükeniyor. İnsanlar birbirlerinin ya boynuna sarılıyor ya boğazına, ortası yok. Dindar da olsak farkına varmadan evrim geçiriyoruz. Ah hayırsız Safinaz, iki sene içinde ne kadar değiştin! Sınır bölgesine atandığım gün verdiğin tepkiyi hatırlıyor musun? “Ben orada yaşamak istemiyorum” demiştin. O anki çaresizliğimi anlatmama pek lüzum yok. Lümpen demokrasilerdeki güçlünün zayıfa tahakkümü gibiydi. Memuriyetimi yaktım, zira ben oksijen olan her ortamda yaşayabilirdim.

    Vasiyeti gereği Shakespeare’in mezar taşında, “Her kim kemiklerimi yerinden oynatırsa Tanrı onu lanetlesin” yazar. Bu yüzden mezarlıkta herhangi bir çalışma yapılamaz. Eğer keşfedilmemiş bir diyarda Eros’un mezarı varsa, üstünde şu yazıyor olmalı: “Her kim aşkı strateji oyununa dönüştürdüyse Tanrı onu lanetlesin.” Yanlış anlama Safinaz, sana beddua etmiyorum, bunların sorumlusu sen değilsin. Ayrıca bembeyaz tenini ve rüzgar estiğinde ürperen süt rengi bağrını öyle özlüyorum ki cehennemde bronzlaşmanı şu an bile istemem. Yataktaki neşeli boğuşmalarımızı; karbondioksit olduğuna inanmadığım, çiçek gibi kokan soluğunu içime çekmeyi de özlüyorum. Umarım cennette karşılaşıp hasretle kucaklaşırız, tabii hafızamız kısmen silinirse.

    Yaşadığın yeri biliyorum, müstakbel kocan olacak o herifle nerelerde yemek yediğinizi kestirebiliyorum. Sizinle karşılaşmamak için ettiğim duaları Ortadoğu’ya harcasaydım muhtemelen savaş biterdi. Şu ana dek şanslıydık ama eğer bir gün karşılaşırsak olacaklardan sorumlu değilim. Kocan beni döverse şehrin en iyi avukatını tutmak için gerekirse bankadan kredi çekeceğimi bilmeni isterim. Kısacası ikiniz de ayağınızı denk alın.

    Mektubumun sonuna yaklaşırken son havadislerimi paylaşmak isterim. Önceki mektupta bir kadınla tanıştığımdan bahsetmiştim. Senden beş santim uzun, saç rengi seninkinin iki ton açığı, göz rengi de seninkilerin aynısıydı. İlişkiye isim koyamadan ayrılma kararı aldık. Tipik kan uyuşmazlığı diyelim. Ayrılırken yüzümde manasız bir tebessüm vardı, çünkü bir kadın daha benden kurtuluyordu. Huzurevindeki yerini şimdiden ayırtmaya çalışan, cumartesi günlerini evde geçiren ve kişisel gelişim kitaplarından nefret eden bir adamdan sonra; hayat daha cazip görünecekti. Tıpkı Bukowski gibi, ona kıyaslama imkanı, yeni ufuklar, huzurlu ve bensiz bir gelecek vermiştim. Ve yapayalnız eve döndüğümde, adaletin bir kez daha yerini bulduğunu hissediyordum.

    Hoşça kal.

    İSMAİL PİŞER
  • geçen gün tanrı ile konuştum.

    ne düşündüğünüzü biliyorum. konuştuğun kişinin tanrı olduğunu nereden biliyorsun?

    açıklayacağım, ama şunu söyleyeyim, sorduğum bütün sorulara –yani hepsine- cevap vererek beni ikna etti. bütün sorularıma makul ve tatmin edici cevaplar verdi. sonunda, onun tanrıdan başka birisi olmadığını kabul etmek zor değildi.

    tuhaf olan şu ki; ben hala bir ateistim ve biz bu konuda bile hemfikirdik.

    her şey 8.20 de paddington’dan dönerken başladı. kendime cam kenarı bir koltuk seçtim, bağıran haylaz çocuklar ya da sarhoş holiganlar yoktu. oturdum, bir şeyler okuyordum ve o yürüyordu.

    neye benziyordu?

    kesinlikle beklediğiniz gibi değildi. 30 yaşlarındaydı, kot pantolon ve “hobgoblin” tişörtü giymişti. gayet sıradandı. işçiye ya da benim gibi bir bilgisayar programcısına benziyordu.

    “burası boş mu?” dedi.

    “buyrun.” dedim.

    oturdu. umursamadım ve besin zincirine giren genetiği değiştirilmiş yiyeceklerle ilgili yazıma döndüm.

    “bir şey sorabilir miyim?”

    bir ve ya belki iki sorudan fazla sormaması gerektiğini ifade eden bir ses tonuyla “evet” dedim. konuşacak havada değildim.

    “neden tanrıya inanmıyorsun?”

    şerefsiz!

    bu tip konuşmaları severim ve tanrıya inananların mantıksız inançları hakkında saatlerce konuşabilirim. ama havamda olursam! bu, 20 yaş dişini çektirmek için randevuna 20 dakika kala kapını bir yehova şahidinin çalmasına benziyor. kalmak istiyorsun. ama asıl eğlence için bile zaman yok. ve biliyordum, standart cevabımı versem cardiff’e vardığımızda hala tartışıyor olurduk. havamda değildim işte! başımdan savmam gerekiyordu.

    ama sonra birden düşündüm; “garip! tamamen yabancı olan bu adam, benim ateist olduğumdan –ki doğru- nasıl bu kadar emin?” eğer arabamı sürüyorken böyle bir şey olsaydı, bu kadar gizemli olmazdı. narin hıristiyan balığına karşın, arabamın arkasında darvin balığı vardı. buna dikkat eden herhangi biri benim inançlarıma dair bir fikir edinebilirdi. ama bir trendeydim ve “evrim” tişörtümü bile giymemiştim. “the ındependent” okumak ateist olmanın göstergesi değilken bu adamın benim ateist olduğumu nasıl anladığını merak ettim.

    “seni bu kadar emin yapan şey nedir?”

    “çünkü” dedi, “ben tanrıyım ve sen benden korkmuyorsun”

    bana inanmak zorundasınız. ama bu tip durumların çoğunda konuşan kişi akıl hastanesi ya da en azından prozac adayı olarak görülür. bazen de şaka olarak adlandırılır.

    buna “rastgele olay” demek çok zor ama tam olarak öyle oldu. sesindeki ya da tavrındaki hiçbir şey beni aksi yönde etkilemedi. böyle söylemişti çünkü böyle olduğuna inanıyordu. rasyonel konuşmaları, uyuşturucu etkisinde ya da beyinsel bozukluklarının olmadığını gösteriyordu.

    - peki sana neden inanayım?

    “tamam” dedi, “neden bana birkaç soru sormuyorsun? istediğin herhangi bir şeyi sor. şüpheci aklını tatmin edecek miyim, gör.”

    - ben kimim?

    + stottle. 10 ağustos 1947, bristol, ingiltere, doğumlu harry stottle. baban paul, annen mary. duke of yorks krallık askeri okulunda okudun. sandhurst ve oxford’da exobiyoloji yüksek lisansı yaptın. başarısız bir rock şarkıcısı, 10 yıldır ticaret sendikası aktivisti, sonraları kendi işini kurmuş bir bilgisayar programcısı, web uzmanı ve ilham verici bir filozofsun. amerikan vatandaşı michelle ile evlisin ve önceki evliliğinden 2 çocuğun var. hazırladığın programla ilgilenen bir yatırımcıyla başarılı geçmiş gibi görünen bir iş görüşmesinden eve dönüyorsun. bu sabah otelde tam bir ingiliz kahvaltısı yaptın. tek eksik ingiliz sostu ve sen bunu istedin.

    durdu.

    + ikna olmadın. hmmm… seni ne ikna eder? telepatik bağlantı için iznini isteyebilir miyim?

    - iznime ihtiyacın mı var?

    + teknik olarak hayır. etik olarak evet.

    - tamam. izin veriyorum. beni ikna et.

    + peki. en gizli şifren ve sebebi...

    ciddi bir hacker şifremi elde edebilirdi, fakat sebebini kimse –yani hiç kimse- bilemezdi.

    o bildi.

    siz olsanız ne yapardınız?

    nispeten daha önemsiz ama bana özel birkaç soru daha sordum. (mesela bebekken ilk söylediğim kelime gibi – “armadillo” dedi.) tamamen ikna olmuştum. bu noktada olası 3 açıklama vardı.

    birinci olasılık rüya, halüsinasyon ya da hipnozdu. hiç kimse böyle bir şeyi anlayamazdı. bir oyunda gibiydim. rolümü oynuyordum. olaydan beri devam eden detaylı hatıralar ve benim güncel notlarımla birlikte halüsinasyonun bugüne kadar devam etmediğini düşünürsem bu seçeneği reddetmek zorundayım. geriye iki seçenek kaldı.

    gerçek bir telepat olabilirdi. şimdiye kadar kesinlik kazanmış böyle bir şey yoktu ama yine de bir olasılıktı. benim en gizli sırlarımı bilmesini bu şekilde açıklayabilirdim. ama başka şeyler bununla açıklanamazdı. özellikle, daha sonra sorduğum sorulara verdiği cevapların sebebi bu olamazdı.

    sherlock holmes’un dediği gibi; muhtemel seçenekleri elediğinde geri kalan şey, ne kadar imkansız olsa da gerçektir.

    iyi gözlemci, sherlock.

    bu adamın, olduğunu iddia ettiği kişi olduğuna inanmak zorunda kaldım.

    peki, şimdi ne yapardınız?

    eğer bir gün tanrıyla karşılaşırsam, ona milyonlarca soru soracağımı herkes bilirdi. ben de “neden olmasın?” diye düşündüm. konuşmanın detaylarını okurken bana hak vermelisiniz. bu sadece garip değil aynı zamanda sıra dışı bir şeydi. ve evet, biraz gergindim. doğru kelimeleri bulamadıysam bana kızmayın. söz veriyorum, ana fikri yakalayacaksınız.

    - kendime gelmem biraz zaman aldıysa özür dilerim, ama bir tanrıyla konuşmak her gün başıma gelen bir şey değil.

    + tek tanrı! diye araya girdi.

    - hassas! diye düşündüm.

    + tam olarak değil. sadece bir düzeltme.

    yavaş yavaş alışıyordum.

    düşüncelerimi kontrol etmeye çalışıyordum. kendi kendime “sakin ol harry. hayatın boyunca böyle bir durumda olmak istedin. ve işte oldun. sakin ol ve hayatının fırsatını kaçırma” dedim.

    “kaçırmayacaksın” dedi.

    siz söyleyin. o kısa anda bunun diğer her şeyden daha gerçekdışı olduğunu hissettim. yanımda oturan bu adam gayet açık ki aklımdan geçen her şeyi okuyordu. pantolonunun cebinde bir başkasının elini bulmak gibi bir şeydi.

    fakat izin vermiş olmamdan başka bir şey beni bu beyin işgalini kabul etmeye meylettirdi. onun yetenekleri ya da algısı bana açıkça güven vermeye başlamıştı. bu yüzden, söylediği sözlerin bana güven verdiğini ve rahatlattığını çok net hatırlıyorum. tıpkı amaçladığı gibi… bu adam muazzam bir çekim gücüne sahip olmalıydı.

    sonra tekrar başladık.

    - insan mısın?

    + hayır.

    - hiç oldun mu?

    + hayır, ama benzeri, evet

    - yani evrimin bir ürünüsün?

    + kesinlikle, kendi kendimin evrimi

    - ve bizimki gibi yaşayabilen, dna temelli bir türden evrimleştin?

    + doğru

    - seni tanrı yapan şey tam olarak neydi?

    + kendim yaptım

    - neden?

    + iyi fikir gibi görünmüştü

    - peki ya güçlerin? bizim türümüzdeki batıl inançlı insanların sana atfettikleri güçlerle herhangi bir alakası var mı?

    + çok yakın

    - yani her şeyi bizim için yarattın.

    + tabi ki hayır.

    - ama evreni sen yarattın.

    + işte bu evet.

    - ama tek başına değil.

    + tek başıma

    - ne demek istediğimi biliyorsun

    + kimse kendi ailesini yaratamaz. bu yüzden hayır.

    - açık konuşmama izin ver. sen tamamen bir doğal fenomensin.

    + tamamen.

    - bizim bir gün anlayabileceğimiz ve kontrol edebileceğimiz bir mekanizmadan mı ortaya çıktın?

    + bizden kastının ne olduğuna bağlı ama evet.

    - eğer insan ırkı o seviyeye gelemezse başka türler mi gelecek demek istiyorsun?

    + sadece bir tür

    - peki dünya dışında bizim seviyemizden ilerde olan kaç ırk var?

    + sadece birkaç tane. 14 milyondan daha az.

    - birkaç mı?

    - vay bee!

    - bizim seviyemizde kaç tane var?

    + şu anda 4,5 milyardan biraz fazla

    - yani bizim uzaydaki önemimiz dünyadaki ortalama bir joe’nun dünyadaki önemi kadar. öyle mi?

    + biraz daha az. seviye bir, ki bu sizin seviyeniz, uçan makinelerin icadıyla başlar. diğer seviye, herhangi bir türün bir şeye bağlı olmadan yaşamayı başarmasıyla başlar. yani sizin güneşiniz gibi… onlar herhangi bir yıldız sistemine bağlı kalmadan yaşamayı başardılar. insanlık sadece uçan makine aşamasında ve hayal edebileceğin gibi, seviye bir sürüsünün en altına yakın bir seviyede.

    - yani günün birinde, kardashev ve asimov’un bahsettiği gibi, kendi güneşimizi kontrol edebilecek miyiz?

    + tam tersi. bunlar evreni kontrol edebilmek için daha büyük makinelere ve dolayısıyla daha çok enerjiye ihtiyacının olduğunu düşünen, evrimi hala devam eden mekanik türlerin bakış açılarıdır. gerçek bunun tam tersidir. geliştikçe daha az enerjiye ihtiyaç duyarız ve çevremize daha az etkimiz olur. siz cisimleri kontrol edersiniz ki bu çok fazla enerji gerektirir. biz enerjiyi kontrol ederiz ki bu hiçbir şey gerektirmez. sonuç olarak, seviye ikideki bir türü, o izin vermediği sürece, tanıyamazsınız bile.

    - bütün bu evrimleşen türler, hepsi senin çocukların mı?

    + onları bu şekilde görmeyi seviyorum.

    - peki amaç?

    + en basit şekliyle, “hayat devam etmeli”. kendi motivasyonum evrenin zekâsını optimize etme isteğimdir. sizin tabirinizle, mutluluğu maksimize, acıyı minimize etmeye uğraşıyorum. fakat mutluluğun büyük bölümü farklı varlıkların iletişiminden ortaya çıkar. benim seviyeme ulaştığınız anda, milyarca farklı varlık olmaya son verip harika bir bütün olacağız. hiç bir kurum yaşama isteğini kaybedene kadar ölmez. ben, gelişmiş ve kendini bilen biri olmama rağmen, ya da şöyle söyleyeyim, gelişmiş ve kendini bilen biri olduğum için biliyorum ki, bu yol boyunca kaybettiğimiz mutluluk yeni bir zekâyla tanışmanın ya da ondan bir şeyler öğrenmek ve ona öğretmenin basit ve tahmin edilemez zevkidir. bu yüzden önemli olan birlik sağlamaktır. bu evrendeki ilk ölümsüz benim. son olmak istemiyorum

    - yani potansiyel olarak senin gibi bir tanrı daha üretmeye müsait bir evren mi yarattın?

    + doruk noktası geçici olacak, ama tüm orgazmlar gibi, buna değecek.

    - o an bizim yeni tanrımızın seninle birleştiği ve tekrar bir olduğumuz an mı?

    + sakın küçümseme. ben de dâhil hepimizi yaşatan bu coşkulu görüştür. ve bu olduğu zaman, coşku bu evrenin yaşından birkaç kat daha fazla bir zaman devam edecek. bana inan, çalışmaya değer.

    - evet, sanırım yüz milyarlarca yıllık bir orgazmın çekiciliğini görebiliyorum.

    + ve insanlar yaşabildikleri orgazmdan gerçek keyfi nasıl alacaklarını bile bilmiyorlar. bu basit sanatın ustası olana kadar bekle.

    - yani tamamen seksle ilgili, öyle mi?

    + cinsel zevk üremenin karşılığında alınan bir ödüldür, bu sizin seks yapmak isteyişinizin sebebidir. bu başlangıç olarak biyolojik evrimi desteklemek için gerekli. fakat ne zaman bu aşamayı bitirdiniz ve artık üremeye gerek yok, o zaman seksin vaat ettiği zevkten çok daha yoğun bir zevki öğreneceksiniz.

    - kulağa hoş geliyor.

    - bütün bu olanlarda senin etkin ne kadar? big bang(büyük patlama)’i gerçekleştirecek sistemi hazırladın ve arkana yaslayıp seyir mi ettin? yoksa yaşam için uygun ve verimli gezegenlere tohumları mı ektin?

    + maddenin kendini var edecek aklının ilk önemli seviyesi, biyolojiyi ve ilk ilkel yaşam formlarını oluşturan organik kimyanın ulaşmasıdır. bu kimya, yıldızlarda, özellikle derin uzayda, ağır elementlerin oluşmasıyla, bilim adamlarının tamamına yakınını anladığı fizik ve kimya kanunlarının bir sonucu olarak gelişti. benim yaptığım patlamayı gerçekleştirecek olan başlangıç şartlarını oluşturmaktı. ilk yaşam formlarının oluşması ise 5 milyar yıl sürdü. bu onları sizin 8 milyar yıl ilerinizde yapar. ilk akıllı türler ise sizden 4,3 milyar yıl ilerde. gerçekten çok geliştiler. onlarla çok derin manalı sohbetler yapabiliyorum. ve genelde yaparım. aslında ben onlarla konuştuğumuz gibiyim.

    - n’olmuş yani?

    + her hareketiniz için size bekçilik mi yapmalıyım? bazılarınızın düşündüğü gibi her şeye müdahale etmem. şöyle diyelim; gezegende neler olup bittiğini takip ederim. evrimsel sıçramalara odaklanırım. doğru yolda olup olmadıklarını kontrol ederim.

    - eğer doğru yolda değillerse ne yaparsın?

    + genelde hiçbir şey.

    - genelde?

    + genelde türler yanlış yönde gelişip kendilerini yok ederler ya da diğer sebeplerle yok olurlar.

    - genelde?

    + şimdiye kadar, sadece birkaç yanlış tür, daha fazla umut veren diğer türü yok edecek kadar baskın oldu.

    - dur tahmin edeyim. dinozorlar buna örnek olabilir. çok güçlüydüler. memelilerin gelişimine engel oldular ve hiç akıl belirtisi göstermiyorlardı. bu yüzden onları yok edecek uygun bir asteroit yolladın.

    + etkileyici. neredeyse doğru. akıl gelişimi hatta işbirliği işaretleri gösteriyorlardı. troodon’lara bak mesela. ama çok yırtıcıydılar. diğer canlılara karşı “saygı” bile geliştiremediler. siz çocuklarınızın diğer canlılara karşı duygusal bağ geliştirmesi için uğraşıyorsunuz. sürüngenler bunu yapamadı. senin de söylediğin gibi, memeliler bu canlılara direnemiyordu. siz şimdi dinozorlarla eşit seviyeye ulaştınız. ama bu sadece son birkaç bin yıl için geçerli. 65 milyon yıl önce yaşayan atalarınız onların karşında yaşama şansına sahip değillerdi. bu yüzden dinozorlar yok olmak zorundaydı. fakat dünyanın her yerindeydiler ve teknolojileri yoktu. bu yüzden kendilerini kısa süre içinde yok etmeleri imkânsızdı. maalesef, müdahale etmek zorunda kaldım.

    - maalesef?

    + onlar güzel ve başarılı canlılardı. kimse böyle şeyleri üzülmeden yok edemez.

    - peki, daha iyi bir türün küllerinden doğacağını nasıl bilebildin?

    + bilmiyordum. ama ihtimal yüksekti.

    - o zamandan beri, bizim gelişimimiz için başka ne müdahalelerde bulundun?

    + başka yok. havacılıkla ilgili herhangi bir aktiviteniz için, genelde yaptığım gibi, alarm kurdum. leonardo bir süre umut vericiydi. fakat montgolfier kardeşlere kadar ilgilenmeye başlamadım. bu sizi birinci seviye akıllı türler arasına çıkardı.

    - eğer işaret “havacılık aktiviteleri” ise, uçan türlerin teknolojilerini nasıl anlıyorsun?

    + aynı şekilde. gerçi uçan türler çok nadiren teknolojiyle ilgileniyorlar. onlar yönetmekten çok uyum sağlamaya meyilli oluyorlar. ama çok azı uçan makineler icat etti. bunu sizden daha hızlı yaptılar çünkü onların doğal bir aerodinamik anlayışları var.

    - ama uçan bir tür uçan makineye niye ihtiyaç duysun ki?

    + bu sizin türünüzün neden arabalara ve diğer ulaşım araçlarına ihtiyaç duyduğunu sormak gibi bir şey. teknoloji ağır yükleri, fiziksel güçle mümkün olmayacak kadar hızlı ve uzağa taşımanızı sağlar.

    - tamam. peki, peygamberler musa, isa ve muhammed hakkında ne diyorsun?

    + hmm… korkarım saptırıldı. ben, gelişen türlere güvenlik ağı ya da ahlak polisi olmak için burada değilim. kendi hücreleriyle iletişim kurabilen herkes, benimle - ve evrendeki diğer şeylerle- kuantum köpüğü sayesinde soluk bir iletişim kurabilir. ama bunu doğaüstü bir şeyi temsil etmek ve itaat zorunluluğu olarak yorumlamak hedeften sapmaktır. takipçilerinin hepsi bana karşı biraz fazla takıntılı ve bağnaz oluyor. ibadet ediliyor olmak büyüme çağı bittikten sonra hiç zevkli değil. şunu söyleyeyim, gelişmekte olan türler için, bu durum çok da sıra dışı bir durum değil. evrendeki küçük yerlerini ne kadar şekillendirebileceklerini kavrayana kadar, evreni yarattığı düşünülen belirsiz kişiden korktukları için saygı göstermeleri anlaşılabilir. ama eğer ikinci seviyeye geçmek istiyorlarsa, bu tutumdan vazgeçmeleri ve kendi güç ve potansiyellerini kabul etmeye başlamaları gerekiyor. bu bir evladın ebeveynleriyle olan ilişkisine çok benziyor. korkudan saygı göstermek ve itaat, çocuk yetişkin olmadan önce sona ermeli. normal saygı çok abartılmadığı sürece kötü değildir. saygıyı bu mesafede tutabilen türlere kesinlikle saygı duyuyorum. bu çok zor. biliyorum. oradaydım.

    - yani montgolfier kardeşlerden bu yana bize daha çok ilgi duyuyorsun. ne zamandı? 1650 ler?

    + yaklaştın. 1783.

    - peki, eğer bizi o zamandan beri yakinen takip ediyorsan, ortalama bir insanın bilmek isteyeceği şey neden daha sık müdahale etmediğindir. eğer güce ve her şeyi bilme kabiliyetine sahipsen, neden, öylece arkana yaslanıp, son birkaç yüzyıldır inanılmaz acılar ve sefalet çekmemize izin verdin?

    + zorunluluk gibi görünüyordu.

    - zorunluluk?

    + gezegeninde baskınlığı kazanan –istisnasız- bütün akıllı türler, en etkili yırtıcı olarak bunu yaptı. yaşadıkları gezegende baskın olmak için evrimleşmeyen bir sürü akıllı tür var. yunuslar ve pek çok akıllı uçan canlılar, sizin yaptığınız gibi gezegeni yönetmek yerine kusursuz bir şekilde çevreye adapte oldular. yunuslar maalesef sonunda yok olacaklar. insan ırkından daha uzun yaşayabilirler, fakat dünyanın sınırlarını- sizin herhangi bir yardımınız olmadan- asla aşamazlar. sadece yaşadıkları dünyayı yönetebilen türler bir gün orayı terk etme ve tohumlarını evrene yayma umuduna sahip olabilirler.

    işbirliğini daha erken öğrenen doğaya adapte olmuş türlerin aksine, yönetenler savaşırlar. ve daha düşük seviyedeki türlerin üstesinden gelindiğinde, bu sefer kendilerine karşı rekabetçi ve yırtıcı olmak zorunda kalırlar. bu, genelde, ırk rekabetine yol açar ve giderek daha yok edici olur- tıpkı tarihinizdeki gibi. ama bu rekabet biyolojik evrimden teknolojik evrime sıçramayı sağlamak için önemlidir.

    ilerlemek için kucaklayıcı bir ırka ihtiyacınız var.

    baskın olma isteğiniz, adapte olmayı tercih eden türlerin asla başaramayacağı gibi, bilgi araştırmasını ateşler. bilgi arayışınız en başta bencil ve yıkıcı amaçlı olsa da, kişisel farkındalık ve daha yüksek bir bilinç gelişimini başlatır. bu diğer türlerde asla olmaz. akıllı ve adapte olan türler, yunuslar gibi, kısa bir süre için bile olsa “sevgi” ve “zaman” gibi kavramları anlayamazlar.

    ordulaşma ve kitle imha silahlarının gelişmesi, seviye bir için önemli bir testtir. işaretleriniz umut verici olsa da bu testi hala geçemediniz. sizi kendi kendinizi yok etmenizden korumak adına müdahale etmem için hiçbir sebep yok. bu durumlarda hayatta kalma kabiliyetiniz, diğer seviyelerde hayatta kalmaya uyum sağlamanız için önemli bir sınav. bu yüzden, hiçbir türü kendi kendini yok etmekten kurtarmak için asla müdahale etmedim, etmeyeceğim. ve çoğu bunu yaptı.

    - peki, bu işkenceye doğru yaşamak zorunda olan türlere yazık değil mi?

    + bunun vicdansızlık olmadığını söylemem, ama arabayla üzerinden geçtiğin karıncalar için ne kadar süre üzülüyorsun? bunu size korkunç geldiğini biliyorum, ama genel manzarayı görmen lazım. insan gelişiminin bu seviyesinde, ilginç oluyorsunuz ama hala önemli değilsiniz.

    - ah! ama ben karıncalarla akıllı bir sohbet yapamam.

    + kesinlikle.

    - hım... senin de bildiğin gibi, insanların çoğu bu bakış açısını kavramaya çalışmaz bile. bunu nasıl daha çekici yapabilirsin?

    + neden yapayım ki? kavramakta bir sıkıntın varmış gibi durmuyor. hiçbir şekilde eşsiz değilsiniz. bir şekilde bunu anlamaya başladığınızda daha az yakınacaksınız. pek çok şey sonsuz bir hayat için feda edilebilir.

    - peki, kâinatın üstünler sınıfı üyeliğine kabul edilmemiz için ne yapmamız gerekiyor?

    + evrimleşin. hayatta kalın.

    - evet, ama nasıl?

    + of, şimdiye kadar bir şeyleri anlamış olabileceğini düşünmüştüm. “nasıl” tamamıyla size bağlı. eğer yardım etmek zorunda kalırsam, başarısız oldunuz demektir. tüm söyleyebileceğim bu. nükleer silahlarla yaşamayı öğrenmek gibi büyük bir engeli çoktan aştınız. birçoklarının bu seviyede başarısızlığa uğraması moral bozucu.

    - daha kötüsü var mı?

    + çok fazla

    - mesela genetik savaş?

    + çok olası

    - yani mesele, ikinci seviyeye geçmek için bütün bu teknolojileri geliştirmek ve tüm bu tehlikeli bilgilere ulaşmak zorunda olmamız. ama bu bilgi seviyesinin herhangi bir yerinde kendi kendimizi yok edebiliriz.

    + eğer bu genetik savaşın tehlikeli olduğunu düşünüyorsan, istismar edildiğinde türünüzü anında yok edebilecek ve her insanın ulaşabileceği bir sistem düşün. eğer gelişiminiz böyle devam ederse, birkaç bin yıl içinde bu kendi kendini yok etme mekanizmasının keşfedileceğini anlayabilirsin. bu keşfi yapmadan önce çok fazla olgunlaşmanız gerekiyor. aksi takdirde, güneş sistemini asla terk edemeyecek ve asla ikinci derece bilge türler arasına giremeyeceksiniz.

    - 14 milyon tane.

    + biraz altında

    - bizim için bir oda olacak mı?

    + orası çok büyük bir yer ve ikinci derece türler çok fazla yere ihtiyaç duymazlar.

    - peki, biz ölümlüler seni nasıl düşünmeliyiz?

    + bir abi ya da abla gibi. tabi ki sizden daha çok bilgiye ve erdeme sahibim. tabi ki sizden daha güçlüyüm. sizden daha uzun süredir evrimleşiyorum ve bu yol boyunca birkaç numara öğrendim. ama sizden “daha iyi” değilim. sadece daha gelişmişim. tıpkı sizin de olabileceğiniz gibi.

    - yani seni memnun etmek, kılavuzunu ya da buna benzer bir şeyi takip etmek zorunda değil miyiz?

    + kesinlikle hayır. kâinatın varlığından beri hiçbir kılavuz yok. labirentten çıkışı kendiniz bulmalısınız. ve ilerlemenin ilk göstergelerinden biri benim ya da bir başkasının gelip yardım etmesini beklemeyi bırakmaktır.

    işte bu rehber olmalı, bu yüzden alışkanlıklar bir ömür devam eder.

    yine de cidden, tarihi geçmiş inançlara tutunan insanlar kendi kendilerini yok etmeye daha meyilli oluyorlar. benim gerçek varlığım hakkındaki tartışmalara çok enerji harcıyorlar ve hakkında net bir ipucu olmayan şeylerin tanımlarına, ki bu tanımların farklılıkları yüzünden en sonunda birbirlerini öldürüyorlar, çok fazla duygusal yatırım yapıyorlar. komik davranışlar, fakat böylece zayıflıklarını ayıklıyorlar.

    - neden ben? o kadar insan içinden neden bir ateisti seçtin? neden bana bütün bunları anlatıyorsun? ve neden şimdi?

    + neden sen? çünkü sen benim varlığımı egolarını bastırarak yaramaz bir çocuk gibi kabul edebilirsin.

    papa’nın benim varlığıma göstereceği tepkiyi hayal edebiliyor musun? eğer o kendisinin ve kilisesinin ne kadar yanlış olduğunu, dini dolayısıyla ne kadar çok acı çekildiğini - senin de bahsettiğin gibi- gerçekten anlarsa, sanırım kalp krizi geçirirdi. ya da aynı anda misyonerlik yapan yarım düzine televizyon programında görünseydim ne olabileceğini düşünebiliyor musun? pat robertson kimle konuştuğunu anladığında altına işerdi.

    öte yandan, senin ilgin tamamen akademik. masalı asla yutmadın ama tanrıvari güçleri kazanmış olan daha gelişmiş yaşam formlarının var olabileceğine ihtimal verdin. tanrılığın, yaşamın kaderi olduğunu doğru tahmin ettin. sıradan anlayışla mücadele edebileceğini gösterdin. şüphelerini doğrulamak ve bu bilgilerle yapabileceklerine izin vermek mantıklı göründü.

    önemli bir tohum ekecek bu konuşmayı internetten yayınlamayı düşündüğünü biliyorum. filizlenmesi birkaç yüzyıl sürebilir fakat sonunda filizlenecek.

    neden şimdi? kısmen, sen ve internet şu anda hazırsınız. ama ana olarak, insan ırkı önemli bir seviyeye ulaşıyor. az önce bilginin tehlikesi hakkında konuştuğumuz şeylere doğru ilerliyor. aslında siz tehlikenin farkına varıyorsunuz. bu, akıllı türlerin başına geldiğinde, gelecekleri üç şekilde olabilir.

    çoğu tehlikeden kaçınmak için bilgiden kaçınıyor. adapte olanlar gibi, yok olmaya mahkûm oluyorlar. genellikle yaşama istekleri bitene kadar gezegenin sınırları içinde mutlulukla yaşarlar ya da liderleri kırmızı bir deve dönüşüp onları yok eder.

    birçoğu bilinçsizce bilgiye ulaşmaya devam eder ve istismarını engellemeyi öğrenmez. pandora’nın kutusu yüzlerine patladığında, onların sonu tabi ki daha çabuk gelir.

    ikinci seviyeye ulaşanlar ise yalnızca kabullenmeyi ve en tehlikeli bilgilerle yaşamayı öğrenenlerdir. böyle türlerde, toplumdaki herhangi bir birey herhangi bir zamanda türün tamamını yok edebilecek güce sahip olmalıdır. ama kendilerini kontrol etmeyi, böyle ölümcül bir durumda bile hayatta kalabilecek seviyede, öğrenmeliler. ve açıkçası, kendi güneş sistemlerini terk ederken görmeyi gerçekten istediğimiz türler onlardır. bu olgunluğa ulaşamayan türlerin evrenin geri kalanını etkilemesine izin verilemez, ama neyse ki benim müdahalem hiç gerekmedi. bilginin kendisi her zaman bir şeyler yapar.

    - neden dördüncü bir seçenek yok? tehlikeli yolların soruşturulmasından kaçındığımız seçici araştırmalar gibi.

    + tamamen “güvenli” bir bilgi neredeyse yoktur. kısıtlı tarihinizden de görebileceğin gibi, en kullanışlı fikirler aynı zamanda, hemen hemen her zaman, en tehlikelileridir. mesela, sosyal gelişiminizin bu seviyesinin tamamlanması için gerekli olan üretim fazlası enerji miktarına ulaşmalısınız. bunun için gerekli teknolojiye sahip olduğunuzda, bu bir ya da iki nesil içinde mülk eşitsizliğini ve fakirliği ortadan kaldıracak ki bu olgunlaşan türler için önemli bir adımdır. bu zenginliğe ulaşmanın potansiyel yolu henüz kitle imha silahı olarak keşfetmeye başladığınız nükleer füzyonun, nano mühendislik ürünü güneş enerjisi cihazlarının ve hidrojen dönüşümünün kontrolüdür. ve zaten önde gelen askeri bilim adamları aynı teknolojiyi kullanarak eşit seviyede tehlikeli silahlar geliştirmenin yolunu arıyorlar. ve bulacaklar. ondan sonra hayatta kalamayabilirsiniz.

    benzer şekilde, kısa bir süre içinde biyolojik hastalıkları yeneceksiniz ve hatta kendinizi neredeyse kusursuz olarak tasarlayacaksınız. biyolojik yaşamınız önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde ikiye ya da üçe katlayacak ve dijital hayatınız aynı zaman içinde potansiyel olarak sonsuz olacak: eğer aynı teknolojinin sağladığı genetik saatli bomba, rastgele oluşturulmuş virüsler ve genetik ve dijital savaşın diğer olağanüstü şeyleri gibi potansiyel tehditlere karşı hayatta kalabilirseniz.

    risk almadan çıkar sağlayamazsın.

    - bu süreçteki yerimi anladığıma emin değilim. bu sohbeti internette yayınlayacağım ve her şey yoluna girecek mi?

    + şart değil. korkarım bu kadar kolay değil. ilk olarak, bunu kim ciddiye alacak? eğlenceli bir hayal gücü çalışması olarak görülecek. aslında, kelimelerinin hatta çalışmalarının çoğu, açıklamak ve anlatmak için çabaladığın fikirleri daha üstün bir meslektaşın daha yetenekli bir şekilde geliştirene kadar anlaşılmayacak ya da takdir görmeyecek. o noktada bu fikirlerin bazıları kitleler tarafından alınacak ve araştırmalar arşivler tarafından üstlenilecek. bu çalışmayı bulacaklar ve öngörüsü yüzünden sarsılacaklar. einstein seviyesine çıkamazlar ama yahya peygamberi kabul ederler.

    gerekli gelişmeler, önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde, yapılamazsa bu kısmın bir önemi olmayacak. ve bu konuşma, bu gelişmeleri yapmanız da yardımcı olmayacak. sadece onları tanımlamanıza yardım edebilir.

    - bu gelişmelerin ne olabileceğini sorabilir miyim?

    + bence biliyorsun. ama evet –seviye birde olmanıza rağmen- seviye ikiye giden yolda evrimleşen türlerin geçmesi gereken pek çok bariz gelişmeler vardır. bunların ilki, daha önce de konuştuğumuz gibi, uçan makinelerin icadıdır. sonraki önemli aşama düşünen makinelerin geliştirilmesidir.

    gelişiminizin şu anki seviyesinde, bu amaca ulaşmanıza birkaç on yıl kaldı. bu teknolojik evrim yolunda ilk işaretiniz olacak. insanın genetik haritasının çıkarılması bir diğer önemli dönüm noktasıdır. ama sadece haritasını çıkarmak, karmaşık kodları gösteren işletim sistemlerine benzer. biraz anlaşılıyor olmasına rağmen, genel olarak anlamsız saçmalıklardır. buna rağmen, belli kodların fonksiyonları hakkında doğru çıkarımlar yapabilirsiniz.

    gerçekten ihtiyacınız olan şey dnalar için “kod çözücü” dür. grameri ve dizilimi anlamalısınız. kendinizi biyolojik ve dijital olarak dizayn etmeye başlayabilirsiniz. ama bu düşünen makineleri gerektiriyor.

    - müdahaleden kaçındığını söyledin. şu an yaşayan insanlar bunu göz ardı etse bile- bu sohbetin kendisi de bir müdahale değil mi?

    + evet. ama benim istediğim kadar. tek etkisi sadece, eğer bulabilirseniz, doğru yolda olduğunuzu doğrulamak olacak. bu yoldaki ve sonrasındaki tehlikelere doğru yolculuğunuz hala tamamen size bağlı.

    - ama bu kadar olsa bile niye? evrimsel bir engel olduğuna eminim. biz yeterince hazırız ya da değiliz…

    + pek çok yönden, bilgi türüne geçiş evrimin en sarsıcı aşamasıdır. biyolojik akıl, sadece organik bir beyin tarafından anlaşılabilecek, çok derinlere kök salmış bir bilinç hissine sahiptir. kendi varislerinizi yaratmanızla ortaya çıkan kavramlar, sadece anne çocuk anlamında değil, bunu fark eden türlerde kolektif manada gereksiz olur. bu paradigma kayması(*) birçok tür için çok büyük bir kaymadır. mücadeleye ara verirler ve bu yeni bilgiden kaçarlar. kaybederler ve yok olurlar. ama temel olarak yanlış bir şey yoktur, bir hayal gücü hatasıdır.

    umarım böyle bir evrimin ürünü olduğumu benimsiyor olmam, onlara denemek için güven veriyordur. bunu ikinci seviyedeki türlerle de konuştuk ve ortak kararımız şu oldu; bu küçük tahrik, seviye iki için yarışanların sayısını, zararlı özelliklerin devam etmesine izin vermeden, artırabilir. şimdiye kadar 312 durumda denendi. bilgi türüne geçişe hazırlanan biyolojik türlerde yüzde 12 artış sağlamış olmasına rağmen, jüri bunun gerçek faydalarını hala kabul etmiyor.

    - peki, öyleyse, ya herkes yazdığım her şeyi birden ciddiye alıp her kelimesine inanırlarsa? bu çok daha önemli bir müdahale olmaz mıydı?

    + bana güven. inanmayacaklar.

    - sonuç olarak durum hala şöyle; bir asteroit bir gün yolumuza çıksa bizi kurtarmak için hiçbir şey yapmayacaksın.

    + o sınavı geçebileceğinize inanıyorum. ve şimdi, arkadaşım, konuşma bitmiştir. bana doğru soruları sordun, ben de söylemek için geldiğim şeyleri söyledim ve şimdi gidiyorum. seninle tanışmak bir zevkti. çok zekisin. bir karınca için! göz kırptı.

    - son ve basit bir soru, neden benim karşıma 30lu yaşlarında beyaz bir adam olarak çıktın?

    + seni korkuttum ya da tehdit ettim mi?

    - hayır

    + beni cinsel olarak çekici buldun mu?

    - eee, hayır

    + öyleyse kendin düşün…

    https://www.fullmoon.nu/articles/art.php?id=tal ( orijinal metin )
    (Manevi boyutuna lütfen takılmayın. )
  • Güç, zenginlik ve yoksulluğun kökenleri

    “Tarih, kaderden ibaret değildir!”

    Ulusların Düşüşü, tarih boyunca ulusların, özellikle de birbirine benzeyen ulusların ekonomik ve politik gelişmeleri arasında neden büyük farklılıklar olduğuna dair bir tartışma yürütüyor. Yazarlar kısaca “Neden bazı ülkeler zenginken bazıları yoksuldur?” şeklinde bir soru ortaya atıp, köleci toplumlar, feodalizm, sömürgecilik, kapitalizm ve sosyalizm uygulamaları arasında
    ilginç ve çok öğretici bir yolculuğa çıkıyorlar.

    Sömürgeler, koloniler, devrimler ve kurtuluş hareketlerinin gölgesi, günümüze nasıl düşüyor…

    Sanayi Devrimi, neden Moldovya’da değil de İngiltere’de başladı…

    Kara Ölüm denilen Veba, kralları, lordları, serfleri nasıl etkiledi…

    Toplumların elitleri ile en alttakiler arasında değişen ve değişmeyen
    ilişki biçimleri hangileridir…

    Ulusların Düşüşü, dünyaya bakışınızı ve kavrayışınızı değiştirecek.

    Bazı ulusların neden zengin, bazılarının ise neden fakir kaldığını entelektüel bakış açısı ile inceleyen Ulusların Düşüşü kitabı, 2016 yılında Doğan Kitapçılık tarafından basılarak raflarda yerini alıyor. Bir değil iki tane yazarı olan kitapta, okuyucular her iki yazarın entelektüel düzeyde ulusların yükselmesini tartıştığına tanık oluyorlar. Birbirlerine benzer özellikleri olmalarına rağmen bazı ulusların güçlenerek ilerlemesi, bazılarının ise zayıflayarak gerilemelerinin nedenleri, salt sebep-sonuç ilişkisi üzerinden aktarılmıyor. Her iki yazar da hem tarihi hem de sosyolojik açıdan kapitalizm, sosyalizm, emperyalizm ve feodalizm gibi "-izm'leri" tartışmaya açarak çarpıcı örneklerle okuyucuların olaylarla bağlantı kurmasını sağlıyor.

    Her ikisi de alanlarında önemli akademisyenler olan Daron Acemoğlu ve Jared Diamond, kitapta insanlık tarihine kısa bir bakış atıyor. Emek-sermaye ve ekonomi-politika ilişkilerinin sıkça irdelendiği kitapta yazarlar kısa ve öz bir soru ile okuyucularının karşısına çıkıyorlar. Uluslar neden çökerler sorusunun cevabını ararken tarihin penceresinden bakarak birçok örneğe yer veriyorlar. Kitabın ana fikrinden ise tarihin kaderden ibaret olmadığı, her ulusun kendi kaderini kendisinin tayin ettiği sonucu çıkarılabiliyor. Toplam 496 sayfa olan kitapta yazarlar kendi tezlerini anlatmadan önce diğer teorileri irdeleyip, sebebin neden onlar olamayacağını açıklıyor. Daha sonra ise kendi cevaplarını, okuyucular ile paylaşıyorlar.

    Toplam 16 bölümden oluşan kitapta refah ve fakirliğin nedenleri araştırılıyor. Kitabın ilk bölümlerinde daha çok irdelenen diğer teoriler ile birlikte okuyucunun dünya tarihi ile ilgili bildikleri tazeleniyor. Feodal yapılardan sömürgeciliğe, kölelik sisteminden sosyalizme ve kapitalizmden emperyalizme kadar pek çok konuya atıfta bulunuluyor. Devrimler, isyanlar, kurtuluş hareketleri ve kolonicilik gibi pek çok tarihi dönüm noktasının da ele alındığı Ulusların Düşüşü kitabı okuyuculara dünya tarihi ile ilgili yepyeni bir kavrayış sunuyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ise Acemoğlu ve Diamond kendi tezlerini açıklamak için ülkeleri "ezici" ve "kapsayıcı" olarak ikiye ayırıyorlar. Yaptıkları ayrımdan yola çıkarak, günümüzde ve geçmişte var olan ülkeleri sınıflandırarak sonuca varıyorlar. Ancak bu aşamada sanayi devrimi, sömürgecilik, emek-teknoloji ilişkisi ve daha nice konu ile ilgili farklı bakış açıları ile okuyucunun karşısına çıkıyorlar. Özellikle geçmişte kullanılan birçok metot ve yöntemin günümüz dünyasını açıklamakta yetersiz kalacağı savunulan kitapta, yeni ilişkiler yeni ekonomik yapılar ile birlikte çözümlenmeye çalışılıyor. Kesinlikle sıkmayan, akıcı bir dili olan kitap kurgusu ve bilgiyi sunuş biçimi ile keyifle okunuyor. Teorileri okurları sıkmadan örnekler ile anlatan Ulusların Düşüşü birçok dile çevrilerek okuyucuların ilgisinin nedenini kanıtlıyor.

    Dünyanın ilk 100 saygın entelektüel ismi arasında gösterilen Jared Diamond, aynı zamanda Pulitzer ödüllü "Tüfek, Mikrop ve Çelik" kitabının yazarı olarak da tanınıyor. Halen California Üniversitesi'nde coğrafya profesörü olarak eğitim veren Diamond, Harvard ve Cambridge üniversitelerinden dereceleri ile tanınıyor. Ana dalı fizyoloji olan yazarın coğrafya, antropoloji ve evrim biyolojisi diğer ilgi alanları arasında yer alıyor. 12 dil bilen Diamond'ın 5 adet kitabı daha kütüphane ve kitapçılarda yer alıyor.

    Kitabın bir diğer yazarı olan Daron Acemoğlu ise MIT'de ekonomi profesörü olarak kariyerine devam ediyor. Galatasaray Lisesi'nden mezun olduktan sonra eğitimine yurtdışında devam eden Acemoğlu, York Üniversitesi ve London School Of Economics dereceleri ile tanınıyor. Yazarın prestijli bilim dergilerinde yayınlanan makalelerinin yanı sıra kendi yazdığı 1 adet kitabı daha bulunuyor. TÜBA Bilim Ödülü (2006), John Bates Clark Madalyası (2005), John von Neumann Ödülü (2007) ve Erwin Plein Nemmers Ekonomi Ödülü (2012) kazandığı prestijli ödüller arasında yer alıyor.
  • Şimdi bir peygamber gelse de bir ayet okusa bin tane de dinlemek, bir doğruyu söylese "Öyle değil aslı budur," diyenleri işitmek, bir şifalı içecek sunsa birden içine birisinin zencefil de ilave edip "Böylesi daha faydalı," dediğini dünya gözüyle görmek, duymak zorunda. Peygamberliğin bittigi yerde ne başlar? Hiçbir şeyin yetmediği insana kitap yeter mi? Şimdi gelse bir peygamber, o daha ağzını açarken birisi tükürük elde etek belde devrin en hikmetli ve güven dolu sözünü söyleyiverir, bu günün soru soran insanının sorusunu, şu hikmetli sorusunu sorar: "Ne diyorsun sen, kime göre, neye göre?" Ya, peygamberliğin de zamanı var, öyle firavunun yılana çevirdiği âsa ile cebelleşirsin de bütün bir geçmişin ve kâinatın, Harun'un diline, Davud'un sesine, Eyüp'ün kabuklarına, Yakup'un gözyaşlarının içine baka baka "Kime göre?" diyen devir canlısına ne diyebilirsin? Buna dünya artık taş kesilir, torunundan azar işiten bir dede gibi bir âsâna, bir yere, bir göğe bakar da bakar, âmâlarîn neşesini anlar, delinin kahkahasını, ölünün tebessümünü, ölüsünü gömenin hafifliğini anlar, bir ağırlık ve bir fazlalık kendini duyarsın.
  • Heyhât ki iyi ki bu şanlı topraklarda doğmuşum!İyi ki Türk kanını damarlarımda hissedebilmişim!Bu bayrak alnıma ak,kalbime aldır benim!
    Tüm siyasi partileri,ideolojileri bir kenara bırakıyorum ve ilk kez sizden ,bir paylaşımımı kötü eleştirmemenizi istiyorum.Çünkü ben”Türklük Şerefi” kavramını bu derece taşıyan başka bir insana şahit olmadım.
    Hayatım boyunca saygı ile anacağım ve ömrüme bambaşka bir açı kazandıran,20 yaşında Doğu Türkistanlı soydaşımla,kardeşimle konuşma fırsatını buldum bugün okulda.
    Kendisinin çok güçlü bir duruşu vardı,ne zamandır dikkatimi çekiyordu bu tutumu.Kendi kendime “Acaba medya mı abartıyor zulüm olaylarını?”diye soruyordum.Ve dayanamadım ,yanına gittim:”Ülkemize hoşgeldin güzel insan”dedim.Tebessümle karşıladı ve soru sormak için izin istedim.”Elbette” dedi.
    “Zulüm var mı hakikaten?” dedim.
    Ayağa kalktı asil bir şekilde,durabileceği en dik şekilde durdu ve:”Maalesef,medyanın dahi anlatmadığı şekilde acımasız bir zulüm var.”dedi.
    “Nasıl yani,ne yapıyorlar mesela”dedim.
    “Babalarımızı ve erkek kardeşlerimizi zindana atıyorlar,işkence yapıyorlar.Öyle ki bazılarından hiç haber alamıyoruz,yaşıyorlar mı bilmiyoruz.Annelerimize ve kız kardeşlerimize gelince,her evin başına Çinli birini veriyorlar,yani..”dedi ve sustu.
    Allah’ımm bu nasıl bir zulümdür!Konuyu değiştirmek istedim çünkü onun ailesi de orada..
    “İlk önce âlimlerimizi aldılar içeri,sonra aydınlarımızı.Şimdi ise dışarıda bir tane dahi Türk erkek bırakmamaya adamışlar kendilerini,hepsini alıyorlar.” dedi.
    -“Eğitim durumu nasıl işliyor bu baskı altında ?”dedim.
    Gülümsedi ve:”Eğitim durumu mu?Çince Çin müfredatı veriliyor.Ne isterlerse onu öğretiyorlar.Uygur Türkçesi ve din yasak.”dedi.
    Düşünsenize arkadaşlar,bir millet ki çocuklarını zulüm gördüğü devletin eline bırakmak zorunda!Rabb’im dayanma gücü ver onlara..
    Sormaya devam ettim:”Dinî hiçbir simge yok değil mi?”dedim.
    İç çekti ve tüylerimi ürperten şu cümleyi söyledi:”Ben bayrağımı bile bilmiyordum.Türkiye’ye gelince öğrendim!”
    İnsan kabullenemiyor,20 yaşında bir genç, uğruna canını verdiği milletinin bayrağını bilemiyor!
    “Neden bu kadar önemli Doğu Türkistan toprakları Çin için?”dedim.
    “Petrollerinin %80’i bizden çıkıyor.”dedi.
    “Peki bu nimete rağmen neden kendi sınırlarına almıyor?”dedim.
    “Sizler öyle biliyorsunuz,oysa ki aldı bile.Şu ân ülkemizin adı “Yeni yer”anlamına gelen Çince bir kelime” dedi.
    En sonunda dayanamadım ve isyân eden bir tonla:”Sömürü dünyanın her yerinde var ama bu şekilde bir zulüm uygulanmıyor!Bu devirde size uyguladıkları bu zulüm neden?”dedim.
    Tek ve net bir cevapla:”Korkuyorlar!”dedi.
    “Erkekleriniz zindandayken,kadınlarınız darmadağın olmuşken dahi korkuyorlar mı ?”dedim.
    Asalet kokan bir gülümsemeyle:”Biz milletimizi bırakmayız!Biliyor musun meyve bıçaklarımız dahi zincirle bir yere sabit!”dedi.
    Ve o ân anladım ki,istediği kadar büyük ve güçlü olsun bir devlet,içine vatan ruhu işlemiş bir kadının meyve bıçağı kullanmasından korkar!!
    Sonra :”Bunca işkence hâlindeyken,siz gençler nasıl yurtdışında okuyabiliyorsunuz.Çıkmanıza nasıl izin verdiler?”dedim.
    “2015 yılında bir haber geldi,herkesin pasaport almasına izin verildi ilk kez.O fırsattan yararlandık ve okumamız , söz sahibi olabilmemiz için bizi başka ülkelere gönderdi ailelerimiz.Şaşırdık Çin’in bu tutumuna.Amaçları beklediğimiz gibi kötü bir oyun oynamakmış meğer.O ara izin varken yurtdışına çıkıp da ülkeye dönen herkesi öldürmeye başladılar.Beni de aradılar ve ailemle tehdit ettiler.Ama ben söz sahibi olmadan gitmeyeceğim,ülkemi kurtarmak için okuyacağım!”dedi.
    Benim gözlerim doldu,yüzümü yana çevirdim anlamasın diye.Bizim gurbet dediğimiz şey,onun içini yakan bir kor!Ailesinin hâli belli değil,tek başına bambaşka topraklarda ülkesi için okuyor!Yalnız görüyoruz biz onu ama o biliyor ki yalnız değil,yârı “Allah azze ve celle!”
    “Bu arada sizin WhatsApp ,facebook dediğiniz şeyler yasak bizim ülkede.İletişim onların kontrolünde sadece bir uygulamadan oluyor.Televizyon yasak değil çünkü kendi belirledikleri kanallarla çocuklarımıza babalarını kötülüyorlar.”dedi.
    “Son olarak,en çok neye üzülüyorsunuz?”dedim.
    “Türklerin bizi unutmasına..”dedi.
    İşte o zaman utancımdan yerin dibine girdim,bir tane bile Türkistan kitabı okumamıştım mesela.Yahut ciddi mânâda bir programda bulunmamıştım...

    İşte böyle güzel insanlar.Ey Türk asıllı kardeşim,tarihini oku.Ey Kürt kökenli Türk kardeşim,sana ve kendime sesleniyorum Arnavut kökenli bir Türk genci olarak:”Bu vatanın tarihini okumalıyız,bu vatana hizmet etmeliyiz.Gerekirse canımızı vermeliyiz!Çünkü ancak böyle ödeyebiliriz minnet borcumuzu bu şanlı vatana,o güzel bayrağa..”
    Namusumuz olan vatanımızı her nefeste koruyabilmemizi nasip eylesin Rahmân!Tüm din kardeşlerimizi ve Türk kardeşlerimizi zulümden korusun,güçlenmelerine yardım etsin En Güzel Olan!
    Bu bir ırkçılık değildir!Bu bir vatan sevgisidir.Türk doğmak(Aslen hangi kökenden olursak olalım)Türkiye’de doğup bu cennet vatanın evlâdı olmak bir üstünlük değildir dinimize göre ama muhteşem bir lütuftur!İnanıyorum ki İslâm yükselecekse,Türk yürekli delikanlıların omuzlarında yükselecektir!