Burak, bir alıntı ekledi.
16 May 21:31 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Tarih, insan zekasının bugüne kadar yarattığı en tehlikeli meyvesidir..

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer

Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,

Ostralya’ya beraber bakıyorsun, Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk

Sade bir hadise var ortada ‘’Vahşetler denk’’

‘‘Elimize çok iyi bir şans geçmişti, Osmanlı Bankası’nı soyamamıştık.

Sonuçta İngilizler ve Fransızlar, Çanakkale’den çekildiler, bu kendilerince başarılı bir çekiliştir.

Aslında büyük soru yerinde durmaktadır. Kim İstanbul’u elinde tutacaktır?

Cahillikle, yan yana yaşayan beşerin köle olmaktan başka kaderi yoktur. Buna da kader denmez, lakin..

İnsan zor ve tehlikeli durumlarda kendisini daha iyi tanıyormuş desem, beğenir misiniz?

Donmuştuk, kaderimize boyun eğmiş bir halimiz vardı, içimizde bir an önce sahile çıkıp düşmana haddini bildirmek heyecanıyla yanıp tutuşanlar çoğunluktaydı, ama korkarım onlar da artık burada bulunmamızın nedeni konusunda konuşmaktan çok, ne olacaksa olsun, bize ateş açan her kimse onunla savaşalım, bitsin bu iş noktasına gelmişlerdi. Açıkçası soru sormak için çok geçti. Biraz önce hepimizi romantik hayallere, derin bir ruh huzuruna kavuşturan Ege Denizi’nin üstü cesetlerle doluydu ve tarifinde zorlandığımı o muhteşem mavi-yeşil rengi artık kıpkırmızıydı.

Çevremizdeki bütün kaos ve huzursuzluğa inat burada dağ taş kırmızı gelinciklerle dolu. Çadırımızın içi ve dışı, parlak kırmızı rengiyle yaşamın güzelliğini ve çoktan unuttuğumuz aşkı bize hatırlatan gelinciklereden halılarla döşenmiş durumda. Sizin için bir tane kurutup, bu mektubu arasında yollayacağım. Ama sakın kuruyunca oluşan bordo renge aldanmayın, o renk ölü gelinciğin rengi. Siz onu burada, Gelibolu'da yaşarken görmelisiniz. Burada kendi topraklarında, yeşil çimenler üzerinde parlak kan damlası renginde pırıl pırıl yaşarken. Gelibolu gelincikleri güzellikleriyle içimi acıtarak sevindiriyor beni. Tıpkı şu anda dünyanın başka yerlerinde sevgilileriyle elele dolaşıp, bira içen yaşıtım gençlerin varlığını düşünmek gibi bir duygu bu... Evet, Gelibolu gelincikleri böyle bir duygu işte...

Bu sabah Nick ve Vic’i ortalarda göremeyince onların nerede olduklarını Will’e sordum. Gözlerini kaçırarak, ‘’nerede olduklarını Tanrı bilir John.’’ dedi. Gelibolu’da bu sözlerin tek anlamı vardır, o da ölümdür.

Ya isyan ya MELANKOLİ!

insan denen mahlukat, maalesef şeytandan hain, akbabadan beter, cellattan acımasızdır.

Zannımca çok meşakkatli durumlarda birbirlerine katlanabilen ve destek olan insanlar gelecekte de hakiki dost olurlar.

Kanıksamak tehlikeli bir histir Valideciğim. Çünkü insanın yüreği kabuk bağlamaya, derisi kalınlaşmaya başlayınca artık insan olmaktan vazgeçmiş sayılır ve başına her türlü musibet gelebilir.

Sonuca ulaşırken yaşananlar sonucun içinde yansıtılmazlar.

Bir savaşın en berbar tarafı hayatlardan çok, yaşayanların umutlarını yok etmesidir. Bu savaş artık umutlarımızı eritti. Anladım ki, hepimiz tek tek yok olana kadar bu katliam sürecfekti. Kurtuluş yok. Ya da ölmek tek kurtuluştur.

Kızım, adil olmak dünyanın en büyük eziyetidir. Ama bi defa muvaffak olursan, gözündeki perde kalkar, vicdanında körlük biter, artık hür olursun fakat bundan sonra bütün namusuzları çıplak görmek zorunda kalırsın.

Yaşlıların aniden uykuya dalışları, doğanın küçük ölüm provalarıdır.

Gerçekliğinden kuşku duyulmayacak şeyler vardır. Onlar hiç sorgulanmadan olduğu gibi alınır, öylece korunur, onlara dokunulmaz. Hayatta yaşanan en büyük düşkırıklıkları ve depresyonlar da bu sorgulamadan kabul edilen ‘doğuştan gerçeklerin yıkılmasıyla’ oluşur.

Bilinç ki farkına vardırır bilinç ki anımsatır bilinç ki acıtır.

birden kendi çocukluğunda yediği çikolataların tadını düşündü, gerçekten de çocukken yenilen çikolatalar bambaşka oluyordu, bu çocukların tat alma duygularıyla mı yoksa çocukluğun temsil ettiği masumiyet duygusunun yarattığı bir nostaljik yanılsamayla mı ilgiliydi? Bir psikolog olarak çocukluk tatlarını daima psikolojik etkenlerle açıklardı ama bu defa konuyu bir de fizyolojik açıdan düşünmeyi planladı. Evet, çocukken yenen çikolataların insan yaşamında daima en tatlı tat olarak kalmasının asıl nedeni fizyolojik olabilirdi pekala.

Eskiyi anlamak istersen, eskinin kaidelerini öğreneceksin.

Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller, durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller.

Gerçek hepimize, akıl ve cesaret kapasitemizin alacağı kadar kendini gösterir, çünkü gerçek hak edilmelidir.

Ölümle yaşadılar, hastalıkla beslendiler..

Sessiz ve incecik yağan erken bahar yağmuru, rüzgarın anlattığı ürkütücü hikayeyi, anlamış kadar için titretir insanın. Rüzgarın anlattığı hikaye, bunu daha önce hiç duymamış hiç bilmemiş olanları bile etkiler, hüzünlü bir iz bırakır ziyaretçilerde, Gelibolu’nun rüzgarı yorar yalnızlaştırır. Gelibolu’nun ayazı yaman ve ürperticidir. Yabancılar bunu anlamaz.

her olay ona nereden baktığımıza bağlı olarak farklı yüzünü gösterir bize..

ve tarih, ancak geçmişinden ders almayı öğrenen toplumların bilincinde oldukları bir geçmiştir, yokluğu, zayıflığı ya da yanlışlığı tehlike yaratır anlıyorsun di mi?

Gerçekten Gelibolu’nun ayazı yamandır. Hiç acımaz, çarpar insanı.

Hiç acımaz çarpar insanı.

Acımaz hiç Gelibolu’nun ayazı.

Ayazı Gelibolu’nun.

Gelibolu’nun.

Gelibolu.

Ah düşmanın cephanesi bu kadar çok, bizimki de bu kadar az olmasaydı görürdü onlar günlerini! Türk Milleti'nin bu yoksulluktan ne vakit kurtulacağını kara kara düşünüyorum Valideciğim. Bizim sadece cephanemiz değil, doktorumuz, hemşiremiz, ilacımız ve aşımız da yok denecek kadar azdır. Ah bu milletin burada ettiği fedakârlıklar bir gün yazılsa, tarihin en büyük destanlarından biri meydana gelir! Ah düşmanın cephanesi bu kadar çok, bizimki de bu kadar az olmasaydı görürdü onlar günlerini! Türk Milleti'nin bu yoksulluktan ne vakit kurtulacağını kara kara düşünüyorum Valideciğim. Bizim sadece cephanemiz değil, doktorumuz, hemşiremiz, ilacımız ve aşımız da yok denecek kadar azdır. Ah bu milletin burada ettiği fedakârlıklar bir gün yazılsa, tarihin en büyük destanlarından biri meydana gelir!

Uzun Beyaz Bulut Gelibolu, Buket UzunerUzun Beyaz Bulut Gelibolu, Buket Uzuner

13.31/13
Eskiden insanlar tarafından yanlış anlaşılma kaygım vardı. Böyle konuyu tane tane anlatır öyle daha iyi anlaşılacağımı sanırdım. Şimdi bir soru sorulduğunda diyorum ki bu insan benim ona bir yanıt vermemi hak edecek ne yaptı.

esra k., Tarihin İzinde'yi inceledi.
 08 May 22:10 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Okuduğum ikinci İlber Ortaylı kitabı. Her iki kitapta da farkettiğim şu oldu; İlber Ortaylı'yı okurken yorulmuyorum. Anlamını bilmediğim kelimeler olsa bile yorulmuyorum. Akıcı bir dili var sıkmıyor, konuyu olması gerektiği gibi sunuyor. Tarih bilgisinin yanında, yaptığı yorumlamalar ve değerlendirmeler de anlattığı konulara daha geniş bakabilmeyi sağlıyor.

Kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlki söyleşiler, bu bölüm soru ve cevap şekilinde ilerliyor. Bir çok konuya değinilmiş o yüzden. Konu sayısı fazla olduğu için konular derinlemesine ele alınamamış ama bu durum beni fazla rahatsız etmedi hatta konular üzerine detaylı okuma yapma isteği uyandırdı. Diğer bölüm de ise makaleler yer alıyor. Bu bölümde de sekiz tane makale var, konuları itibari ile birbirinden hayli farklılar. Ben kitabı yapı olarak beğendim. İlk bölümü okurken bölümün hangi ara bittiğini anlamadım. Şöyleki bazı sorular dersin en heyecanlı yerinde, parmak kaldırıp da hocaya sormaya çekindiğimiz sorular gibi.
İlber Ortaylı'nın Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek ve Tarihin İzleri kitaplarında üzerinde durduğunu farkettigim iki önemli nokta; tarih öğreniminde dil öğrenmenin önemi ve tarihi yapıları, eserleri, dokuları korumak. Yazar bu konulara bir tarihçi olarak hayli hassas yaklaşıyor, tarih bilincinin oluşması için dil öğrenmek, geçmişle irtibat kurabilmek gerektiğini söylüyor.
...zamanlar ve mekânlar üzerine gidip gelmeden bir kültür milleti olunmaz.( sayfa 128)
Bence, tarih görmezden gelebileceğimiz, üzerinde düşünmeden geçebileceğimiz bir alan asla değil. Bilmeden, okumadan, etraftan duyduklarımızla yorum yapabileceğimiz bir alan hiç değil. O yüzden doğru okumak ve doğru öğrenmek gerekli diye düşünüyorum.

Son olarak, yazar sayfa 29'da çok önemli bir noktaya değiniyor onu da eklemek istedim.
"Tarih istesenizde istemeseniz de orada sizin hücrenizde duruyor. Tarih cehaletten dolayı "reddettim" deyince reddedilmez. Zannediyor ki adam, pasta keser gibi tarih yapabilir. Mümkün değil. Böyle bir keyfiyet olabilir mi? Bir kere cumhuriyeti kuranlar Osmanlı paşaları. Osmanlı Erkan-ı Harbiye'si, cumhuriyeti kuranlar bunlar. Demek ki bir reddi miras, sosyal düşünceye, sosyal realiteye uyamayan bir şey. Tarihi tanımama bugünün çok önemli bir sorunudur. Dolasıyla bilgisizlikten ileri gelen bir itme var. Bilgisizliği meşrulaştırma çabası."

Herkese iyi okumalar...

(Dr. Ali Şeriatî)
Birgün, hücremin nöbetini tutan askerlerden biri, bir soru sordu;
- Seni niye tutukladılar, silahın mı var?
- Evet diye cevap verdim.
- Kaç tane var? diye sordu.
- İki-üç tane var diye cevap verdim.
- Markası neydi? dedi.
- "Tükenmez kalem" dedim.

Pol Gara, bir alıntı ekledi.
06 May 17:44 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Zincirden Boşanmış Variller

Örümceklerle olan savaştan sonraki gün, Bilbo ile cüceler açlık ve susuzluktan ölmeden önce çaresizlik içinde son bir çabaya kalkıştılar. Ayağa kalkıp, on üçünden sekizinin yolun bulunduğunu tahmin ettiği yöne doğru sendelediler; ama haklı olup olmadıklarını hiç öğrenemediler. Ormanda var olduğu kadarıyla gün ışığı bir kez daha yerini akşamın karasına bırakmaktaydı ki, aniden etraflarında pek çok meşalenin ışığı, yüzlerce kızıl yıldız misali parlayıverdi. Orman elfleri yayları ve mızraklarıyla ortaya fırlayıp cücelere bağırarak durmalarını söylediler.

Dövüşmek kimsenin aklından bile geçmedi. Cüceler öyle bir durumdaydılar ki, aslında yakalandıklarına memnun olmuşlardı; sahip oldukları tek silah olan küçük bıçakları da elflerin geceleyin bir kuşu gözünden vurabilecek oklarına karşı bir işe yaramayacaktı. Bu yüzden oldukları yerde oturup beklediler –yüzüğünü parmağına takıp çabucak yana çekilen Bilbo dışında hepsi. İşte bu yüzden elfler cüceleri uzun bir sıra halinde arka arkaya dizip saydığında, hobbiti ne buldular ne de saydılar.

Tutsaklarını ormanın içine götürürken onları meşalelerinin ışığının hayli gerisinden izleyen Bilbo’nun ayak seslerini de duymadılar. Tüm cücelerin gözü bağlıydı, ama bu pek bir şey değiştirmiyordu, zira gözlerini kullanabilecek durumda olan Bilbo bile nereye gitmekte olduklarını göremiyordu; hem zaten ne o ne de diğerleri yola nereden başladıklarını biliyordu. Bilbo meşalelere yetişmek için elinden gelen tüm çabayı sarf etmekteydi, zira elfler cüceleri hasta ve bitkin olmalarına bakmadan gidebildikleri kadar hızlı yürütmekteydi. Kral acele etmelerini buyurmuştu. Aniden meşaleler durdu ve onlar köprüyü aşmak üzereyken hobbit onlara son anda yetişti. Bu, Kral’ın nehrin diğer kıyısındaki kapılarına çıkan köprüydü. Köprünün altında akan su karanlık, hızlı ve güçlüydü; köprünün uzak ucunda bulunan kapılar ağaçlarla kaplı, dik bir yamaca inen dev bir mağaranın ağzı önündeydi. Yamacın dibinde dev kayınlar nehrin kıyısına kadar iniyordu, öyle ki ayakları nehrin içindeydi.

Elfler tutsaklarını köprünün karşı tarafına ittiler, ama Bilbo geride durakladı. Mağara ağzının görüntüsünden hiç hoşlanmamıştı ve tam dostlarını yarı yolda bırakmamaya karar verdiği anda, Kral’ın koca kapıları arkalarında bir çınlamayla kapanmadan önce son elflerin arkasından kendini içeri atmayı başardı.

İçeride geçitler kızıl meşale ışığıyla aydınlanmıştı ve elf muhafızlar dönen, birbirini kesen, yankılı patikalarda uygun adım yürürken şarkılar söylemekteydi. Patikalar goblin şehirlerindekilere benzemiyordu; daha küçüktüler, yeraltındaki derinlikleri daha azdı ve daha temiz havayla doluydular. Sütunları yaşayan taşlardan yontulmuş büyük bir salonda Elf Kralı ahşap oyma bir koltukta oturmaktaydı. Başında küçük meyveler ve kızıl yapraklardan bir taç vardı, çünkü güz yine gelmişti. Baharda orman çiçeklerinden bir taç takardı. Elinde meşeden oyumlu bir asa tutuyordu.

Tutsaklar önüne getirildi ve onlara sertçe bakmasına rağmen adamlarına esirlerin bağlarını çözmelerini söyledi, çünkü cüceler pejmürde ve bitkindiler. “Üstelik burada iplere gerek yok,” dedi. “Bir kez içeriye getirilenlerin büyülü kapılarımdan kaçmasına imkân yoktur.”

Cüceleri yaptıkları şeyler ve nereye gitmekte ve nereden gelmekte oldukları konusunda uzun uzun ve derinlemesine sorguladı, ama ağızlarından Thorin’den fazla laf alamadı. Huysuz ve öfkeliydiler, nazik rolü bile yapmadılar.

“Suçumuz nedir, ey Kral?” dedi, geri kalanların yaşça en büyüğü olan Balin. “Ormanda kaybolmak, aç ve susuz olmak, örümceklere esir düşmek suç mudur? Örümcekler evcil hayvanlarınız mı da öldürülmeleri sizi bu kadar öfkelendiriyor?”

Kral elbette bu soru üzerine daha da öfkelendi ve cevap verdi: “Diyarımda izinsiz dolaşmak suçtur. Benim krallığımda bulunduğunuzu, benim halkımın yaptığı yolu kullanmakta olduğunuzu unuttun mu? Ormanda halkımı üç kez takip edip başlarına bela olmadınız ve çıkardığınız kargaşa ve gürültüyle örümcekleri ayağa kaldırmadınız mı? Yol açtığınız bütün sıkıntılardan sonra sizi buraya neyin getirdiğini öğrenmeye hakkım var ve bana hemen anlatmazsanız, akıl fikir ve terbiyeyi öğrenene dek hepinizi zindana atarım!”

Daha sonra cücelerin ayrı bir hücreye konmasını ve onlara yiyecek ve içecek verilmesini, ancak içlerinden en az biri ona tüm bilmek istediklerini anlatmaya razı gelene dek küçük zindanlarının kapısından geçmelerine izin verilmemesini söyledi. Ama onlara Thorin’i de esir tuttuğunu söylemedi. Bunu öğrenen Bilbo oldu.

Zavallı Bay Baggins –o yerde tek başına, her zaman saklanarak ve asla yüzüğünü çıkarmaya cesaret edemeden, bulabildiği en ücra ve karanlık köşelerde gizlenmişken dahi doğru dürüst uyumaya cesaret edemeden çok uzun ve yorucu bir zaman geçirdi. Yapacak bir şey olsun diye Elf Kralı’nın sarayında dolanmayı alışkanlık haline getirdi. Kapılar büyü marifetiyle kapanıyordu, ama zaman zaman elini çabuk tuttuğunda dışarı çıkabiliyordu. Orman elfleri bölükler halinde, zaman zaman başlarında Elf Kralı olduğu halde, saraydan avlanmak veya ormanda ve doğudaki topraklarda bir başka iş yapmak üzere at sırtında çıkardı. Bu zamanlarda, Bilbo çok çevik davranabildiğinde peşlerinden dışarı süzülürdü, ancak bu çok tehlikeli bir işti. En az bir kez son elfin ardından çınlayarak kapanan kapılara sıkışmaktan kıl payıyla kurtuldu; yine de gölgesi (meşale ışığında fazlasıyla ince ve titrek olan) yüzünden veya birinin ona çarpıp varlığını fark etmesinden korktuğu için, aralarında yürümeye cesaret edemiyordu.

“Her gün aynı evi soyup duran, ama asla kaçamayan bir soyguncu gibiyim,” diye düşündü. “Bu sefil, bıktırıcı, rahatsız serüvenin en kasvetli ve monoton bölümü bu! Keşke hobbit kovuğumda, sıcak ateşimin başında, yanan lambanın ışığında olaydım!” Sık sık büyücüye haber gönderip yardım isteyebilmeyi de diliyordu, ama elbette bu düpedüz imkânsızdı ve çok geçmeden anladı ki, yapılacak bir şey var idiyse bunun Bay Baggins tarafından yalnız ve yardımsız yapılması gerekecekti.

Nihayet, muhafızların peşinden dolaşıp bulabildiği fırsatları değerlendirerek geçen bu sinsice yaşamın ardından, cücelerin her birinin nerede tutulduğunu öğrendi. Bulundukları on iki hücreyi, sarayın farklı bölümlerinde buldu ve bir süre sonra, saray civarını iyice belledi. Bir gün muhafızların konuşmasına kulak misafiri olduğunda hapiste, özellikle derin ve karanlık bir yerde bir cücenin daha tutulmakta olduğunu öğrenerek hayrete düştü. Elbette hemen bunun Thorin olduğunu tahmin etti ve bir süre sonra tahmininin doğru olduğunu öğrendi. Nihayet pek çok güçlükten sonra yerini bulmayı ve etrafta kimse yokken cücelerin şefiyle konuşmayı başardı.

Thorin artık başına gelen talihsizliklere kızamayacak kadar sefil durumdaydı ve Kral’a hazinesi ve macerası hakkında her şeyi söylemeyi düşünmeye başlamıştı (bu da cesaretinin ne kadar kırılmış olduğunu gösteriyordu) ki, anahtar deliğinden Bilbo’nun küçük sesini duydu. Kulaklarına inanamadı. Ancak çok geçmeden yanılmış olamayacağına karar verdi ve kapıya gidip diğer taraftaki hobbitle fısıldayarak uzun bir konuşma yaptı.

Böylece Bilbo Thorin’in mesajını diğer esir cücelerin her birine gizlice götürüp, onlara şefleri Thorin’in de yakınlarda tutsak olduğunu ve kimsenin Thorin’in buyruğu olmadan Kral’a yolculuklarının amacını belli etmeyeceğini iletebildi. Zira hobbitin yoldaşlarını örümceklerden nasıl kurtardığını öğrenen Thorin yüreklenmişti ve bir kez daha, diğer bütün kaçış yolları tükenene, aslına bakılırsa, olağanüstü Bay Görünmez Baggins (çok saygı duymaya başladığı) zekice bir şey düşünmek bakımından hepten başarısız olana dek kendini Kral’a hazineden pay vadederek kurtarmaya çalışmamaya azimliydi.

Diğer cüceler mesajı aldıklarında hemfikir oldular. Hepsi de Orman elflerinin hazine (müşkül durumlarına ve hâlâ fethedememiş oldukları ejderhaya rağmen kendilerinin saydıkları) üzerinde hak iddia etmeleri durumunda kendi paylarının ciddi anlamda düşeceğini düşünüyor ve hepsi Bilbo’ya güveniyordu. Görüyorsunuz ya, bu tam da Gandalf’ın olacağını söylediği şeydi. Belki de başını alıp gitmesinin ve onları terk etmesinin nedeni de buydu.

Ancak Bilbo onlar kadar umutlu olmaktan çok uzaktı. Herkesin ona bel bağlamasından hoşlanmıyordu; büyücünün yakınlarda olmasını dilerdi. Ama bunun yararı yoktu; muhtemelen Kuyutorman’ın karanlık uzaklığının tümü aralarındaydı. Oturup kafası neredeyse patlayana kadar düşündü, ama aklına hiçbir parlak fikir gelmedi. Tek bir görünmezlik yüzüğü iyi bir şeydi, ama on dört kişi arasında fazla işe yaramazdı. Ama elbette, tahmin ettiğiniz gibi, sonunda dostlarını kurtarmayı başardı ve bu şöyle oldu:

Bir gün, etrafı kolaçan ederken çok ilginç bir şey keşfetti: Büyük kapılar mağaraların yegâne girişi değildi. Sarayın en alt bölümlerinin altında bir dere akıyor ve doğuda biraz uzakta, ana ağzın açıldığı dik yamacın ötesinde Orman Nehri’yle birleşiyordu. Bu yeraltı akarsuyunun yamaçtan çıktığı yerde bir su kapısı vardı. Burada kayalık çatı derenin yüzeyine yaklaşıyordu ve buradan derenin yatağına kadar indirilebilen bir ızgaralı kapı kimsenin bu yoldan girip çıkamamasını sağlıyordu. Ama su kapısından giriş ve çıkış yoğun olduğundan, ızgaralı kapı genellikle açık bırakılıyordu. Bu yoldan gelen herhangi biri kendisini tepenin ta içlerine inen, karanlık ve kaba bir tünelde bulacaktı, ama tünelin mağaraların altından geçtiği bir noktada tavan kesilerek çıkarılmış ve meşeden büyük tavan kapılarıyla kaplanmıştı. Bunlar yukarıya, Kral’ın mahzenlerine açılıyordu. Burada bir sürü fıçı vardı. Yörede hiç üzüm asması yetişmemesine rağmen Orman elfleri, özellikle de Kralları şaraba pek düşkündü. Şarap ve diğer mallar uzaklardan, güneydeki hısımlarından veya insanların ırak diyarlardaki asma bahçelerinden getiriliyordu.

Bilbo en iri fıçılardan birinin arkasına saklanarak tavan kapılarını ve ne işe yaradıklarını keşfetti. Sindiği yerden Kral’ın hizmetkârlarının konuşmalarını dinledi ve şarap ve diğer malların nehirler üzerinden veya karayoluyla Uzun Göl’e nasıl geldiğini öğrendi. Görünüşe bakılırsa orada hâlâ insanlara ait, refah içinde bir şehir vardı ve her türden düşmana, özellikle de Dağ’ın ejderhasına karşı bir korunma tedbiri olarak suyun içlerine uzanan köprüler üzerine inşa edilmişti. Göl kasabasından yola çıkan fıçılar Orman Nehri’nin kaynağına doğru götürülüyordu. Çoğu zaman büyük sallar gibi birbirine bağlanıp dere boyunca sırıklarla veya kürek çekilerek taşınıyor, bazen de yassı teknelere yükleniyorlardı.

Fıçılar boşaldığında elfler bunları tavan kapılarından salıp su kapısını açıyordu ve fıçılar bir süre bata çıka yüzdükten sonra akıntıya kapılıp nehrin çok aşağısında, Kuyutorman’ın en batı ucuna yakın bir yerde nehir kıyısındaki bir girintiye varıyordu. Burada toplanıp yeniden birbirine bağlanıyor ve tekrar Orman Nehri’nin Uzun Göl’e aktığı noktanın yakınındaki Göl kasabasına yüzdürülüyordu.

Bilbo bir süre oturup bu orman kapısını düşündü ve dostlarının kaçışı için kullanılıp kullanılmayacağını merak etti, nihayet çaresizlikten doğan bir plan kafasında şekillenmeye başladı.

Akşam yemeği tutsaklara götürülmüştü. Muhafızlar geçitleri güçlü adımlarla aşarken meşale ışığını da yanlarında götürerek her şeyi karanlıkta bırakıyordu. Derken Bilbo Kral’ın kâhyasının muhafızların şefine iyi geceler dilediğini duydu.

“Şimdi benimle gel,” dedi, “ve az önce gelen yeni şarabın tadına bak. Bu gece mahzenlerdeki boş tahtaları boşaltmak için çok uğraşacağım, bu yüzden önceden bir şeyler içelim ki işimiz kolaylaşsın.”

“Pekâlâ,” diye güldü muhafızların şefi. “Seninle birlikte şarabın tadına bakar ve Kral’ın masasına layık olup olmadığına karar veririm. Bu gece bir ziyafet var ve bize kötü mal göndermen iyi olmaz!”

Bilbo bunu duyduğunda içi pır pır etmeye başladı, zira şansın ondan yana olduğunu ve cüretkâr planını deneme fırsatını hemen bulduğunu görmüştü. İki elfi, küçük bir mahzene girip üzerine iki büyük kulplu sürahi bulunan bir masaya oturana kadar izledi. Çok geçmeden elfler içip neşeyle kahkahalar atmaya başladılar. O sırada alışılmadık türden bir talih Bilbo’dan yanaydı. Bir Orman elfinin uykusunu getirmek için şarabın sert olması gerekirdi, ama görünüşe bakılırsa bu şarap büyük Dorwinion bahçelerinin sarhoş edici mahsulüydü ve Kral’ın askerleri ve hizmetkârları tarafından değil, Kral’ın ziyafetlerinde ve kâhyanın büyük sürahileriyle değil, daha küçük kâselerle içilmesi gerekiyordu.

Çok geçmeden muhafız şefi önüne düşen başını masaya yasladı ve derin bir uykuya daldı. Kâhya onu fark etmeden bir süre kendi kendine konuşup gülmeye devam etti, ama çok geçmeden onun başı da masaya düştü ve uykuya dalıp dostunun yanında horlamaya başladı. Ardından hobbit gizlice yanlarına süzüldü. Kısa sürede muhafızların şefi anahtarlarından olmuştu ve Bilbo hücrelere giden geçitlerde tüm hızıyla koşar adım yürümekteydi. Büyük anahtar yığını kollarına çok ağır geliyordu ve anahtarların ara sıra yüksek sesle şakırdayıp onu tepeden tırnağa titretmesine engel olamadığından, yüreği hep ağzındaydı.

Önce Balin’in kapısındaki kilidi açtı ve cüce dışarı çıkar çıkmaz özenle yeniden kilitledi. Tahmin edebileceğiniz gibi Balin çok şaşırmıştı, ancak küçük ve sıkıcı taş odasından çıkmaktan duyduğu memnuniyete rağmen durup sorular sormak ve Bilbo’nun ne yapacağını ve bu konudaki her şeyi öğrenmek istiyordu.

“Şimdi zaman yok!” dedi hobbit. “Sen beni takip et yeter! Hepimiz bir arada durmalı ve birbirimizden ayrılma riskine girmemeliyiz. Ya hepimiz kaçacak ya da hiçbirimiz; son şansımız da bu. Bu öğrenilirse, kim bilir Kral sizi bir daha nereye koyar ve tahminimce ellerinizle ayaklarınızı da zincirlerle bağlatır. Karşı gelme bakayım, aferin sana!”

Sonra kapı kapı dolaştı, ta ki maiyeti on ikiye ulaşana dek –karanlık ve uzun esaretleri yüzünden hiçbiri de çevik değildi. Ne zaman biri diğerine çarpsa veya karanlıkta homurdansa ya da fısıldasa Bilbo’nun yüreği güm diye atıyordu. “Kahrolsun şu cücelerin çıkardığı gürültü!” dedi kendi kendine. Ama her şey yolunda gitti ve hiç muhafızla karşılaşmadılar. Aslına bakılırsa, o gece ormanda ve yukarıdaki salonlarda büyük bir güz şöleni vardı. Kral’ın halkının neredeyse tümü eğlencedeydi.

Nihayet pek çok kez tökezledikten sonra, Thorin’in derin, uzak ve şans eseri mahzenlere yakın olan zindanına vardılar.

“Şerefim üzerine!” dedi Thorin, Bilbo ona fısıltıyla dışarı çıkıp dostlarına katılmasını söyleyince, “Gandalf her zamanki gibi doğru söylemiş! Anlaşılan zamanı geldiğinde pek iyi bir hırsız oluyorsun. Bundan sonra ne olursa olsun, hepimizin ebediyen hizmetinde olduğumuza eminim. Ama bundan sonra ne olacak?”

Bilbo fikrini elinden geldiğince açıklamasının zamanı geldiğini gördü; ama cücelerin planını nasıl karşılayacağından hiç emin değildi. Korkuları yerindeydi, zira fikrinden zerre kadar hoşlanmadılar ve içinde bulundukları tehlikeye rağmen yüksek sesle homurdanmaya başladılar.

“Berelenip paramparça olacağız, üstelik şüphesiz boğulacağız!” diye mırıldandılar. “Anahtarları eline geçirmeyi başarınca aklına makul bir fikir geldi sanmıştık. Bu delice bir fikir!”

“Pekâlâ,” dedi Bilbo mahzun ve aynı zamanda epey sinirli bir şekilde. “Güzel hücrelerinize dönün, sizi tekrar içeri kilitleyebileyim de orada rahatça oturup daha iyi bir plan düşünebilesiniz –ama içimden denemek gelse bile bir daha anahtarları elime geçirebileceğimi sanmam.”

Bu onlara yetmişti ve sakinleştiler. Üst salonlara giden yolu bulmaları veya büyüyle kapanan kapılardan yollarını dövüşerek açıp çıkmaları imkânsız olduğundan ve tekrar bulunana kadar geçitlerde homurdanarak dolaşmanın yararı olmayacağından, sonunda tam da Bilbo’nun önerdiği şeyi yapmak zorunda kaldılar.

Böylece, hobbitin peşine düşüp en aşağıdaki mahzenlere doğru gizlice ilerlediler. Muhafız şefinin ve kâhyanın hâlâ yüzlerinde gülümsemelerle, mutlu mesut horlarken görülebildiği bir kapıdan geçtiler. Dorwinion şarabı derin ve hoş rüyalar getirir. Bilbo yollarına devam etmeden önce gizlice içeri girip iyi yüreklilikle anahtarları kemerine koymasına rağmen ertesi gün muhafız şefinin yüzünde farklı bir ifade olacaktı.

“Bu onu başındaki beladan bir ölçüde kurtarır,” dedi Bay Baggins kendi kendisine. “Kötü biri değildi, tutsaklara da epey iyi davranıyordu. Üstelik bu hepsinin kafasını karıştıracak. Bütün o kilitli kapılardan geçip ortadan kaybolduğumuza göre çok güçlü büyüye sahip olduğumuzu sanacaklar. Ortadan kaybolmak! Bu olacaksa çok acele işe koyulmalıyız!”

Balin muhafızla kâhyayı gözlemek ve hareket etmeleri durumunda onları uyarmak için gönderildi. Geri kalanlar tavan kapılarının olduğu, yandaki mahzene gittiler. Kaybedecek çok az zaman vardı. Bilbo’nun da bildiği gibi, çok geçmeden bazı elfler emir gereği aşağı inecek ve kâhyanın boş fıçıları kapılardan dereye indirmesine yardım edecekti. Aslında fıçılar odanın ortasında sıralar halinde dizilmiş, aşağı itilmeyi bekliyordu. Bazıları şarap fıçılarıydı ve tepelerini çok gürültü çıkarmadan açmak veya kolaylıkla kapatıp mühürlemek mümkün olmadığından, pek işe yaramazlardı. Ama aralarında Kral’ın sarayına tereyağı, elma gibi bir sürü şey getirmekte kullanılan birkaç tane farklı fıçı da vardı.

Çok geçmeden bunlardan içinde bir cücenin sığabileceği kadar yer olan on üç tane buldular. Aslına bakılırsa bazıları fazla genişti ve Bilbo’nun onları ellerindeki kısa zamanın elverdiğince rahat ettirmek için şaman ve benzeri şeyler bulmak için elinden geldiğini yapmasına rağmen, cüceler fıçılara girerken tedirginlikle içeride nasıl sarsılıp sağa sola çarpacaklarını düşündüler. Nihayet on iki cüce de fıçılara yerleşmişti. Thorin bir sürü sorun çıkarmış, fıçısında dönüp durmuş ve küçük bir kulübedeki iri bir köpek gibi homurdanmışti; sonuncu olan Balin ise hava deliklerine epey titizlenmiş ve daha kapak kapanmadan boğulduğunu söylemeye başlamıştı. Bilbo fıçıların yanlarındaki delikleri tıkamak ve kapakları olabildiğince emniyetli bir şekilde kapamak için elinden geleni yapmıştı ve artık tek başınaydı, etrafta koşuşturup fıçılara son rötuşlarını yapıyor ve küçük bir olasılık olmasına rağmen, planının başarılı olmasını ümit ediyordu.

İşlerini tam zamanında bitirmişlerdi. Balin’in kapağı takıldıktan anca bir iki dakika sonra sesler duyuldu ve titreşen ışıklar görüldü. Birkaç elf gülüp konuşarak ve şarkılardan parçalar söyleyerek mahzene geldiler. Salonların birindeki şen bir ziyafeti geride bırakmışlardı ve mümkün olduğunca çabuk dönmeye kararlıydılar.

“Kâhya ihtiyar Galion nerede?” dedi biri. “Bugün onu masalarda göremedim. Burada olup bize yapılacakları göstermesi gerekiyor.”

“Yaşlı miskin gecikirse kızacağım,” dedi bir başkası. “Şarkılar söylenirken burada vakit harcamak istemiyorum!”

Biri, “Ha, ha!” diye seslendi. “İşte ihtiyar hain burada, başını sürahiye gömmüş! Arkadaşı yüzbaşıyla birlikte kendilerine ayrı bir ziyafet veriyorlarmış.”

“Sarsın şunu! Uyandırın!” diye bağırdı diğerleri sabırsızlıkla.

Galion sarsılmaktan da uyandırılmaktan da hiç hoşlanmamıştı, hele kendisine gülünmesinden hiç. “Hepiniz geciktiniz,” diye homurdandı. “Ben burada bekleyip dururken sizler içip eğleniyor ve görevlerinizi unutuyorsunuz. Bitkinlikten uyuyakalmama şaşmamak lazım!”

“Şaşmamak lazım,” dediler, “açıklaması yakınındaki sürahide dururken! İşe koyulmadan önce uyku ilacından biraz da bize koklat! Oradaki zindancıyı uyandırmaya mahal yok. Görünüşe bakılırsa, o payına düşeni zaten almış.”

Ardından birer kez daha içtiler ve aniden pek neşelendiler. Ama akılları başlarından tamamen gitmemişti. “Kurtar bizi, Galion!” diye haykırdı bazıları, “ziyafete erken başlayıp aklını şaşırmışsın! Ağırlığa bakılırsa buraya boş yerine dolu fıçıları yığmışsın.”

“İşinizi görün!” diye homurdandı kâhya. “Aylak bir sarhoşun kolunun hissettiği ağırlığa bakılmaz. Gidecek olanlar bunlar, başkası değil. Dediğimi yapın!”

“Pekâlâ, pekâlâ,” diye cevap verdiler fıçıları açıklığa doğru yuvarlayarak.

“Kral’ın tereyağı tekneleriyle en iyi şarabı nehre yuvarlanır da Göllü insanlar bedavaya ziyafete konarsa, vebali senin!”

Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan
Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan delikten aşağıya!
Vira salpa! Şap cup!
İniyorlar aşağı, sallana yuvarlana!

Fıçılardan önce biri, ardından diğeri gürültüyle karanlık açıklığa yollanıp bir iki metre aşağıdaki soğuk sulara itilirken böyle şarkı söylediler. Fıçıların bazıları gerçekten de boştu, bazıları da her birinde özenle paketlenmiş birer cüce bulunan teknelerdi; ama hepsi birden, birbiri ardına bir sürü çatırtı, patırtıyla, aşağıdakilerin üstüne düşerek, suya çarparak, tünelin duvarlarına sürünerek, birbirine toslayarak ve akıntı boyunca batıp çıkarak gittiler.

Tam o anda Bilbo planındaki zayıf noktayı fark etti. Sizler muhtemelen bunu uzun zaman önce fark ettiniz ve ona gülmektesiniz; ama onun yerinde olsanız, onun yaptığının yarısını bile başaracağınızı sanmam. Elbette kendisi bir fıçının içinde değildi, fırsatı olsaydı bile onu fıçıya yerleştirecek kimse yoktu! Görünüşe bakılırsa bu kez kesinlikle dostlarını kaybedecek (neredeyse hepsi karanlık tavan kapısının içinden geçip kaybolmuştu) ve sonsuza dek elf mağaralarında daimi bir hırsız olarak gizlenmek zorunda kalacaktı. Zira üst kapılardan hemen kaçmayı başarabilse bile, cüceleri bir daha bulma şansı çok düşüktü. Fıçıların toplandığı yere kara yoluyla nasıl gidildiğini bilmiyordu. Kendisi olmadan cücelerin başına neler geleceğini merak etti; zira henüz cücelere tüm öğrendiklerini veya ormandan çıktıklarında ne yapmaya niyetlendiğini söylemeye zaman bulamamıştı.

Zihninden bütün bu düşünceler geçerken, çok neşeli olan elfler nehir kapısının etrafında bir şarkı tutturdular. Bazıları şimdiden fıçıları hepsi birden su yüzüne çıkar çıkmaz dışarı salmak üzere su kapısındaki ızgaralı kapıyı tutan ipleri çekmeye gitmişti.

Dön coşkun, kara derede
Bir zamanlar bildiğin ellere!
Bırakıp derin salonlarla mağaraları geride,
Bırakıp yalçın dağları kuzeyde,
Geniş ve loş ormanın,
Gri, gaddar ormana eğildiği yerde!
Yüz ağaçların dünyasının ötesine
Dışarıya, fısıldayan melteme,
Sazların, hasırotlarının,
Bataklıktaki dalgalanan yosunların ötesine
Geceleyin gölden, havuzdan kabaran
Ak sislerin arasından!
Peşine düş, peşine,
Soğuk ve sarp göklerdeki yıldızların;
Dön şafak toprağa vardığında,
İvintinin üzerinden, kumun üzerinden,
Git güneye! Git güneye!
Ara günün şavkıyla gündüzü,
Dön otlaklara, yeşilliklere,
İneklerle öküzlerin otladığı yerlere!
Dön tepelerdeki bahçelere
Dutların şişip dolduğu yere
Günün şavkı altında, altında gündüzün!
Git güneye! Git güneye!
Yolları coşkun, kara derede,
Bir zamanlar bildiğin ellere!

Artık fıçıların en sonuncusu da kapılara doğru yuvarlanmaktaydı! Zavallı, küçük Bilbo çaresizlikten ve aklına yapacak başka bir şey gelmediğinden buna tutundu ve onunla birlikte kenardan aşağı itildi. Soğuk, karanlık suya şap diye düştü, fıçı da onun üzerine.

Suları tükürerek ve tahtaya sıçan gibi tutunarak tekrar yüzeye çıktı, ama tüm çabalarına rağmen fıçının tepesine çıkmayı başaramadı. Ne zaman denese fıçı yuvarlanıp onu tekrar altına alıyordu. Aslında fıçı boştu ve mantar gibi hafif ve kolayca yüzüyordu. Kulakları suyla dolu olmasına rağmen, yukarıdaki mahzende hâlâ şarkı söyleyen elflerin sesini duyabiliyordu. Ardından tavan kapıları aniden güm diye kapandı ve sesleri kesildi. Karanlık tünelde, buz gibi soğuk sularda, tek başına sürüklenmekteydi –zira fıçılara yerleştirilmiş dostları sayamazsınız.

Çok geçmeden ilerideki karanlıkta gri bir leke belirdi. Çekilen su kapısının gıcırtısını duydu ve kendisini kemerin altından geçip dereye çıkmak için birbirini sıkıştırarak batıp çıkan fıçı ve teknelerden oluşan bir kütlenin ortasında buldu. Ezilip parçalanmamayı güçlükle başardı, ancak birbirine vuran fıçı kalabalığı teker teker çözülmeye, fıçılar taş kemerin altından geçip uzaklaşmaya başladı. Ardından fıçısının üstüne çıkıp at biner gibi oturmayı başarmış olsa bile bunun işe yaramayacağını gördü, çünkü fıçının tepesi ile kapının olduğu aniden alçalan tavan arasında bir hobbite yetecek kadar bile yer yoktu.

Derenin iki kıyısındaki ağaçların suya eğilen dallarının arasından geçip gittiler. Bilbo cücelerin ne hissettiğini ve fıçılarının içine çok su girip girmediğini merak etti. Karanlıkta, yanında batıp çıkanlardan bazıları suya daha fazla batmış gibi görünüyordu ve Bilbo bunların içinde cücelerin olduğunu tahmin etmişti.

“Umarım kapakları yeterince sıkı kapatmışımdır!” diye düşündü, ama çok geçmeden cüceleri hatırlayamayacak kadar kendi derdine düştü. Başını suyun üzerinde tutmayı başarsa da soğuktan titriyordu ve şansı dönmeden önce soğuktan ölüp ölmeyeceğini, daha ne kadar fıçıya tutunabileceğini ve fıçıyı bırakıp kıyıya yüzme riskine atılmasının doğru olup olmayacağını merak ediyordu.

Çok geçmeden şansı da döndü; anafor yapan akıntı bir noktada birkaç fıçıyı kıyıya, birbirinin yakınına sürükledi ve bir süre orada, görünmeyen bir köke takılıp kaldılar. Derken Bilbo bir diğer fıçı tarafından sabit tutulan fıçısının üzerine tırmanma fırsatını kullandı. Boğulmuş bir sıçan gibi fıçıya tırmandı ve dengeyi elinden geldiğince sağlamak için bedenini yayarak tepesine uzandı. Rüzgâr soğuktu, ama sudan iyiydi ve bir kez daha harekete geçtiklerinde tekrar yuvarlanmayacağını ümit ediyordu.

Kısa zaman sonra fıçılar tekrar birbirlerinden ayrıldı ve dönerek derenin aşağısına ve ana akıntıya doğru sürüklendiler. Bilbo bu sırada fıçıya tutunmanın korktuğu kadar güç olduğunu fark etti, ama feci şekilde rahatsız olmakla birlikte bunu her nasılsa başardı. Neyse ki kendisi çok hafif, fıçı ise çok iriydi ve epey sızıntılı olduğundan biraz su almıştı. Yine de bu eyer veya üzengi olmadan midilliye, üstelik de aklı fikri çimenlerde yuvarlanmak olan, yuvarlak karınlı bir midilliye binmek gibiydi.

Bu yolla Bay Baggins nihayet iki yandaki ağaçların seyreldiği bir noktaya varmayı başardı. Ağaçların arasında gökyüzünün daha soluk rengini görebiliyordu. Karanlık nehir aniden açılıp genişledi ve orada Kral’ın dev kapılarından aceleyle akan Orman Nehri ona katıldı. Artık gölgeli olmayan loş bir su tabakası vardı ve kayan yüzeyinde bulutlar ve yıldızların kırık yansımaları dans ediyordu. Derken Orman Nehri’nin hızlı akan suları bütün varil ve fıçıları, oyarak geniş bir koy açtığı kuzey kıyıya süpürdü. Bu koyun asma kıyılar altında çakıllı bir sahili vardı ve doğu duvarı sert kayadan küçük bir çıkıntıyla kaplıydı. Fıçıların çoğu sığ sahilde karaya çıktı, ancak birkaçı yollarına devam edip taşlı iskeleye çarptı.

Kıyıda gözcülük yapan kimseler vardı. Fıçıların tümünü çabucak sırıklarla çekip sığlıklara ittiler ve onları saydıktan sonra iple birbirine bağlayıp sabaha kadar orada bıraktılar. Zavallı cüceler! Artık Bilbo’nun durumu kötü değildi. Fıçısından aşağı kayıp yürüyerek sahile çıktı, ardından da kıyının yakınlarında görebildiği kulübelere doğru...

shf: 191- 207

Hobbit, J. R. R. Tolkien (Sayfa 191 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.))Hobbit, J. R. R. Tolkien (Sayfa 191 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.))

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 19
Yazar: Rahime
Hikaye Adı : Olağan Kaybedişler
Link: #29423487

İstanbul, kasvetli bir Ekim sabahında şiddetli bir gök gürültüsüyle inledi. Saatini yediye kurmuştu ama gök gürültüsü, saatinden önce davranıp uyandırmıştı genç kadını. Parmağını kıpırtadacak hali yoktu, bıraksalar ömrünün geri kalanın yatakta geçirmeye razıydı. Normalde de muzdarip olduğu huzursuz bacakları o gece daha bir huzursuz olmuşlardı ve anca iki saat uyumasına izin vermişlerdi kadının. Ama kalkıp hazırlanması gerekiyordu, aylardır beklediği gün gelmişti artık. Rüştünü ispat edecek, emeklerinin karşılığını alacak, ektiğini biçecekti.

Sakince yatağından kalkıp banyoya yöneldi. Elini yüzünü yıkayıp, aynaya baktı. Aynadaki gördüğü kadından memnun olmuştu. Uykusuz olmasına rağmen hala güzel olduğunu düşündü. Makyaj yapmak için malzemelerine yöneldi ama sonra vazgeçti. "Yataktan kalktığı hali ile bir kadın güzelse, hep güzeldir makyaja ihtiyacı yoktur. " diye düşünüp, özene bezene bugün için aldığı kıyafetlerini giydi. Lacivert bilek boy pantolonu, ekru ipek gömleği ve yine lacivert ceketiyle boy aynasında kendisini iyice süzüp "işte aranılan kan!" diyerek göz kırptı aynadaki yansımasına. Çekmeceden saatini çıkartıp koluna takarken zamanın epey geçtiğini farkedip telaşa kapıldı, hemen çıkmalıydı ama daha kahvaltı yapmadığı geldi aklına. Heyecandan bir şey yiyecek hali yoktu ama mutlaka çay içmeliydi yoksa tüm gün başı ağrıyacaktı.

Aceleyle kendine çay demledi ve ağzının yanmasına aldırmadan içti. "Galiba hayatımda içtiğim en kötü çay" dedi kendi kendine. Tam kapıdan çıkacaktı ki havanın yagışlı olduğunu farketti ve uğurlu olduğunu düşündüğü kırmızı şemsiyesini yanına aldı. Mülakatın yapılacağı günde yağmur yağması ve kırmızı şemsiyesini yanına almasını çok güzel bir tevafuk olarak gördü ve içini bir sevinç kapladı. "Bu defa olacak" diye geçirdi içinden

Kafasında binlerce soruyla yolun nasıl bittiğini anlamadan, mülakatın yapılacağı yere gelmişti. Devasa bir binayla karşılaştı, içeri girdiğinde başını kaldırıp tavana bakmak istedi ama binanın tavanı yıldızlar kadar uzaktı. Girişin ortasında bulunan bankoda dört tane danışman vardı. Kadın, onlara doğru yönelip mülakatın yapılcağı salonu sordu, görevli kadın, ona yeri tarif edip asansörü gösterdi.

Asansöre binip sekizinci kata basarken ellerinin titrediğini fark etti. İçindeki, stresle karışık heyecanı bastıramıyordu bir türlü. Sekizinci kata geldiğinde " Kahretsin! Binlerce kapı, binlerce koridor var burada. Nerede bu salon?" diye söylendi. Biraz dolandıktan sonra nihayet görüşmenin yapılacağı salonu bulmuştu. Koridorda kendisi gibi bekleyen adayları gördü ve belliki hepsi çok heyecanlıydı. Kimisi durmadan bacağını sallıyor, kimisi parmağını çıtlatıyor, kimisi de alnındaki terleri siliyordu. Hepsi, hedefe ulaşmak için son düzlükte olduklarının farkındaydılar, bu son kerteydi artık ve olumlu bir netice almak hepsinin ortak amacıydı.

Genç kadın, boş bir sandalye bulup oturdu, sırası gelince içeriden sesleneceklerdi. Tuhaf bir rahatlama çökmüştü kadının üzerine sebebini kendisi de bilmiyordu ama belliki teslimiyet duygusu harekete geçmişti. "Ben elimden geleni yaptım, gerisi mukadderat" diye düşünüp sakince sırasını bekkiyordu ki telefonu çaldı, arayan babasıydı. Referans konusunda kızını ikna etmek için son bir defa daha şansını deniyordu.

" Kızım, bak iyi düşün şu an bile bir telefonla bu iş senin olabilir. Kendini kötü hissetmene gerek yok. Sanıyor musun ki herkes hakkıyla memur oluyor. Sistem böyle, tanıdığı olan geçip oturacak koltuğa."

"Sağol babacım, beni düşündüğünü biliyorum ama ben birilerinin mutsuzluğu üzerine mutluluk kuramam, bir şey elde edeceksem eğer, onu hak etmeliyim. Hem ben kendime güveniyorum bu defa olacak" deyip kapattı telefonu ama kulağında babasının sesi çınlıyordu.

"Sanıyor musun ki herkes hakkıyla memur oluyor"

Nihayet kendisine sıra gelmişti, üzerine son bir çeki düzen verip büyük bir zafer kazanmış ordu komutanı edasıyla salonu girdi. Gayet güler yüzlü bir ifadeyle "Merhaba Efendim" dedi.

Salonda ikisi erkek biri kadın, üç üye bulunuyordu. Ortadaki adam komisyon başkanıydı, gri takım elbise, beyaz gömlek, kırmızı kravat ile klasik bir devlet adamı kombini yapmıştı. Elinde de pahalı olduğu anlaşılan üst kısmı altın kaplama, lacivert çelik bir dolma kalem vardı. Adamın yüzü çok tanıdık gelmişti kadına, bakışları ve tavrı ile " Olağan Şüpheliler" filmindeki Kayzer Söze karakterine benzetmişti komisyon başkanını ve artık o, onun için Kayzerdi. Diğer komisyon üyesi, kırklı yaşlarında kır saçlı, gözlüklü, silik bir adamdı. Kadın üyeyse, siyah döpiyesi ve sol tarafına taktığı kuş broşu ile son derece zevksiz ve sıkıcı görünüyordu.

Kayzer, "Merhaba" dedi ve sandalyeyi gösterdi.

İlk sözü silik adam aldı ve kadına " Kendinizi tanıtın lütfen" dedi.

Kadın, akıcı ve net bir şekilde hiç takılmadan kendini tanıttı üstelik sesi de titrememişti. En büyük korkusu konuşurken heyecandan sesinin titremesiydi.

Sözü tekrar Kayzer aldı ve kadına İnkılap tarihinden bir kaç soru sordu ve kadın soruları doğru cevapladı. Soruları bilimiş olmanın verdiği mutlulukla heyecanı azalmış, kendine güveni artmıştı.

Kayzer sorularına devam etti ve genel kültür, mesleki yeterlilik ile ilgili bir kaç soru daha sordu. Kadın tüm soruların cevapları eksiksiz bir şekilde verdi. Kayzer, başını onaylar gibi sallayarak " Bravo, hepsini bildiniz. İyi hazırlandığınız belli oluyor."

Genç kadın, "Teşekkür ederim efendim, evet iyi hazırlandım. dedi.

Söz sırası sıkıcı kadın üyeye gelmişti, yüzünde müstehzi bir gülüşle " Yarın bir uyanıyorsun bu ülkenin başındaki lidersin, yapacağın ilk iş ne olurdu?"

Kadın hiç düşünmeden " Tebrikleri kabul etmek olurdu efendim" dedi.

Komisyon üyelerinin hepsi gülmeye başladı. Belli ki bu pratik cevap hoşlarına gitmişti.

Söz yeniden Kayzer'de idi.

-Dik kafalı bir tavrın var. Bildiğini okuyan birine birine benziyorsun

+ Hayır efendim, bildiğimi değil doğrularımı uygulayan biriyimdir.

- Bazen akışa uyum sağlamak için doğrular değil, olaması gerekenler yapılmalıdır. Esnek bir tavır işlerini daha kolay hale getirebilir.

+ Ben hep doğrularımı uyguladım efendim. Benimsemediğim hiç bir davranışın savunucusu olmadım, çizgimden çıkıp esneklik göstermedim.

Kadın hata yaptığını fark etmişti, bir mülakatta bu kadar dik kafalı bir tavır hiç akıllıca bir şey değildi ama istediği sonuca ulaşmak için olmadığı biri gibi görünüp esnek olmakta ona göre değildi.

Kayzer, "Kendinizle alakalı söylemek istediğniz başka bir şey var mı?"

Kadın, " Uzun zamandır büyük emekler vererek bu görev için hazırlanıyorum. Sizlere bu görevi hakkıyla icra edeceğimin sözünü verebilirim. Eğer bu fırsatı bana verirseniz ben de elimden gelenin fazlasını yapıp verdiğim sözü tuttuğumu sizlere kanıtlamış olurum. Bana bu fırsatı vermenizi rica ediyorum efendim. "

Genç kadın sözlerini bitirir bitirmez Kayzer'in elindeki kalemle kendi isminin üzerini çizdiğini gördü. Kayzer bunu çaktırmadan yaptığını sanıyordu ama kadın görmüştü çünkü dikkati o pahalı kalemdeydi ve o kalem sadece kadının isminin üzerini değil, hayallerinin de üzerini çizmişti.

Kadın bir an sarsıldı ve gözünün önünden film şeridi gibi verdiği emekleri, uykusuz geçen geceleri geçti. Bir çizikle bütün hayallerini, emeklerini, yaşama sevincini bitirmişler, yakıtını tüketmişlerdi sanki.

Aslında her bakımdan bu göreve layık olduğunu düşünüyordu. Ama doğrularını uygulayacak olması komisyon üyelerinin hoşuna gitmemiş olacaktı ki üstünü çizdiler. Onlar ensesine vurup lokmasını alacakları, bulunduğu kabın şeklini alan, hayatta hiçbir duruşu olmayan omurgasız birilerini arıyorlardı ama kadın bu sıfatların hiçbirine uymuyordu.

Kayzer " Hakkında hayırlısı olsun" deyip kapıyı gösterdi.

Kadının içinden, en galiz küfürleri savurup, kapıyı çekip gitmek geldi ama yapmadı. Alaycı bir gülümsemeyle "Sağolun" deyip çıktı.

Koridorda bıraktığı kırmızı şemsiyesini alıp asansöre doğru hızlı adımlarla yürüdü. Asansörü beklediği sırada köşede stresli olduğu her halinden belli olan bir adam telefonla konuşuyordu. Adamı tanımıştı, koridorda kendisiyle bekleyen adaylardan biriydi.

Adamın, "Unutma amca, Bursa olacak. Ben Bursa'da ki pozisyonu istiyorum. Bursa olmasını özellikle belirt. " dediğini duydu kadın.

O an tekrar babasının sesi çınladı kulağında " Sanıyor musun ki herkes hakkıyla memur oluyor." Babası haklıydı. Hak edene hakkı verilmiyordu.

Ama kadın pişman değildi. Mülakatı kaybetmiş olabilirim ama insanlığımı, onurumu kaybetmedim dedi kendi kendine. Belki züğürt tesellisi yapıyordu ama elinden de başka bir şey gelmiyordu.

Kadın yarı yerde, yarı gökte dalgın bir şekilde deniz kenarındaki bir kafeye attı kendini. Bir çay söyledi ve ufak ufak denize düşen yağmurları seyretti. Denizin ortasında rıhtıma doğru giden yük gemisinin dalgası kafenin duvarlarına çarpmıştı. " Ne büyük öfke!" diye geçirdi içinden. Kendisi de dalga olup altına almak istiyordu bütün olağan şüphelileri. Ateş olup yakmak istiyordu kaybetmeyi olağanlaştıranları, ama elinden bir şey gelmeyeceğini de biliyordu. Bildiği bir şey daha vardı o da hakkını alacağı, büyük bir günün olması. Bu inancı en azından bir teselli oluyordu onun için.

Kadın kafeden ayrılacağı sırada Barış Manço'nun Dönence şarkısının piyano versiyonu, enstrümantal olarak çalınmaya başladı. Kadın çok seviyordu bu parçayı ama durup dinlemedi. Kerameti olmadığını anladığı kırmızı şemsiyesini açıp usul usul yağan yağmurun altında, olağan kaybedişlerini sorgulayarak, kaybetmeyi olağanlaştıran insanların olmadığı bir simeranya hayali kura kura evinin yolunun tuttu.

Olağan Kaybedişler
İstanbul, kasvetli bir Ekim sabahında şiddetli bir gök gürültüsüyle inledi. Saatini yediye kurmuştu ama  gök gürültüsü, saatinden önce davranıp uyandırmıştı genç kadını. Parmağını kıpırtadacak hali yoktu, bıraksalar ömrünün geri kalanın yatakta geçirmeye razıydı. Normalde de muzdarip olduğu huzursuz bacakları o gece daha bir huzursuz olmuşlardı ve anca iki saat uyumasına izin vermişlerdi kadının.  Ama kalkıp hazırlanması gerekiyordu, aylardır beklediği gün gelmişti artık. Rüştünü ispat edecek, emeklerinin karşılığını alacak, ektiğini biçecekti.

Sakince yatağından kalkıp banyoya yöneldi. Elini yüzünü yıkayıp, aynaya baktı. Aynadaki gördüğü kadından memnun olmuştu. Uykusuz olmasına rağmen hala güzel olduğunu düşündü. Makyaj yapmak için malzemelerine yöneldi ama sonra vazgeçti. "Yataktan kalktığı hali ile bir kadın güzelse, hep güzeldir makyaja ihtiyacı yoktur. " diye düşünüp, özene bezene bugün için aldığı kıyafetlerini giydi. Lacivert bilek boy pantolonu, ekru ipek gömleği ve yine lacivert ceketiyle boy aynasında kendisini iyice süzüp "işte aranılan kan!" diyerek göz kırptı aynadaki yansımasına. Çekmeceden saatini çıkartıp koluna takarken zamanın epey geçtiğini farkedip telaşa kapıldı, hemen çıkmalıydı ama daha kahvaltı yapmadığı geldi aklına. Heyecandan bir şey yiyecek hali yoktu ama mutlaka çay içmeliydi yoksa tüm gün başı ağrıyacaktı.

Aceleyle kendine çay demledi ve ağzının yanmasına aldırmadan içti. "Galiba hayatımda içtiğim en kötü çay" dedi kendi kendine. Tam kapıdan çıkacaktı ki havanın yagışlı olduğunu farketti ve uğurlu olduğunu düşündüğü kırmızı şemsiyesini yanına aldı. Mülakatın yapılacağı günde yağmur yağması ve kırmızı şemsiyesini yanına almasını çok güzel bir tevafuk olarak gördü ve içini bir sevinç kapladı. "Bu defa olacak" diye geçirdi içinden

Kafasında binlerce soruyla yolun nasıl bittiğini anlamadan, mülakatın yapılacağı yere gelmişti. Devasa bir binayla karşılaştı, içeri girdiğinde başını kaldırıp tavana bakmak istedi ama binanın tavanı yıldızlar kadar uzaktı. Girişin ortasında bulunan bankoda dört tane danışman vardı. Kadın, onlara doğru yönelip mülakatın yapılcağı salonu sordu, görevli kadın, ona yeri tarif edip asansörü gösterdi.

Asansöre binip sekizinci kata basarken ellerinin titrediğini fark etti. İçindeki, stresle karışık heyecanı bastıramıyordu bir türlü. Sekizinci kata geldiğinde " Kahretsin! Binlerce kapı, binlerce koridor var burada. Nerede bu salon?" diye söylendi. Biraz dolandıktan sonra nihayet görüşmenin yapılacağı salonu bulmuştu. Koridorda kendisi gibi bekleyen adayları gördü ve belliki hepsi çok heyecanlıydı. Kimisi durmadan bacağını sallıyor, kimisi parmağını çıtlatıyor, kimisi de alnındaki terleri siliyordu. Hepsi, hedefe ulaşmak için son düzlükte olduklarının farkındaydılar, bu son kerteydi artık ve olumlu bir netice almak hepsinin ortak amacıydı.

Genç kadın, boş bir sandalye bulup oturdu, sırası gelince içeriden sesleneceklerdi. Tuhaf bir rahatlama çökmüştü kadının üzerine sebebini kendisi de bilmiyordu ama belliki teslimiyet duygusu harekete geçmişti. "Ben elimden geleni yaptım, gerisi mukadderat" diye düşünüp sakince sırasını bekkiyordu ki telefonu çaldı, arayan babasıydı. Referans konusunda kızını ikna etmek için son bir defa daha şansını deniyordu.

" Kızım, bak iyi düşün şu an bile bir telefonla bu iş senin olabilir. Kendini kötü hissetmene gerek yok. Sanıyor musun ki herkes hakkıyla memur oluyor. Sistem böyle, tanıdığı olan geçip oturacak koltuğa."

"Sağol babacım, beni düşündüğünü biliyorum ama ben birilerinin mutsuzluğu üzerine mutluluk kuramam, bir şey elde edeceksem eğer, onu hak etmeliyim. Hem ben kendime güveniyorum bu defa olacak" deyip kapattı telefonu ama kulağında babasının sesi çınlıyordu.

"Sanıyor musun ki herkes hakkıyla memur oluyor"

Nihayet kendisine sıra gelmişti, üzerine son bir çeki düzen verip büyük bir zafer kazanmış ordu komutanı edasıyla salonu girdi. Gayet güler yüzlü bir ifadeyle "Merhaba Efendim" dedi.

Salonda ikisi erkek biri kadın, üç üye bulunuyordu. Ortadaki adam komisyon başkanıydı, gri takım elbise, beyaz gömlek, kırmızı kravat ile klasik bir devlet adamı  kombini yapmıştı. Elinde de pahalı olduğu anlaşılan üst kısmı altın kaplama, lacivert çelik bir dolma kalem vardı. Adamın yüzü çok tanıdık gelmişti kadına, bakışları ve tavrı ile " Olağan Şüpheliler" filmindeki Kayzer Söze karakterine benzetmişti komisyon başkanını ve artık o, onun için Kayzerdi.  Diğer komisyon üyesi, kırklı yaşlarında kır saçlı, gözlüklü, silik bir adamdı. Kadın üyeyse, siyah döpiyesi ve sol tarafına taktığı kuş broşu ile son derece zevksiz ve sıkıcı görünüyordu.

Kayzer, "Merhaba" dedi ve sandalyeyi gösterdi.

İlk sözü silik adam aldı ve kadına " Kendinizi tanıtın lütfen" dedi.

Kadın, akıcı ve net bir şekilde hiç takılmadan kendini tanıttı üstelik sesi de titrememişti. En büyük korkusu konuşurken heyecandan sesinin titremesiydi.

Sözü tekrar Kayzer aldı ve kadına İnkılap tarihinden bir kaç soru sordu ve kadın soruları doğru cevapladı. Soruları bilimiş olmanın verdiği mutlulukla heyecanı azalmış, kendine güveni artmıştı.

Kayzer sorularına devam etti ve genel kültür, mesleki yeterlilik ile ilgili bir kaç soru daha sordu. Kadın tüm soruların cevapları eksiksiz bir şekilde verdi. Kayzer, başını onaylar gibi sallayarak " Bravo, hepsini bildiniz. İyi hazırlandığınız belli oluyor."

Genç kadın, "Teşekkür ederim efendim, evet iyi hazırlandım. dedi.

Söz sırası sıkıcı kadın üyeye gelmişti, yüzünde müstehzi bir gülüşle " Yarın bir uyanıyorsun bu ülkenin başındaki lidersin, yapacağın ilk iş ne olurdu?"

Kadın hiç düşünmeden " Tebrikleri kabul etmek olurdu efendim" dedi.

Komisyon üyelerinin hepsi gülmeye başladı. Belli ki bu pratik cevap hoşlarına gitmişti.

Söz yeniden Kayzer'de idi.

-Dik kafalı bir tavrın var. Bildiğini okuyan birine birine benziyorsun

+ Hayır efendim, bildiğimi değil doğrularımı uygulayan biriyimdir.

- Bazen akışa uyum sağlamak için doğrular değil, olaması gerekenler yapılmalıdır. Esnek bir tavır işlerini daha kolay hale getirebilir.

+ Ben hep doğrularımı uyguladım efendim. Benimsemediğim hiç bir davranışın savunucusu olmadım, çizgimden çıkıp esneklik göstermedim.

Kadın hata yaptığını fark etmişti, bir mülakatta bu kadar dik kafalı bir tavır hiç akıllıca bir şey değildi ama istediği sonuca ulaşmak için olmadığı biri gibi görünüp esnek olmakta ona göre değildi.

Kayzer, "Kendinizle alakalı söylemek istediğniz başka bir şey var mı?"

Kadın, " Uzun zamandır büyük emekler vererek bu görev için hazırlanıyorum. Sizlere bu görevi hakkıyla icra edeceğimin sözünü verebilirim. Eğer bu fırsatı bana verirseniz ben de elimden gelenin fazlasını yapıp verdiğim sözü tuttuğumu sizlere kanıtlamış olurum. Bana bu fırsatı vermenizi rica ediyorum efendim. "

Genç kadın sözlerini bitirir bitirmez Kayzer'in elindeki kalemle kendi isminin üzerini çizdiğini gördü. Kayzer bunu çaktırmadan yaptığını sanıyordu ama kadın görmüştü çünkü dikkati o pahalı kalemdeydi ve o kalem sadece kadının isminin üzerini değil, hayallerinin de üzerini çizmişti.

Kadın bir an sarsıldı ve gözünün önünden film şeridi gibi verdiği emekleri, uykusuz geçen geceleri geçti. Bir çizikle bütün hayallerini, emeklerini, yaşama sevincini bitirmişler, yakıtını tüketmişlerdi sanki.

Aslında her bakımdan bu göreve layık olduğunu düşünüyordu. Ama doğrularını uygulayacak olması komisyon üyelerinin hoşuna gitmemiş olacaktı ki üstünü çizdiler. Onlar ensesine vurup lokmasını alacakları, bulunduğu kabın şeklini alan, hayatta hiçbir duruşu olmayan omurgasız birilerini arıyorlardı ama kadın bu sıfatların hiçbirine uymuyordu.

Kayzer " Hakkında hayırlısı olsun" deyip kapıyı gösterdi.

Kadının içinden,  en galiz küfürleri savurup, kapıyı çekip gitmek geldi ama yapmadı. Alaycı bir gülümsemeyle "Sağolun" deyip çıktı.

Koridorda bıraktığı kırmızı şemsiyesini alıp asansöre doğru hızlı adımlarla yürüdü. Asansörü beklediği sırada köşede stresli olduğu her halinden belli olan bir adam telefonla konuşuyordu. Adamı tanımıştı, koridorda kendisiyle bekleyen adaylardan biriydi.

Adamın, "Unutma amca, Bursa olacak. Ben Bursa'da ki pozisyonu istiyorum. Bursa olmasını özellikle belirt. " dediğini duydu kadın.

O an tekrar babasının sesi çınladı kulağında " Sanıyor musun ki herkes hakkıyla memur oluyor." Babası haklıydı. Hak edene hakkı verilmiyordu.

Ama kadın pişman değildi. Mülakatı kaybetmiş olabilirim ama insanlığımı, onurumu kaybetmedim dedi kendi kendine. Belki züğürt tesellisi yapıyordu ama elinden de başka bir şey gelmiyordu.

Kadın yarı yerde, yarı gökte dalgın bir şekilde deniz kenarındaki bir kafeye attı kendini. Bir çay söyledi ve ufak ufak denize düşen yağmurları seyretti. Denizin ortasında rıhtıma doğru giden yük gemisinin dalgası kafenin duvarlarına çarpmıştı. " Ne büyük öfke!" diye geçirdi içinden. Kendisi de dalga olup altına almak istiyordu bütün olağan şüphelileri. Ateş olup yakmak istiyordu kaybetmeyi olağanlaştıranları,  ama elinden bir şey gelmeyeceğini de biliyordu. Bildiği bir şey daha vardı o da hakkını alacağı, büyük bir günün olması. Bu inancı en azından bir teselli oluyordu onun için.

Kadın kafeden ayrılacağı sırada Barış Manço'nun Dönence şarkısının piyano versiyonu, enstrümantal olarak çalınmaya başladı. Kadın çok seviyordu bu parçayı ama durup dinlemedi.  Kerameti olmadığını anladığı kırmızı şemsiyesini açıp usul usul yağan yağmurun altında, olağan kaybedişlerini sorgulayarak, kaybetmeyi olağanlaştıran insanların olmadığı bir simeranya hayali kura kura evinin yolunun tuttu.

5 tane soru sorsam , 100 bin tane cevap gelse hiçbirisi tatmin etmez gibi ...
Aslında sanırım hiçbir sorunun belli bir cevabı yok ,
yahut hiçbir temenni işime gelmiyor bu vakitlerde .

Sümeyye TETİK, bir alıntı ekledi.
27 Nis 13:29 · Kitabı okuyor

"Mürid, istediği her şeyi Kur'an'da bulmadıkça mürid olamaz. Gerçek derviş dört tane özelliğe sahiptir. Bunlar; kaygılardan arınma, fikren dolu olma, yerinde soru sorma ve nazarında altınla kâğıdın bir olmasıdır."

Mana Deryasının İncisi Muhyiddin İbni Arabi, Hasan Karagözoğlu (Sayfa 107 - Kırk Kandil)Mana Deryasının İncisi Muhyiddin İbni Arabi, Hasan Karagözoğlu (Sayfa 107 - Kırk Kandil)