• Babam, "En büyük utancımdır, " derdi odun resmi çizilmesini. "Bir komşumuzun yakacak odunu yok ve bundan bizim haberimiz bile yok, " deyip bir ufak içip efkarlanıp ağladığını görüştüm. Yıllar sonra babamın her çizeni tek tek gözlemesi sonucu öğrendik ki onlar odun değilmiş. Külçe altınmış. Paranın değeri düşüyor, altın her zaman revaçta deyip Kemal Amca hep külçe altın çizermiş meğer. Kemal Amca'nın hem resmi kötüymüş hem de imkanlar toprak ve çomaktan ibaret olduğu için odun sanmışız yıllarca. Kemal Amca dediğim de Sultan Süleyman lakaplı zepzengin bir adamdı
    Selçuk Aydemir
    Sayfa 191 - Sayfa6 Yayınları, PDF
  • 1025 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Şaheser. Dostoyevski şöyle tanımlamış: ''Mükemmelliyete varmış bir roman. İnsanların suçlarına, günahlarına ışık tutmuş, bunu insan ruhunun derinliklerine inen güçlü, benzersiz bir gerçekçilikle yapmıştır.'' Tolstoy ise kendi romanını, ''romanın çatısını meydana getiren kemerler öyle kurulmuştur ki temel taşını göremezsiniz. benim de yapmak istediğim, her şeyden önce, buydu.'' sözleriyle anlatmış.

    Neresinden başlanır, nasıl anlatılır bilemiyorum. İki ilişkinin birbiriyle paralel şekilde ilerleyişini anlatıyor bu harika kitap. Bir tarafta kendince çok haklı nedenlerden dolayı eşini aldatan ve fiziksel bir çekimin ışığında tutkulu bir aşka kendini kaptıran bir kadın var. Diğer tarafta ise yine çok yoğun bir sevgi ile kurulan bir birliktelik mevcut ancak ilkine, yani Anna'nın ilişkisine kıyasla fiziksel bir çekimden ziyade huzur, güven üzerine inşa edilmiş bir birliktelik var. Tolstoy zaten ''sevgi içimizde'' diyen bir adam olduğundan dolayı hangi ilişkiyi evla tuttuğunu ve romanı nasıl ilerletip nasıl sonlandırdığını tahmin etmek zor değil. Ve benim için çok ikna edici de değil. Hatta ilişki ve evlilik konularında da Tolstoy'un eleştirdiği şeyleri benimsemiş biriyim ben. Peki neyi sevdim o zaman? Hikayenin kuruluşu, ilerleyişi, yaratılan muhteşem karakterler, roman boyunca önem arz eden hemen hemen her karakterin iç dünyasını büyük bir ustalıkla okuyucuya sunma, ilişki, evlilik ve genel olarak hayata dair nokta atışı tespitler... Romanın o meşhur giriş cümlesini hepiniz bilirsiniz; ''bütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.'' İşte bu cümle ışığında belki pek çok tecrübeyle, belki de yıllarca süren gözlemlerle beslenen muazzam bir ilişkiler analizi kitap. Bir ilişkinin başlangıcını, yükselişini, çöküşünü, bitişini bundan daha iyi anlatan bir kitap okumadım bu zamana kadar. Tabii şimdi basit bir dram ya da sakın ola ki bir aşk romanı vs. diye de düşünmeyin. Bence kitabı bu kadar etkileyici yapan en önemli unsurlardan biri gerçekçiliği. Zaten Tolstoy da kitabın ön sözünde okuduğuma göre şöyle diyor: ''Bütün ruhumla sevdiğim, bütün güzelliğiyle çizmeye çalıştığım kahramanım gerçektir. Dün de en güzeli oydu, bugün de; daima da en güzel olarak kalacaktır.'' Bir söz vardır ya hani; hayata dair her şeyi Baba filminde, futbola dair her şeyi ise bir derbide bulabilirsiniz diye. (Graeme Souness olması lazım sözün sahibi) Ben de diyorum ki; bir ilişkiye ait her şeyi bu kitapta bulabilirsiniz.

    Kendisini pek sevmiyorum, hele ben ergenlik döneminde kendisinin hayranı olduğum için şu an hicap duyuyorum ancak Haşmet Babaoğlu'nun Tolstoy üzerine ettiği bir laf var ki anmadan geçemeyeceğim ve kesinlikle katılıyorum adama; ''Türk enteljansiyası Dostoyevskicidir, Dostocudur yani kendi aralarındaki söyleyişlerinde. Ben bu meşhur ayrımda, Tolstoy Dostoyevski ayrımında, uzun bir zamandır, belki yaşlılıktan, evet ihtiyar Tolstoy'u her zaman daha tercih ediyorum.''
    Şimdi diyeceksiniz ki katıldığın kısım tam olarak ne? Sen az önce Tolstoy'un eleştirdiği şeyleri savunuyorum demedin mi? Okuduğum kitaplar ve 30 yaş bana şunu öğretti ki büyüdükçe duruluyorsun biraz daha. Ben kendimi enteljansiye olarak tanımlayamam elbette ve Dostoyevski'ye de hiç Dosto demedim, diyenleri sevmedim ama Dostoyevski'ye yakın bir adamım. Ne var ki yaş aldıkça Dostoyevski ile Tolstoy arasındaki mesafede Tolstoy'a doğru yaklaşacak gibi hissediyorum kendimi. Onu daha kolay bulduğumdan belki de. Çünkü Marquez'in dediği gibi ''ihtiyarlık dünya ile uzlaşmanın dinginliği'' olabilir gerçekten de. Ve yaş aldıkça kavga etmek yoruyor insanı, başkalarıyla neyse de en çok kendiyle.

    Benim okuduğum kitap 8 bölüme ayrılmıştı. En altta bilgilerini yazdığım üzere baya eski bir nüshayı okudum. ama zannediyorum şimdiki baskılarda da bölümlere ayrılmıştır hikaye. 8. Bölüm Levin'in yaşam amacını, bir anlamda Tanrı'yı keşfini anlatan 70 sayfalık kısa bir bölüm zaten. Bu yüzden benim için kitap 7. bölümde bitti. demek henüz uzlaşmacı olmayacak kadar gencim belki de.

    Kitap künyesindeki bilgiler: Bu roman Rusça aslından tam metin Hudojestvennaya Literatura baskısından kısaltılmadan çevrilmiştir.

    Ülkü Basım, Yayın, Ticaret AŞ - Şaheser Romanlar - Rasin Tınaz çevirisi
  • 360 syf.
    ·2 günde·9/10
    Zecharia Sitchin. 10 kitaplık dünya tarihi serisiyle herkesi şaşırtmıştı, araştırma ve incelemeleriyle de şaşırtmaya devam ediyor bizleri. Toplam 13 bölümden ayrılan bu yazılar da 12. Gezegen kitabı kadar etkileyeci. Hatta o kitaptan o kadar bahsediliyor ki, iyi ki önce o kitabı okumuşum diye de düşündüm. Şöyle bir bölümlere ve neler içerdiğine de hafiften bakalım istiyorum. Ayrıca şunu da belirteyim ki okurken aşırı derecede yorulacaksınız, kolay bir okuma olmayacak hepimiz için de.
    1.Bölüm: Göklerdeki Ordu, Sümerler üzerine de sık sık dokunan kitabın ilk bölümde özellikle tabletlerinde keşfettikleri Uranüs ve bunu nasıl tanımlayıp anlattıklarına değiniyor. Dünyanın bir bilinmeyenin keşfi yerine bilinen yeniden keşfini nasıl yaotığını açıklıyor MÖ. 4000 ve MS. 1980li yılları karşılaştırarak aradaki 6000 yılın ne kadar manidar olduğunu anlatıyor.
    2.Bölüm: Dış Uzaydan Geldi, bölümünde az evvel bahsettiğimiz 12. Gezegen olaya dahil oluyor. Modern gökbilimi ve keşiflerin aslında binlerce yıllık hikayeyi nasıl desteklediğini anlatıyor. Yörüngemizin tamamlanmasının 3600 yıl sürdüğünden; Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Plüton ve Dünya ile Ay üzerinden bunların hepsini son şekline sokan Nibiru/Marduk gezegeninden oluşan güneş sistemini açıklıyor. Bunun dışında Neptün’ün keşfiyle devre dışı kalan Bode Kanunu’da değiniyoruz.
    3.Bölüm: Başlangıçta, bizleri 17. yüzyıla götürüyor Tekvin kitabının açılış dizelerinden hesaplayarak dünyanın yaratıldığı kesin günün MÖ. 4004 olarak hesaplandığını ve Kitabı Mukaddes’in bile halen bu hesabı yapan Ussher’in kronolojisini taşıdığını; yaratılış metinlerini bir araya getirip 1876’da yayımlayan George Smith’in çalışmalarını, Babil lehçesinde yazılan Akadça Yaratılış Hikayesi mevcudiyetinin saptanmasını ve 1902-1914 arası yapılan kazılarla yaratılış destanının Asurca yazılmış tabletlerinin bulunuşunu anlatıyor. Bu da aslında Sümerlerin yaklaşık 6000 yıl önce bildiği şeyleri modern bilimin 200 yıl kadar geçmişe dönük biçimde açığa çıkarmasını ortaya koyuyor.
    4.Bölüm: Yaratılışın Habercileri, oldukça önemli bir bölümdür. 1720lere, Edmud Halley’e götürür bizleri. Yani Halley Kuyruklu Yıldızının peşine. Periyodik olarak saptanması, 1531 ve 1607’de de gözlemlenmesine, 75-76 yılda bir kez gözlemlenmesine, ayrıca her çıktığında bir felaket yaşanmasına ve bunu milattan önceki tarihlere kadar götürülmesine de hayran kaldım.
    5.Bölüm: Gaia - Oyulmuş Gezegen, dünyamıza ve oluşumuna değinen bir bölüm. Tektonik plakalar, sular ve karalar üçgeninde gelip gittiğimiz bu metinde oldukça ilgi çekici.
    6.Bölüm: Yaratılışın Tanığı, Apollo astronotları tarafından Ay yüzeyinden getirilen taşlardan birinin 4.1 milyar yaşında olduğunun ortaya çıkması ve buna Yaratılış Taşı adı verilmesiyle başlayan, Ay’ın durumunun incelenmesine ön ayak olan, nasıl oluştuğunu inceleyen hatta bir düşünceyle ve etkili bir düşünceyle de dünyanın dönüş hızına bağlı olarak bir çarpma sonucu yahut hızlı dönüş neticesinde dünyadan kopan bir parçanın mı buna neden olduğunu inceliyoruz.
    7.Bölüm: Yaşam Tohumu, insanoğlunun bilgiyi arama çalışmaları, karşısına çıkan en büyük gizem olan “YAŞAM” üzerine üretilen teoriler, dünyanın evrimi ve buna dair yapılan çalışmaların herkesin malumu olduğunu ancak hiçbirinin de dünyadaki yaşamın nasıl başladığı, sorusuna cevap veremediğini anlatır. Yalnız mıyız, sorusunun da ötesinde daha temel bir soru vardır aslında. Güneş sisteminde yahut galakside de gerçekten tek miyiz? Açıkçası tek olduğumuza inanmıyorum. Bana öyle geliyor ki yakında Marsta falan hayat da bulurlar. Biz hala 2. el araç kavgası yaparken hem de!!! Bunun dışında Tekvin’de yaratılış konusuna da değiniyor.
    8.Bölüm: Ademoğlu - Yaratılan Köle, bölümünde daha çok modern mikrobiyolojinin geldiği noktalar; üreme, gen aktarımı, dna ve rna üzerinden ilerleyen bir bölüm görmekteyiz.
    9.Bölüm: Havva Denilen Ana, oldukça ilginç bir bölümdür. İlk kadın Havva, cennetteki hikayeleri, kadınların nasıl ortaya çıktığı, yapılan incelemelerde kadınların tarihi geçmişlerinin nereye kadar götürüldüğü konu ediliyor aslında bu da oldukça ilgi çekici bir konudur.
    10.Bölüm: Bilgelik Göklerden İndirildiğinde, adından da anlaşılacağı üzere, insanoğlıu ilk bilgileri nereden edindi, sorusuna cevap arıyoruz. Misal beraber yaşama, hayvan evcilleştirme, konuşmayı nasıl öğrendiğimiz ve yazıya nasıl geçtiğimiz gibi muammaları konuşuyoruz ki çok ilgimi çekti bu. Şu an nasıl konuşup yazacağını bilmeyen, dilimizi katleden bir yığın insan olduğunu gözlemliyoruz.
    11.Bölüm: Marsta Bir Uzay Üssü, Benim de inandığım bu görüşe göre Mars'ın yaşanabilir olduğuna karar verildiği, geçmişte de yaşanabilir bir gezegen olduğu, üzerindeki şekiller ve yapılan incelemelerle çekilen yüzey resimlerinin de bunu desteklediği anlatılıyor. Ayrıca yapay bir Mars ortamı oluşturulduğu, bu ortamda hayvanların birkaç saat yaşarken bitkilerin uyum sağladığının görülmesi beni etkiledi. Ancak ne hayvanlar ne de bitkiler üreyemediler. Hoş, üreselerdi şimdi de cennetten arsa yerine Mars'tan arsa satışı yapılırdı.
    12.Bölüm: Phobos, oldukça ilgi çekici bir bölümdür. Phobos adlı 2 uzay aracının uzayda kaybolmasının gerçek bir kayıp mı yoksa yok edildiklerine kanıt mı olduğu tartışmasından ufolara, Mars'tan gezegenimize, aranılan bir hayat belirtisi ve bulunursa illa savaş mı olacak gibi konulara bilimsel açıklık getirilmeye çalışılıyor. Ben uzun zamandır evrende yalnız olmadığımıza inanıyor ama bunu kanıtlayamıyorum. Hiçbir şey yok ama kesin bir şey var, durumu. Tanıdık geldi mi? 
    13.Bölüm: Olacakları Gizlice Beklerken, kitabımızın son ve en uzun bölümlerinden biridir. Yalnızlık ve yalnız olmadığımız vurgusuyla başlıyoruz. Uzaylılar varsa ve çok gelişmişlerse neden iletişime geçmedik sorusu gündeme oturuyor ki haklı bir soru aslında ama. Madem bu kadar gelişmiş bir formdan bahsediyoruz, sürekli ölüm, savaş, istila düşünen bir toplumla belki ileri bir gelişmişlik seviyesi ve savaşın değil barışın huzurunu tatmış bir form iletişime geçmek istemiyordur. Kendi aramızda bile bahsedecek olursak kim savaş olsun, sevdikleri kaybolsun ister ki? Hepimiz yakınlarımızı, sevdiklerimizi kaybettik. Kim bunun acısını yaşamak ister ki sürekli. Hepsi bir yana kaçınız rahatını bırakıp savaş bölgesine gidip orada yaşamayı göze alabilir. Gerçekleri konuşalım arkadaşlar, savaş iğrençtir barışsa bunun tam tersi. Huzurdur huzur. Hele bizim milletimizin oldukça fazla huzura ihtiyacı var.

    Böylelikle kitabımız son buluyor arkadaşlar. Gerçekten çok büyük bir emek ve araştırma var. Hayran kalmamak yahut görmezden gelmek mümkün değil.
    Böylelikle güzel bir araştırma eserini daha geride bıraktık. Keyifli okumalar, mutlu geceler dilerim..
  • 168 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Tahsin Yücel'in kaleminden ilginç bir yapıtla sizlerleyiz. Eski edebiyat eğitmenimin de niyetlendiği bu ilginç kitabı uzun ancak çok da uzun tutmayacağım bir incelemeyle sizlere tanıtmak istiyorum. Felsefik ve Toplum içerikli bu kitabın öncelikle içeriğini sizlerle paylaşmak istiyorum:
    https://hizliresim.com/SVCMGb

    1- Soyutlama: Dil üzerine konuşulan, hoşuma giden bir bölüm. Gerçekten de şimdi biriyle konuşurken bile korkuyorsunuz. Yaşıtlarımın söylediklerini bile anlamaz oldum diyebilirim. Bir şey söylemeye de ödüm kopuyor. Hele ufak çocukların telefonla oynamaya başlamaları ve söyledikleri. Hani eskiden bebek falan severken anlamsız sesler çıkararak severdik ya, şimdi galiba intikam alıyorlar. Şaka bir yana dil ve onun düzgün kullanımı o kadar önemli ki. Bu konuda ilmi çalışmaların arttırılması, insanımızın bilinçlendirilmesi lazım. Tabii 2020 yılında yüklendikleri öfkenin kontrolü sağlandıktan sonra.
    2- Ezber: Ezberleme, öğren gibi bir “Safsata” sonrasında aslında oldukça yüksek tartışmalara girilebilecek bir alan. Öğrenmek faydasız falan demiyoruz ama öğrenmek de ezberlemekten geçiyor. Bakalım mı beraber, ön yargıları yıkın da gelin. Yoksa saldırırım. Şaka bir yana araba süreceksiniz, önce ehliyet ve sınav için gerekli olanları ezberlemek, kuralları bilmek, gaz, fren nedir nasıl kullanılır ezberlemek gerekiyor. Öğrenmek ise artık ezber süreci bitip uzun yola yahut kalabalık bir trafiğe çıktığınızda işinize yarıyor. Yahut çocuksunuz ve sobaya dokunmamanız gerekiyor. Bir yapar iki yapar sonra anlarsınız ki dokununca yanıyorum, dokunmayayım. Artık dokunmamak gerektiğini ezberlediniz, kafanıza yerleşti. Artık yeni öğretimiz şu ki sadece soba değil sıcak olan ocak vb malzemelere de dokunmamalısınız. Sınavınız var ve ezberlemeniz gereken kurallar, maddeler, ilaçlar var diyelim. Ezberlediniz ve sınavı geçtiniz. Sonra adım adım hatırlamasanız da öğrendiğiniz bir şeyler var. Bir şiddet olayında ne yapacağınız, bir hastalıkla karşılaşınca vereceğiniz tepkiler hep bu ezberledikten sonra uygulamada öğrendiklerinize bağlı. Çok mu karmaşık geldi? Boşverin. 
    3- Çalmalar: Hırsızlık üzerinden yürüyoruz. Biz işin edebi hırsızlık kısmına bakıyoruz tabi. Yoksa insanların canını acıtan yahut ona benzer şeylere karşıyız ancak anlamadığım bir konu var. Onu açıklamak istiyorum. Son zamanlarda Kitap ve PDF kavgası çok büyüdü. Şimdi bu konuya girmeden kıyısından geçeceğiz. Çoğumuz üniversite okuduk, okuyoruz. Hepimiz fotokopiciye gidip ders notlarının kitaplaştırılmış halini aldık, yeri geldi kopya da çektik. Bu da edebi hırsızlık ama eğer amaç kendimizi geliştirmekse, eh biraz da savaşta her şey mübahtır. Ben kopya çekmedim, hele ders çalışmadım falan diyenler olabilir. O bordo kalemlilerden uzak durun, dereceyle bitirenler onlar zaten. İnkar etmiyorum ben kopya da çektim, kopya da verdim. 4 üzerinden 3.67 ortalamayla bitirmemi ders çalışmama borçluyum ancak kendime güvenmediğim konularda da kopya çektim. İnkar etmiyorum.
    4- Seçmece: Seçimler ve seçmen üzerine yükleniyor. Arkadaşlar sadece siyaset üzerinden gitmeyeceğiz, gerçekten nefret ediyorum ancak belirtmek gereken bir husus var. Öncelikle ben bir “Demokratım” ve Amerika’ya seçimlere gidiyorum (şaka ) ve demokrasi sadece eski Yunanistan’da vardı. Aristo kitaplarını öneririm. Yanlış anlaşılmasın bizimki sadece gösterme demokrasi çünkü gerçek demokrasi herkesin seçime en az 1 kere katıldığı seçimdir. Küçük nüfuslarda bu olurdu ama artık 80-85M olmuş bir ülkede bu olmaz. Temsili Demokrasi olur. Bu yüzden ekranda kavga yapıp sonra aynı masada kardeş kardeş yemek yiyenler yüzünden yıllanmış dostluklarınızı kırıp atmamanızı sevgiyle tavsiye ediyorum.
    5- Yetmiş Yıl: Günümüzden 70 yıl geriye değil de Cumhuriyetin ilk 70 yılına odaklanmamız gereken bir yazı. Bu yıllar insanların her zaman ikiye bölündüğü bir kısmının ”Zulüm” bir kısmının “Rahatlık” dediği dönem. Şimdi eski resimlere bakıp, o dönemde yaşamak isteyen çok ama geçim derdi, geçim sıkıntısı kimsenin umurunda değil. Şöyle çok eskilere gitmeden 2 örnek vermek istiyorum. İlki Kemal Sunal filmleridir. Ekmek, şeker, yağ, un, pirinç, yakıt derken hep bir kıtlık dönemini eleştirme vardır aslında esprili ve en komik filmlerinde bile. Diğeri ise Levent Kırca'nın eski videolarıdır ki zamanında şahsen tanışmıştık, o yüzden ileride tekrar döneceğim bu konuya aka birçok skeç bize sadece 20-30 yıl evvelini dahi net gösterir.
    6- Adlar ve Sınırlar: Arkadaşlar benim için özel bir konudur. Kendinizi tek vir şey için adlandırmak ve sınırlandırmak kesinlikle yanlıştır. Önce yapacağınız işi belirlemeli, o işe kendinizi adamalısınız ancak o gerçekten sizin hem seveceğiniz hem ekonomik özgürlüğünüzü kazandıracak işinizden önce yaptıklarınızda asla kendinizi sınırlandırmamalı ve hayallerini ertelememelisiniz. Ben sadece 1 kere hayalimi erteledim ve artık gerçekleşme şansı bu dünyada imkansız. O yüzden asla ertelemeyin.
    Şimdi gelelim konumuza. Diyarbekirli Ziya Gökalp'e bir dokundurma var ki kendisi benim kırmızı çizgimdir. Orta Asya ve Viyana arasını bize çok görüp hem bir sınır olduğunu hem de kendimize sınır koymamamızı söyleyerek ikili oynuyor bu bölümde. Sevmeyebilir hatta nefret edebilirsin ancak vefat etmiş birinin arkasından böyle konuşamazsın. Siz de vefat edeli 4 sene oluyor ve biz sizleri eleştirmiyoruz bu sebeple. Heralde Irkçı olduğu için böyle düşünüyor ama onu da açıklayacağız. Hemen altta.
    7- Yüksel Ki Yerin: Biz bu sözü açıklayalım, yazar biraz siyasete kaçmış. Mustafa Kemal Atatürk şöyle der. Yüksel Türk! Senin İçin Yüksekliğin Hududu Yoktur! Ne kadar güzel bir söz. Bu nedir? Irkçılık mıdır? Evet. Atatürk ırkçı mıdır? Evet. Şimdi açıklamasını yapalım da o tabuları yıkalım. Müslüman denilen Hintliler bize karşı savaşırken, Araplar arkamızdan vururken, Fahrettin Paşa’nın da onlara haramdır ya, artık yeni kurulacak Türk devletinin tek ve mutlak düşüncesi Türkçülük olur. Türk Irkı asildir, yücedir, uludur. Peki, neden? İşte burada Irkçılık ve Faşizmi karşılaştırıyoruz. Başlayalım. Sizlere öncelikle Ülkücü Yemini'ni paylaşarak anlatacağım bunu. Ay Ziya Dede'm. Sana ufak bir dokundurma beni ne kadar delirtiyor, gör. 
    Allah'a, Kur'an'a, Vatana, Bayrağa şeklinde başlar yemin. Bu 4 kelimeden alınan varsa kendi sorunu. Sonra şöyle devam eder. Ülkücü Türk gençliği olarak; Komünizme, “Faşizme”, Kapitalizme ve her türlü emperyalizme karşı mücadeleniz devam edecektir, şeklinde devam eder. Şimdi yansıtıldığı gibi Faşist olan bir grup nasıl onunla mücadele edecektir? Şimdi geliyorum Irkçı ve Faşist farkına. Faşist Adolf Hitler olarak tanımlanabilir. Çünkü öldürme hastalığına kılıf arar. Kendi ırkından başkasına Yaşama Hakkı asla tanımaz. Hatta işine gelen kısım bitince kendi halkına da kıymaya başlar. Hatırlayalım, gerçek bir Alman sarışın, mavi gözlü olacak diye iyice sapıtmış kendi askerleri dahi öldürmüştür. Neyse Hitler tek başına Faşizmi anlatmaya yeter. Şimdi gelelim Irkçılık konusuna. Irkçılık ise kendini asil gören ve ,gerçekten bu hakka her devlet sahiptir, bu asilliğini sadece kendi halkına değil, ülkesinin sınırında yaşayan herkese tattıran bir olgudur. Nasıl? Biz Türk Milleti olarak öyle üstünüz ki Çanakkale’de düşmanına dahi su ve ekmeğini paylaşmış, yeri geldiğinde askeri orduyu beklemeden sapanıyla sabanıyla düşmana karşı koymuşuz. Kendimizi neden küçük görelim? Asya’dan Avrupa’ya ta Macaristan’a gitmiş, hizmet etmiş millet nasıl kendini küçümser? Tabi kendi ırkını seveceksin, Irkçı olacaksın ancak “ANCAK” asla başta Yaşam Hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlüklere karşı koymayacaksın. Irkın öyle yücelecek, o YÜKSEL TÜRK sözüne öyle layık olacaksın ki insanlar sana geldiğinde korkmayacak, aynı Irak'ta Hakkari’de, Şırnak’ta ufak çocukların “Çikolatalı Abiler Geldi” sözüne layık olacaksın. İşte o zaman Irkının hakkını verecek, o zaman yüceleceksin. Teşekkür ederim.
    8- Düşman: Düşman kimdir? Bu algıyı neye göre değerlendiririz. Çok kısa bir örnekle geçeceğim. 3 isim vereceğim ve aslında 4 yapardım hatta zorlasam 5 bile olur ama ben bu 3 isim üzerinden ilerlemeyi daha doğrusu kısa kesmeyi uygun buluyorum. 2. Abdülhamid, Alparslan Türkeş ve Mahir Çayan. Yani düşman algısı tamamen zihinlere bağlı olarak değişir. Ancak şöyle bir durum var ki; vatanın birliğine, bütünlüğüne, halkına, bayrağına ve tabi o vatanı oluşturan en önemli unsur olan kutsal halkın Yaşam Hakkı'na tecavüzden bu konu gayrıdır. O konularda işin sağı, solu kalmaz, kalmamalıdır.
    9- Devrimi Kimler Yapar: İlgi çeken bir konudur. Eskiden başta Avrupa olmak üzere her yerde devrimleri zenginler yapar, yaşamı ve yaşayışı onlar belirlerdi. Fransız Devrimi dahi birçok zenginin elinin değdiği olaydır. Ancak günümüzde devrim ve devrim anlayışı başbaşka bir noktaya geldi ve herkes farkında veya değil bunu destekliyor. Devrim gerçek bir değişimse bu oldu. Nasıl? Elini kolunu sallayan birçok tacizci tecavüzcü artık o kadar rahat değil. Manidar bir şekilde logosunda KUŞ olan bir uygulama ve onun kullanıcıları tüm KUŞ BEYİNLİLERE bu ülkenin sahipsiz olmadığını ve çok iyi örgütlenen bir kitle olduğunu kanıtladılar. Buna hayran olmamak elde mi? Her zaman mücadelemiz devam edecek. Temiz Toplum hepimizin hayali ve bir gün gerçek olacak inşallah.
    10- Tarih Babanın Buyruğu: Çağa ayak uydurmak ve başkaldırı konularının işlendiği güzel bir metin.
    11- Yaşlı Adam ve Koltuk: Yorum yapmama gerek var mı? Tek bir kişi değil, bir koltuğa oturan her kişi böyle işte.
    12- Bağnazlığın Yüzleri: Bağnazlık ve buna aşkla bir bağlanış işleniyor. Güzel bir yazı.
    13- Yurttaş Mı Sanatçı Mı: Burada sanatçıların çok yüceltilmesine bir eleştiri olduğu ve yurttaşlık konusuna değiniyoruz. Özellikle Levent Kırca çok eleştiri almış. Neden? Tahmin ediliyor aslında ama neyse. Eğer toplumun birçok sorunu gündeme getiriyor, birçok siyasetçiyle korkmadan dalga geçebiliyor ve oldukça duyarlı davranıyorsanız sanatçı olmuşsunuzdur. En azından SANATÇI adı altında birilerine peşkeş çekmek, taciz ve tecavüze yeltenmek, arka odaya geçelim demek sanatsa; bazı yerlerini açarak, insanları kendine davet edip sonra ayrılıp sonra farklı bazı şeylerle para koparıp hatta bazı yazılar yayımlayıp kendini acındırıp para toplamak sanatsa, YAZIK. 2000lere kadar sanat ve sanatçı vardı. Ben ondan sonra çok fazla görmedim. Adını unuttuğum mutlaka vardır, ellerinden öpüyor kendilerine hürmetlerimi iletiyorum. Kendilerini anmadıklarım için özürlerimi sunarım.
    14- Üst bölümle aynı konular işlenmiş.
    15- Şarkıcı Josefine ve Bizimkiler: Oldukça ilgi çekici bir bölüm aslında. Bizim siyasetçilere değinmiş. Her şeye el attıkları, her şeyi yapmaya çalışıp nasıl başarısız olduklarını anlatan bir yazı.
    16- Ün ve Para: Eskiden vefat edince değere binen, zamanında anlaşılmayan ve bunun gibi konuların yanında, hemen ünlenip hemen unutulan insanlara değiniyor. Oldukça manidar değil mi? Hepinizin aklına mutlaka birileri geliyordur.
    17- Paolo Bilgisizliği: İlginç bir bölümdür. Toplumuzda da sıktır. Misal biri bir şey bilir. Magazin, futbol vs. Bunları bilmeyen, anlamayan biriyle karşılaşınca tepki gösterir. Ancak bilimsel bir metin olunca hemen uzağa kaçar bunlar. Açıkçası ben 1 saat Magazin seyretmek yerine Belgesel seyretmeyi tercih ederim. Bunun için özür dilerim.
    18- Işık ve Anahtar: Özellikle okurların ve genel olarak da insanların Bilim adamlarına değil de Yazın adamlarına güvenmesine serzenişte bulunuyor ve çok haklı. Bizde bile Corona ilk çıktığında kimse doktorlara falan inanmadı da doktor rolünde ve oyuncular gösterildi televizyonda. I yüzden çok haklı bir serzeniş.
    19- Salaklık Üstüne Deneme: Son ve kitabın da adını aldığı deneme. Oldukça ilginç bir yazı. Salaklığın Ölümsüzlüğünü okumak isteyen herkesi beklerim bu denemeye.

    Böylece kitabımızı ve incelememizi bitirdik. Mutlak önerdiğim kitaplardan birisi de budur. Hepimize iyi geceler, keyifli okumalar. Kitapla kalın, esen kalın efendim..