• “Aşksız ve paramparçaydı yaşam
    bir inancın yüceliğinde buldum seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!
    Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
    aşk ile sevmek bir güzelliği
    ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
    işte yüzünde badem çiçekleri
    saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
    sen misin seni sevdiğim o kavga,
    sen o kavganın güzelliği misin yoksa...
    Bir inancın yüceliğinde buldum seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.
    bin kez budadılar körpe dallarımızı
    bin kez kırdılar.
    yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz
    bin kez korkuya boğdular zamanı
    bin kez ölümlediler
    yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!
    Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri
    suyun ayakları olmuştur ayaklarımız
    ellerimiz, taşın ve toprağın elleri.
    yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık
    törenlerle dikilirdik burçlarınıza.
    türküler söylerdik hep aynı telden
    aynı sesten, aynı yürekten
    dağlara biz verirdik morluğunu,
    henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz...
    Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne
    ne tan atışı doğumların sevincine
    ey bir elinde mezarcılar yaratan,
    bir elinde ebeler koşturan doğa
    bu seslenişimiz yalnızca sana
    yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!
    Saraylar saltanatlar çöker
    kan susar birgün
    zulüm biter.
    menekşelerde açılır üstümüzde
    leylaklarda güler.
    bugünlerden geriye,
    bir yarına gidenler kalır
    bir de yarınlar için direnenler...
    Şiirler doğacak kıvamda yine
    duygular yeniden yağacak kıvamda.
    ve yürek,
    imgelerin en ulaşılmaz doruğunda.
    ey herşey bitti diyenler
    korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.
    ne kırlarda direnen çiçekler
    ne kentlerde devleşen öfkeler
    henüz elveda demediler.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

    Adnan YÜCEL~🥀
  • 724 syf.
    ·48 günde·Beğendi·10/10
    "İki türlü Oğuz Atay okuru vardır. " diyor Orhan Pamuk:

    Birincisi 'Ah canım Selim!' duyarlığına ilgi duyan kültür ve melodram düşkünü okur,

    İkincisi ise 'Bat dünya bat!' sinizmini seven alaycı okur. Ben ikinci takımdanım ve birincilerin Oğuz Atay'dan pek bir şey anladıklarını sanmıyorum."

    Yazmak için biraz oturmasını bekledim kitabın. Bu yaşıma kadar okuduğum romanlardan çok çok farklıydı, üslup bakımından, belki içerik bakımından.

    Bana çok dokunan bir kitap oldu. Çoğu insan özellikle günümüz insanının popülarizm sevdasından kitaba ve gördüğü alıntılara ön yargılı. 2015 Twitter'ında çok moda olmuştur bir ara, ben yetişemedim malum yaşımızdan. Bu yüzden her şeye geç kalmışım gibi hissediyorum.

    Ben küçükken hep kırmızı kaplı kocaman bi kitap salondaki rafta dururdu. Babam hep koca koca kitaplar okuyor, ben de okurum diyerek hep heveslenirdim. Tabii 10 yaşındaki çocuk ne kitabı okuyacak, bir de postmodernizmmiş, ölümmüş, disconnectus erectus'lukmuş, hiç anlaşılmazmış o zamanlar. Biraz da buna hayret ediyorum; bir hayat yaşıyoruz, nefes alan ve düşünen, gelişen bir varlığız fakat zaman kavramı o kadar esnek ve zor ki her düşünceyi ve her kitabı, en azından benim için öyle, istediğimiz zamanda okuyamıyoruz.

    Kitabın içeriğinden bahsederek keyif kaçırmak kötü. Benim de keyfim kaçıyor öyle özet yazan okuru görünce. Sadece biricik görüşlerim yeterli gelecektir sizlere.

    İlk olarak zaten bilinçli bir okuyucuysanız, okumayı kendinize önem verdiğiniz için okuma yapıyorsanız, bir kitabı okumaya karar verirken mutlaka o kitabın içeriği, işlenişi, tarzını incelersiniz. İnsanın kendini bildiğinde okuması gereken bir kitap bu. Açıkçası herkesin, canım ülkemin okuma oranlarını da göz önüne alırsam, bu kitabı şipşak şekilde okuyabileceğini düşünmüyorum. Mutlaka bir temeliniz olmalı yoksa kaybolur gidersiniz kitapta, bir daha da geri dönemezsiniz.

    Bu görüşümü temellendireyim hemen. Kendimden örnek veremem, şu anı bile geçtim hayatım boyunca istediğim düzeye erişemeyeceğimi düşündüğümden (entelektüelizm bakımından) kendimi "temeli olan bir birey" olarak nitelendiremem ama kitabı bitirip de az çok keyif aldıysam ve burada yazıyorsam bir iki numaramız var demektir bence.
    Babam çok okur, çok yazar. Beni okumaya alıştıran da, doğduğumdan beri gözümdeki aydın insan modeli odur. Okuduğunu düşünmüştüm ama hiç sohbet etmedik üzerinde. Kitabı da gözüme kestirmiştim.

    Raftan çaldım, okudum, sonra hiç okumadığını öğrendim. Çünkü temeli yok. Klasik okuyup da Türk edebiyatı okuyup da akıl kütüphanesini zenginleştirecek kadar okuma birikimi yok yazık ki. Kocamanca polisiye okurdu. Tutunamayanlar'ın onu sıktığını ve akmadığını söylediğinde hak verdim. Böyle olması mükemmel bir şey benim gözümde. Ne kadar sizi çözmeye teşvik ederse o kadar verim alırsınız. Ben de zorlandım, ilk okuma girişimlerim Nisan'da olmuştu. İlk okuduğunuzda cidden sıkılıyorsunuz çünkü şap diye Turgut'un, 1960'ların Ankara'sında kendinizi buluyorsunuz. Olay örgüsü zaten düz değil, Turgut'un çözümlemeleri desen başka bir alem... Ama beni ele geçirdi.

    İlk kez böylesine farklı bir okuma deneyimim oldu. Roman değil de üç dört sezonluk bir dizi izliyormuşum gibiydi. Tek sorunum zaman kavramı ve olayları sıralandıramayışım oldu. Yavaş yavaş okuyarak üstesinden geldim ki sonlara doğru çabucak bitmesin diye yavaş yavaş okuyordum zaten.

    Orhan Pamuk'un dediği iki okur arasında bir yerlerdeyim. Zaten çok dramatik bir insanımdır. Turgut'un Selim'e olan sevgisi beni mahvetti. Çok cana yakındı. Sanki ikisi uzun zamandır yanımda olan, her gün gördüğüm ve gözlemlediğim insanlar gibiydiler.

    Okumaya karar verirseniz, benim gibi de çok düşünen biriyseniz gün içinde bile, hayatınızın herhangi bir bölümünde hangi karakter niye bunu dedi ve niye böyle davrandı diye düşünebilirsiniz. Kitabın sonuna hala anlam veremedim bu arada. Turgut çok açıkta bıraktı her şeyi.

    Okuduğum ilk Oğuz Atay kitabı. Bir kitabı okuduktan önce veya sonra yazarı araştırmadan rahat edemediğimden kitap bitince biyografiler, denemeler, röportajlar havada uçuştu. Okudum da okudum çünkü bu adamı anlamak demek kitabı anlamaktır diye düşündüm, değil.

    Sosyal anksiyetem var, son bir iki aydır zirvede. Sürekli tetikteyim ve sürekli titriyorum olur olmadık yerlerde. Çünkü düşünmeyi bırakıp da akışa göre davranamıyorum. Biraz da bu yüzden Selim'i anladığımı düşünüyorum. Durumlarımız çok farklı, ama benzer yönlerimiz var. Kendime belki de bu yüzden yakın bulmuşumdur onu.

    Kitabı bitirdikten sonra aklımda kalan soru işaretleri belki başka okurlarda da olabilir diye biraz bakındım ama hepsi çok yüzeysel incelemelerdi. Bu konuda biraz sıkıntıdayım doğrusu çünkü çok merak ettiğim şey kaldı.

    Bu kitap da 1984 gibi, birbirinden çok farklı olsalar da, hayatın başka bir döneminden tekrar okunması gerekenlerden ki ben okuduğum bir kitabı tekrar okumayı hiç sevmeyen biriyim, günün birinde tekrar bu kitapla buluşacağımı biliyorum.

    Bazı anlar, yerler, insanlar ve bazı versiyonlarımız vardır. Ben hep bu ben değildim. Sen de hep bu sen olmadın. Değişiyoruz, büyüyoruz, çabalıyoruz. Belki de istemediğimiz ben ve sen, çok sevdiğimiz ben ve sen geliyor ve gidiyorlar. Mutlaka bir sen gelecek ve bu kitaba hazır olacak. Kendini bildiğinde okumalı. Çok seviyorum kitabı yahu ya. Sevgim taşıyor durduramıyorum. Okuyunuz, kimseyi okutmaya zorlamayınız herkesler okuyamaz bu kitabı gönül rahatlığınca çünkü. Adamlar'dan E Tabii.
  • Pek çok insanın uygarlığın yasaklarına ancak dış dayatmaların baskısı altında, yani bu baskının sesini duyurabildiği, bu baskıdan korkulduğu süre boyun eğdiğini hayret ve kaygıyla fark ederiz. Aynı durum uygarlığın herkese yönelik etik dayatmaları için de söz konusudur. İnsanların etik bakımdan güvenilemezliklerinden pek çoğunun bu kapsamda ele alınması gerekir. Cinayet ve ensest karşısında irkilen pek çok uygar insan açgözlülüklerini, başkalarına saldırı heveslerini ve cinsel zevklerini doyuma kavuşturmaktan geri durmaz, yeter ki karşılığında bir cezaya çarptırılmayacaklarına inansınlar; yalan söyleyerek, aldatarak ve iftirada bulunarak başkalarına kötülük yapmaktan çekinmezler. Bu da, uygarlığın geride bıraktığı pek çok çağdan beri hep böyle olmuştur.
  • 152 syf.
    ·2 günde·10/10
    Merhaba uzun zamandır okumayı çok istediğim bir kitabı bitirdim. Kitaba aşinaydım zaten, neyi anlattığını, vurgusunun ne olduğunu, hatta kitabın sonunu da biliyordum. Ama yine de okuyunca o kadar etkiledi ki. Muhteşem bir yergi kitabı gerçekten. Masal tadında ama ürkütücü bir gidişatı ve sonu var. Fabl özelliği de taşıyor, distopik, politik bir roman. @zuzi_bg ile birlikte okuduk :)

    Beylik Çiftlik’te Koca Reis adında bir domuz bir rüyasından, hayalinden, bahseder çiftlikte her hayvana. O rüyada tüm hayvanların esaretten kurtulup, insansız bir hayata sahip olduklarını görmüştür. Özgürlüğü düşleyen uzun zaman yaşamış olan bir domuz bu. Keşke ölmeye yakın değil de daha önce deseydi hayalini. Belki o zaman hayvanların sonu böyle olmazdı. Koca reis bunları dedikten birkaç gün sonra ölür. Aradan biraz zaman geçer hayvanlar çiftlik sahibinin eziyetine daha fazla dayanamayıp Ayaklanma çıkarırlar. O güne değin görülmemiş olan bir devrim yaşanır, hayvanların devrimi. Çiftlik sahibini uzaklaştırırlar. Çiftliği hayvanların en zekisi diye bilinen domuzlar yönetir. Yedi emirleri de vardır. Kendi bayrakları da. Yedi emirde insana dair her şey yasaktır, tüm hayvanlar eşittir, hiçbir hayvan başka hayvanı öldüremez gibi maddeler vardır. Çiftliğin adı da Hayvan Çiftliği olur.

    Snowball ve Napoleon adındaki domuzlar çiftliği yönetir, sürekli aralarında tartışma çıkar. Bir gün Napoleon Snowball’u alt eder ve tek yönetici olur. Ondan sonra çiftlikte demir yumruk yönetimi başlar resmen. Çiftlikte yaşanan her olumsuz durumda Snowball suçlanır bu da trajikomik bir durum.

    Snowball’un planladığı yel değirmeni inşaasına Napoleon emriyle başlarlar. Boxer adlı at en çok emek verendir hep daha çok çalışmalıyım der. Bir süre sonra tüm hayvanlar Napoleon’un kölesi haline gelir. Onun aldığı kötü ve haksız kararlara asla ses çıkarmazlar, ses çıkaracak gibi olunca onun yardakçısı onlara çeşitli yalanlar söyler, onları ikna eder. Yedi emirin her bir maddesini değiştirirler ve onları inandırırlar aslında böyleydi hep diyerek. Hayvanlar da hafızalarına güvenmez artık tek doğruları Napoleon’un dedikleri olmuştur. Bir bilgi veriyim Napoleon adlı domuz Stalin’i temsil ediyormuş.

    Önsözde de vurgulandığı üzere özgürlüklerini savunamayanlar çok ağır bedel öderler. Eskiden de köleydiler ve şimdi de daha kötü köle haline gelirler. İşin kötüsü Napoleon zamanla insanlara özenir, onların yattığı yatakta yatar, içki içer ve daha çok şey. Emirleri çiğner ve herkes emirleri az çok hatırladığı halde onların yalanlarına inanırlar. Zaten iktidar tehlikelidir, dozu ayarlanamazsa adamı yoldan çıkarır.

    Eleştirmeyi, sorgulamayı, gerektiği yerde karşı çıkmayı bilmeyenler ezilmeye mahkumdur. Bu kitapta bunu net olarak gördüm. Çok sevdiğim bir kitap oldu.

    Hayvanlar eskiden daha kötüydü insana hizmet ederdik, şimdi kendimize hizmet ediyoruz diye kendilerini avuturlar. Kendilerine emredilen her şeyi yaparlar, bir gün katliam yaşandığında bile ses çıkaramazlar, çünkü bir kez susan, karşı çıkmayanlar bir daha ses çıkarmaya cesaret edemez. Sorgulamayı unutur, başkasının beynine göre yaşar. Maalesef.

    Napoleon hayvanları bolca çalıştırır, gerek tarla işinde gerek yel değirmeni yapımında. Zamanla ticaret yaparlar insanlarla ve çok para kazanır. Ancak hayvanlara az yemek verir, yani emek sömürüsü yaparlar. Beni etkileyen diğer şey, Napoleon’un yardımcısı hayvanlara sürekli şu kadar büyüdük, şu kadar verim aldık diye rakamlar sayar. Hayvanların gerçekleri görmemeleri için, açlıklarını unutturmak için hayvanların kendi yaptığı çalışmaları sanki Napoleon yapmış gibi, sanki onlara bir lütufmuş gibi gösterir. Bu çok acı bence. Onları kendisine bağlamak, karşı çıkmalarını önlemek için bazen ufak hediyeler de verir. Diktatörlük yapar, bazılarını bunu fark etse de dediğim gibi artık ses çıkaramazlar.

    Tabi kitabı okuduktan sonra biraz tarihsel araştırma yaptım ama daha çok okumam lazım anlamak için. Tabi kitabı okurken geçmiş ve günümüzü sorguladım, distopyalar hep bunu yaptırıyor bu yüzden seviyorum. Farklı bakış açısı kazandırıyor. Oldukça etkileyici, tarihten ilham alınıp yazılan çok iyi bir eser. Okumanızı tavsiye ederim :)

    NOT: Kitabı dershanedeki Türkçe hocamız hediye etti bana, yurt dışına taşınacağı için bir sürü kitabını hediye etmişti. Bekli görür belki görmez ama ona çok teşekkür ederim :)
  • Bir romanı okumaya başladığınızda önce size sıcak bir hoşgeldin demesini beklersiniz. Bazı romanlar ilk cümleleriyle sizi o kadar samimi karşılar ki aranızda daha ilk andan bir bağın oluştuğunu hissedersiniz. Bu bağ da sizinle roman orasında bir dostluk kurulmasını sağlar. Ancak asıl önemli nokta romanın sizi nasıl karşıladığı değil, nasıl uğurladığıdır. Ardınızdan su döken romanlar olmuştur, Bazıları sizi kapıya kadar geçirip nezaketle uğurlar bazıları sertçe çarpar kapıyı sırtınıza. İçten bir gülümsemeyle ya da içten bir hüzünle gönderenler de olur sizi, gidiyorsunuz diye gelen bir rahatlamayla da. O yüzden romanların ilk cümlelerine aldanmayın. Dost olup olmadığınız son cümlede belli olacaktır.

    Ve arkanızı dönüp ya da arkasını çevirip ayrılırken bir romandan, size eşlik edecek olan cümleler onun size son söyledikleridir. Aklınızın bir köşesine tutunarak seyahat eder sizinle bir süre. Bazen vahşi bir kısrak gibi beyninizin bir o köşesine bir diğerine çarpar, bazen sukünet içinde dinlenir bir köşede. İnsan Olun Biraz Özel Kütüphanesini karıştırırken sizinle romanların veda cümlelerinin paylaşma kararı aldık. İşte size ve bize veda ederken romanların söylediği son sözler, ebediyete kadar susmadan önce…

    Şato’ya doğru başta kendinden emin daha sonra ise ne yapacağını şaşırmış bir halde yürüyen Kadastrocu K.’nın hikayesi beni hep üzmüştür. Şato’ya varması için K.’yı cesaretlendirmeye çalıştım. Ama başaramadım sanırım. Zira romanın, bana veda ederken söylediği sözler gayet manidardı :

    “Benimle açık konuş ki ben de sana  açıkça cevap verebileyim.”

    Bu söz beni oldukça fazla düşndürdü. Acaba ondan ne gizlemiştim? Acaba bana açıkça vereceği cevap neydi? Kafamı kaşıyarak bu soruların cevvaplarını bulacağımı umduğumdan ya da sadece böyle bir refleks geliştirdiğim için kafamı kaşıdım ve elime bir başka kitap aldım. Mümtaz’ın eski İstanbul sokaklarındaki yolculuklarına katılıp Nuran’ı düşündüğüm Huzur ise bir farklı veda etmişti bana. Hala düşünürüm neydi bana anlatmak istediği diye:

    “Radyo evin sessizliği içinde tek başına, hadiselerin gür sesiyle, herkes için konuşuyordu.”

    Kafam radyodan gelen seslerle allak bullak olmuşken, burnuma binbir çeşit yiyecek kokusu geldi. Önce karnımın çok acıktığını ve bu yüzden hayali kokuları izleyen çizgi film kahramanlarına dönüştüğümü sandım. Sonradan anladım ki bu koku Rabelias’ın unutulmaz devi Gargantua’nın son sayfasındaki veda cümlesinden gelmekte. Ben yine de bu son cümleyi de yanıma alarak mutfağa gidip bir şeyler atıştırdım. Siz de deneyin, isterseniz:

    “Gelsin büyük ziyafet!”

    Karnımı doyurduktan sonra tekrar geri döndüğümde masamın üzerinde kurumuş bir gül ilişti gözüme. Daha önce orada olduğunu fark etmemiştim, orada olması için mantıklı bir neden de yoktu zaten. Mantıkla ilgili bir cümle kurmuş olmam bu noktada çok manidarmış meğer, bunu daha sonra anladım. Ben oraya bir gül koymadıysam ve evde de benden başka kimse yoksa iyisaatteolsunlara karışmış olabilirdim. Böyle şeylere inanmamak onlardan korkmama engel olamıyor bazen. Tam korkudan arkamı dönemeyecek hale gelmiştim ki Umberto Eco’nun okuması zahmetli ve keyifli kitabı Gülün Adı’nı gördüm ve oldukça rahatladım. Meğer kitap vedaya gelmiş:

    “Adıyla var bir zamanlar gül olan,salt adlar kalır elimizde.”

    Korkumdan sıyrılmış olmam, o korkuya kapılmamış olduğum anlamına gelmediği için ve bu korku beni bu tarz anlamsız felsefelere gark ettiği için hemen yeni bir kitap aramaya başladım, bana veda eden. Ve çok geçmeden de buldum. Distopik romanların öncüsü, babası, uçbeyi olan ‘Biz’ tüm ihtişamıyla karşımdaydı ve rakamdan insanlarıyla bana veda etmeyi bekliyordu:

    “Çünkü mantık kazanmalı.”

    Bu maceradan sonra evden çıkıp biraz temiz hava almanın bana yararlı olacağına dair saçma bir karara vardım ama her zamanki gibi evden çıkınca ne yana gideceğim konusunda, durmadan içimde konuşup duran o adamla ciddi bir kavgaya tutuştum. Ve düşündüm ki madem bu veda cümleleri belirli bir sırayla yardımıma geliyor, belki bir taneye daha bakarsam bana yol gösterir. Bu karara varmanın getirdiği kendine güvenle Aldous Huxley’in romanı “Cesur Yeni Dünya”sına sarıldım ve distopik romanların ne kadar ayak altında olduğuna şaşırmayı da ihmal etmedim. Bir an önce kütüphaneye bir çekidüzen vermeliydim. Ardarda almayı başardığım bu kararlar beni yorsa da kitabın bana veda edip yol göstermesine izin verdim:

    “Güney-güneybatıya,güneye, güneydoğuya, doğuya…”

    Huxley, bana tam ve net bir yön tarifi verip yanımdan ayrıldığı için hemen hazırlanıp dışarı çıktım. Hazırlanmaktan kastım çantama attığım iki kitap, bir paket sigara, bir sustalı çakmak, bir cep telefonu ve cüzdandan ibaretti. Elimdeki harita gibi tarifle nereye gideceğimi şaşırmam olanaksız görünse de yön bulma konusundaki zayıflığım beni yine bir ikileme sürükledi. Yosunlu yüzeyler ne yana bakardı, bilemedim. Bu yüzden yosunların kayganlığına bulaşmamak için bir taksiye atladım ve öndeki arabayı takip etmesini söyledim şoföre. Ve ne olursa olsun soru sormamasını ya da bir şey söylememesini. Eğer izin verseydim önümüzdeki arabanın bir çöp kamyonu olduğunu ve gereksiz dur kalklar yapmak zorunda kalacağımızı bana söyleyebilirdi. Gereksiz ve uzun bir yolculuktan sonra yine bir kitaba sığındım ve Tahsin Yücel’in “Gökdelen” kitabının vedasıyla kendime geldim:

    “Kaptanım, biz Floransa’dan vazgeçtik, evimize dönelim.”dedi. 

    Bu sözü yüksek sesle söylediğimi anlamam için soförün beni aldığı yere, yani evimin önüne bırakması gerekti. Eve geldiğimde hiçbir şey yapmadan sadece çöp arabası takibiyle bir günü noktalıyor olmanın üzüntüsünü taşıyordum. Çantamdaki ikinci kitabı elime aldım evimin eşiğinde, bu kitap her şeyin başlangıcı olan kitaptı ve çok ağırdı. Bana veda etmesi için elime aldığımda aslında bu yazının bittiğini ve Don Quijote’nin hepimize veda ettiğini fark ettim:

    “Hoşça kalın!”