• İçimde bir telaş sanki yarın gelecekmişsin gibi
    İçimde bir savaş sensizlikle çatışan yalnızlığım gibi
    Bir yere gider gibi
    Yağmur taşıyan bulutlar gibi çıkıp sana gelesim var
    Anlatasım var ne yaşadıysam sensiz
    Derdimi dökesim var...
    Bir gülüşüne gençliğimi veresim var...
    Zor günler ağır huysuz zahmetli
    Burnumda kokuyor hala kokun
    Gözlerim yollarda
    Duyuyorum kalbin çağırıyor beni
    Sabrımı yokluyor yokluğun
    Güneş sensizde doğuyor içimi ısıtmasada
    Kuşlar sensiz de göçüyor çıt sesleri çıkmasada
    Gece sensizde uyuyorum uykumu alamasam da
    Ve zaman sensiz de geçiyor pek bir anlamı olmasada...
    Babacığım bir sabah ekmek almaya gider gibi
    Bulutların peşine takılıp toprağına düşner gibi
    Yüzünde çiçekler açan bayram çocukları gibi
    Umudumu kalbimin üstüne sensizliği ayaklarımın altına alıp sessizce çıkıp sana gelesim var
    Sana gelesim var..
  • Üstâd-ı necîbim Ali Ekrem Bey’e

    Yok ya Abbâs’ı bilmeyen, kimdi?..
    O sahâbîyi dinleyin, şimdi:

    Bir karanlık geceydi pek de ayaz…
    İbni Hattâb’ı görmek üzre biraz,
    Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
    Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
    Aradan geçmemişti çok da zaman,
    Az ilerden yavaşça oldu iyân,
    Zulmetin sînesinde ukde gibi,
    Ansızın bir müheykel a’râbî!
    Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,
    Geliyor muttasıl mehîb mehîb
    Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
    Durmadan karşıdan selâmlaştık.
    Düşünürken selâm alan sesini,
    O heyûlâ uzandı tuttu beni:
    Bir de baktım, Ömer değil mi imiş!
    – Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
    – Şu mahallâtı devre çıkmıştım…
    Gel bereber, benimle, üç beş adım.

    * * *

    Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
    Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
    Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak…
    Şu yatan beldenin huzûruna bak!
    O semâlar kadar yücelmiş alın,
    Çakarak sînesinden âfâkın,
    Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
    Necm-i sâhirde sanki bir hâle !
    Duruyor her evin önünde Ömer,
    Dinliyor, bî-haber içerdekiler.
    Geçmedik en harâb bir yapıyı,
    Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
    Geldik artık Medîne hâricine;
    Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.

    * * *

    Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
    “Açız! Açız!” diye feryâd eden çocuklarının,
    Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini ;
    Çıkardı yuttuğu yaşlarla çırpınan sesini:
    – Durundu yavrularım, işte şimdicek pişecek…
    Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
    Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri…
    Selâmı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri,
    Selâmı aldı kadın pek beşûş bir yüzle.
    – Bu yavrular niçin, ey teyze ağlıyor, söyle?
    – Bugün ikinci gün, aç kaldılar…
    – O halde, neden
    Biraz yemek komuyorsun?
    – Yemek mi? Çömleği sen,
    Tirid mi zannediyorsun? İçinde sâde su var;
    Çakıl taşıyla berâber bütün zaman kaynar!
    Ne çâre! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.
    – Peki! Senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın…
    Tek erkeğin de mi yok?
    – Hepsi öldü… Kimsem yok.
    – Senin midir bu küçükler?
    – Torunlarım.
    – Ne de çok!
    Adam, Emîr’e gidip söylemez mi hâlini?
    – Ah!
    Emîr’e, öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
    Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun…
    Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
    – Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?
    – Ya ben yetîm avuturken, Emîr uyur mu gerek?
    Raiyyetiz , ona bizler vedîatu’llâhız ;
    Gelip de bir aramak yok mu?
    – Haklısın, yalnız,
    Zavallının işi pek çok, zaman bulup gelemez;
    Gidip de söylememişsen, ne haldesin bilemez.
    – Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
    Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
    Zavallının işi çokmuş!.. Nedir, muhârebe mi?
    İşitme sen de civârında inleyen elemi,
    Medîne halkını üryan bırak, Mısır’da dolaş…
    “Gazâ! Gazâ!” diye git soy cihânı, gel paylaş!

    Çocukların bu sefer yükselince feryadı,
    Kadın tehevvürü artık cünûna vardırdı:
    – Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine;
    Ömer! Savâik-i tel’în olur, iner tepene!
    Yetîmin âhını yağmur duası zannetme:
    O sayha ra’d-ı kazâdır ki gönderir ademe!
    “Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver…”
    “Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!”
    Gidip de söyleyeyim hâ!.. Dilencilik yapamam!
    Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,
    Ölür de yüz suyu dökmem sizin halîfenize!..
    Ömer vuruldu bu son sözle…
    – Haklısın, teyze!
    Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.

    * * *

    Halîfe önde, bitik, suçlu, münfa’il , nâdim;
    Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
    Sabaha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
    Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
    Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor?
    Medîne’nin dalarak münhanî sokaklarına;
    Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
    Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
    Arandı her yeri, bir mum yakıp ale’l-acele.
    – Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
    Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
    Çuval Halîfe’de, yağ bende, çıktık anbardan;
    Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
    Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
    Dedim ki:
    – Ben götüreydim… Verir misin çuvalı?
    – Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
    Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb’ın.
    Kadın ne söyledi, Abbâs, işitmedin mi demin?
    Yarın, huzûr-i İlâhî’de, kimseler, Ömer’in
    Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
    Evet, hilâfeti yüklenmeyeydi vaktiyle.
    Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,
    Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!
    Bir ihtiyar karı bî-kes kalır, Ömer mes’ul!
    Yetîmi, girye-i hüsrân alır, Ömer mes’ul!
    Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
    Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
    Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
    O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer’i!
    Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
    Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
    Ömer halîfe iken başka kim çıkar mes’ul?
    Ömer ne yapsın; İlâhî, beşer zalûm ü cehûl !
    Ömer’den isteniyor beklenen Muhammed’den…
    Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?

    – Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
    İdâre eyleyecek düştüğün bu ma’rekeyi?
    Evet, adâleti “mutlak” hayâl edersen eğer,
    Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
    Beşer, adâleti “mutlak” tahayyül eylerse,
    Görür ümîdini mahkûm her zaman ye’se.
    Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm…
    Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!
    Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
    Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer’i!
    Huzûr-i Hakk’a çıkarken bu unlu cebhenle,
    Değil zemîni, getir şâhid âsûmânı bile!
    – Uzak mı yol? Daha çok var mı?
    – Ancak üç beş adım.

    Mecâli kalmamış artık zavallının… Baktım:
    Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
    Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
    Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
    – Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
    Hemen çakılları çömlekten indirip attı;
    Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.
    Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak,
    Hemen sönüp gidecek…
    – Teyze, yok mu hiç yakacak?

    Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer’e;
    Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
    Ocak tüter, Ömer üfler zefîr-i hârıyle;
    Zemîni lihye-i beyzâ-yı târumârıyle
    Sücûd tavr-ı huşû’unda, muttasıl süpürür;
    İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
    Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
    Bulut geçer gibi necmin hıyât-ı nûrundan!

    Ocak tutuştu, yemek pişti;
    – Var mı teyze kabın?
    Getir de indirelim…
    – Var büyükçe bir kap, alın.
    Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekleyecek!
    Ömer, çocuklara bir bir yedirdi üfleyerek!
    Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i sürûr;
    Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr .
    Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi…
    Dedim…
    – Sabah oluyor kalkalım…
    – Evet, haydi!
    Yarın Emâret’e gel teyze, öğleyin beni bul:
    Emîr’e söyleriz, elbette hayr olur me’mûl .

    * * *

    Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
    Biz de çıktık vedâ edip artık.
    Hiç görünmeksizin gelip geçene,
    Doğru indik Halîfe’nin evine.
    “Şimdi nerdeyse gün doğar, kalıver”
    Diye, koyvermiyordu, çünkü, Ömer.
    Etti az sonra subh-ı velveledâr
    Uyuyan şehri kâmilen bîdâr.

    Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
    – Gâlibâ teyze, uykusuz kaldın!
    İşte bağlanmak üzredir nafakan,
    Alacaksın her ay gelip buradan.
    Şimdi affeyledin, değil mi beni?
    – Böyle göster fakat adâletini.
  • Gece yarısı...

    Göğe bakınca kendi iklimini yakalar insan
    Nefes aldığını hisseder uykuya dalmış bulutların
    Ve şarkılar mırıldandığını Tarık adlı yıldızın

    Mesela bu saatler iyi saatte olsunlar saatleridir.
    Bu saatlerde izafiyetin içinden geçer bütün paralel boyut
    Ve bu saatlerin kesinlikle Ademoğluyla bir derdi vardır.

    Bu saatlerde bazılarının beyninde düğün töreni vardır.
    Lakin irademin cüzünden midir bilinmez benim gibi kafasının içindeki meyhanede şeytanla tanışanları göremiyorum...



    Mesela bu saatlerin kaygılardan ibaret mütevazı masalarda kitaplara gömülmüş idealistleri vardır.

    Bu saatlerin ruhlarını dansa kaldırmış sevişen aşıkları, bebeğini sallarken uyuyakalmış anneleri vardır.

    Bu saatlerin tahta bir atla toprağa sürülen buğday taneleri gibi çürümek için yağmur bekleyen bedenleri vardır.

    Bu saatlerin secdelerce akan gözyaşları ve sahuru bekleyen kesik başları vardır.


    Bu saatlerin "hiç" adlı hayat kitabında bir ayetten mürekkep kırk tefsiri vardır.


    Mesela bu saatlerde ülküsü cennet olan çocuklar şehitlik oyunu oynar.

    Mesela bu saatlerde karanlık yüzler toplaşıp sistem kurarlar

    Bu saatlerin tuğla fabrikasında eriyen pijamalı çocukları vardır.

    Bu saatler mesela yatağında ölümü bekleyen hastaya Ya-sin okumak için değildir.
    Zaten ya ve sin 4 elif miktarı yalnızlık ve 4 elif miktarı sessizlik kadardır.

    Tıpkı 4 kitabın 1 Yunus Emre olması gibi 4 Elif de 1 Allah kadardır.

    Bence bu saatleri atomlarına bölüp onaltıgen dünyamızın dışına savurmak gerekiyor.
    Onaltıgen demişken, yıllarca "dünyanın şekli geoittir" diyenleri dinlediniz oysa dünyanın şekli matematiktir.
    Zaten insanoğlu herşeyi biraz yanlış öğrendi, zaten insanoğlu yanlış anlamaya da müsaitti her zaman
    Mesela bu yüzden bilemedi gökyüzü neden mavidir.
    Çözemedik maymundan gelişimizi ve bu yüzden cezalandırılıyoruz maymuna gidişimizle...
    Zaten insanoğludur cüz kadar iradesiyle
    arşın külliyesinde uçmaya çalışan.

    Suya üfleyin!
    Rüya gibi yaşadığınız anlardan ibarettir hayatınız

    Dağlara tırmanın!
    Adım attığınız topraklar kadardır bu gezegen

    Bağırın!
    Avazınız çıktığı kadar çıkarsınız takvaya

    Sevmeyi öğrenin!
    Acıyan sevginizin direnişi kadar hissedilecek varlığınız.
  • Bu sırada, güneyde süzülen ay bulutların arasından sıyrılmıştı ve ışık soğuk, berraktı.
  • 312 syf.
    ·1 günde·9/10 puan
    İ-NA-NIL-MAZ! Ben bir Türk yazardan böyle bir şey beklemediğimi itiraf ediyorum. Beklenti içinde olmadan okudum kitabı. Kapak tasarımı da ayrı bir güzel. Kitap fuarına gittiğimizde bir arkadaşımla birlikte almıştık. Hatta sadece biz değil tüm okul almıştı. Çok güzeldi. Her yazdığını okuyabilirim. Keşke kendini geliştirmiş olsada başka kitaplar yazsa. Sadece yetişkinler değil çocuklar da okuyabilir. Dili akıcıydı. Bu ülkede seni de harcadılar.
  • 240 syf.
    ·Puan vermedi
    Griet soylu bir ailenin yanında hizmetçi olarak işe başlar. Madam çocukları ve eşi Sör Jan ona diğer hizmetçilerin yanında bir oda ayarlarlar. Jan sanatçıdır ve evin üst katında kendine ait bir stüdyosu vardır genellikle zamanının çoğunu orada resim çizmekle geçirir. Madam Griet’e stüdyoyu gösterir ama içeri girmez çünkü eşi Jan oraya kimseyi almıyordur. Grietten orayı da temizlemesini ister. Griet temizlerken Janla karşılaşır. Jan Grieti görünce afallar ve değişik duygular hisseder. Kaç aydır eline boya almayan Jan onu görünce ilham gelir ve çizmeye başlar. Bunu duyan Janın annesi çok sevinir. Ve Jan hizmetçi Grietten öylece olduğu yerde kalmasını ister. Grietin bir elinde bez cam siliyordur o arada. Elindeki bezi yere atar ve öylece durur. Jan çizmeye başlar ve Grietin çıkabileceğini söyler. Diğer gün temizlemeye gelen Griet stüdyoda bir manken ve onu çizen Janı görür. Kendisinin durduğu yerde aynı pozu vererek çiziyordur. Buna sevinir ve Jan Griete gülümser onunda izlemesini söyler. Bu arada Eşi Madam bunları çok kıskanır ve sinirlenir. Grietin görüştüğü bir delikanlı vardır , Peter. Kasapta çalışıyordur. Ara ara görüşür ve yürürlee Grietle. Fakat Peterın ve kasabanın kulağına Grietle Janın resim için çalıştığı gider. Bunun dedikodu olmasının asıl sebebi Grietten bir önceki hizmetçi ile Janın bir ilişki yaşamış ve ortada gayrimeşru bir çocuk olmasıdır. Peter bunu Griete söyler ve Griet çok alınır. Diğer günler Jan ve Griet stüdyoda çalışmaya başlarlar. Griet bir yandan boyaları efendisi Jan için karıştırıyor bir yandan da pencereden dışarı bakıyordur. Jan Griete bulutların ne renk olduğunu sorar , bakış açısını anlamak için. Griet önce beyaz der ama sonra dikkatlice bakınca sarı, yeşil, mavi.. Bütün renklerin karışımı diye yanıt verir. Griet bulutlara bakarken Jan da Grieti inceliyordur içinde bir kıvılcım hisseder. Ve ondan sonra Grieti tek başına tablo olarak çizmek istediğini söyler. O akşam Janın tablo alıcısı misafiri gelir. Grieti çok beğenir ve onu kendisine almak istediğini söyler. Griete karşı bir şeyler hisseden Jan bir bahane uydurarak teklifini geri çevirir. Bunun üzerine Madam şüphelenir. Jana daha yakın olmak için inci küpelerini takar ve ona bakar. Jan eşine bu küpenin ona çok yakıştığını söyler lakin aslında o küpeleri Grietin kulağında hayal eder. Ve tablosunda bunuda kullanmak ister. Diğer gün eşi dışardayken Janın annesi inci küpeleri gizlice alarak Griete verir. Griet küpeleri alarak stüdyoya Janın yanına gelir ve karşı sandalyeye oturur. Jan Grieti çizer ve tamamladıktan sonra eşi küpelerinin alındığını öğrenir bir anda odaya ağlayarak girer. Tabloyu görmek istediğini söyler. Jan buna karşı çıksada kadın alır bakar ve iğrenç der. Beni niye çizmedin diye söylenirken eline makas alıp tabloya doğru yönelir. Jan eşini durdurarak tabloyu kurtarır ve eşi Madam bu kızı derhal kov der. Griet odadan çıkar. Ertesi gün sabahı diğer hizmetçi Griete elinde bir mendil verir. Bunu sör Jan vermiştir. Mendilin içinde kendisini çizerkenki mavi başlığı ve inci küpeler duruyordur. Griet onları alarak oradan ayrılır. Tabloyu alıcı almıştır ve karşısına asıp inceleyip izler. Nefretle ve iç çekişle... Çünkü Grieti beğenmiş ama kız ona yüz vermemiştir.