• Bir gün , Kureyş kabilesi ileri gelenlerinden Utbe b. Rebia, bir grup müşriğe, "Ey Kureyşliler! Muhammed'in yanına gidip konuşsam ve kendisine bazı tekliflerde bulunsam nasıl olur? Umulur ki o, bu tekliflerden bazılarını kabul eder, biz de arzusunu yerine getiririz, böylece, kendisi de, bize karşı yaptıklarından belki vazgeçer." diye teklif etti.
    Topluluk tarafından teklif kabul edildi.
    Bunun üzerine Utbe, o sırada yalnız başına Mescidi Haram'da bulunan Efendimizin yanına vardı ve sözüne şöyle başladı:

    "Ey kardeşimin oğlu! Biliyorsun ki sen aramızda şeref ve soy sop üstünlüğü bakımından bizden daha hayırlısın ve ilerisin. Ancak sen, kavminin başına büyük bir iş açtın. Bu işle onların birliğini dağıttın, akılsız olduklarını söyledin; tanrılarını ve dinlerini kötüledin; onların gelmiş geçmiş baba ve atalarını kafir saydın. Şayet beni dinleyecek olursan, sana bazı tekliflerim olacak. Bunlar üzerinde düşünüp taşınmanı istiyorum. Belki bazılarını kabul edersin!"

    Resul-e Ekrem Efendimiz, "Söyle , ey Velid'in babası, seni dinliyorum!" deyince, Utbe, tekliflerini sıralamaya başladı: "Sen ortaya attığın bu meseleyle şayet mal ve servet elde etmek gayesinde isen, mallarımızdan sana hisse ayıralım, hepimizin en zengini olasın! Eğer bir şeref peşinde isen, seni kendimize reis yapalım! Yok, eğer bu sana gelen, görüp de üzerinden atmaya kuvvetin yetmeyen bir evham, inlerden perilerden gelme bir hastalık ve sihir ise, doktor getirtelim, seni tedavi ettirelim. Seni kurtarıncaya kadar mal ve servetimizi harcamaktan geri durmayalım!"

    Utbe, tekliflerini yapmış ve susmuş idi. Konuşma sırası Resul-i Ekrem Efendimize gelmişti. Utbe'ye, "Ey Velid'in babası! Söyleyeceklerin bitti mi?" diye sordu.
    Utbe'den , "Evet" cevabı gelince, Resul-Ekrem, "O halde, şimdi sen dinle" dedi ve besmele çekerek Fussilet Suresi'nin 1-36 arasındaki ayetleri kemali vakar ve heybet içinde okumaya başladı:

    "Ha Mim... Bu Kur'an , Rahman, Rahim olan Allah tarafından indirilmedir. Bir kitaptır ki ayetleri Arapça bir Kur'an olmak üzere anlayacak olan bir kavme açıklanmıştır; hem cenneti müjdeleyici, hem ateşten korkutucu olarak.... Fakat onların (Mekke kafirlerinin) çoğu Kur'an'dan yüz çevirdiler. Artık onlar, dinleyip Hakk'ı kabul etmezler."
    Sureyi secde ayetine kadar okuyup secde eden Peygamber Efendimiz, Utbe'ye döndü ve "Ey Velid'in babası! Okuduklarımı dinledin! Artık gerisini sen düşün!" dedi.
  • Bokun Sosyolojisi -H. İbrahim Türkdoğan

    "Oturmadan önce götünüzden izin isteyin."
    Augustinus: "Dışkı ile idrar arasında doğarız."[2] Böylece yaşamımız boyunca kendi excretalarımızla (ifrazatlarımızla) bir mücadeleye gireriz. Excretalar kültürel anlayışımızı, duruşumuzu, kişiliğimizi, toplumsal yaşayış tarzımızı, bireysel üslubumuzu, sağlık ve güzellik anlayışımızı, dürüstlük ve sahi olma hallerimizi, mizah ve sanatsal yaratımımızı etkiler ve biçimlendirir. Doğa bilimleri, ekonomik ve bürokratik yapı kısaca tüm yaşamda excretaların temel etkisi mevcuttur. Sloterdijk'ın adına "merdokrasi" (bokun hakimiyeti) dediği kanalizasyon sisteminin henüz olmadığı Orta Çağ, Kara Vebasını büyük çapta excretalara borçludur. İnsan, excretalarıyla tiksintinin, hijenin ve kokunun gramerini kurar.

    Bunu yaparken iki tür bedensel sınıf yaratır: Yüce ve aşağı uzuvlar. Buradaki yöntemi insanın Tanrı'yla ilişkisine dayanır. Tanrısal uzuvlar ve dünyevi uzuvlar olarak da adlandırabiliriz. Dinsel yapının kendi içindeki çelişkili varlığından dolayı insan kendine ve kendi bedenine karşı çelişkilidir. Augustinus'un tümcesi bir faktum oluştururken, insanın bu faktumdan iğrenmesi tuhaf bir duygudur. Hem doğallığı kabul eder hem de bu doğallığı kendinden uzaklaştırmaya çalışır hatta elinden gelse bu doğallığı imhâ edecektir fakat bu, insanın ölmesi demek olurdu. Bu ikilemde dinlerin bedenle tuhaf ilişkileri vardır. Bir taraftan küçümsenen uzuvlar yüceltilir ve aynı zamanda yüceltilen bu uzuvların aşağılanması devam ettirilir. Ancak her insanın uzuvları yüce değildir dinlere göre; seçilmiş insanlar vardır, onların dışkı ve idrarları da seçilmiştir.
    Peygamber ve azizler gibi bireyler ve geriye kalan diğer insanlar. Azizler birinci sınıfı oluşturur, öteki insanlar yani çoğunluk ikinci sınıfı; ikinci sınıf: Dışkı, urin, kusmak, cinsellik ve pislik olarak adlandırılan her şey. Birinci sınıf organlar ise cinsellik olmayan her şey. Ancak burada da bir sorun var. Cinselliğin beyinde başladığını düşünürsek, beyni de bir cinsel organ olarak görmemiz gerekir.
    Dinler birinci sınıfa ait insanların yani azizlerin excretalarına tıbbi, mistik, metafizik değer de verirler. Azizlerin excretaları öteki insanlara metafizik bir güç, bir sihir olarak sunulur. Örnek: Dalai Lama'nın dışkısı tıbbi bir muska değeri taşır. Her hastalığa karşı en güçlü etken olarak kullanılır. Hastanın iyileşmesi ancak rasyonel terapiyle mümkün iken, plasebo adı verilen etkisiz ilacı kullanan hastanın kendi inanç gücüyle iyileşmesi de mümkün.

    Dinsel aşamadan rasyonalist aşamaya geçiş yapan modern insan dinlerin bedensel sınıf ayrımını devam ettirmiştir. Özellikle katı ideolojiye sahip olan sosyalist-komünist kültür.
    Marx'ın burjuvazi-proletarya sınıf ayrımı dinleri bu bağlamda devam ettirmiştir. Proletaryaya beyin yüklerek (sınıf bilinci) burjuvazi ile aynı düzeye getiren Marx, korkunç bir hata yapar ve proletarya içinde excretaları sembolize edecek olan bir alt sınıf yaratır ve adına lümpen proletarya der.
    'Her ailenin bir günah keçisi vardır' tümcesini burada işlersek, çeşitli organlardan oluşan bedenin günah keçisi de göttür. Lümpen proletarya, Marx'ın ekomonik tarifesine göre tıpkı bu işlevi görmektedir. Günah keçisi rolü dinsel işlemine tüm sosyalist-komünist kültürde devam etmiştir. Bu işlem tüm modern kültürlerde de izlenilmektedir.
    Sloterdijk: "Eğer kafa, antipodu götle konuşmak isteseydi, göt kafaya dilini gösterirdi, eğer bir dili olsaydı götün." Einstein'ın dünyaya seslenişi bundan farklı değildir: Tüm dünyaya dilini göstermekle ondan üstün olduğunu dillendirmek bedenin belki de en güçlü vurgusudur.
    Göt tabandır: Önce olmak sonra ile-olmak, öyle ya da böyle olmak; önce varoluş sonra özellikler; önce gerçek sonra iyi ve kötü, yukarısı ve aşağısı. Batı düşüncesinin vaz geçilmez filozofu Sinoplu Diyojen, bedeni sınıfsal bir ameliyattan geçirmeye gerek duymaksızın "doğada utanabileceğimiz hiçbir şey yoktur" der ve Atina meydanında zaruri gereksinimini giderir.

    Psikanaliz cinselliksiz düşünülemez. Freud, bu talihsiz organı psikanalizin tabanı olarak görmese de onun haz değerini analizleyebilmiştir; ve "anal evre" adını verdiği çocuğun kendi bedenini tanımasında tattığı "tutma" ve "bırakma" işlemlerini ve excretalarla oynama hazzını vurgulamıştır. Eğitimin ve ahlakın katı kurallarına uğrayan bu işlem çocukta daha sonra nevrotik davranışlar ve çeşitli zedelenmeler yaratacaktır.
    Tutma ve bırakma terimlerini Stirner'in bir tümcesiyle açıklamak istiyorum: "Hazmet kutsal ekmeği ve kurtul!" Eğitimin ve ahlakın değer yargılarını papazın kutsal ekmeği gibi oral yöntemle bedene alıp sindirerek içselleştirmek gerekiyor. Bu içselleştirilen üst-ben'dir.
    Evet, İsa'yla son bir kez bir akşam yemeği anlamlı olabilir hatta gereklidir. Ve Ganymed'in narin ellerinde tuttuğu sürahiden bir kadeh kırmızı şarap ve bir bardak sade su hem metafizik ve erotik kıvılcımları alevlendirecek hem de sindirimi kolaylaştıracaktır. Ardından, sindireceğin kutsal yemeği, içselleştirdiğin şu üst-ben'i dışkılamak gerekecektir. Tüm organlarından teker teker geçmesini sağla ki, dışkıladığında onu yeme ya da onunla oynama gereği duymayasın -ahlakın tersine. Ahlak dışladığı ve aşağıladığı kendi excretalarını nevrotikleşen gelenekleri üzerinden yeniden yemek durumundadır ve her gelenek çocuğun kendi excretalarıyla oynama meşguliyetine bir göndermedir; aynı şeyin kendini tekrarlaması düşüncesinin sosyolojik varyantıdır bu.
    Freud'tan yaklaşık seksen yıl önce psikanalitik bir analizde bulunan Stirner'in keskin düşüncesi tüyler ürpertecek kadar gerçekçidir. 'Biricik' olabilmen için Geneli ve Genelin artıklarını dışkılaman gerekecektir. Nedir içselleştirdiklerin? Din, devlet, aile, ahlak, pedagoji, terbiye, ideoloji, tüm Geneller. Öyleyse tüm Geneli salgıla ve dışkıla. Cin çıkartmanın anal varyantıdır bu. Dayak pedagojisi ile idealizmin birbirlerini tamamladıkları genel ahlakın dışkılanmasıdır. Öyle ki hiçbir mirasın devredilemeyecek ölçüde imha edilmesidir.

    İçselleştirilen regresif enerjilerin süpversif bir hamleyle sonlandırılması ve yerini Hegel'in özü özne olarak geliştirme düşüncesi değil, Deleuze ve Guattari'nin Kendini doğuran bedeni almalıdır. Köksüz ve kökensiz, her an ve her yerde filizlenebilen bir beden. Demokrat, sosyalist, dindar, anarşist, solipsist, katil, eşcinsel, karşıtcinsel, faşist, terörist, entelektüel, varoluşçu, bireyci, toplumcu, peygamber, feminist, üstinsan, altinsan, ortainsan gibi binlerce maskeleri sosyolojinin tarihsel çöplüğüne fırlatıp kendini yeniden dizaynlamak. Ve her dizayn bilinçli egoistin maskeli egoistin nevrotik estetizmini kırarak kendine özgü anlık estetiğini içerecektir.

    Bu yazının yayımlandığı yer: Düşünbil / Sayı: 50 / Kasım - Aralık 2015
  • İncelemeye başlamadan önce belirtmek isterim ki kitapta ilginç bulduğum kısımları birkaç başlık altında topladım ve bazı bölümlerde kitaptan alıntılar yaptım.
    Şamanizm; kimilerine göre bir din kimilerine göre ise çeşitli ritüellerden oluşan inanış biçimi ya da trans tekniğidir. Bazı kaynaklara göre Türklerin İslamiyet öncesinde mensubu oldukları din olarak yazılsa da bazı kaynaklarda ise bu tam tersidir. Örneğin Doğu Perinçek’in "Og'dan Oğur'a - devletin oluşması sürecinin Türkçe’deki izleri" adlı çalışmasında Şamanizmin bir din olmadığını ve Türklerin Şamanizme inanmadığını savunmuştur. Eski Türklerin dininden söz edilecekse bu dine “tanrıcılık ya da tengricilik” adının verilebileceğini dile getirmiştir. Her ne kadar iki farklı görüş olsa da bugün özellikle “batıl inanç” adı altında yaptığımız birçok davranış biçimi Şamanların ritüellerine oldukça benzemektedir.
    Kitaba dönecek olursak; kitabı diğer okuduğum kitaplardan ayıran en önemli özelliği gerçek bir Şaman’ın gözünden Şamanizm ve ritüellerini anlatmasıdır. Kitabı okurken bir Şaman’ın gözünden hayata bakıldığında ortaya bambaşka bir görüntü çıktığını göreceksiniz. Kitabın giriş kısmında belirttiği gibi “Şaman” yerine “Kham” sözü kullanılmıştır. Bunun nedeninin ise yazar; Geleneksel Türk Khamlığı’nı dünya genelindeki Şamanizm kavramından ayıran kasıtlı bir yaklaşım olduğunu ve aralarındaki farkın Geleneksel Türk Khamlığı’nın bir din olmayışı, dinin uygulanış biçimi oluşudur şeklinde ifade etmiştir.
    Bence Şamanizm’in en belirgin özelliği ruh ve beden arasındaki ilişkiye yönelik ritüellerinin olması ve doğayı, hayvanları ruhun ve bedenin sağlığı için önemli birer etken görmesidir.
    Kitap 10 bölümden oluşmaktadır. Bölümün başlıkları aşağıdaki gibidir.
    I.BÖLÜM – ÜÇ RUH
    II. BÖLÜM – DOĞADAKİ TILSIM
    III. BÖLÜM – DOĞUM VE ÖLÜM GELENEKLERİ
    IV. BÖLÜM – NAZAR (KÖZ) DEĞMESİ, NAZAR BONCUKLARI VE TÜTSÜLER
    V. BÖLÜM – BÜYÜ VE SİHİR
    VI. BÖLÜM – TÖLGE
    VII. BÖLÜM – NESNEYE BİLİNÇ VEREREK DESTEKÇİ TILSIMLAR YAPMAK
    VIII. BÖLÜM – DUYULARIN ORUCU
    IX. BÖLÜM – RÜYA
    X. BÖLÜM – ŞAMAN’IN ŞAHSİ İLAÇ DOLABI
    İncelemenin fazla uzun olmaması için ilgimi çeken bölümleri aşağıda açıkladım.
    -İlk bölümde Geleneksel Türk Khamlığı’na göre insanların üç ruhunun bulunduğu ( Sülde, Süne ve Özüt) ve bu üç ruhtan biri bedenden uzaklaştığında kişinin bedeninde ve ruhunda birtakım değişmeler olabileceği vurgulanmıştır.
    Sülde: Beynin tam ortasında bulunan bilincin kendisidir.( Üç ruh arasındaki en önemlisi.)
    Süne: Sezgi gücü ve hisler. Süne sayesinde kişi, tehlikeleri sezebilir ve öngörülerde bulunabilir.
    Özüt: Bu ruh batın bölgesinde, iki leğen kemiğinin arasında bulunur. Bedenin yaşamsal işlevini yerine getirir.
    Bu bölümde bu üç ruhun tanımını yaparken, süne kaçtığında oluşan belirtiler, nasıl geri çağırıldığı, özütü güçlendirmek için neler yapılması gerektiği hakkında bilgiler yer alıyor. Belirtiler arasında bazı psikolojik rahatsızlıkların yer alması ve geri çağırmak için kişinin geçmişini ve bilinç altını temizlemesi, daha çok iyilik yapması gibi yöntemler bulunuyor.
    İkinci bölüm benim için kitabın ilginç kısımlarından biriydi. Çünkü 12 Hayvanlı Türk Takvimi’ne göre bir kişilik analizi yapılıyor.
    12 Hayvanlı Türk Takvimi’nde mengi (bengü/ebedi) sistemi:
    Mengi: karakteristik yapıdaki zayıflık.
    Kişi mengisini bilip hayatı süresince her zaman bu eksik yanına dikkat etmeli ve onu bir güce çevirmelidir.
    Mengi çeşitleri:
    1= Ak
    2= Kara
    3= Kök( mavi )
    4= Nogaan (yeşil)
    5= Sarı
    6 = Ak
    7= Kızıl
    8 = Ak
    9 = Kızıl
    ( Bu sayılar menginin şiddetini yani yoğunluğunu göstermektedir.)
    Mengi nasıl hesaplanır?
    Doğum tarihinin son iki rakamı toplanır ve çıkan sonuç tekrar toplanır ve 10’a tamamlanır.
    Çıkan sonuca göre de her bir mengi o kişinin karakterindeki ve bedenindeki rahatsızlığı ifade eder.
    Örneğin sonuç 4 ise;
    Nogaan: Aktif ya da pasif agresifliğe, kuşkuculuğa karaciğer rahatsızlıklarına, göz bozukluklarına ve gerginliğe işaret eder. /Asidik bir beden.
    Bu sonuca göre kişi mengisini hesapladıktan sonra çıkan sonuca göre kusurunu bulup onu tedavi etmeye çalışmalıdır.
    -Şamanlar her zaman doğaya ve hayvanlara değer vermişler, günlük hayattaki birçok sorunu çözmek için yaptıkları ritüellerde doğanın enerjisinden ve hayvanlardan yararlanmışlardır.
    Örneğin; arıların çok kutsal ve hassas varlıklar olduğunu düşünmüşlerdir.
    “ Arıların çıkardığı ses büyük kitlelerin dua ettiğinde çıkardığı sesle aynıdır. Bu ses işitildiğinde dua etmek, duanın gücünü arttırır. Bu nedenle arı kovanlarının yanında dua etmek bereketlidir.”
    Günümüzde halk arasında yaygın olarak kullanılan “Başına talih kuşu kondu” deyimi de arılar için söylenmiştir.
    Şamanların doğaya değer vermelerinin bir diğer ispatı da ormana girmeden önce ormanın iyesinden izin istenir ve şu sözleri tekrar ederler:
    “ Ulu Kayra Han’ın adıyla. Ey ormanın iyesi... Ey ağaçların hanı... Ey kardeşim. Benim soluduğum senindir, senin soluduğun benim. Biz bir aileyiz. Aile saygı ister, bilirim. O nedenle evine girmek için izin isterim.”
    -Üçüncü bölümde yer alan doğum ve ölüm ritüellerinden bazıları oldukça ilginçti.
    Örneğin; çocuk eğer yemek yemiyorsa babanın dizlerinin üzerine yatırılır ve sırtı tahta bir kapla kapatılır. Baba bir eline balta alır ve şu sözleri tekrar eder:
    “Kün Keje’yi kesgen. Keje Kün’ü kesgen. Bo baltı urugtan tırıkkesgen.” (Gün günü kesti, gece geceyi kesti. Bu balta çocuğun tokluğunu kesti.)
    Bu sözleri söylerken kesme işleminin çocuğa değil tokluk hissine yönelik yapılması gerekir ki uygulamadan beklenen sonuç alınsın.
    Yani; yapılan birçok ritüelde somut nesneler kullanılırken hedef her zaman hisler aracılığıyla ruha yönelik olmuştur.
    Bir diğer ritüel ise; bebeğin şekillendirilmesi.
    Çocuk dünyaya geldiğinde ana karnındaki gelişimi tamamlanmış sayılmaz ve devam eden gelişimi tamamlamak ebeveynin görevidir. Bunu yapmak için ayda bir dolunay gecelerinde, bebek ay ışığını görebilecek bir yere yatırılır ve anne bebeğin her uzvu için bir dua eder.
    Örneğin;
    Başı için: “ Başın hafif olsun. Sülden olgun olsun. Onu nereye çevirirsen, sana hayır olsun.”
    Omuzlar için: “ Erkek bebeğe: “ Omuzların sağlam olsun. Ona yaslanan ak olsun. “ Kız bebeğe: “ Omuzların sağlam olsun. Onu yasladığın ak olsun.”
    Kulaklar için: “Kötü söze sağır olasın. İyi söze kulak veresin. Duyulmayanı duyasın.”
    -Bir başka ilginç ritüel ise göç eden ruhlara yapılanlar. Göçü yaklaşan “yolcu” ne şekilde ve nereye gömülmek istediğini belirtir. Yakınları da bu isteklerini kaydederler. Fakat bu bir tören şeklinde yapılır. Tören bittikten sonra herkes birbiriyle vedalaşır ve iyi yolculuklar diler. Bu durum bir tanıdık uzak bir ülkeye yolcu edildiğinde de ve dünyadan göç edecek olan kişi ile yakınları arasında da geçerlidir. Bu bölümde dikkatimi çeken bir diğer nokta ölü ve ölüm kelimesinin kullanılmamasıydı.
    Ölüm yerine göç etmek, ölü yerine ise göç eden ruh veya yolcu kelimeleri kullanılmış. Çünkü Şamanlar; ölümü ruhun bedenden ayrılıp göç etmesi olarak tanımlamışlardır.
    Ayrıca şamanların intihar eden kişiler hakkındaki yorumları ise şöyle:
    “İntihar etmiş olanların ruhu, gözün görebildiği yere kadar kupkuru bir çölde durur. Ne bir adım öne, ne yana, ne geriye adım atabilir ve bu sonsuza dek bu şekilde sürüp gidebilir.”
    Yani; intihar edenlerin iki kez ölmüş oldukları ve bu yüzden onların ara boyutta kaldıkları söylenir. Ne bu dünyada işlerini tamamlamışlardır ne de atalarının katına geçmeye hazırdırlar, onlar arada kalmışlardır.
    -Bu kitap şimdiye kadar okuduğum Şamanizm hakkında en detaylı ve en iyi kitaplar arasında yer aldı. Eğer Şamanizm hakkında bilgi sahibi olmak istiyorsanız sizin için oldukça iyi bir başlangıç olabilir.
    Ayrıca; Şamanizm’e ilgi duyuyorsanız, Şaman ve Sufi olan Bifatima Apa ile tanışın derim. Kendisinin oldukça ilginç bir hikayesi var. 11 yaşında ruhlarla konuşmaya ve 13 yaşında Kazakistan’ı gezmeye başlamış ve şu an yaşadığı Urguntas köyüne taşınmış. Bu köyü seçmesinin sebebi gezisi sırasında bu köye geldiğinde kendisini farklı hissetmesi ve köyün enerjisinin diğer yerlere oranla yüksek olması. (Dünyanın Enerji Merkezi). Urguntas köyünün çıkışında yer alan evinde dünyanın birçok yerinden gelerek ondan şifa arayan kişilere farklı ritüellerle yardım ediyor. (Sanırım evin köydeki diğer insanlardan uzakta olmasının nedeni Şamanların kendilerini toplumdan soyutlayarak yaşamasından kaynaklanıyor.) Kendisi hakkında ne yazık ki Türkçe kaynaklar mevcut değil. Fakat bazı Türk gezginlerin onunla tanışıp deneyimlerini paylaştığı video ve yazılar mevcut. Dilerseniz onlara buradan bakabilirsiniz:
    https://dunyaninduraklari.com/kazakistanda-bir-saman/
    https://www.youtube.com/watch?v=pnIKezGnHNQ
    Ek olarak;
    https://www.youtube.com/watch?v=bIn8-P9N9pw

    Keyifli okumalar.
  • Patrick onu öpmeyi bırakıp, yatağa doğru götürdü. Kendini ağır gitmeye, içindeki canavarı yavaşlatmaya zorladı. Her zamanki kıyafetleri yerine, yelek, gömlek ve bot giyiyor olmasına küfür ederek, üzerindekileri çıkarıp yanına uzandı.

    Lizzie’nin yumuşak bedeni, dayanmasını güçleştiriyordu. Ona sarılmak, tüm yumuşaklığını hissetmek istiyordu. Ellerini bir saniye daha ondan uzak tutamazdı. Avucunu, Lizzie’nin beline ve kalçasına doğru götürdü ve ince kumaşın üzerinden onu okşadı.

    Eline bir oda dolusu şeker verilmiş bir çocuk gibi hissediyordu kendisini. Nereden başlaması gerektiğini bilmiyordu ama tamamını yiyecekti. Lizzie, dilinin üzerinde eriyecek miydi? Tatlı bir şurup gibi çözünecek miydi?

    Patrick, Lizzie’nin göğüslerini avucunun içine aldı. Parmaklarının arasındaki diri göğüsler, hayallerindekinden çok daha hoşuna gitti —gece yarılan kasıklarındaki huzursuzluk dayanılmaz olduğu zamanlarda bunu sık sık hayal etmişti.

    Lizzie de kendi kendine dokunup Patrick’i hayal etmiş miydi? Patrick, Lizzie’yi seyrettiği sırada, kendi kendine dokunduğunu hayal edip, çenesini iyice sıktı.

    Lizzie’nin dudaklarına, boynuna öpücükler kondurdu. Teni krema kadar pürüzsüz ve tatlıydı. “Tanrım, mükemmelsin,” diye mırıldandı ve dilini elbisesinin açık kısımlarında gezdirdi. “Her yerini tatmak istiyorum.” Lizzie’nin göğüslerini yüzüne doğru götürüp, kadınsı kokusunu içine çekti. Başparmağını kıyafetinin kabarık kısımlarında dolaştırdı. “Küçük ve sert meme uçlarının da...” Arzuyla gözlerine baktı. “Baldırının üst tarafındaki yumuşak kısımların da...”

    Lizzie’nin gözlerinde şaşkınlık vardı. Ardından şaşkınlığın yerini daha tehlikeli olan merak aldı. Lizzie, onun aklını başından alabilirdi.

    Lizzie, kollarında hafifçe kıvrandı. Sabırsızlığı Patrick’i daha da heyecanlandırıyordu.

    Patrick, elbisesinin iplerini gevşetip, omuzlarından indirdi. Elbise yere indiğinde göğüslerini seyretmeye başladı.

    Derin bir nefes aldı ve ardından zorlukla kısa bir nefes verdi. Patrick kadın göğsünden hoşlanırdı —büyük, küçük, orta boylarda olanlardan— ama Elizabeth’in göğüsleri mükemmeldi. Aklını başından alabilecek kadar. Yüzünü oraya gömüp, bir daha da kaldırmamak istiyordu. Bu göğüsler, her erkeğin erotik rüyalarını süsleyecek türdendi. Dolgun, yuvarlak, sıkı ve kalkık. Dudaklarının pembeliğiyle aynı renkte küçük meme uçlan... “Çok güzelsin,” diyerek inledi Patrick.

    Neredeyse ona dokunmak istemeyecekti. Porseleni andıran teni pürüzsüzdü —Patrick’in iri ve kaba elleri için fazla hassastı. Ama Patrick ona karşı koyamıyordu. Göğüslerini avcu-nun içine aldı ve ipeksi tenini nasırlı avucunda hissedince bir kez daha inledi.

    Lizzie ürperdi. Parmaklarını ısrarcı bir şekilde Patrick’in saçlarında gezdirdi. Patrick onu başta kibarca öptü. Dudakları pürüzsüz ve duru teninde hafifçe dolanıyor, onun tadını çıkarıyordu. Dilini, meme uçlarında gezdirip, nefesiyle, Lizzie’nin arzularını doruğa çıkardı. Lizzie’nin bedeni kasıldı. Pembe meme uçlarının rengi koyulaşıyordu.

    Patrick kendine hâkim olmaya çalışıyordu. Tanrım, sadece ona bakarak bile çıldırabilirdi.

    Daha fazla bekleyemedi ve pembe inciyi dişleri ile dilinin arasına aldı. Lizzie inledi. Kısık ve derin sesi Patrick’i daha da çıldırttı. Tanrım, çok diriydi. Isırmamak için kendini zorladığı sulu bir şeftali gibiydi.

    Patrick, onu daha çok somurdu. Daha derine aldı. Dilini meme ucunun çevresinde gezdiriyor, eliyle de eteğinin ucunu kaldırıyordu.

    Lizzie de ona karşılık veriyordu. Patrick, elini Lizzie’nin baldırına doğru itti. Çok yumuşaktı. Parmağı, kasıklarına değince, irkildi. Tüm bedeni bu ıslaklığı arzuluyordu. Tamamen hazırdı.

    Lizzie’yi tamamen soymak ve ona sahip olmak için sabırsızlanıyordu. Dudaklarını ve dilini, onu inletene kadar kullanmak istiyordu. Ama bunun biraz beklemesi gerekiyordu; birbirlerinin tutkularını keşfetmek için önlerinde uzun bir ömür vardı. Lizzie, kapının demir çubuğunu indirmiş olsa da, Patrick’in adamları ya da herhangi biri her an gelebilirdi.

    Patrick, parmaklarını üzerinde gezdirdi. Hafif iniltileri iyice yükselene kadar. Lizzie’nin elleri, Patrick’in omuzlarında ve kollarında dolanıyordu. Kaslarını tutuyor, yalvarırcasına onu kendisine çekiyordu.

    Çıldıracaktı.

    Ah, evet. Patrick iyice sertleşmişti.

    Meme uçlarını bir kez daha yaladı ve Lizzie’nin boşalacağını hissettiği anda onu, daha çok somurmaya başlayıp, parmağını en hassas noktasına götürdü. Lizzie çığlık attı ve bedeni kasılırken, ona doğru iyice yaklaştı.

    Patrick, gözlerini ondan ayıramıyordu. Bu haldeyken çok güzeldi. Patrick’in göğüs kafesinin daralmasına neden olacak kadar güzeldi. Başını arkaya atmıştı. Yanakları kıpkırmızı ve dudakları aralıktı. Tutkulu görüntüsü, Patrick’i de tetikliyordu.

    Bir dakika daha bekleyemedi. Lizzie’nin içine girmesi gerekiyordu.

    Pantolonunu çözdü. Sertliği serbest kalmıştı. Lizzie’nin gözleri kocaman açıldı.

    Lizzie hiçbir tepki veremeden, Patrick ona doğru gitti ve Lizzie’nin kasıklarına değdi. Lizzie’nin inlemesi, Patrick’in tüm bedenini sarstı. Dişlerini sıkıp, içine girmemek için kendini zor tuttu. Bu inanılmaz baskıya bir son vermek istiyordu. Lizzie o kadar ıslaktı ki Patrick’in yavaş olması çok zordu. Bunu çok uzun zamandır bekliyordu.

    “Lütfen,” diye fısıldadı Lizzie, Patrick’in zihnini okur gibi gözlerine bakarak. “Şu anda sana ihtiyacım var.”

    Bu istek, Patrick’e daha önce hiç hissetmediği duygular yaşatıyordu. İçinde farklı bir şeyler hissediyordu. Hiç tanımadığı duygular. Bunu nasıl adlandırması gerektiğini bilmiyordu. Ama bu kadına olan ihtiyacının arzu ile bir ilgisi olmadığını biliyordu. Lizzie, ölmekte olan bir adama umut olmuştu.

    Patrick, kollarını Lizzie’nin bacaklannın altına doğru itti ve içine girmek için hazırlandı. Yavaş yavaş ilerledi.

    Büyük bir zevk dalgasıyla inledi. Lizzie onu kadife bir eldiven gibi sarıyordu. “Tanrım, inanılmazsın.” İçine daha çok girmek, daha derine gitmek istiyordu.

    Ama onun masumiyetine dikkat etmesi gerekliydi. Gerçi Lizzie’nin ona verdiği tepkiler buna pek de gerek olmadığını söylüyor gibiydi. Bir bakirenin yaşayacağı şoku hissetmiyordu. Gözlerinde korku ya da acı yoktu.

    Lizzie, onu daha derine almak için kalçasını itti. Patrick kendine hâkim olmaya çalışıyordu. Patrick çok iriydi ve Lizzie de çok küçüktü. Ama ifadesinden canının yanmadığı anlaşılıyordu. Lizzie gözlerini tutkuyla hafifçe kapattı.

    “Seni incitmek istemiyorum.”

    Lizzie gözlerini açıp, Patrick’in gözlerine baktı. Patrick, yüzünde bir kaygı ifadesi olduğunu sezdi. “Beni incitmeyeceksin Patrick.”

    Sesinde bir şeyler vardı... Patrick içine ağır ağır girdi. Ta ki geri dönemeyecek kadar derine ulaşana dek. Orada durdu ve ardından içine doğru girip, çıktı. Lizzie’nin bedeni, ona karşı koymuyor, sadece uyum sağlıyordu.

    Lizzie’nin çığlığı acı değil, tatmin doluydu.

    Patrick bir an için şaşırarak duraksadı ama Lizzie kalçasıyla daireler çizmeye başladığı sırada, içine girdiği zevk girdabından başka hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.

    Lizzie’nin bedeni güçsüz düşmüştü. Patrick’in yetenekli parmakları ve dili, aklını başından almıştı. Göğüslerinin bu kadar hassas olduğunu daha önce hiç fark etmemişti. Patrick dilini, meme uçlarında gezdirmeye başladığında, tüm bedeninde bir zevk dalgası hissetmişti.

    Ama içine girdiğinde aldığı zevk, hiçbir şeyle kıyaslana-mazdı.

    Patrick, pantolonunu indirdiği anda, bir anlık bir tereddüt yaşadığını kabul etmesi gerekirdi. Patrick iri bir adamdı. Jo-hn’dan da iri...

    John. Ona söylemeliydi...

    Ama Patrick’in hassas tenine değdiğini hissettiği anda, tüm düşünceler unutulmuştu. Onu içine almak istiyordu. Onu sevmek istiyordu. Ona zevk vermek ve zevk almak istiyordu.

    Bedeni sırılsıklamdı. Patrick, kasıklarına değdiği anda, tüm bedeni alev alev yanmaya başladı.

    Ta ki bedeni arzu ve istekle kasılana kadar.

    Patrick’in işkencesine bir dakika daha dayanamayacağını düşündüğü anda, içine ağır ağır girmeye başladığını fark etti. Adeta onu tamamlıyordu.

    Son bir hareketle, bir oldular.

    Lizzie’nin bedeni rahatlamıştı. Sanki hayatı boyunca bu anı beklemiş gibiydi.

    Belki de öyleydi.

    Tanrım, onu hissedebiliyordu. İçinde zonklayan sertlikle birlikte tüm bedeni ürperiyordu. Tüm bedeni duygu yüklenmişti. Arzu ve tutku dolu bir rüzgâra kapılmaya hazırdı.

    Sonra Patrick birden durdu.

    Biliyordu.

    Lizzie, ona söylemeyi hep istemişti ama bunun için uygun bir zaman bulamamıştı. Birden panikledi. Patrick, onu istemezse ne olacaktı? Gözleri buluştu ve Lizzie, onun gözlerindeki şaşkınlığı gördü. O, sessiz soruyu. Ama suçlama yoktu. Öfke yoktu.

    Lizzie, o anda rahatladı. Patrick bunu kabullenmişti. Aralarındaki son engel de yok olmuştu. Lizzie, artık kendisini sevişmelerinin gücüne bırakabilirdi.

    Kalçasıyla daireler çizmeye başladı. Patrick de giderek daha derinlere girdi. Başta yavaştı. Uzun ve sakince hareket ediyordu.

    Patrick, onu bir kez daha öptü. Dudaklarını. Göğüslerini. Meme uçlarından birini ağzına alıp, dişlerinin arasına götürdü. Lizzie, Patrick’in ipeksi dudaklarını hissettiği anda, inlemesine engel olamadı. Dili ve dudaktan, Lizzie’nin aklını başından alıyordu. Daha önce hiç bilmediği bir doruğa doğru çıkmasına neden oluyordu.

    Lizzie, ona asla gitmesine izin vermeyecekmiş gibi sarıldı. Elleri, sıcak teninde, kolunun ve göğsünün sert kaslannda dolanıyordu. Parmak uçlannın altında, içinde... tüm bedeninde onu hissediyordu.

    Patrick inanılmazdı. Omuzları çok geniş ve güçlüydü. Her hareketi, kamındaki sert kasların belirmesine neden oluyordu. Sadece ona bakmak bile Lizzie’yi zayıf düşürüyordu. Koyu renk ipeksi saçlan yakışıklı yüzünün üzerine düşüyordu.

    Lizzie, onun kendisine olan ihtiyacını, ruhunun derinliklerini görmek istiyordu. Onu tamamen istiyordu.

    “Daha sert,” dedi. “Durma.”

    Patrick’in gözleri tutkuluydu. “Yapamam. Seni incitirim.”

    “İncitmeyeceksin.” Lizzie, onu sıkıca tuttu ve kendisine doğru çekip, kalça hareketleriyle daha derine girmesini sağladı. “Lütfen...”

    Patrick’in tek ihtiyacı olan şey, cesaretti. Kendini bıraktı ve Lizzie de onu büyük bir sevgi ve kabullenmeyle karşıladı.

    Patrick, Lizzie’nin gözlerine bakarak en derinlerine girdi. Tekrar tekrar. Daha büyük bir hızla ve daha sert bir şekilde.

    Mükemmeldi. Tüm gücünü ve şiddetini içinde hissedebiliyordu.

    Lizzie, ona sımsıkı tutundu. Ta ki arzu, dayanılmaz bir doruk noktasına ulaşana kadar. Ta ki bu inanılmaz adama karşı duyduğu sevgi, şehvetli bir coşkuyla birleşene kadar.

    Bu, sihir gibiydi.

    Bu, aşktı. John Montgomery ile yaşananlar, Patrick’in kollarında hissettikleri ile kıyaslanınca solup gidiyordu. Sadece zevk almıyordu. Paylaştıkları yakınlıkları da aklını başından alıyordu. Duygusal bağları, her şeyi daha güçlü hissetmesine neden oluyordu. Her dokunuşu. Her öpüşü. Her bir darbe, söndürülmesi güç bir ateş gibiydi. Lizzie, kalbinin sevgi dolduğunu hissediyordu. Korunduğunu, sevildiğini hissediyordu.

    Ve o kusursuz anda —Lizzie, kalbinin durduğunu ve bedeninin kasıldığını hissettiği anda— ikisi birlikte cennete gitmişler gibiydi.

    İkisinin iniltileri birbirine karışmıştı.

    Patrick’in kasılmaları, onunkine karışmıştı.

    Gözleri buluştu ve öylece kaldı —bedenleri son kez titrerken bile birbirlerine bakıyorlardı. Ve Patrick’in gözlerinde gördüğü şey Lizzie’nin ruhuna dokundu.
  • Sıcaktan kavrulan, uyumaktan başka bir şey yapmaya gücü yokmuş gibi görünen yorgun topraklar, derin bir karanlıkla tükenmiş yaşamları sonsuza kadar hapsedecek mezarlar haline gelmek için bekliyorlar.

    Dalları zayıflamış, susuzluktan kurumuş yapraklarıyla toprağa bağlı ağaçlar sonun yakınlığını hissettikçe daha büyük bir nefretle salıyorlar köklerini bu ölümcül topraklara.

    Kuşlar ötüşmekten yorulmuş, bir damla gölgeye aç, güçsüz kanatlarına son bir azimle rüzgâr doldurmaya çalışıyorlar.

    Her şey akıl almaz bir düzen içinde, algılanamayacak kadar karışık ve fark edilemeyecek kadar sade…

    Dünyanın her yerinde ortak tek bir an içinde bir sürü insan gözlerini bambaşka yerlerde ilk defa açarken bende Tacoma’da dünyanın nasıl bir yer olduğuna meraklı gözlerle bakıyordum ilk defa. 1935’in 30 Ocak günü.

    Babamı hatırlamak istemiyorum, bir oğlu olduğundan haberi olduğunu da sanmıyorum zaten.

    Aradan yirmi yıl geçti, harika bir yere gelmediğimi anladım artık.

    Evimdeki aynaya bakıyor ve yüzümü görüyorum, başka bir şey görmek isteyebilirdim belki. Gördüğüm 20’sinde polis karakolunun camlarını elindeki taşlarla alaşağı etmiş bir suçlu, yalnız biri, duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmiş bir kaybeden, bir kalem ve kâğıt müptelası, bir yazar, bir alkolik, bir yalnız nihayetinde.

    Yalnızlığını şiirlerle kovmaya çalışan bir umutsuz…

    Kaçmakla kurtulunur, en azından inanılan bu. Fazlasıyla da denenilen. Kimi başarır, kimi başaramaz. Yalnızlıktan kaçılmaz işte, kendini yanında götürdükçe yalnızlıktan kaçamazsın. Kaçtım diyorsan da büyük bir yalancısın.

    21 yaşımda Tacoma’yı terk ettim, umurunda olmasını isterdim, California’da yaşamaya başladım. Sokak aralarında, köşe başlarında bazen de ana caddelerde şiirlerimi satıp, yalnızlığı kovmaya bir de karnımı doyuracak kadar yiyecek parası çıkarmaya çalışıyordum. İşportacı şair Brautigan…

    Bir on yıl böyle gitti, bu süre içerisinde Beat’lerle tanıştım hani şu Beatnik’ler, kafalarına göre takılan kıyak adamlar yani, Jack, Allen ve diğerleri. Ama hiçbir zaman kendimi onların yürüdüğü yola tam olarak ait göremedim.

    Beat’ler anlaşılır, açık, içten, cüretkâr, muhaliftiler, mizah duygusuna da sahiptiler. Ama bir şiir için bunlar yetersiz kalır, lirik ve sürreal olmalı, saflığı ve sevgiyi barındırmalı. Benim için sevgiliye yazılan naif satırlar her türlü karşıt hareketten daha güçlüdür.

    Tabiat ve önemsiz anlar hayatı oluştururlar, asıl olan budur benim için.

    67 yılında Amerika’da Balık Avı kitabım yayınlanınca bende bir hayli tanınır hale geldim. O sokaklarda yıllarca kendi başıma takılırken aradığım şey kimsenin umurumda değildi. Ama bir kitap, her şeyi değiştirecek öyle mi, artık isteniyor ve tanınıyor muyum? Bunların hiçbiri umurumda değil.

    Her şey fütursuzca yalpalanıyor ve eskiyor, bende bu akışı içimde hissediyorum.

    Ruhlarımız kör doğmadı ama dünya gözünü çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Savrulmak yapraklara özel bir şey olmalı, insanın ruhu bu işin içine girmemeli.

    Bir barmen tezgâhın benim oturmadığım diğer ucundaki, aslında orada hiçbir zaman olmamış hayali lekeyi nasıl bir şuursuzlukla siliyorsa, önümüze çıkan güzellikleri, yeni aşkların başlama fırsatlarını aynı şuursuzlukla es geçiyoruz. Ancak tüketilebilecek şeyler üretecek kadar yaratıcıyız hepimiz. İnceliğin peşi çoktan bırakıldı. Ürettiklerim tüketilmeli ve tüketeceğim şeyler üretilmeli. Bunu daha fazla hassasiyet ve bilgi gerektiren bir platformda gerçekleştirince de entelektüel oluyoruz. Bu duruma üzülmeli miyim bilmiyorum ama sevinemeyeceğim kesin.

    Yıl 72’ydi ve ben 37’sinde yolun sonuna yaklaşmıştım. Yazdıklarım seviliyor, Amerika ve Japonya’da tanınıyordum. Ama sıkılmaya yine kötü hissetmeye başladım. Ne kitaplar ne de şiirler içimi aradığım şey kadar dolduramıyordu. Yüzler, sesler her zamankinden daha anlamsız geliyordu. Şimdi herkes peşimde, sürüyle dinleti ve röportaj teklifleri geliyor, bunlarda umurumda değil bana hiçbir şey ifade etmiyor.

    Buna bunalım mı deniyor bilmiyorum ama ne deniyorsa eğer en derinlerine düşmüştüm. İçki, yalan ve gerçek kadar güçlenmişti hayatımda, onla ve onsuz yapamıyordum. Montana’da bir çiftlik evine yerleştim. İnzivaya çekilmek sadece kendimi dinlemek istiyordum.

    Belki bende herkes gibi ömrünün geri kalanını geçmiş olan bölümünde yitirdiklerini arayarak geçirenlerdenim. Belki de tamamen onlardan biriyim. Kulağım artık var olmayan bir evin duvarına dayanmış gibi geçmişe dayalı. İçimde pişmanlıklar sıkıntılı bir bitkinlik taşıyan yaz akşamüstlerinde daktiloya vurulan hüzünlü ünlem işaretleri gibi haykırıyorlar.

    Bir şekilde bekliyorum, yaşayacaklarımın hayalimdekilerle kesişeceği o imkânsız zamanları, herkes gibi bende bekliyorum, hiç gelmeyecek özgürlüğün ve aşkın tadını, bir şekilde bekliyorum, herkes gibi, nasıl olsa beklemek beklemektir.

    Farklılaştırabildiğim şeyler olmuştur belki, kendi adıma ya da bütün bir hiçlik adına. Bira şişemle oturduğumuz evimin verandasındayız şimdi, buradan hayat bir parça daha dingin gözüküyor gözüme, sevdiği adamla harika bir sevişme yaşamış, yorgun ve tatmin olmuş bedenini yatağa bırakmış, pencereden esen meltemi teninin her noktasında hisseden, ciğerlerine tütünün nefesine dolduran güzel ve âşık bir kadın gibi mutlu ve dingin gözüküyor şuan hayat. Boş şişelerin fazlalığından da böyle geliyor olabilir elbet. Düz bir çizgide ağzıma götürdüğüm biramdan bir fırt daha alıp, Rembrandt’ın bile böylesine düzgün ve güzel bir çizgi çizemeyeceğini düşünürken karşımda ki eşsiz çekicilikte sevişmeden yorgun düşen harikulade kadını izliyorum ve kanımda yeterince alkol var.

    Her zaman gitmekle kalmak arasında bir yerlerdeydim.

    Aradıklarım ya hiç yoktular ya da olamayacak şeyleri aradım. Bu belki hayatın suçuydu belki de ben onu yanlış anladım. Mükemmellik, normalliğin kristalleşmiş halinden öte bir şey değil.

    Grenli, siyah beyaz eski bir fotoğrafın içine sıkışmış, renksizlikten şikâyetçi, içi geçmiş, umutsuz bezginlerin hüzünleriyle dolu kalbim. Ruhları kemiren aşağılık bir umutsuzluk ve kırılganlıkla çürüyor her şey. Biraz içki ve biraz daha içkiyle dolduruyorum bedenimi. Benim gibi biraz fazla içiyorsanız sakallarınız birbirinden ayırt edilemeyen milyonlarca küçük nergisten oluşan zarif bir bahçe gibi lekeleniyor, gözlerinizde yorgun bir ihtiyar bakışı beliriyor ve içinizde yanan ateşler mum alevleri kadar korkaklaşıyor. Bekliyor, bekliyor, bekliyorsunuz, yazıyor ve yazıyor ve yazıyorgunsunuz…

    Kaçmak dedim de, bir ara bunu başarmıştım sanırım. Jantları çatlak, kaportası çürüklerle dolu, görmüş geçirmiş eski bir amerikan arabasının arkasına taktığım karavanla Idaho nehirlerinin kıyılarına kurduğum kamplarda biraz olsun kurtulmuştum peşimi bırakmayan tüm hezeyanlardan…

    Doğayla bütünleşmenin ancak içinde olunduğunda fark edilebilen serin okşayışlarıyla uyudum geceleri. Seslerin harmonisi kanserli hücreleri söküp attı ruhumdan.

    Beklentilerimi azalttım, insanlardan beklediklerime harcadığım enerjiyi kendime yakınlaşmak için harcadım. Şu an hiçbir şey yapmıyor ve düşünmüyorum. Sadece sessizliği dinliyorum. Ben ve kendimden bir parça uzaklaştım. Doğadan soyutlanıp sanata yönelmiyorum, hayatın bir değişkeni ya da hayatı değiştirme gibi bir derdim yok, doğa olmaya çalışıyorum. Bir şey anlatmıyorum aslında anlattıklarımdansa beklentim yok artık. Doğanın bağrındayım, bir parçasından öte artık oyum. Doyacak kadar yemeğim var, fazlası her zaman insanı kötülüğe iter, sessizce uyuyacak bir yerdeyim, entelektüel ve duygusal zırvaları azaltıp içimdeki sese yöneliyorum.

    Bunlar iyi zamanlarımdı, ve yine bir şey oldu. Sihir bozuldu. Bulduğum harika cennetten bile memnun kalmayacak hisler ve düşünceler üretmeyi becerdim yine.

    Sanırım oraya kalem ve kâğıt götürmemeliydim. Yazmayı yanımda götürmemeliydim.

    Ama olan bu, sonuç olarak buradayım. İçkiye ve yazmaya muhtacım, bana bahşedilen cennet bile olsa cehennemde yanmak zorundayım. Ben bir yazarım ve buna hazırım.

    Ölene kadar acı çekip yazacağım, başka bir yolda yürüyecek değilim.

    Satın alınacakların listesi yapılırken ya da tahsil planlaması, kitapların taslakları oluşturulurken ya da bir yönetmen ışık kararları verirken, sanatlı ya da sanatsız içinde başrolünü oynamak istediğiniz bir hikâye yaratırken var ettiğiniz küçük kümelerin içinde daha da yalnızlaşırken bir devletin herhangi bir kararının bir çoğunluk için iyiyken yolu kayıp bir biçimde herhangi bir azınlık için kötü olmak zorunda olduğu gerçeğini görürken, sevgilinizin bir var bir yok olacağını o hep kalsa da aşkın başıboş bir gezginden ibaret olduğunu hissederken, dünyayı kalemlerin ve kılıçların değiştirdiğini, ucuz bir merhemden öteye gidemeyen sevgiyi yalnızlığınızın üstüne umutsuzca sürerken, ölümden bir zerre bile korkmayıp, ölümünüze üzülecek kimsenin olmadığını anlarken hayat pek te uğrunda savaşılası bir yer gibi gelmiyor artık.

    Birden kendinizi batmakta olan bir gemi gibi hissediyorsunuz.

    Şimdi Bolinas’ta bir balıkçı kasabasındayım.

    Ömrümün geri kalanını cehennemin kapısı aralanana dek yazarak geçireceğim.

    Kendimi her şeyden koparıp göl kenarında balık tutup içki içeceğim.

    "Bira Balık Ve Yalnızlık"
  • Çoğumuz tarihi İslam öncesi ve sonrası diye zihnimizde ayırmışızdır. Oysa İslam’ın epistemik olarak ya da varlık felsefesi olarak kendisinden öncekilerle bir kopukluk olmamış, çağının tabiat felsefesini, evren tasavvurunu büyük ölçüde devam ettirmiş, “cin, melek ve şeytan” ve bunlarla ilintili kehanet, azimet, sihir, büyü gibi sözde bilimler İslamî dönemde de altın çağını yaşamıştır. İslam en başta kendisinden önceki “vahiy/nübüvvet” geleneğine dayanan semavî dinlerin devamıdır.
    Günümüz Müslümanlarının “Cahiliye” kavramına yükledikleri anlam büsbütün olumsuzdur. Onlara göre cahiliye cehalet ve karanlığın kol gezdiği bir çağdır. Bu yüzden İslam ve öncesi arasında kıyaslanamayacak kadar muazzam fark olduğu düşünülür. Amr bin Hişam’a taktıkları “Ebû Cehil /Cehaletin Babası” lakabı aslında bir dışlama, ötekileştirme amacı taşımaktaydı. Oysa onun İslam öncesi lakabı Ebû’l-Hakem (Bilgeliğin Babası) dır. Çağının tüm bilgisine sahip olan bu kimsenin “cehaletle” nitelenmesi vahye muhalefetinden dolayıdır, yoksa cahilliğinden dolayı değildir. Yoksa Cahiliye ne bedevî /kültürsüz, ilkel, ne de bilgisiz demektir. Ne de İslam bunun mukabilinde “medenî/hadarî, aydınlanma, bilgi devri” demektir. Cahiliye, İslam’ın kendisinden çıktığı ana kucağıdır.

    “Cahiliye” kavramı daha çok “bi’set ve hicret gibi” İslam öncesini tarihlendirmek için kullanılmaya müsaittir. Günümüz İslamcı aydınları moderniteyi, demokrasiyi “câhilî” sistemler olarak nitelerken, Farabî “Medînetü’l Cahile” tabiri ile “kralların keyfî şekilde idare ettikleri” şehirleri kasteder. Cahiliye insanı büsbütün vicdansız, zalim de değildir. Hılfu’l-fudûl cemiyetini kuracak kadar duyarlıdır.

    Mesela kız çocuklarının diri diri gömülmesi sanıldığının aksine son derece sınırlıdır. Yine sanıldığının aksine aslî olan tevhittir, tali olan şirktir. Kur’ân’ın en çok uğraştığı kimseler Mekke’nin şeytanları denen, özellikle Mekkî surelerde “el-insan” diye vurgulanan iki düzine civarında Kureyş’in zındıklarıdır.

    Cahiliye topyekûn reddedilmiş olsaydı, Cahiliye örfü büyük ölçüde İslam şeriatı yapılmazdı. Örneğin Muhammed b. Habib, el-Muhabber’inde [s.236] “Cahiliye döneminde verdiği hükümleri İslam’ın onayladığı şahıslar ve Cahiliye döneminde yaptıkları işleri, Allah’ın İslamî yasa (sünnet) yaptığı şahıslar” diye oldukça riskli bir başlık atmıştır. Açıkça dediği şudur; Cahiliye döneminde bazı insanların yaptığı işleri, söz gelimi Âmir b. Cüşm’ün mirasta “erkeğe iki, kadına bir” şeklindeki uygulamasını İslam da şeriat yapmıştır.

    İslam devrim yapmamış, ıslah etmiştir. Kur’ân; içinde doğduğu kültür ve geleneği, örf ve toplumsal algıyı lağvetmedi, aksine vahiy mesajını bunlar üzerinden ulaştırdı. İslam Cahiliyenin bütün kurumlarına savaş açmadı, aksine birçoğunu olduğu gibi bıraktı, bir kısmını ıslah etti, az bir kısmını da ilga ve iptal etti. Bazılarının zannettiği gibi ne yeni bir astronomi, ne yeni bir biyoloji/tıbb-ı Nebevî ne de yeni bir hukuk sistemi getirmiştir. Kölelik gibi bir kurumu da kucağında bulmuş, bazı iyileştirmelerle bu kurumu devam ettirmiştir. En basitinden Hz. Peygamberin kölesi ve cariyeleri vardır. Zira Peygamber yaşadığı devrin ve coğrafyanın insanıdır.

    İslam Cahiliye hukukunu da büyük ölçüde benimsemiştir. Araplarda krallık yoktu. Kararları kabilenin ileri gelenleri alırdı. Lider kayd-ı hayat şartıyla görev yapardı. Mesela Mekke’de Peygamberimizin dedesi Kusayy’ın koyduğu idari sistem İslam tarafından da kabul edildi. Dâru’n-nedve’de kabile reislerinin istişare ile aldığı kararlarla Mekke yönetiliyordu. Bu Arap örfünü İslamî dönemde dört halife tarafından da devam ettirilmiştir.[1] Cahiliye döneminde ganimetin dörtte birini (mirba‘) ordu komutanı alırdı. İslamî dönemde bu uygulama beşte bir (humus) şeklinde neshedilerek uygulamaya devam edilmiştir. [6/41][2]

    Müşriklerde mevcut olan erkek tarafının kız tarafına mehir verme uygulamasını [4/4] İslam devam ettirmiştir. İslam sadece Cahiliye evlilik sisteminden mevcut olan sadece üvey anne ile evlenmek, iki kız kardeşi aynı anda almak, şigar usulü (takas yöntemi) ile evlenmek gibi son derece çirkin birkaç evlilik çeşidini kaldırdı. Cahiliye’de erkeğin evleneceği kadınlarda sayı sınırlaması yoktu. İslam bunu gerçi dörde indirdi amma bu sefer de cariye sayısını serbest bıraktı.

    Kadim bir Cahiliye âdeti olan mut‘a nikahı Hz. Peygamber ve sahabe zamanında kıyılmaya devam etti. Bazı Şii mezhepleri “belirli bir ücret karşılığı kadın kiralamak” diyebileceğimiz bu çirkin uygulamaya hala şer’î ruhsat verebilmektedirler. Hz. Ömer bu nikahı güç bela yasaklayabilmiştir. Bu aynı zamanda ayetin [4/24] verdiği ruhsatı ümmetin maslahatı gözetilerek kaldırılabileceğinin de delilidir.

    Muhammed b. Saib el-Kelbî’nin zikrettiğine göre; Cahiliye Arab’ının haram saydığı “anneleriyle, kızlarıyla, teyzeleriyle ve halalarıyla nikahlanmak gibi” bazı şeyleri Kur’ân da haram kılmıştı.[3] Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Yahve Yahudilere, Hammurabi yasalarını nasıl “on emir/şeriat” yapmışsa[4] Cahiliye Arap örfünü de Allah büyük ölçüde Müslümanlara yasa yapmıştır.

    Çocuk gelinle evlenmek teşvik edilen bir Arap âdeti idi ve İslam bunu devam ettirdi. Hz. Muhammed Ebubekir’in kızı Aişe ile 9 yaşında evlenmişti. Ömer de Ali’nin buluğa ermemiş kızıyla evlendiğinde herhangi toplumsal kınama ile karşılaşmamışlardı.[5] Nitekim toplumda epey çocuk gelinlerden müteşekkil evlilik bulunmalı ki, “Henüz âdet görmeyen genç kızların iddeti üç aydır” [65/4] ayeti böyle bir sorun üzerine inmiş olmalıdır.

    Yine Cahiliye’de kadının boşanma hakkı yoktu. Üç talak ile eşini boşama ayrıcalığı erkeğindi.[6] Şehristanî bu konuda şöyle der; Araplar kadınlarını farklı farklı üç ayrı zamanda boşarlardı. Bir defa boşadığında evliliğini sürdürmek isterse kocası eşine insanların en yakınıydı. Ancak üç defa boşadığında artık karısına dönemezdi. [7] O kadar ki Cahiliye devrinin meşhur şairlerinden A‘şâ bile ancak üç talakla boşanabilmiştir. [8] İslam da bunu aynı şekilde devam ettirdi. [2/228] İslam’ın hırsızların elinin kesilmesiyle ilgili emri [5/38] Cahiliye döneminde de uygulanmaktaydı. Araplar hırsızlık yapanın sağ elini keserdi. [9] Tarihçiler hırsızlıktan dolayı elleri kesilen bu kimselerin isimlerini vermektedir. [10]

    Daha bunlara pek çok örnek vermek mümkündür. Sonuç itibariyle Cahiliye Arap örfünü büyük ölçüde İslam kabul etmiş bunu şeriat olarak koymuştur. Bu örfün (yazılı olmayan toplumsal kuralların) pek az bir kısmını iptal ve ilga etmiştir. Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj, yaşadığı toplum merkezli olduğu aşikârdır. Ayetler nazil olduğu coğrafyanın problemleriyle alakalıdır. Nitekim Mekke’de ayetler müşriklere, Medine’de Yahudilere yönelik ikazlar gelmiştir. Örneğin o tarihte, o coğrafyada Budist veya Zerdüştler olsaydı onlara yönelik vahiyler gelecekti. “Kur’ân kendisinden öncekileri tasdik eden ve Mekke civarındakileri uyaran bir kitaptır.” [6/92] Zıhar [58/2-3] gibi, hac dönüşü evlere arka kapıdan girmek [2/189] gibi pek çok uygulama yalnızca o coğrafyadaki Araplara has davranışlar ve problemlerdir.

    Özellikle kölelik müessesini üç aşağı beş yukarı devam ettiren İslam hukuku bu konuda cahiliye hukukuna, Arap örfüne ne kadar göbekten bağlı olduğunu göstermeye kafidir.
    -----------
    [1] Mehmet Azimli, Cahiliyeyi Farklı Okumak, s.109-111.
    [2] Ali Osman Ateş, age., s.402.
    [3] Şehristanî, age., c.3.s.90.
    [4] Gerald Messadie, age. s.162.
    [5] Mehmet Azimli, age. s.117.
    [6] Mehmet Azimli, age. s.118.
    [7] Şehristanî, age., c.3.s.91.
    [8] İbn Habîb, el-Muhabber, s. 309.
    [9] Şehristanî, age., c.3.s.93-4.
    [10] Mehmet Azimli, age. s123.