• :
    Deniz yok olursa diyor bir çocuk
    Balık kaybolursa
    Ne derim benden sonraki çocuklara
    İnsanlar kaybolurken gözaltılarda
    Çöllerde boğulan nehirler
    Ey çocuk
    Nasıl varır okyanuslara

    Adı karanfil ki suçu rengidir
    Özgürlük dilinde bir imge
    Tutsaklık dilinde bir söylencedir
    Karanlıkta bir el koparır dalından
    Artık ölüme varmış bir işkencedir

    Orman yok olursa diyor bir çocuk
    Ağaç kaybolursa
    Ne derim benden sonraki çocuklara
    İnsanlar kaybolurken gözaltılarda
    Dalından koparılan tomurcuk
    Ey çocuk
    Nasıl meyvelenir sana ve diğer çocuklara

    Adı narçiçeği ki suçu patlamak
    Birdenbire güneşe haykırmak
    Ve güneş diliyle kıpkızıl çoğalmak
    Karanlıkta bir el koparır dalından
    Adı kayıptır artık
    Daha meyveye bile durmadan

    Aç gözlerini o çığlıklara çocuk
    Kayıp analarının gözlerine bak
    O gözler ki karanfil kıvrımında nar çokluğu
    Sevda denizlerinde oğul ve kız yokluğudur
    Her biri bir depremdir yüreklerde
    Her biri açlık içinde zulüm tokluğudur

    Sen ki bir badem dalısın baharda
    Yüzünde solgun bir yeşil akşamı
    Dalıyor gözlerin bir çağın artıklarına
    Kazılardan yeni çıkmış gibisin
    Bakışlarında düş fosilleri
    Güneşli bir yeşili özler gibisin

    İnsanlar kaybedilirken ey çocuk
    İnsanlık adına
    Nasıl başlar bu yeşil ve mavi yolculuk
    Hangi gemi kalkar bu ülke limanlarından
    Hangi mavilikler karşılar seni
    Kıyılar zincir olmuş bileklerde
    Dalgalar yargısız infaz
    Al kalemi eline ey çocuk
    Yeşilin ve mavinin şiirini yeniden yaz
  • Eser, Mısırlı ünlü bir akademisyen ve yazar olan Mahmud Hamdi ZAKZUK’un çoğunluğunu el-Ehram gazetesinde yayınladığı makalelerinden oluşmaktadır. Bununla beraber kitap yazarın çeşitli ülkelerde katıldığı sempozyum ve konferanslarda sunduğu bazı tebliğlerini de içermektedir. Yazar kitabın başında küreselleşme konusuna dikkatleri çekerek Müslümanların bu meseleye bakış açılarını irdeliyor. Küreselleşme konusunda Müslümanların bakış açısı birbirine zıt iki fikirde yoğunlaşmaktadır. Bir kısmı İslam’ın küreselleşmeyi kesinlikle reddettiği fikrini öne süren ve bu konuya tamamen sırt çevirenlerden oluşmakta. Diğer bir kısmıysa İslam’ın küreselleşme karşısında yetersiz kaldığı dolaysıyla İslam esaslarını böyle bir çağda savunmanın gericilik olacağını ileri sürenlerden oluşmaktadır. Müslümanların geri kalmışlığı, dinin kendisinden değil duyarsız anlayışlar katılaşmış donuk fikirler ve bunu İslam’ın kendisi zannedip kendileri gibi düşünmeyenleri kolaylıkla küfürle itham eden sığ anlayışlardan kaynaklanmaktadır. Yazar, İslam’ın küreselleşme karşısındaki durumunu söz konusu bu iki marjinal yaklaşımdan farklı yorumlar. Ona göre, İslam özü itibarıyla iletişime ve diyaloga sürekli açık bir din olarak küreselleşmenin önünde engel değil tam tersine imkân sunar. İslam’ın özünde yeniliğe sürekli açık bir din olduğunu söyleyen yazar, buna: “Allah her yüzyılda bir müceddid gönderir” Hadisini delil gösterir. Ayrıca İkbal’in “İctihad İslam’ın hareket kaynağıdır” ifadesiyle de bu meseleyi destekler.


    Girişten sonra dört bölümden oluşan bu eser, birinci bölümde İslam ve asrın değişimleri, ikinci bölümde İslam ve Batı, üçüncü bölümde çağın meseleleri ve dördüncü bölümde ise geleceğin beklentileri başlıkları altında çeşitli makaleleri ele alır. 

    Yazar birinci bölümde küreselleşme çağında İslam başlıklı makaleyi iki yönden ele alıyor. Öncelikle ölçüler ve tutumları kritik eder. Batıdan ithal edilen fikir, düşünce, iktisat, demokrasi gibi meselelere karşılık İslam dünyasında iki akımın oluştuğunu dile getirir. Bunların birincisi mutlak reddedenler ikincisi ise mutlak kabul edenlerdir. Bu iki kesim de birbirlerini çok ağır bir şekilde eleştirirler. Biz ise der yazar, “Ne küreselleşmenin karşısındayız ne de yanında, sadece ona ve diğer ithal edilen akımlara karşı bilinçli ve eleştirel bir bakış açısına sahibiz.” Yazar, İslam için diğer fikri akımlar karşısında endişelenmek gereksizdir der. Çünkü İslam, sıradan akımlar gibi geçici olarak ortaya çıkmış bir fikir ya da olgu değildir. Yazara göre küreselleşme önce ekonomi alanında başlayıp sonra siyasi ve kültürel alanlara kadar uzanmış hiçbir şekilde reddedilemeyecek bir gerçektir. “Bu gerçekliğin karşısında yapılması gereken onunla işbirliği yapmaktır. Bu işbirliğini yaparken ise gerçeğin tamamının şer yahut hayır olmadığını göz önünde bulundurmalıyız.”  Müslümanların yapması gereken en önemli vazifelerden birini de şu ifadelerle ortaya koyar: “Müslümanlar hiç gecikmeden kendi ekonomik bloklarını kurmalıdır.” Batı küreselleşme yoluyla bazı kalıplarını bize dayatmaktadır. Özellikle de sosyal, ailesel ve cinsel bazı kabullerine bizi de teşvik etmektedir. Küreselleşmeye karşı kapılarımızı tamamen kapatmak kesinlikle çözüm oluşturmaz. Zira internet televizyon ve diğer birçok iletişim aracıyla zaten evimize girmiştir. Müslümanların küreselleşme konusunda özellikle demokrasi, insan hakları ve çoğulculuk gibi kavramları takip etmesi gerekir. Ancak yönetimi sadece demokrasi olarak dayatmak yanlış bir yoldur. Bunda İslam’ın temel savı “şura”dır. Şura, esas tutulmakla beraber yere ve zamana göre yönetim biçimi değiştirilebilir. 

    Yazar İslami küreselleşmeyi bazı evrensel değerler üzerinden şu ifadeleriyle özetler: “İslami küreselleşme, insani değerleri ve ahlak ilkelerini yaymayı bütün insanlığın insanlık onurunu korumayı; herkese eşitlik ve özgürlük hakkı tanımayı; canı, malı, aklı, inancı, şerefi himaye etmeyi, insanlar arasında adaleti ikame etmeyi, aile kurumunu düzeltmeyi, kadına saygı gösterilmesini ve sömürüyü engellemeyi hedefler.” Buna karşılık Modern Küreselleşme, özgürleştirme adı altında bireyi ahlaki, dini ve örfi bütün değerlerden tamamen soyutlayarak adeta bir yokluk seviyesine düşürür.

    Küreselleşme çağında İslam başlığının ikinci kısmı olan amaçlar ve araçlar bölümünde yazar, İslam’ın ekseninde döndüğü temel konunun Allah’ın varlığı ve birliği konusu olduğunu ve insan hayatını baştan sona dizayn eden meselenin, bu ontoloji üzerinde şekillendiğini ifade eder. Kur’an’daki ayetlerle de sabit olan imanın fıtriliği bu meseleyi daha da netleştirir. İslam, gerek dünya hayatında gerekse ahiret hayatı konusunda amaç-araç dengesinin gözetilmesini ister. Bu bağlamda yeryüzünün imarı ve medeniyetin inşası İslam’ın en az diğer farzlar kadar ehemmiyet verdiği bir konudur. Bu da Müslümanlar için farz kılınan ilim ile mümkün olabilir.

    Yazar, Müslümanların dünya devletleri karşısında geri kaldıkları üzerinde özellikle durur. Bu konuda gücü elinde bulunduramayan Müslümanların, sürekli dünya dengelerinde etkisiz elemen olarak kalacaklarını vurgular. Eleştiriye açık bir ifadeyle bu konuyu ortaya koyan yazar, “ içinde bulunduğumuz şu çağda zayıflar için yer yoktur” der. Müslümanların bu devirde acınacak bir vaziyette darmadağın olduklarını ifade eder ve biraz da abartıya kaçarak Müslümanlar için “Karmaşık dünyada şaşırıp kalmış bir topluluk” ifadesini kullanır. 

    Yazar, İslam Âleminin endişeleri başlığı altında Müslümanların özellikle özeleştiride bulunmaları gerekliliğini vurgular. Biz iyiyiz demekle hakikate gözümüzü kapatmış oluruz. Suçu batıya atmakla da sadece kendimizi geçici olarak rahatlatırız. Bütün bunların yerine gerçek bir özeleştiri yapmak durumundayız. Düşünce ve fikir üretme konusunda ne kadar geri kaldığımıza dikkat çeken yazar, batıyı eleştirmeyi bile yine batılılardan öğreniyoruz der. Küreselleşmeye dönük eleştirilerimizin çoğu maalesef yine batı menşelidir. Bilgi güç dengesini sürekli vurgulayarak “öyle bir dünyada yaşıyoruz ki orada ne zayıflara merhamet olunur, ne de güçlülerden başkasına saygı gösterilir, bilgisi olanın gücü de vardır, gücü olan saygı görür” der.

    İkinci bölümde Doğu ve Batı başlığı altında yazar, bu iki medeniyetin arasına set çekmeye çalışan batılı fikirleri çürütmeye çalışır. Bazı batılı düşünürlere karşı en ciddi eleştirilerini ortaya koyar, Doğu ve Batı medeniyeti kaynak itibariyle bir bütündür, bu iki medeniyetin birbiriyle ayrı olduğu düşüncesi gerçekliğe aykırıdır der. Nitekim 1900 lerin başında “doğu doğudadır, batı batıda; ikisi asla bir araya gelemez” diyen Kipling ve 1993 te “Medeniyetler çatışması” teziyle gündeme gelen Huntington’un bu düşüncelerinin temelinde sömürü zihniyeti yatar. Buna karşılık yazar “evrensel işbirliği” tezi üzerinden konuyu işlemeye devam eder. Bütün medeniyetlerin temelinde şüphesiz din yatar. Doğu medeniyetinin temeli İslam, Batı medeniyetinin temeli de Hıristiyanlıktır. Ancak şunu vurgulamak gerekir ki Hıristiyanlık da doğu temellidir. Bu anlamda Doğu-Batı arasında hem din hem de kültür üzerinden net sınırlar çizilemez. Kültürel anlamda ayrışmanın gerçekliğe aykırı oluşunu Yunan felsefesinin Müslümanlar üzerinden batıya aktarılması ve Endülüs tecrübesini nazara vererek örneklendirir.

    Batı’da İslam’ın geleceği başlığı altında, Batı’da Müslüman göçmenler ve Müslüman olan Batılılar üzerinden İslam’ın yeni bir yüzünün ortaya çıktığı vurgulanmaktadır. Batı’da İslam’ın hızla artması bu yüzü her geçen gün belirgin hale getiriyor. İşte bu gerçeklik İslam’ın batıdaki yanlış imajını düzeltmek için en iyi fırsattır. Bununla beraber eserde İslam’ın Batı’daki varlığı ve yaşadığı problemlere de ayrı bir başlık ayrılmıştır. Bu konuda, maalesef İslam karşıtı bazı gruplar medya başta olmak üzere Batı’daki İslam imajına çok ciddi zararlar vermektedirler. İslam’ı karalamaya çalışanlara Batılıların sahip çıkması ve İslam’ı sindirmek için var gücüyle çalışanların oluşu yazara şu soruyu sorduruyor. “Peki, dünyada o kadar din arasında neden sadece İslam bu haksız muameleye uğramaktadır?” Batı’daki yanlış İslam algısı ve sebepleri başlığında ise, Batı’nın İslam’a karşı yanlış algısının tarihi bir kine dayandığını ifade eder. Özellikle Haçlı seferlerinin oluşumu için İslam’a çok çirkin iftiralar atılmış ve bu tarihi kin maalesef hala bazı bakış açılarını şekillendirmektedir. Bununla beraber Avrupa’da bazı okullarda İslam’ı karalama faaliyetleri de devam etmektedir. Bu anlamda yakın tarihte meydana gelen Bosna-Hersek ve Kosova faciaları Avrupa’nın ikiyüzlü tutumunun en bariz göstergelerindendir.

     Yazar İslam’ın Batı’daki dayanaklarını üç boyutta ele alır. Birincisi İslam âlemiyle bağlantılı olan boyutudur. Bu kısımda Müslümanlara düşen vazifeler, Batı’da yaşayan Müslümanlarla irtibat halinde olmaları ve onların haklarını bütün uluslar arası görüşmelerde öncelemelidir. Ayrıca İslam dünyasında insan hakları, demokrasi ve insan onuru İslam’ın öngördüğü çerçevede hep gündemde tutulmalı bu bağlamda gerekleri yerine getirilmelidir. Bir diğer vazife ise İslam’ın tarih boyunca Hıristiyanlığa ve Semavî dinlere gösterdiği hoşgörüyü sürekli göz ününe sermeli. İkinci boyut ise Batı’daki Müslümanlarla alakalı olan kısımdır. Bu noktadan Batı’daki Müslümanlara düşen vazifelerin başında birlik olmaları, dar hizipçi ve siyasi tartışmalardan uzak kalmaları gelir. Aynı zamanda Batı zihniyetini iyi anlamaları ve bu yolla onlarla iletişime geçmelerinin ehemmiyeti de önem arz eder. Belki de en önemlisi, diğerlerinin gözünde İslam için parlak bir imaj çizmeleri gerekir. Batılılarla ortak ilmi sempozyumlar yapılmalı, ortak olumlu noktalara dikkat çekip pozitif diyaloglar kurulmalıdır. Atılan adımlar, yaşanılan toplumun realiteleri göz ününe alınarak atılmalı. Üçüncü boyut ise Batıyla ilgili olan kısmıdır. Burada Batı’ya düşen en önemli vazife medya ve okullardan başlayarak yanlış İslam imajının düzeltilmesinin gerekliliğidir.

    Eserin belki de en önemli başlıklarından biri sayılabilecek Avrupa’daki Arap-İslam mirası makalesidir. Yazar burada yazma eserlerin Batılılar tarafından nasıl incelendiğini ele alır. Bununla beraber Doğu’da yapılan tercüme faaliyetleri başta olmak üzere bilimin gelişmesi adına yapılan birçok faaliyetin Batı medeniyetine dayanak oluşturduğu üzerinde durulur. Avrupalı oryantalistlerin elyazması eserlerin toplanmasında çok katkıları olmuştur. Bunların başında da Hollanda’nın Leiden üniversitesi gelir. Bir dönem Avrupa’da Doğuyla ticaret yapan gemilerin yanlarında elyazması eser getirmelerini şart koşan yasalar çıkartılmıştır. Uzun bir dönem Doğu’dan Batı’ya legal ve illegal yollardan binlerce elyazması eser taşınmıştır. Bu yolla Batı’ya taşınan eserlerin sayısı yüz binleri bulmuştur. Yine bu eserlerin inceleme ve yayınlamasında da Oryantalistlerin sayısız faaliyeti olmuştur. İbn Hişam’dan Zamahşeri’ye kadar birçok temel İslam kaynaklarını yayınlamışlardır. Bu konuda Doğu eserlerinin Batı dillerine sayısız tercümelerini de dile getirmek gerekir. Bütün bu faaliyetler Arap mirasının Avrupa’daki etkilerini gözler önüne serer. Yazar, Oryantalistlerin Arap eserlerine hizmeti konusunda Carl Brockelmann (ö. 1956)’a özel bir yer verir. Onun “Arap Eserleri Tarihi” adlı büyük eseri yarım asra yakın muazzam bir emeğinin neticesidir.

    Yazar eserin üçüncü bölümünde çağın meselelerini masaya yatırır. Bu anlamda İslam ve dinler arası diyalog konusuna ayrı bir önem verir. Yazar dinler arası diyalog konusunda Kur’an’dan (Âli İmran-64) ve Hadislerden deliller getirir. Bu konuda Hans Küng’un şu ifadeleriyle meseleyi özetler: “Dünyada barışın sağlanması, dinler arasında bir barış sağlanmasına bağlıdır. Dinler arasındaki bu barış ise, dinler arası diyalog kurulmadıkça gerçekleşmez.” Yazar, yeniçağ ve medeniyetler arası diyalog seçimi başlığı altında dünyanın diyalog dışında bir çıkar yolunun olmadığına dikkatleri çeker. Huntington’un “Medeniyetler Çatışması”, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” hatta ABD eski başkanı Nixon’un “Batı’nın İslam Dünyasıyla Kaçınılmaz Çatışması” tezlerine rağmen dünyanın diyalog dışında bir tercihi olamaz der. Özellikle Soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünyası Soğuk savaşın bitmesiyle Sovyetler’in yerini İslam dünyasına bırakması tezi de çokça dillendirildi. Yine de yazar bütün bunlara karşın kendi tezini şöyle özetler: “Biz, her ne kadar küreselleşme tarafından, diğerlerini kışkırtacak olan belli değerler ve sistemler yayılmaya çalışılsa da yeniçağda medeniyetler arasında çatışmaların olmayacağını iddia ediyoruz.” Yazar bu tezini ise, dünya problemlerinin ortak oluşuna, medeniyetler arası çatışma tezlerine olan ciddi tepkilere, başta İngiltere olmak üzere bazı Batılı devlet adamlarının diyalog yanlısı tavır ve söylemlerine dayandırır. Doksanların en popüler gündemlerinden biri olan “Kolonlama” meselesine gelince; yazar, İnsan kolonlanmasını hem İslam’a hem de fıtrata göre şaibeli bulur. Konunun ihtisas sahibi kimselerce iyice araştırılması gerektiğini vurgular. Bu meselenin en tehlikeli boyutu ise aile, anne-baba, akrabalık gibi insanlığın temeli sayılabilecek ilişkilerin sonu olabileceğinden hareketle ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini ifade eder.

    Son bölümde geleceğin beklentileri üzerinde duran yazar, yirmi birinci yüzyılda İslam başlığı altında İslam’ın, özünde bütün farklı boyutlarıyla birlikte bir yaşam dini oluşuna dikkatleri çeker. İnsanı, İslam öğretileri çerçevesinde çizdiği formül olan “üç çember” ile izah eder. Bu formülü, insanın kendisiyle, Allah’la ve varlıkla olan bağı diye niteler. Konunun devamında insanın iki yönlü oluşunu yani beden ruh dengesini anlatır. Allah’ın temel emirlerinden olan ilmin farziyetine ittibası ile gerçekleşecek olan. İnsanın şerefli kılınışı, manasını bulacaktır. Yazar eseri modern çağda dinlerin rolü konusuyla bitirir. Bu konuda bütün dinlerin ortak görüşlerini şu şekilde sıralar: 1. Ailenin korunması, 2. Savaşların durdurulması, 3. Zulümlerin durması ve 4. Bağnazlığın ortadan kaldırılması.

    Yazar eserinde, İnsanlık ve İslam âleminin temel problemlerini ele aldığı yılların güncel meseleleri ışığında yorumlamaya ve çözüm yolları sunmaya çalışmıştır. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, eserde öne sürülen bazı çözüm önerileri şimdinin değerleri karşısında hükmünü yitirecek kadar zamana yenilmiştir. Yine de bundan yaklaşık yirmi sene önce yazarın ele aldığı problemlerin aynen devam ettiğini de üzülerek ifade etmek zorundayız. Ümit ederiz ki bu fikri gayretler pratiğe de yansır ve istikbaldeki nesiller özellikle İslam âlemini kuşatan karabulutlar yerine aydınlık günlere gözlerini açarlar.                      
  • "Yaşadığın çağın seni kurban etmesine izin verme. Bizi çökertecek olan, yaşadığımız dönem olmadığı gibi, toplam da değil. Suçu topluma atarsan o zaman çözümü toplamda ararsın."
    Tom Robbins
    Sayfa 126 - Ayrıntı
  • Tanrılar tasarlamanın kendi başına ille de, gözümüzde canlandırmaktan bir an bile vazgeçmememiz gereken böyle bir düş gücü bozulumuna yol açmayacağı, tanrılar yaratmanın Avrupa’nın son birkaç bin yılının ustalıkla sergilemiş olduğu insanın kendini çarmıha germesinden ve kendini karalamasından daha asil yolları olduğu, - bunlar, insanın içindeki hayvanın kendi kendini paralamadığı, kendine karşı azgınlaşmadığı, kendini tanrısallaşmış hissettiği asil ve başına buyruk insanların yansıması olan o Yunan tanrılarına her göz atışta hala doğrulanabiliyor neyse ki! Bu Yunanlılar, çok uzun bir süre, tam da “vicdan rahatsızlığı”ndan uzak durabilmek, ruh özgürlüklerinin tadını çıkarabilmek için kullandılar tanrılarını: Hıristiyanlığın kendi Tanrı’sını kullandığının tersine bir anlayışla yani. Görkemli ve aslanlar kadar cesur bu çocuk ruhlular, çok ileri gittiler bu konuda; Homeros’un Zeus’u gibi bir yetke bile çok kolaya kaçtıklarını ima ediyor onlara zaman zaman. “Hayret!”, diyor bir keresinde - söz konusu mesele Aigisthos’un meselesidir ve çok vahim bir meseledir -

    “Hayret, ne de çok yakınıyor ölümlüler tanrılardan!
    sadece bizden geliyormuş kötülükler; oysa onlar kendileri
    yaratıyorlar akılsızlıklarıyla, üstelik yazgıya da ters düşerek, kendilerine felaketi.”

    “Ne diye insanlar tanrılardan bilir birçok şeyi!
    Sanırlar bütün belalar bizden gelir,
    oysa kaderin dışında acı yığar başlarına
    kendi kendileri, kendi taşkınlıkları,”

    Ama hem duyuluyor hem de görülüyor ki, Olimposlu bu seyirci ve yargıç da bu yüzden onlara öfkelenmekten ve onlar hakkında kötü düşünmekten çok uzak: “ne de aptallar!” diye düşünüyor ölümlülerin cürümleri karşısında, - “aptallık”, “akılsızlık”, bir parça “kafadan sakatlık”; bu kadarını, bir sürü berbatlığın ve felaketin nedeni olarak, en güçlü ve en cesur çağın Yunanlıları da kabullendiler kendilerinde: - aptallık, günah değil! anlıyor musunuz bunu siz?.. Bu kafadan sakatlık bir sorundu gerçi - “sahi, nasıl mümkün oluyor bu? nereden gelmiş olabilir bizlerin, biz soylu kökün, talihin, gelişmişliğin, en nezih çevrenin, asaletin, erdemin insanlarının kafasına?” - asil Yunanlı, benzerlerinden birinin bulaşmış olduğu ve kendisinin kavrayamadığı her vahşet ve cürüm karşısında böyle sormuştur kendine yüzyıllar boyu. En sonunda da, “onu bir Tanrı baştan çıkarmış olsa gerek,” demiştir kendi kendine başını iki yana sallayarak... Yunanlılar için tipik bir çözüm yoludur bu... Böylece Tanrılar o zamanlarda, insanı belirli bir dereceye kadar kötüde de aklamaya yaramış, kötünün kaynağı olarak kullanılmışlardır - o zamanlarda cezayı değil, daha asil olduğu üzere suçu üstlenmişlerdir...
  • Dava Kafkanın en önemli eseri diyebiliriz.
    İlk cümlelerini okumaya başladıktan itibaren birey de derin merak uyandıran daha sonra "neydi lan bu adamın suçu dedirtip dumur eden " kitaptır.
    Aslında olan dava,değerlerimizin davasıdır.
    Bir varoluş kavgasıdır.
    Asıl dava her sabah uyanıp bize verilmiş sınırların biraz daha daraltılışına şahit olmaktadır.
    Fikirlerimizin hor görüldüğü korkunun egemen olduğu çağın davasıdır.
    Kafka içinde olduğumuz dünyayı yıllar önceden tasvirleyip içinde olduğumuz içsel sıkıntıyı itilmişliği gene kendine has karanlık yanıyla göstermiştir.