• Her ortamın insanı etkileyen ve içine alan farklı bir havası var. Bu havayı en kestirme ifadesiyle iktisadî anlamda “fayda”ya dönüştürmek mümkün. Ortamına göre okunacak bir kitaptan elde edilecek haz, hedonist saplantılara taş çıkartacak cinsten olabilir. Kitabı boş zamanlarında okunacak, tüketime tâbi bir meta olarak düşünen kişilere aşağıda söylediklerim saçma gelecektir. Onun için bu satırlar, kitap okumayı hobiden öte psikolojik bir gereklilik haline getiren, bir nevi taklitle başlayıp tahkikte karar kılan kitap âşıkları için yazılmıştır.

    Bazı kitaplar vardır ki zihin haritamızda işaret taşları olarak yer etmişlerdir. Ya da birer mihenk taşı olarak sonraki okumalarımıza yol gösterici olmuşlardır. Bazı kitaplar da hayal dünyamızı besleyen, hayal dünyamızdan reel dünyamıza doğru mutluluk, umut, sevgi gibi duyguları harekete geçiren özelliklere sahiptir. Aşağıda, kişisel deneyimlerden yola çıkarak, bunlardan sadece birkaçı siz okuyucular için sayıldı.

    Yolculuk esnasında yolu kısaltan kitaplar var

    Şehirlerarası bir otobüsün şoförün ense kökü diye tabir edilen ön sırasında oturmuş, yağmurlu bir havada yolculuk ediyorsunuz. Şoförün kendisine özel olarak açtığı radyodan türküler hafifçe kulağınıza çalınıyor, ön camda sileceklerin hareketleriyle birlikte yolu izlemekten sıkıldınız ve kitap okumak istediniz. İşte tam burada okunabilecek kitap Ali Çolak’ın Günlük Güneşlik Şarkılar veya Mavisini Yitirmiş Yaşamak kitaplarıdır. Eğer aynı ambiyans içerisinde ama arka sıralarda oturuyorsanız Ahmet Turan Alkan'ın Üç Noktanın Söylediği ve Yatağına Kırgın Irmaklar size yardımcı olacaktır. Bu kitapları okudukça yolculuk, gurbet, gariplik duygularıyla yer yer hüzünleneceksiniz, nostaljik duygulara dalıp da eskiye ait tespitleri bizzat yaşamış olduklarınızla özdeşleştirdikçe sevineceksiniz.

    Her iki yazara ait anılan kitapların ortak noktası deneme türünün en nadide ürünlerinden olmasıdır. Deneme türünün iddiasızlığı içerisinde kendinize yer edinmeniz neticesinde yolculuğun tadına varacak, belki de seyr-i sülükünüze ilk adımlar niteliğinde tefekküre dalacaksınız. Tasavvuf ehlinin uzun ve hiç bitmez seyahatleri meşhurdur. Seyahat tasavvufta seyr-i sülükün önemli bir parçası olarak kabul ediliyordu. Siz de seyahatlerinize böyle anlamlar yüklemek istiyorsanız Filibeli'nin Amak-ı Hayal'ini okumalısınız. Ya da esasında bir yolculuğu anlatan Attar’ın Mantık-ut Tayr’ını okuyarak yolculuğunuzu daha bir anlamlandırabilirsiniz.

    Bahsettiğim ambiansı yakalayamadınız, sıradan bir yolculuk yapmaktasınız ve sadece can sıkıntısını gidermek, mesafeleri kısaltmak derdindeyseniz Türkçe yazan yazarlara ait romanları okumalısınız. Tarık Buğra işte şu anda tam size göre olabilir. Firavun İmanı, Dönemeçte ya da Küçük Ağa olabilir. Yolculuğunuz dağlardan, ovalardan, bozkırlardan, köylerden geçtikçe bu romanların bu topraklardan fışkıran birer hudayinabit gibi size verilen birer nimet olduğuna şükredeceksiniz.

    Kafede arkadaşını beklerken neyi okuyabilirsin?

    Bir kafede oturmuş, belli bir zamanın dolmasını bekliyorsanız yapabileceğiniz en güzel şey kitap okumaktır. Ancak kafeler günümüzde daha çok buluşma ve muhabbet alanlarıdır. Bu sosyal alanda tek başına kitabına gömülmüş, dış dünyayla bağlantıları kesik bir insan imajı sizi rahatsız etmemeli. Bu nedenle de kitap okurken dışarıdan nasıl göründüğünüzü pek kafaya takmayın. Genel olarak popüler tüketime tâbi diye tabir edilen kitaplardan uzak durun. Nasıl ki günümüzde gıda sektörüne daha albenili, daha dayanıklı olması için birçok yapay ve sağlığa zararlı katkılarda bulunuluyorsa, aynı şekilde de daha kolay okunsun, dikkat çeksin, hoşça vakit geçirmeye sebep olsun diye bazı kitaplara da bu şekilde yapay ve bünyemize iyi gelmeyecek katkı maddeleri eklenebiliyor. Bu açıdan uyarıda bulunmakta fayda var.

    Kafede beklerken okunabilecek en ideal kitaplar Mustafa Kutlu'nun kitaplarıdır. Beklediğiniz arkadaşınız veya doldurmak istediğiniz zamana göre Kutlu kitaplarından birini bitirmeniz işten bile değil. Kutlu kitaplarının okunması kolaydır, yer çekimine fazla dirençli olmayan hikâyelerdir. Okuduktan sonra içinizde tatlı bir ağırlık hissedeceksiniz ve kitaptan alacağınız haz okurken değil, kitabı bitirdikten sonra ortaya çıkacaktır. Sadelikten nasıl bir güzellik ortaya çıkacağının kanıtıdır Kutlu kitapları.

    Soğuk bir kış günü içimizi şiir ısıtır

    Soğuk bir kış günü evin en sıcak köşesine sinmiş, buğusu üzerinde taze bir çay eşliğinde okunabilecek en güzel kitap şiir kitaplarıdır. Şiir tamamen zevk meselesidir ki Türkçe şiir olması, çeviri şiir olmaması kaydıyla her türlü şiir okunur. Ama benim tercihim ilk planda Sezai Karakoç olurdu. Üstadın her şiiri Diriliş neslinin yoluna döşenmiş bir taş gibidir. Üstadı yeterince tanıyabilmişseniz bu şiirler size yürüyebileceğiniz bir yol olacaktır. Yine bir diğer şiir üstadı Arif Nihat Asya da şiirleriyle içinize sevinç ve coşku salacaktır.

    Yeniden kendine çağıran kitaplar da var

    Cemil Meriç’in Bu Ülke'si, Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye'si sessiz ortamlarda defalarca okunacak ve altı çizilecek kitapların başında gelir. Bu kitaplar aslında zihnî bir yolculuğa çıkacak “bizim dünyanın” insanlarının ilk okuyacakları kitaplardandır bunlar. Ancak özellikle bu iki kitabı ayrı yere koymak gerekir. Gördüğü rüyadaki hazineyi arayan bir nevi simyacı gibi bu kitaplardan sonra geniş ve uzun bir okuma serüvenine çıkıp gezdikten sonra o rüyayı gördüğünüz noktaya gelip asıl hazinenin rüyayı gördüğünüz noktada olduğunu anlayacaksınız. Dolayısıyla bu iki kitabı da okuyup, gerekli yerlerini çizip notlar aldıktan sonra sakın kimseye vermeye kalkmayın. Birkaç yıl sonra tekrar dönüp aynı kitapları yeniden okumak isteyeceğinize sizi temin edebilirim.

    Arkadaşlarla birlikte okuyacağımız kitapları iyi seçmeliyiz

    Arkadaş ortamlarında toplu olarak tek bir kitap okuyup ona yoğunlaşmak şimdiki zaman çekiminde çok zor karşılaşılan bir durumdur. Maalesef benim böyle ortamlar konusunda deneyimim son derece sınırlı. Ama hep hayalini kurduğum bu ortamlarda okunması gereken başlıca kitaplar sayabilirim. İlk aklıma gelen Sezai Karakoç’un Diriliş Neslinin Amentüsü ve Aliya İzzetbegoviç'in Doğu ve Batı Arasında İslam kitaplarıdır. Toplu okuma ve satır satır beyin fırtınalarında yelkenini doldurarak yol alma, sizi istediğiniz zihnî aşamaları kat etme konusunda tatmin edecektir.

    Tatillerde okunacak kitaplar bir yorgunluk vesilesi olmamalı

    Tatillerde kitap okuma herkesin en çok istediği ama en çok da zorlandığı bir eylemdir. Tatillerde ele alınan kitaplar son sayfasını bulamadan çoğu zaman bir kenara bırakıverilir. Bunun için tatilde kitap okumanın hazzını ve kitap bitirmenin mutluluğunu yaşayabilmek için çok dikkatli davranılmalıdır. Rastgele alınacak kitapların sonu hüsranla neticelenebilir. Tatilde kitap okuma, tatil anlayışı yıllık yorgunluğunu tembellikle daha da pekiştirerek bedenî yorgunluğun yanına zihnî yılgınlığı eklemek olanlar için değil de, tatiline hareket katmak isteyen, beyin hücreleriyle birlikte tüm varlığında yeni bir dinamizm kazanmak isteyenlerin şiarıdır. Tarihseverler için Yılmaz Öztuna’nın Türk Tarihinden Portreler tatil için ideal olabilir. Ya da Mustafa Armağan’ın kitaplarından konusuna göre seçilecek bir kitap gerçek bir tatili kolaylaştırabilir.

    Beyni zorlayacak kitaplar

    Bazı kitaplar vardır ki okunduğunda dolduğunuzu ve artık eski kendiniz olmadığınızı hissettirir. Yoğundur, ağırdır ama kesinlikle anlaşılmaz değildir. Bu tür kitaplar her daim yeni bakış açıları kazandırma, bilmediklerini öğretme yörüngeli kitaplardır ve okuyucuyu asla pişman etmez.

    Beyni zorlayacak kitaplara iki örnek vereceğim. Birincisi bir döneme damgasını vurmuş ve bir nesli olgunlaştırmış kitapların başında bulunan Rene Guenon üstadın Modern Dünyanın Bunalımı kitabıdır. Bu kitap kendimizi ve modern dünyayı anlamamız için çok önemli bir kılavuzdur. Bu kitap bir bunalım öyküsü değildir, bunalımdan çıkışın yol haritasıdır aslında. Bu kitabı okuduktan sonra beyniniz yeterince zorlanacak ve hâlâ beyninizde mecal kaldıysa üzerine Fritjof Capra’nın Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası da muhteşem olacaktır. Mustafa Armağan'ın nefis tercümesi ile zihnî bir jimnastik yapmak beyninize iyi gelecek ve beyninizde yeni kıvrımlara yol açacaktır.

    Erkan Kurak
  • Sabah, buğulu bir ayna gibi, keskinliği dağılmış bütün bakışları, gizliyor benden...

    Annem...Kederliyken bile dizlerinin bağı çözülecek kadar telaşla koşturan, sırtında ki tere gözyaşlarını gizleyen, çaresizliğin vahşi dizginlerini soylu sabrına bağlamış, itaatkâr ve merhametli...Annem kalbimin imdat sesi...Zeytini, peyniri, ekmeği güzelleştiren elleri, titriyor çay bardaklarını tabaklara dizerken.

    Omuzları her zamankinden daha ağır, bakışları nemli, sesi bir ağıtın ilk cümlesi...

    Fısıltılar eşliğinde kahvaltı edildi, köşelerde karanlık insan kümeleri, ağır bir sessizlik, hava da çürüyen vicdan cesetleri, nefeslerde kanlı bir ayinin uğultulu kükremesi...Biryerlerde bazı şehirler yıkılıyor olmalı, bir yerlerde bir anne uykulu sesiyle ördüğü saçlarına kaderinden tozlar, sanrılı çığlıklar iliştiriyor, ansızın sevinsek nöbetleri diniyor olmalı...

    Abim, kolumdan hışımla kavradı, çekiştire çekiştire evin avlusuna, beş taş oynadığımız, mızıkçılık edip ağladığımız, çamurdan evler yağtığımız bahçeye ve sonunda harmanın ıslığını yitirmiş rüzgârına savurdu beni.Evet o seçilmişti, ömrüne bir uçurumun destanını! alnının akıyla yazmak için..."Git ve sana düşeni yap!." denilmişti.Bana baktığında içi titreyen, sen benim dağ çiçeğimsin dediği, beyaz güvercini önce yaralayıp, sonra gökyüzüne salmak için...O seçilmişti.

    Hiç itiraz etmedim, düştüm ardına... Elimde ki taşı iyice kavradım ve biraz ölüm korkusunun dışında hiçbir tereddüt belirtisi yoktu yüzümde...

    Yanımızdan geçen sürünün çıngırakları bir kaç dakika tırmaladı sessizliği, bütün sesler sussun istiyordum,sadece rüzgâr ve yaprak hışırtıları...Yokuşu tırmanırken hızlanan nefeslerimiz, güneşin perdelediği kirpiklerimiz ve boğazımda dayanılmaz bir yanma hissi...

    Uçurumun kenarına gelince, bütün sabah tuttuğum gözyaşlarım, sarsılarak ve hıçkırarak boşaldı, dizlerimin üstüne çöktüm.Abim toprağa bakıyordu.Abim toprağın derinliklerinde, ruhumdan yükselen ahların beslendiği ilk çığlığı arıyordu.Şimdi biri çıksa bunun bir kâbus olduğunu söylese, o toprağa sarılıp dövünerek ağlardı.

    Susuyordu, Onun suskunluğu beni ölümümden daha çok ürkütüyordu.Benden sonra kendine de kıyacak diye ödüm kopuyordu.

    "Abi" dedim hıçkırarak, benden sonra kendine de kıymayacaksın değil mi?

    "Bacım" dedi.Ağlamaktan kızarmış gözleriyle beni incitmekten ölesiye korkarak ama bu ses annemin çaresizliğine çok benziyordu...

    Sözünü kestim.
    "Birgün bana yaralı bir güvercin getirmiştin.Al sana fırsat, bu hastayı sana getirdim doktor hanım, göster hünerini demiştin.Kanayan bacağından tutunca, hops evvelâ hastayı incitmeyelim, doğru ilk yardım, değince gülüşmüştük.Koşup nineme götürmüştüm güvercini, hemen bir merhem sürüp çıta ile bağlamıştı kırılan bacağını. Ömrümün en güzel günüydü..."

    Bu sözlerim onun acısını birkaç saniye dindirmişti.Sonra yeniden hıçkırarak cebinden çıkardığı namluyu bana doğrulttu.

    "Dur!.. Dedim.Sana birşey vereceğim.Elimde ki beyaz taşı ona uzattım.Hatırlıyor musun ilkokulda öğretmenim taş kolleksiyonu yapan küçük bir kızı anlatan bir hikaye okumuştu, ben de abi, deniz kıyısında binlerce farklı renkte taş varmış, benim de rengarenk taşlarım olsaydı keşke dedim.Sen de beni mutlu etmek için topladığın taşları, sulu boyayla rengarenk boyamıştın, içlerinden beyaz olanı hep yanımda taşıdım ve o gün de benim en mutlu günümdü.En mutlu günlerim hep senin emeğindir abi.Neolur geri çevirme son isteğimi, bu suçlulukla yaşamanı istemiyorum.Ben kendimi uçurumdan atacağım, havaya birkaç el ateş et ve dön köye..."

    Abim, perişan olmuştu, namluyu indirdi, daha fazla dayanamadı ve dizlerinin üstüne çöktü.

    Kararlılıkla ayağa fırladım, yüzümü uçuruma döndüm ve yürümeye başladım...Kulağımda annemin türküleri vardı.Ve neşe ile koşup cıvıldadığımız dağlar, kekik kokuları, kollarımı açtım ve kendimi boşluğa bıraktım.

    Toprağa doğru yuvarlandım, bir el belimden kavrayıp beni tutmuştu ve var gücüyle savurmuştu.Abim ellerimi, toz içinde kalmış yüzümü hıçkırarak öpüyor ve bağırıyordu.

    Sesi bir dağdan diğerine çarparak büyüyordu,
    "Beyaz güvercin kurtuldu...
    Beyaz güvercin kurtuldu!.."
  • İnmiş perde, kimseler bilmez,
    Gölgeler ki; dirhem sır vermez,
    Akıl ermez, kelam yetmez.
    Sen anlamadın, ben anlatamadım.
    Sevdadır bu, ebed de bitmez...

    Hep uzaktan seyrettim,
    Hep ara'lıktan.!
    Palandan,
    Bu koca dağdan...
    De heyy! Vazgeçtim bu yazdan,
    Ümidim, sadece kara kış'tan...

    Dağ eteğinde nazlı duruşunu,
    Başını eğmeyen zirveni seyrettim.
    Bir elimde Güneş,
    Pir elimi, başka alemlere tutsak ettim.
    Halimi burkan düşler,
    Mahallinde, siretime e'yer ettim.

    Sükûtu ikrar verip, leb-i deryaya,
    Barışı kuşanmayan, mihnetimi seyrettim.
    Sağımda, ah amansız felek,
    Sözsüz  sûretime bir yer ettim.
    Solumda sancıyan iki yürek,
    Mekansız mabedi, terk-i diyar ettim.

    Özünde heybetini, yürekte servetini,
    Gözünde sekmeyen cilvesini seyrettim..
    Ağ/yar'ında bilinmeyen,
    Kadim bir aşkı, tac ettim.
    Kabrinde bekleyen kadını,
    Cismim içre Cân ettim...

    Kendimden kalan ölü vakitleri,
    Kaybettiğini arayan, bir kul seyrettim.
    Sığ sularda bulduklarımı,
    Amansız deryada ziyan ettim.
    Batıp gidenlerde aradım,
    Hicreti kendime zarur- i farz ettim...

    Sönen ışığa sığındım.
    Nazargâhımda el açan, duayı seyrettim.
    Bir lahzâ bela aradım,
    Haktan gelene, secde ettim.
    Gönlüm fukara, gözlerim âmâ,
    Zamanın gerisinde, düş'te alem ettim.

    Çıkmaz sokakları bilmeyen,
    Aşk ilminde, moloz şebekler seyrettim.
    Sessizliğin lehçesinde,
    Edeb' i; mihenk taşı ettim.
    Dünyalık nefsine uyup,
    Yazık ki; dirime veda ettim...


    Şahlık, dün'den arta kalan ârafa..
    Aşıklık benden tarafa..
    Hakkıyla aradım!
    Hep aynı son'un telaşında,
    Hiçlikle mayaladım toprağımı
    Ne umutlar, ne ahlar,
    Susuzdum, gözlerinde Kevseri seyrettim.

    Bir tas suya verdim bulduklarımı,
    Tereddüt etmedim.
    Bir kefen hatrına serdim kan/sızım,
    Can ipinde bir miktar dinledim.
    Ürkütmedim,
    Ağu'sunu
    Od'unu
    Su'yunu,
    Üç yudumda içen, er kişi seyrettim...

    Sarhoştum, muhaldi sana ulaşmak,
    Muhaldi kavuşmak,
    Makuldü arz-u hal,
    Kul'dum, hüsnâ-yı ahvâl...
    Her şey yerli yerinde,
    Yol aldım kendimce,
    Er(i)mek kolay değil, er 'olmayı seyrettim.

    Aşk bize, bu kadar yakışıyorken,
    Hissiyatım gözlerimi yokluyorken,
    Neden bu kadar bî'çareyim..?
    Ezberletmeyecektik ruha firkati,
    Sadrından koptu baht-ı yâr..
    Ben'den
    Ve
    Sen'den
    Sessizce aralandım, kıyam'da bizi seyrettim...

    Keşkeler sokağını hüsranla arşınladım!
    Haddimi aştım, ölmüyor şeytan...
    Eman ver, emân!
    Nedâmet ipini kopardım cefadan,
    İçime bir sır üfledi,
    Sustum, gururlu dibazı seyrettim....

    O an sineme düştü ismin;
    İkindi serinliğinin Son beklentisi,
    Ey Sevgili'den Sevgili,
    Duy beni...
    Yek duâm,
    Edebin rahlesinde süruruna ram olmak,
    Gel ki; vaktin şahitliğini beşer'e sumak.
    Gün ki; göyermiş sadakatin demine,
    Haydi, ver elini elime
    Yum gözlerini, yum ki;
    Şâd olasın.
    Bin lutuf;
    Bil, nasıl da ikram...

    Ben beni bilmez iken,
    Aşk bana d'okundu.
    Aşk beni söyletti;
    " Beni seviyor musun..? "

    // Yusef Masadow //
  • Annemin sessiz geceleri için!

    Kaşan şehrindenim
    Fena sayılmaz halim,
    Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
    İğne ucu kadar da zevkim.
    Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
    Dostlar, akan sudan daha iyi

    Ve Allah, burada yakındadır,
    Şebboylar arasında, uzun çamın altında
    Suyun bilincinde,
    Bitkilerin kanununda.

    Ben müslümanım.
    Kıblem bir kırmızı güldür,
    Namazlığım bir pınar,
    Mührüm ışıktır,
    Ova seccadem.
    Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
    Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
    Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
    Namaz kaybolur taş görünür,
    Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
    Namaz kılarım ben.
    Otların tekbirinden sonra,
    Denizdeki dalganın kamedinden sonra
    Namaz kılarım.

    Kâbem su kıyısında,
    Kâbem akasyaların altındadır.
    Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
    Şehirden şehre gider.

    Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.

    Kaşan şehrindenim.
    İşim resim yapmaktır.
    Bazen bir kafas boyar,
    Size satarım.
    Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
    Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
    Bu bir hayal, bu bir hayal, …
    Biliyorum,
    Tuvalim cansızdır,
    İyi biliyorum,
    Çizdiğim havuz balıksızdır.

    Kaşan şehrindenim.
    Soyum belki
    Hint’de bir bitkiden gelir,
    Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
    Soyum belki de
    Buharalı bir fahişeden gelir.

    Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
    İki kardan önce
    Babam terastaki iki uykudan önce,
    Babam zamanlar önce ölmüştü.
    Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
    Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
    Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
    Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana.
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça? Babam ressamdı
    Saz yapar, saz çalardı.
    Üstelik iyi bir hattattı.

    Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
    Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
    Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
    Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
    Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
    Suyu felsefesiz içiyor,
    Dutu, bilgisiz topluyordum.

    Nar dalında yarıldığında,
    Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
    Çayırkuşu şakıdığında,
    Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
    Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
    Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
    Düşünce oyun oynardı.
    Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
    Sığırcıklarla dolu bir çınar.
    Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
    Bir kucak özgürlük idi,
    Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

    Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
    Kendi yükümü bağlayıp,
    Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
    Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

    Ben dünya misafirliğine gittim.
    Ben sıkıntı ovasına,
    Ben irfan bağına,
    Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
    Dinin basamaklarını çıktım.

    Şüphe sokağının sonuna kadar,
    Gönül doygunluğunun serin havasına,
    Islak sevda akşamına kadar.
    Ben birini görmeye gittim,
    Aşkın öbür ucuna
    Gittim, gittim kadına kadar,
    Lezzet ışığına kadar,
    Tutkunun sessizliğine,
    Yalnızlığın kanat sesine kadar.

    Yer üstünde neler gördüm:
    Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
    Kapısız bir kafes gördüm,
    İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
    Bir merdiven gördüm,
    Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
    Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
    Öğle, onların sofrasında ekmekti,
    Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
    Sıcak sevda kâsesiydi.

    Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
    Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
    Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

    Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
    Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
    “Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

    Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

    Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
    Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
    Müze gördüm yeşillikten uzak,
    Cami gördüm sudan uzak.
    Umutsuz bir fakih gördüm,
    Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

    Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
    Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
    Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

    Aydınlık götüren bir tren gördüm,
    Fıkıh götüren bir tren gördüm,
    Nasıl da yavaş gidiyordu.
    Siyaset götüren bir tren gördüm,
    (ne de boş gidiyordu)
    Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
    bir tren gördüm,
    ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
    Penceresinden toprak göründü;
    Hüthüt kuşunun tepeliği,
    Kelebek kanatlarının benekleri,
    Kurbağanın havuzdaki aksi,
    Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.

    Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.

    Ve güneşin ergenliği,
    Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

    Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
    Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
    Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
    Ve hayat matematiğinin anlamına
    Basamaklar aydınlanmanın damına,
    Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

    Aşağıda, annem,
    Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

    Şehir görünüyordu:
    Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
    Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
    Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
    İki yasemin ağacı arasına,
    Salıncak kuruyordu bir şair,
    Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
    Bir diğeri erik çekirdeğini,
    Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
    Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.

    Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

    Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
    At, arabacının uykusuna hasret,
    Arabacı ölüme hasret.

    Aşk göründü, dalga göründü.
    Kar göründü, dostluk göründü.
    Kelime göründü.
    Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
    Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
    Hayatın rutubetli tarafı.
    Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
    Kadın sokağında serserilik mevsimi.
    Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

    Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

    Tohumun çiçeğe,
    Sarmaşığın evden eve,
    Ayın, havuza yolculuğu,
    Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
    Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
    Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
    Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
    Sözün ardında geçen hadise.

    Bir pencere ile ışığın savaşı.
    Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
    Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
    Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
    Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
    “Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
    Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
    Alın ile soğuk mührün savaşı.

    Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
    Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
    Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
    Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
    Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
    Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

    Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
    Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
    Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
    Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
    Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

    Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
    Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
    Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
    Ayışığının katli, neonların emriyle,
    Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
    Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

    Yeryüzü tümüyle belirdi:
    Yunan sokağında düzen gidiyordu.
    Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
    Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
    Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
    Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
    Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

    Halklar gördüm.
    Şehirler gördüm.
    Ovalar, dağlar gördüm.
    Suyu gördüm, toprağı gördüm.
    Işık ve karanlık gördüm.
    Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
    Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
    Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.

    Kaşan şehrindenim
    Ama, benim şehrim değil Kaşan.
    Benim şehrim kayboldu.
    Telaşla ve pür heyecan,
    Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

    Ben bu evde,
    Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
    Bahçenin nefesini duyuyorum.
    Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
    Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
    Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
    Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
    Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
    Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
    Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
    Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

    Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
    Ve damardaki kan kanununun
    Ayak sesini duyuyorum.
    Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
    Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
    Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
    Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
    Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
    Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
    Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
    Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
    Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
    Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
    Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
    Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.

    Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
    Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
    Suyun ıslak kaderine,
    Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

    Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
    Benim ruhum, gençtir.
    Ruhum bazen heyecandan kekeler,
    Benim ruhum, işsizdir:
    Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
    Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

    Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
    Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
    Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
    Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
    Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

    Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
    Bir saksı gibi, yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
    Bir sepet dolusu meyva gibi,
    Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
    Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
    Deniz kenarında bir bina gibi,
    Ebedi dalgalardan endişeliyim.

    İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
    İstediğin kadar çoğalma.

    Ben bir elmayla hoşnutum,
    Ve bir papatyanın kokusundan.
    Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
    Bir balon patlasa, gülmüyorum,
    Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
    Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
    Toy kuşunun karnındaki renkleri,
    Dağ keçisinin ayak izlerini.
    Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
    Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
    Şahin ne zaman ölür,
    Çölün uykusunda ay nedir,
    Tutku sapındaki ölüm.
    Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

    Yaşam hoş bir adettir,
    Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
    Aşk kadar sıçrayabilir,
    Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
    Unutulacak bir şey değildir.
    Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
    Yaşam turfanda siyah incirdir,
    Yazın ağzında buruk bir tat.
    Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
    Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
    Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
    Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
    Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
    Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
    Ayın yalnızlığına dokunuş,
    Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

    Yaşam bir tabak yıkamaktır.

    Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
    Yaşam aynanın “karesi”dir.
    Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
    Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
    Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

    Nerede olursam olayım
    Gökyüzü benimdir.
    Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
    Ne önemi var
    Bazen büyürse
    Gurbetin mantarları? Bilmiyorum, neden
    “At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
    Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
    Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
    Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
    Kelimeleri yıkamalı.
    Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.

    Şemsiyeleri kapatmalı.
    Yağmur altında yürümeli.
    Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
    Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
    Dostu yağmur altında görmeli.
    Aşkı yağmur altında aramalı.
    Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
    Yağmur altında oyun oynamalı.
    Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
    Yaşam sürekli ıslanmaktır.
    Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.

    Çıkaralım giysileri:
    Suya bir adım var.

    Aydınlığı tadalım.
    Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
    Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
    Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
    Bağbozumunu tadalım.
    Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
    Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
    Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
    Yoksun olduğunu sanmayalım.

    Sepeti getirelim
    Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

    Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
    Her sözün başında bir fidan,
    İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.

    İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
    Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
    Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
    Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
    Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
    Ve eğer solucanlar öldüyse,
    Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
    Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
    Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
    Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
    Ve mercandan önce
    Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

    Ve nerdeyiz diye sormayalım,
    Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

    Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
    Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
    Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
    Diye sormayalım.

    Geçmiş artık canlı değil.
    Geçmişte kuş şakımıyor.
    Geçmişte rüzgâr esmiyor.
    Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
    Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
    Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
    Geçmiş dalganın hatırasında,
    Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

    Deniz kıyısına gidelim,
    Sulara ağ atalım,
    Suların tazeliğini çekelim.

    Yerden bir çakıl taşı alıp,
    Varolmanın ağırlığını hissedelim.

    Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
    (Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
    Elimin melekler katına eriştiğini,
    İspinozun daha iyi öttüğünü.
    Ayağımdaki yara,
    Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
    Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
    Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)
    Ve ölümden korkmayalım,
    (ölüm güvercinin sonu değildir.)
    Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
    Ölüm akasyanın aklından geçer.
    Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
    Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
    Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
    Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
    Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
    Ölüm bazen reyhan koparır.
    Ölüm bazen votka içer.
    Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
    Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
    Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.

    Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
    Yüzüne kapıyı kapatmayalım.

    Perdeyi açalım:
    Bırakalım duygular soluk alsın.
    Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
    Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
    Yalınayak mevsimlerin peşinde,
    Çiçeklerin üstünde uçsun.
    Bırakalım yalnızlık,
    Türkü söylesin,
    Birşeyler yazsın,
    Sokaklara çıksın.

    İçten olalım.
    İçten olalım,
    Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

    Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
    Bizim işimiz belki de:
    Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
    Bilimin ötesine çadır kuralım,
    Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
    Sofraya oturalım,
    Sabah güneş doğarken doğalım,
    Heyecanları serbest bırakalım,
    Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
    Anlamını tazeleyelim,
    Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
    İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
    Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
    Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
    Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
    Yükseltelim,
    Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.

    Bizim işimiz belki de,
    Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
    Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.

    [Sohrab Sepehri / Suyun Ayak Sesi]