Özne-nesne ikiliği deyince aklımıza Descartes'ın öne sürdüğü, ayrı dünyalara ait olan, bilen özne ve bilinen nesne arasındaki tek yönlü ilişki geliyor. Oysa anne-çocuk ilişkisini ya da daha genel olarak anne-dünya ilişkisini "özne anne"nin bakış açısından kurgulayınca ortaya bambaşka bir resim çıkıyor. Öznenin temel kimliğinin ve bunun getirdiği ruh halinin nesnelerle kurduğu ilişkide nasıl da belirleyici olduğunu fark ediyoruz. Bu durum sanki "elinde çekiç olan biri, her şeyi çivi olarak görür" sözünde anlatılana benziyor. Elinde bebeğini tutan, onu emziren, onun gözlerinin içine bakıp, çıkardığı ilk sesleri dinlerken mest olan biri artık hiç kimseye kötülük yapamaz, küçük hesaplarla uğraşmaz, ülkesine barışın gelmesi konusunda kayıtsız kalamaz gibime geliyor.
Sayfa 120·Kitabı okuyor
Sevinçlerle hüzünler el ele vermiş, bir örsle çekiç arasında sıkışmış gibi. Hep bir çekişme, hep bir ayrılık.
Sayfa 81·Kitabı okuyor
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
... Yani kemiksiz dilimden çıkan sözlere itibar etme, aşkımızı örs-çekiç-üzenginin yanlış koordi- nasyonuna mahkûm etme, ben barışmak istiyorum Osman...
Sayfa 15 - İletişim·Kitabı okudu
“Ben şu dünyada bir demir gibi sertleştim. Zorluklara katlanan, meşakkatler çeken, dövülen, ezilen, hakaretlere maruz kalan... Şu hayatın çekiç ağırlığı altında yıllarca dövüldüm, dövüle dövüle tava geldim.”
Sayfa 45·Kitabı okuyor
Alıntı
'İş avutur,' derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak! Gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. Çabasız. Ama biliyordu: Yetinemeyecekti. Başka şeyler gerekti. Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi.
Edebiyat
Akşam yemeğimi Nicole ve Adoum'la birlikte yiyorum. Nicole bizzat tanıdığı, çok yetenekli ve ünlü bir heykelhraştan bahsediyor. Heykelhraş, koskocaman bir atölyenin içinde etrafı çocuklarla çevrili olarak çalışırmış. Mahallenin bütün çocukları onun arkadaşıymış. Günün birinde belediye ona, şehrin meydanlarından birine dikmek için büyük bir at heykeli sipariş etmiş. Bir kamyon, devasa bir granit bloğu onun atölyesine getirmiş. Heykeltıraş bir merdivene çıkıp çekiç ve keskiyle taşı yontmaya başlamış. Çocuklar onun çalışmasını izliyorlarmış. Derken çocuklar tatillern geçirmek üzere dağlara ya da deniz kıyısına gitmişler. Geri döndüklerinde heykelhraş onlara atın bitmiş halini göstermiş. Çocuklardan biri, fal taşı gibi gözleriyle ona sormuş: "Peki ama... O taşın içinde bir at olduğunu nereden biliyordun?"