• O öğleden sonra boyunca havai fişekler yanmaya ve okulun her yanına yayılmaya devam etti. Özellikle çatapatlar hayli karışıklığa yol açtığı halde, diğer öğretmenler onlara pek aldırmıyormuş gibiydi.
    "Aman, aman," dedi Profesör McGonagall alaycı bir tavırla, ejherdalardan biri gümbürtüyle patlayıp alev kusup sınıfında süzülürken. "Miss Brown, bir zahmet Müdire Hanım'a koşup ona sınıfımızda kaçak bir havai fişek olduğunu haber verir misiniz?"
    Bunun sonucunda Profesör Umbridge, Müdireliği'nin ilk öğleden sonrasını, o olmaksızın sınıflarını havai fişeklerden kurtaramıyor gibi davranan öğretmenlerin çağrılarına cevap vermek için okulun o yanından bu yanına koşuşturarak geçirdi. Son zil çalıp da çantalarıyla Gryffindor Kulesi'ne giderken, Harry büyük memnuniyetle, saçı başı kararmış ve isten kararmış bir Umbridge'in terli bir yüzle sendeleyerek Profesör Flitwick'in sınıfından çıktığını gördü.
    "Çok teşekkür ederim, Profesör!" diyordu Profesör Flitwick, o cikleyen küçük sesiyle. "O maytaplardan ben de kurtulabilirdim tabii, ama *yetkili olup olmadığımdan emin değildim."
    Ağzı kulaklarında sırıtarak sınıfının kapısını Umb-rid-ge'in hırlayan yüzüne kapattı.
  • 303 syf.
    ·16 günde·9/10
    Sisifos Söyleni ve Yabancı ile birlikte Veba, Camus'nün absürt(uyumsuz,saçma) felsefesini anlattığı başyapıtlarından biridir. Ancak Veba, ikisinden de farklıdır. Ne Sisifos Söyleni kadar felsefi bir deneme ne de Yabancı kadar bireysel bir romandır. Absürt kavramı romanın her yerindedir ancak Sisifos Söyleni'ndeki kadar kanıtlanmaya veya açıklanmaya çalışılmaz ve Yabancı'daki Meursault'un yabancılığı bir insandan çıkıp bütün bir şehre yayılır.

    Ve Camus bizi yine aynı yola sokar. Oran Şehri ile bizi hayatın anlamını sorgulamaya itmiş, alışkanlıklarımızı kırarak huzurumuzu yerle bir etmiş ve din, dostluk, sevgi ile birlikte birkaç kavramı daha farklı bir gözle incelemiş. Roman bittikten sonra siz de bir vebalı olacaksınız, uyumsuz mu demeliydim yoksa?

    Şu gerçekle başlayalım romana: Bir şeyler yıkılmadan önce bir şeyler yapılmış olmalıdır. Camus şehrin yapılmışlığını şöyle ifade ediyor:

    '' Burada yaşayanlar çok çalışırlar ancak hep zengin olmak amacıyla değil. Özellikle ticarete ilgi duyarlar ve onların deyişiyle, önce iş yapmakla ilgilenirler. Doğal olarak basit keyiflerden de zevk alırlar; kadınlardan, sinemadan ve deniz banyolarından hoşlanırlar. Ancak çok mantıklı olarak, bu zevkleri cumartesi akşamları ve pazar günlerine saklarlar çünkü haftanın tüm öteki günlerinde çok para kazanmaya çalışırlar.''
    ''Altı çizilmesi gereken, kentin ve yaşamın sıradan görünümüdür. İnsan, alışkanlıklarını edindikten sonra günlerini kolay geçirir. Kentimiz tam da alışkanlıklar için uygun bir yer olduğuna göre burada bundan iyisi can sağlığı denebilir.''

    Günümüzle kıyaslamak bir yana şehir tamamıyla sıradan ve alışkanlıklara boğulmuş bir şehirdir. Kitabın diğer kısımlarıyla birlikte şehrin tekdüzeliği göze fazlasıyla çarpar.

    Camus bu şehrin tekdüzeliğini bir veba salgınıyla bozmaya başlar. Burada şunu belirtmeliyim ki veba kitapta sadece bir hastalık değildir. Kitapta anlamını aşarak ölüm kavramına dönüşür. Ölüm karşısındaki parçalanma şöyle başlar:

    ''16 Nisan sabahı Doktor Bernard Rieux, muayenehanesinden çıktı ve sahanlığın ortasında ölü bir fareyle karşılaştı.''

    Bu artış şu şekilde devam eder:

    ''Ertesi gün, 17 Nisan, saat sekizde kapıcı geçerken doktoru durdurdu ve bütün suçu, koridorun ortasına üç ölü fare koyarak bu soğuk şakayı yapanlara yüklendi.''
    ''Ancak ertesi sabah, 18 Nisan'da, annesini gardan getiren doktor, Mösyö Michel'i daha çökmüş bir suratla buldu. Mahzenden tavan arasına on kadar fare merdivenlerde yatıyordu.''

    Sayfa 233'e geldiğimizde manzara şudur:

    ''Şurası gerçek, ölü sayısı her geçen gün bir artış göstermiyordu. Ama vebanın son derece rahat bir biçimde doruk noktaya yerleştiği ve günlük cinayetlerine iyi bir memura yakışacak bir düzenlilik ve güvenilirlik kazandırdığı düşünülebilirdi.''

    Camus işte bizi tam bu noktada yakalar. Bize şu soruları sorar: Ölümü hatırladıktan sonra hayatınızın anlamı hakkında ne düşüneceksiniz? Ölümü hatırladıktan sonra yaşama dair umut besleyecek misiniz? Ölümü hatırladıktan sonra hayatınızı nasıl yaşayacaksınız? Sevgiye, mutluluğa, dine, dostluklarınıza, ailenize kısaca soyut ve somut şeylere nasıl bir gözle bakacaksınız? Bu soruları ana karakterler üzerinden yanıtlar. Daha iyi anlamak için karakterlere göz atalım.

    Doktor Bernard Rieux: Bir doktor olduğu için fazlasıyla ölüm görmüştür. Bunun sonucunda artık ölümün kendisiyle doğrudan ilgilenmeyi bırakmış ve dolaylı olarak ilgilenmeye başlamıştır. O ölüme çözüm arayan biri haline gelmiştir.

    Tarrou: Karakter olarak ölümü yakından tanıyan biridir ve o da Rieux gibi artık ölümle doğrudan değil dolaylı olarak uğraşır. Ancak o ölüme çözümü ters taraftan arar, doğrudan ölümün olmamasını ister.

    Grand: Ölümü vebayla birlikte fark eder. Amacı bir kitap yazmaktır. Ancak kitabın sonunda öğreniriz ki sadece bir cümlesini yazabilmiştir. Aynı cümleyi sayfalarca yazmıştır. O bu cümlenin bağımlısıdır. Bu cümleyi kusursuz yapmak için her şeyini vermiştir. O ölümün içinde sınırları içindedir ve kendisini bir şeye adayarak ölümü çözmeye çalışır.

    Rambert: Kendisi bir gazetecidir. Kentten kaçmayı ister ve bunun nedenini aşık olduğu kadına ulaşmak olarak belirtir. O da Grand gibi ölümün sınırları içerisindedir. Ancak ölüme çözümünü ölümün dışındaki bir şeye bağlanarak oluşturur.

    Cottard: Cottard zaten ölecek biridir. Hatta kitabın başlarında kendini astığını öğreniriz. Ancak ipten kurtarılır ve devlet sınırları içerisinde bu amirliklere bildirilmesi gereken bir durumdur. Cottard kendi mevkisini, itibarını kaybetmek istemediği için ölünecekse hep birlikte ölürüz mantığıyla hareket eder. Vebanın tüm şehirde olmasından keyif alır. Ölüme çözümünü birlikte ölmek olarak verir.

    Rahip Paneloux: Kendisi bir din adamıdır ve kendisini tanrıya adamıştır. Ölüme bakışı farklı bir açıdandır. Ölümün getirdiği acıları tanrıya yakınlaşmak olarak ifade eder. Bundan şikayetçi olunmaması gerektiğini vurgular. Ölüme çözümünü ölümle bütün olmak olarak verir.

    Camus karakterlerle birlikte yukarıda verilen soruların hepsini cevaplar. Ve aslında bu cevap Sisifos Söyleni'nin romanlaştırılmış halidir. İnsan, geri düşeceğini bile bile kayayı yukarıya çıkarmakla lanetlenmiş Sisifos'tur. Veba'da da durum aynıdır ancak kelimeler farklıdır. İnsan, çözüleceğinden emin olmadığı bir hastalığa karşı savaşmakla yükümlüdür. Durum bu kadar umutsuzdur. Ancak burada Camus'nün şu sözleri akla getirilmelidir:

    ''Sisifos mutlu hayal edilmelidir.''

    Camus, bununla bir paralellik oluşturarak bize bu mutluluğu Veba'da bir dayanışma olarak verir. Kitabın sonuna kadar ana karakterlerin hepsi hayatı farklı görmesine rağmen ölüme karşı bir dayanışma içerisindedir. Ve bu tutum arka kapakta yazanları doğrular niteliktedir.

    ''Bu şiirde renkler alabildiğine koyu ancak yazarın sesi o denli umut doludur.''

    Kitabın sonunda Camus'nün felsefesine dair çok güzel bir ayrıntı buluyoruz. Anlatıcının Doktor Rieux olduğunu öğreniyoruz ve bunu güzel yapan kısım Rieux'nün kitap boyunca kendinden ayrı biriymiş gibi bahsetmesi. ''Ben, kendimin yabancısıyım.'' diye bağıran birinin kendini üçüncü tekil şahıstan anlatması kuşkusuz çok güzel.

    Aldığım notlardaki birçok yeri atlamama rağmen kendi açımdan yeterli bir inceleme yaptığımı düşünüyorum ve şunu yazarak incelememi bitiriyorum:

    ''Yabancı'' bir depresyonsa, ''Veba'' bu depresyona karşı alınabilecek en iyi antidepresandır.
  • Çin Başbakanı bir et pazarına resmî ziyarete gitmiş. Pazarı tertemiz ve çok düzenli olarak görmüş. Adamları ile gezerken rast gele bir kasabın tezgahına gelerek sohbet etmeye başlamış. Başbakan: etlerin fena değilmiş, işler nasıl gidiyor ? diye sormuş.
    Kasap: genelde iyidi ama bugün bir kilo bile satamadım;
    Başbakan: neden ?
    Kasap: siz ziyarete geldiğiniz için müşteriler pazara alınmadı;
    Başbakan: o zaman ben alayım, bana 4 kilo verir misiniz;
    Kasap: hayır satamam;
    Başbakan: neden satamıyorsun ? diye sormuş;
    Kasap: siz geleceksiniz diye tüm bıçaklarımızı topladılar,
    Başbakan: bıçak olmasa da olur, bana şu parçayı ver bakayım;
    Kasap: yine de satamam, demiş;
    Başbakan: yine ne oldu ? Neden satmıyorsun ?
    Kasap: çünkü ben kasap değilim, Silahlı Polis timinden bir askerim.
    Başbakan sinirli bir şekilde: git bana Polis Müdürünü çağır, demiş;
    Kasap: o da karşıda balık satıyor; diye cevap vermiş...:)
  • Şef Seattle, Paleolitik ahlakın son sözcülerinden biriydi. 1852 civarında ABD hükümeti ABD'nin yeni gelen halkı için kabilelerinden toprak satın almak isteğini belirtmişti. Şef Seattle'ın cevap mektubu harikuladeydi. Onun mektubu, gerçekten de tüm bu sayı mızın ahlakını ifade ediyor. "Washington'daki Başkan bize toprağımızı almak istediğim dair kelamını gönderiyor. Ama gökyüzünü nasıl alır ya da satarsınız? Toprağı? Bu fikir bize yabancı. Eğer havanın ferahlığının ve suyun ışıltısının sahibi biz değilsek onları nasıl satın alabilirsiniz? "Bu toprağın her parçası benim halkım için kutsaldır. Her parlayan çam iğnesi, her kumlu sahil, karanlık ormanların sisi, her çayır, her vızıl-dayan böcek. Hepsi de halkımın belleğinde ve deneyimlerinde kutsaldır. "Ağaçların damarlarında dolaşan özsuyu, kendi damarlarımızda dolaşan kan gibi biliriz. Biz dünyanın parçasıyız ve o da bizim parçamız. Koku saçan çiçekler kız kardeşlerimiz. Ayı, geyik ve büyük kartal erkek kardeşlerimiz. Taşlı doruklar, çayırlardaki sular, midillinin bedeninin ısısı ve insan hepsi de aynı ailedendir. "Nehirlerde parıldayarak akan su ve ırmaklar yalnızca su değil, atalarımızın kanıdır. Eğer size toprağımızı satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalısınız. Göllerin berrak sularındaki her yansıma, halkımın hayatındaki olayları ve hatıraları anlatır. Suyun mırıltısı, babamın babasının sesidir. "Nehirler kardeşimizdir. Susuzluğumuzu onlar giderir. Kanolarımızı onlar taşır ve çocuklarımızı onlar doyurur. Bu yüzden kardeşinize göstereceğiniz nezaketi nehirlere de göstermeniz gerekir. "Eğer size toprağımızı satarsak, havanın bizim için kıymetli olduğunu, ruhunu hayat verdiği tüm canlılarla paylaştığını hatırlayın. Büyükbabamıza ilk soluğunu veren rüzgar onun son nefesini de almıştır. Rüzgar çocuklarımıza da hayat ruhunu verir. Eğer size toprağımızı satarsak, insanın gidip çayır çiçeklerinin tatlandırdığı rüzgarı tadabileceği bir yer olarak onu ayrı ve kutsal tutmalısınız. "çocuklarınıza bizim kendi çocuklarımıza öğrettiğimizi öğreterek misiniz? Toprağın anamız olduğunu öğreterek misiniz? Toprağın başına ne gelirse toprağın çocuklarının hepsinin başına da o gelir. "Biz şunu biliriz: Toprak insana ait değildir, insan toprağa aittir. Her şey, hepimizi birleştiren kan gibi bağlantılıdır. Hayat ağını insan örmemiştir, o yalnızca onun içinde bir tutam ipliktir. Ağa her ne yapıyorsa kendisine de onu yapar. "Bildiğimiz bir şey daha: Bizim tanrımız sizin de tanrınızdır. Dünya onun için kıymetlidir ve dünyaya zarar vermek, onun yaratıcısına hakarettir. "Sizin kaderiniz bizim için bir gizem. Tüm bufalolar ölünce ne olacak? Tüm vahşi atlar evcilleştirilince ne olacak? Ormanın gizli köşeleri pek çok adamın kokusu ile dolu olduğunda ve olgunlaşmış tepelerin görüntüsü konuşan tellerden lekelerle kaplandığında ne olacak? Çalılıklar nerede olacak? Olmayacak! Kartal nerede olacak? Olmayacak! Hızlı midilliye ve avlanmaya elveda demek nedir? Yaşamın sona ermesi ve sağ kalmanın başlangıcıdır. "Kızılderililerin sonuncusu kırlarıyla birlikte yok olduğunda ve onun anıları yalnızca çayırın üzerinde dolaşan bir bulut olduğunda, bu kıyılar ve ormanlar hâlâ burada olacak mı? Hiç benim halkımdan kalan ruh olacak mı? "Biz bu toprağı yeni doğan bebeğin annesinin kalp arışını sevdiği gibi seviyoruz. Bu yüzden eğer size toprağımızı satarsak, onu bizim sevdiğimiz gibi sevip. Ona bizim baktığımız gibi bakın. Toprağın anısını onu aldığınızdaki gibi belleğinizde saklayın. Toprağı tüm çocuklar için koruyun, tıpkı Tanrı'nın hepimizi sevdiği gibi. "Biz nasıl toprağın parçasıysak, siz de parçasısınız. Bu toprak bizim için kıymetli. Sizin için de kıymetli. Şunu biliyoruz: Tek bir Tanrı var. İster Kızılderili olsun ister Beyazderili, hiçbir insan birbirinden ayrı olamaz. Sonuçta hepimiz kardeşin."
  • V E S İ K A L I Y Â R İ M
    Filmi Üzerine Bir Denemem

    Yolculuğumuz 1 Eylül 1940 tarihli Küllük Mecmuasında yayımlanan Tahattur isimli şiirle başlıyor. Şiiri Orhan Veli Temmuz 1940'da yazmıştır:
    ''Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigârın; / '' İki elin kanda olsa gel '' diyor / Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yârim ''

    Bu şiir, sadece bir sayı yayımlandıktan sonra 26.9.1940 tarihinde bir Emniyet Müdürü yazısıyla kapatılan Küllük Mecmuasının kapatılmasına neden olduğu söylenen şiirdir. O kadar ki, 1941'de 'Garip' adıyla yayımlanan kitaba isim arama sürecinde Orhan Veli'nin öncelikli tercihi yine bu ''Tahattur'' ismi olmuştur. Tahattur, 'hatırlama' demek. İmdi, bakın görün Orhan Veli kendi hatırladıkça bizlere neleri hatırlatacak!

    Bir şiirden, bir öyküye.. bir büyük şairden, bir büyük öykücüye geçelim. 9 Şubat 1947 tarihinde Yedigün Mecmuasında Sait Faik'in ''Menekşeli Vadi'' isimli bir öyküsü yayımlanır. İlk kez 1948'de basılan Lüzumsuz Adam kitabında yer verilen bu kısa öykü sonraki yıllarda yanına Tahattur'u alıp uzun, upuzun bir yolculuğa çıkacaktır.

    Gelin evvela Menekşeli Vadi öyküsüne bir göz gezdirelim: Bayram isminde 28 yaşında bir genç adam vardır. Evli; iki çocuklu.. O vakit için İstabul dışında menekşelerle dolu bir vadide yaşar. Anne, babası, karısı ve çocuklarıyla birlikte... Geçimini bağ bahçe işleriyle karşılar; yetiştirdiklerini pazarda satar. Günün birinde gittiği Beyoğlu'nda çiçeklerini sattıktan sonra içki içer, meyhanede Seher adında bir kadın tanır, sevdalanır. Seher ile birlikte yaşamaya başlar. Seher yüzünden çok kavgalar eder. Bıçaklar çeker. Yedi sekiz ay hapis yatar. Bu sırada Seher bir üniformalının peşine düşer. Hapisten çıkan Bayram Seher'i arar ve bulunca onu böğründen bıçaklar. Ama Seher ölmez. Kendisini kimin yaraladığını da söylemez. Sonra barışsalar da, Seher'in Bayram'ı katil etmemek için yapmadığı kalmaz. Bayram öykünün sonunda yedi sene evvel bir sabah çıkıp gittiği evine geri döner. Karısına.. çocuklarına... Her tarafta menekşe kokusu vardır.

    Bu menekşe kokusunu tahattur edip duracağız bundan sonra... 1960'ların ortasındayız. Sinemamızın yetkin yönetmenlerinden Lütfi Akad bu kokuların aktarı. Bu şiir ve öykünün ellerini birleştirip bir film çekmek ister. Bir metin oluşturmak üzere, önemli çevirileri, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri ile tanınan Burhan Arpad ile irtibata geçilir. Lakin şu olur, bu olur.. proje akim kalır. Mamafih Burhan Arpad çalışmalarının neticesinde 1968'de yayımlayacağı tek romanı olan ''Alnımdaki Bıçak Yarası'' isimli romanını 1965'de yazıp bitirir. Böylece yolculuğumuza şiir ve öyküden sonra bir roman da iştirak etmiş olur.

    Alnımdaki Bıçak Yarası'nın -ulaşabildiğim- 1974'de May Yayınları'ndan yayımlanan ikinci baskısının girişinde Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiiri vardır. Nitekim kitap ismini Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiirinin ilk dizesinden almıştır. Yedi dize, dört cümleden mürekkep mezkur şiiri romanlaştıran Arpad'ın kaleminde her dize vücut bulur, öyküleşir. Şüphesiz ki Burhan Arpad, Sait Faik'in Menekşeli Vadi öyküsünü okumuştur ve ondan esinlenmiştir. Ancak o daha çok Tahattur'a düşülmüş bir dipnot yazmıştır.

    Onun bu kısa romanında Haliç kıyılarında Nuri Amcanın Geyikli Aile Çay Bahçesi'nde ocakbaşı olarak çalışan Kazım, öksüz ve yetim biridir. Bakardır. Yirmili yaşlarındadır. Bir gün arkadaşlarıyla gittiği Çiçekpasajı'ndaki meyhanede bir kadına küfürler eden adamla kadını korumak için tutuştuğu kavgada alnına bıçak yarası alır. (Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden) O kadın Zehra'dır. Sonraki karşılaşmada aralarında aşk başlar. (Bu romanda hep ''Dizlerine kapansam kana kana ağlasam'' şarkısı çalar durur usulca) Zehra, Kazım'a sigara tabakası alır. Yadigârlık. (Tabakam senin yadigârın) Ama Zehra ''vesikalı'' bir hayat kadınıdır. Kazım'dan gebe kalır. Kazım ile evlenemese bile karnındaki çocuğunun vesikalı bir kadından doğmasını istemediğinden vesikalık durumunun kaldırılması İçin komisyona dilekçe verir. Fakat Kazım'a hakikati söylemek zorunda kalınca genç adam Zehra'yı terk eder. Kazım, Zehra'nın çektiği ''iki elin kanda olsa gel'' telgrafıyla Zehra'ya koşar. (''İki elin kanda olda gel'' diyor / Telgrafın) Ama Zehra bir serseri dalaşında ağır yaralanmıştır, ameliyat sonrası Kazım'ı son kez görür ve karnındaki bebeği ile ölür. Kazım alnınındaki bıçak yarası yüreğini acıtır ve hastane koridorunda adeta Orhan Veli şiirinin son dizeleriyle baş başa kalır: '' Nasıl unuturum seni ben / Vesikalı yârim? ''

    Arpad, Selim İleri'nin yazdığı gibi, ''Senaryo kurgusunu çağrıştıran bir yöntemle kırık ve imkansız bir aşk öyküsünü 'sahne sahne' dile getirmiştir.'' Gerek Menekşeli Vadi'nin gerekse Alnımdaki Bıçak Yarası'nın da sonradan film yapıldığını da söyleyelim.

    Bu romanın yayımlandığı 1968 yılında Türk sinemasının gerçek bir klasiği olan capcanlı ve dupduru bir film de vizyondadır. Bir şiir, bir öykü, bir romandan bir filme durak durak akıp gidiyor yolculuğumuz. Bir şiirin ilk dizesini kendisine isim olarak alan romandan son dizesini isim yapan filme: Vesikalı Yârim!

    Türk sinemasının en üretken ve en unutulmaz senaristi Safa Önal, Lütfi Akad'ın teklifiyle Sait Faik'in Menekşe Vadisi'nden esinli senaryosuyla unutulmaz diyaloglar ve sahneler yazar. Türkan Şoray bir taze kadındır ki güzelliği can alıcıdır; İzzet Günay dokunaklı bakışlarıyla ve kaytan bıyıklarıyla karşımızdadır. Nefis bir tango seyreder gibiyizdir, ..ritimli müzikler ve müthiş ahenkli hareketlerle saplanıp kalırız ekrana. Saplanıp kalır içimize bir şeyler. Bir tığ gibi diyorum ya; bir tığ gibi saplanıp kalır Türkan'ın güzelliği, İzzet'in bakışları. İmkansız bir aşk saplanıp kalır. Şükran Ay'ın sesinden bilhassa Kalbimi Kıra Kıra şarkısının rüzgârıyla ve sair şarkılarla iç içe mükemmel bir melodram havası eser. Yer yer trajedi... Lütfi Akad ustaya minnet duyarız.

    Halil'dir bu kez karşımızda olan. O da evli, iki çocuklu... Babasıyla manavlık yapar. Tıpkı Menekşeli Vadi'deki gibi Beyoğlu'nda bir meyhanede bir kadına aşık olur. Sabiha'dır bu kez karşımızda olan. ... Bir sahne.. Halil sorar; '' Sabiha asıl adın mı?'' Sabiha cevap verir; ''Yok yalancı. Takma isim olsa Sabiha mı olur?'' ... Safa Önal, bu tarz etkileyici, güçlü diyaloglarla unutulmaz repliklere hayat verir. Tam elli senedir kuşak kuşak yaşayan... Sahici adı Sabiha'dır ki böylece şehvet metası kostümünden sıyrılıp sevdiğinin hayatına kendi öz kimliği ile girer. Bu çok mühimdir, çok.

    Halil, Menekşeli Vadi'deki gibi evini, karısını, çocuklarını terk eder. ''Kokulu ve boyalı kadın'' Sabiha ile yaşamaya başlar. ... Yine bir sahne.. Halil, ''Boyanı silmişsin, kokun da gitmiş.'' der. ..Ve biz Menekşeli Vadideki Bayram'ın ''... ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım.'' sözlerini tahattur ederiz! Biz durmadan bir şiir, bir öykü, bir roman ve bir film arasında bir şeyleri tahattur edip dururuz. ...
    Halil her ne kadar evli de olsa, ''Nerelere gidiyor, neler yapıyorsak hepsi bende ilk'' diyeceği duyguların alkımında uçar. Sabiha ise Halil'in evli olduğunu öğrenince artık bir göl gibi sularını içine çeker.
    ... Hep bir sahne..
    '' - Evli misin, evliymişsin diyecektin.
    - Diyemem.
    - Niye diyemezmişsin. Korkun ne?
    - Ya evet derse? ''
    Budur işte Vesikalı Yarim'i büyüten, büyüten, büyüten...
    Sabiha, bağırıp çağırmadan tavırlarıyla bağırıp çağırır.
    Ve - âh - o tüm zamanların en iyi film repliklerinden biri:
    '' Sevgi de yetmiyormuş; çok eskiden rastlaşacaktık! ''
    Sabiha evi terk eder.

    Halil, Bayram'ın Seher için ettiği kavgaları Sabiha için eder. O da hapse girer. Lakin Sabiha, Seher gibi değildir. Burada ayrılır, film ile öykü... Sabiha Halil'e sulusepkin sevdalıdır. Halil içeride iken sevdasına sadık kalır, vesikasını kendi içinde yırtar. Ama, ama, ama... En geçilmez bir dağ gibi arada karısı ve çocukları olunca geri çekilmek ister Sabiha. Vesikalı Yârim'de böyle iplik gibi yağmurlar yağar. Sonra Sabiha, Alnımda Bıçak Yarası'ndaki Zehra'ya da benzemez. ''İki elin kanda da olsa gel '' diye telgraf atan kadın değildir o. ''Sana benden yar olmaz'' diye mihnetle çekip gidendir. Halil o mektubu alır, Boğaz'da bir daha okur. Halil o mektubu alır, buruşturup yere atar. Halil o mektubu tekrar yerden alır, cebine koyar. Böyledir ve budur Vesikalı Yarim.
    Sahneler, sahneler... Halil ümidini kessin diye Sabiha ''işe'' tekrar başlayınca.. Halil Sabiha'yı bıçaklar. Ancak Sabiha, Halil'i ele vermemek için ''ben kendimi bıçakladım'' deyince Halil; ''Asıl şimdi yıktı beni'' deyiverir. Tahattur, tahattur, tahattur.... Menekşeli Vadi'de kendisini kimin yaraladığını söylemeyen Seher için Sait Faik de şöyle yazmamış mıydı: ''Seher'in yaptığı erkeklik de Bayram'ın elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu.''

    Halil de sonunda evine döner. Kapıyı çalar. Oğlan çocuğu şaşkın; ''Anne babam geldi.'' diye sevinç ve korkuyla karışık, karmakarışık seslenir. Halil'in karısı (ismini bile bilmeyiz!) kenara çekilir, yol verir ona. Halil içerideki odaya girer. Kızını da yanına sokuşturur. Oğlan; ''Başımı okşadı benim, kalacak mı?'' diye sorar. Kardeşiyle kapı deliğinden bakışırlar... Kadın içeride tek kişilik (ah!) bir yer yatağı serer. Yastıklar.. çarşaf.. yorgan... İki eli önünde, Necatigil dizeleri gibi - saygılı, tutuk... dünyanın en güzel sorusunu sorar:
    - Aç mısın?

    Halil başıyla hayır der. Tek kelime yok. Biteviye bir hüzün... Sızılı, tırtıklı, derin. Melodramın doruğu. Bağırası gelir insanın. Halil, Bayram gibidir artık. ''Bostana ben gideceğim ana!''

    Sabiha aşktan yanıp tutuşsa da Halil'i çocuklarıyla sarmaş dolaş görünce; büsbütün melal dolu gözleriyle kalabalıklara karışır. Nereye gider Sabiha? Ah Sabiha! Kime ağlayalım; sana mı, yoksa adını bile bilmediğimiz iki çocuğun anası kadıncağıza mı? Ya Halil? ... Anlatılamıyor bazı şeyler. Ve henüz bitmiyor yolcuğumuz.

    Bilmem inanır mısınız; bütün bu anlattıklarımdan habersiz, altı sene evvelki yazdıklarımı ansıyorum burada; (Tahattur derdi Veli'nin oğlu...)

    bütün bohem dolu günlerden sonra
    kahrolası aralık'lardan, pis ağustos'lardan sonra..
    bir gece, koşarak döneceğim evime,
    evime:
    karıma, çocuklarıma...
    merak etmiş olacaklar beni.
    karım, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    tatlı tatlı bakacak yüzüme
    affeder gibi soracak:
    aç mısın?

    Feylesof
  • Filiz Hoca sordu:
    - Siz ümmetçi ne demek bilir misiniz?
    -bunu bilmeyen yoktur hanımefendi. mesela Siz ümmetçiler, bölücülük yapmak en bariz özelliğiniz.
    - işte burada yanılıyorsunuz. Bütün insanların hepsi ümmettir bize göre. Ümmet geniş kapsamlıdır. Hayırlı insanlar ümmettir, bütün insanlara Adalet hakkı verir.
    - Evet kardeşleri öldürür.
    - birileri kardeş katili olmuşsa bunda kardeş katili olmayanların günahı ne? bazıları büyük hata, büyük günah yapmışlar. Neden biz Bedel ödüyoruz ki! geçmişteki sevapları bizim boynumuza layık görmeyen Siz, günahları Neden bize yüklüyorsunuz? Ben size Ümmet kavramının kuşatıcı olduğunu söylüyorum. Sevgi de asla ırk ayrımı yapmaz. Adalet de din ayrımı yapmaz. Bakın şu ayet-i kerimeye İnsanın içini sarsıyor Enam suresi 38 ayeti okuyorum: yeryüzünde kıpırdayan Hiçbir canlı yoktur ki, iki Kanadı ile uçan da dahil, hepsi sizin gibi Ümmet olmasın. Buyurun Allah söylüyor bunu bütün canlılar ümmettir diye.
    - Ne yani bizde mi?
    Filiz Hoca alaylı şekilde cevap verdi: -kımıldamıyorsanız Siz dahil değilsiniz. Eğer kımıldıyorsanız da ümmetsiniz. fakat hayırlı Ümmet vardır Hayırsız Ümmet vardır. Siz hangisindensiniz onu bilemem. Siz bizi ve niyetimizi tanımadan konuşuyorsunuz. haklısınız Biz sizi tanıyoruz, çünkü bizim elimizde sizi tanıtan kitap var. siz bizi tanımıyorsunuz, çünkü sizin elinizde bizi tanıtan bir Kitap yok. Mesele buradan kaynaklanıyor.
  • M.Kemal ve Rauf Mondros ile ilgili konuşmak için amiralin yanına gider( bu arada yazmayı unuttum m.kemalin amiral ile görüşmek isteme sebebi modnrosun bütün maddelerinin yoruma açık olması işgal mı yoksa cidden korumak mı ) Rauf un da kafasında sorular vardır bunları M.Kemal'e söyler arabaya biner ve amiralin evine giderler ve sonrasında olanlar aynen şöyledir.
    Kapıyı bizzat amiral açar ve misafirlerine buyur eder otururlar ve konuya girilir M.Kemal "efendim benim sevgilim ile ilili olan mektuplarim Çanakkale de kalmıştır benim için manevi değeri çok yüksektir onlari bana ulaştırabilir misiniz der Amiral kabul eder daha sonra da bir komutaninizin tugayında saatim var onu da geri istiyorum der o komutan amiralin yakın ahbabi Atatürk'ün öldürdüğü kişidir amiral onu da kabul eder. Daha sonra amiral söze girer "Trablusgarp ta bir gözünüzü kaybettiğinizi duyum" der bunun üzerine Atatürk ben de Çanakkale harbi sırasında bacağınızin topal olduğunu öğrendim" diyerek cevap verir üstüne Londra'daki eşinizle ve kızınızla da aranizin açık olduğunu öğrendim der bunun üzerine biraz daha sohbet ettikten sonra M.Kemal ve Rauf müsade isteyerek çıkarlar. Evden henüz yeni çıkmışken Rauf M.kemalin yakalarına yapışır ve "hani Mondrosla alakalı sorularını soracaktin tek kelime dahi etmedin der M.kemal buna karşılık olarak ben her şeyi konuştum zaten şimdi hemen buradan gitmeliyiz köşke gidince anlatırım bize suikast düzenleyecekler der ve yola çıkarlar aynen M.kemal in dediği gibi bir suikast girişimi olur ama ikisi de yara almadan kurtulur ve sagaaglim köşke girerler. M.Kemal anlatmaya başlar...