• Ama eskiden beri bu topraklara (trablusgarp) göz diken İtalya, neredeyse oraya saldırmak üzeredir.
    Mustafa Kemal'in Hacı Adil Beyle konuşması kısadır:
    - Beyefendi, bu işten ne anladınız?
    Hacı Adil Bey soğukkanlı, ihtiyatlı, terbiyeli, efendiden bir zattır. Cevap verir:
    - Bu, sizden çok şeyler beklendiğinin işareti, müjdesidir.
    - Bütün düşüncelerin bu samimi ve temiz manada olduğuna siz emin misiniz?
    - Bunu bana sormayınız. Siz daha iyi takdir edersiniz...
    Mustafa Kemal anlamıştır. Ayağa kalkar ve sadece:
    - Öyleyse gideceğim.
  • O, bir zamanlar Polonya'nın en ünlü piyanisti ve bestecisiydi. Hem de Chopin'i en iyi yorumlayanlardan biri...Sonra diplomat oldu. Dahası siyasete girdi ve Polonya'nın başbakanlığına seçildi.
    Bir gün başbakan olarak Fransa gezisi sırasında Paris Üniversitesi müzik bölümünde okuyan bir genç yanına gelip;
    "Siz o ünlü piyanist Jan Paderevsky değil misiniz? diye sordu. Paderevsky;
    "Evet o benim" diye yanıtladı.
    "Fakat şimdi?"
    "Şimdi Polonya'nın başbakanıyım işte" deyince genç;
    "Yaa öyle mi, ne büyük bir düşüş"
    diyerek, kinayeli bir cevap verir.
    Paderevsky gencin bu sözünü hayatı boyunca kendine dert eder. Bir gün halka konuşurken şunları söyler;
    "Piyanonun tuşlarına hükmetmek devlete hükmetmekten zormuş meğer...! Başbakan iken ırmak geçmeyen yere köprü vaadedersiniz herkes inanır. Halkı kandırarak devlete hükmedebilirsiniz, ama 7 oktavlı bir piyanoda, fa sesine basıp do diye yutturamazsınız. Notalar sizi gerçeğe, yalnızca gerçeğe, matematiksel ölçüye, tartıya, armoniye, melodiye doğru sesi vermek için doğru tuşa basmaya mecbur eder. Müzik sizi yalandan, sahtelikten kurtarır."
  • "Dışarıya kapanmak esasen içeri açılmaktır. Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan."

    Franz Kafka'nın hangi kitabında geçiyor bu cümle, biliyorsanız cevap verir misiniz? :)
  • KIZ İSTEME HİKAYESİ

    Bir kız isteme olayında, kızın babası erkek tarafına söyle der :

    -Efendi benim kızı isteyen çok sizin neyiniz var neyiniz yok ?

    Delikanlı girer söze :
    -Rahim ve Rahman olan Allah aç bırakmaz kendisini zikredeni. O Alim dir. Günaha düştüğümüzde ve pişman olduğumuzda Gaffarlığını gösterir.
    Gece çalıştığım yere El Hafiz der öyle girerim.
    Neyiniz var diyeceksiniz. Hiçbir şeyim yok Çünkü Odur Malik-ül Mülk.
    Ya paran biter de karanlıkta kalırsanız diyeceksiniz, En Nur deriz aydınlanır Beytimiz.
    Kızımı asla bırakmayacaksın derseniz, söz veremem Çünkü kullar değil, Haliktir Baki olan.
    Varsın kimse sevmesin bizi Vedud kafidir.
    Kızım senden bir şey gizlerse ne yaparsın demenize gerek yok. Yüreği el veriyorsa istediğini yapsın Rabbim Başirdir es Sehid dir. Her şeyi bilir.
    Yani kısacası bir Rabbim var birde rabbimin en sevgilisi (s.a.v)
    Benimde kızınızdan isteklerim var. Nur süresi 31. Ayeti yaşayacak. Edepli olacak. El Haya-ül Minel imandir çünkü.
    Beni sevecek, ölene kadar ellerimi bırakmayacak.
    Benim uykum ağırdır. Sabah namazına kalktığında beni gerekirse vura vura uyandıracak.

    Baba girer söze :
    -İyisin hoşsun, peki başınızı sokacak bir eviniz var mı?

    Delikanlı cevap verir :
    -Yok dersem kızınızı vermeyecek misiniz ?

    Baba :
    -Hayır evlat, ben ev yaptıracağım yeter ki sen kızımı al..
    Allah bızlere hayırlı imanlı yuva nasıp etsin amın Allahım
    Allahu Ekber kebira velhamdulıllahı kesira subhanellahı bukreten ve esıla
    Bu duayı okuyup ardından dua edenin duası kabul olur bu dua okunduğunda yedı kat gogun esmaları acilir ardından dua et Allahu alem kabul eder.....
  • İnsan güzele baktıkça güzelleşir.

    Lahika Hanım’ın, ‘’Latife Hanım güzel mi sorusuna Mustafa Kemal sohbeti noktalayan bir cevap verdi; ‘’Hanımefendi, çok güzel olsa ben zaten almazdım. Ben kıskanç bir erkeğim, Zekasını bilgisini terbiyesini beğendim.

    Paşa ile Látife Hanım salonda otururlarken, onlara borulu gramofon çalıyordum. Vaktiyle cephede bulduğumuz köpek yavrulamıştı ve iki yavrusuyla beraber ortada oynuyordu. Paşa rakısını ağır ağır yudumladığı sırada köpeklerin sevimli şekilde oynaşmalarını görüp Látife Hanım’a dönerek, ‘Bak Fikriye, ne güzel oynuyorlar!’ deyiverince, Látife Hanım baygınlıklar geçirdi.

    elem, büyük mürebbiyedir, yıkılmak üzereyken kahredici elem duygusunun pençesinde yeniden dikilip ayağa kalktığını yazıyor; bir gün dünyanın her acısını görecek kadar kuvvetli olmayı hayal ediyor.

    Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, ihtiraslarından, arzularından istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine düşman olduğumuz bir insanın ölüsüne yanmamız bundandır.Bu hakikati düşününce, körün öldükten sonra niçin ‘badem gözlü’ olduğunu kestirebilmek de güç değildir!

    Şimdi; birçok kıymetlerin, ölümlerinden sonra bilinmesinin sırrını da kavramaya yaklaşmış sayılabiliriz.Sanır mısınız ki, dünya Shakespeare’in kıymetini tanımakta yüz elli yıl, Mozart’ın dehasını kavramakta yarım asır, ve Puşkin’in kadrini bilmekte tam bir asır geç kalmakla çok masum bir gaflet göstermiştir?Hayır … Kurnaz beşeriyetin zekası , bu kıymetleri, yaşadıkları devirlerde kavrayabilmek kabiliyetinden mahrum değildi. Ve bence insanlar, o kıymetleri anlayamamış görünmekle, hasetlerini örtbas eden adi bir hileye sapmışlardır. Şimdi tanımaları ise, ‘ölüleri kıskanmayışlarındandır.’

    Bu hasetten doğan inkarın misallerini kendi tarihimizde de kolaylıkla bulabilirsiniz: Hayatlarında iken gördükleri umumi lakaydinin, umumi alakasızlığın, umumi nankörlüğün ve inkarın acısını kan kusarak çekmiş nice kıymetler, nice şöhretler var ki, bugün, mezarları başında insana ölümü sevdirebilecek kadar parlak ihtifaller yapılıyor.

    Bugün hor gördüğümüz nice nice kıymetler var ki, yarın mezarları başında gözyaşı dökeceğiz. Ve onların birer ‘kıymet’ olduklarını itiraf edebilmek için, ölmelerini beklemekteyiz. Çünkü yaşadıkları sıralarda onlara bu kıymeti vermemize, kıskançlığımız manidir.
    (…)
    Görülüyor ki insanları haklarına kavuşturan en adil hakim ölümdür. Ve artık inanabiliriz ki, layık olduğumuz alakayı, kıymeti, itibarı, şerefi, saygıyı ve sevgiyi kazanarak yaşayabilmemiz için, başvurabileceğimiz tek çare vardır: ‘Ölmek!’
    (…)
    Yukarıda yer verdiğim bu satırlar Latife Hanım’a (Uşşaki) ait. İpek Çalışlar tarafından yazılan ‘Latife Hanım’ isimli otobiyografik eserde yer alıyor bu sözler. Latife Hanım bu satırları Ahmet Ağaoğlu’nun ölümü üzerine yazmış.

    Bir gün gelecek hepimiz öleceğiz. Ama kıskanılmamak için ölmeye gerek yok. Aksine inadına yaşamak gerekir.

    Hayat elbette ciddi bir şeydir ve mutlaka ciddiye alınmalıdır. Ama hayatı her zaman çok fazla ciddiye de almamak gerekir. Zira hayat, ciddi olduğundan daha çok, bir şakadır, bir fıkradır. Mark Twain da onu söylüyor zaten ‘Hayat seni güldürmüyor ise, espriyi anlamamışsın demektir.’

    Evet, bazı zamanlar espriyi anlayamıyoruz. Biraz daha büyüyelim hele, o zaman anlarız herhalde!

    Bir de hediyesi var bu yazının. Bir şiir. Alfred Tennyson’a ait;

    Gelin dostlarım,
    Henüz vakit çok geç değil,
    Yeni bir dünya arayalım,
    Bunun için gün batımına kadar uzanalım.
    Gücümüz yetmese de,
    Yeri göğü sarsmaya,
    Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe.
    Zaman ve kader bizi zayıflatsa da,
    İrademiz yeterlidir,
    Çabalamaya, aramaya, bulmaya
    Ve asla pes etmemeye.

    Hayat insanlara, bazı insanları hediye olarak sunar. Arkadaşlarımız, dostlarımız bize hediye olarak verilmiştir. Onların değerini bilmemiz gerekir. Hayat bazı insanları ise ders olarak verir bize. Hepimizin hayatında hediye olarak verilmiş arkadaş ve dostlar olduğu gibi, ders olarak verilmiş insanlar da vardır. O nedenle hediye olarak verilmiş olanların değerini bilmemiz, onlara karşı vefalı olmamız gerekir. Ders olarak verilmiş olanlardan ise, hem kendimizi sakınmalı, hem de onlardan gerekli dersleri almalıyız. Ders alabilirsek eğer, iyi örneklerden daha ziyade kötü örnekler yarar sağlar bize.
  • BENİM GÜZEL ALLAHIM...

    Öldürecek misiniz onları?

    Yoksul mu bırakacaksınız?

    Acılarına sırtınızı mı döneceksiniz?

    Sadece kendi kavminiz için mi şefaat dileneceksiniz?

    Kendinizi ayıracak mısınız Rabbinizin yarattığı diğer kullardan?

    Dininizle, ırkınızla böbürlenecek misiniz?

    Ey siz, huzursuz ruhlar... Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtirasının dikenleriyle kanayanlar... Ey siz, fıtrattan eksikli yaratılmış olanlar...

    Dinleyin.

    Fırtına kuşları gibi içinde uçtuğunuz sert rüzgarlarla yorgunsunuz, günahlarınızla, hiç bitmeyen hırslarınızla yorgunsunuz, kavgalarla, düşmanlıklarla, kızgınlıklarla yorgunsunuz, avucunuzda sıktığınız bir ustura gibi sizi yaralayan bencilliklerinizle yorgunsunuz.

    Rüzgarın dinmesini özlediniz.

    Sessizliği ve sükûneti özlediniz.

    Düşmanlarınızla ve kendinizle barışmayı özlediniz.

    Daha doğduğunuz gün bir hapishane gibi kapıları üstünüze kapanan hayatın dağdağasından kurtulmayı özlediniz.

    Bir lahzalık bir huzur için yakarıyorsunuz.

    İçinizdeki öfkeli çığlıklar sussun, dışınızdaki insafsız dövüş naraları kesilsin istiyorsunuz.

    Kasırgalardan çıkıp sakin bir vahaya konmak istiyorsunuz.

    Rüzgar uğultusundan başka sesler de duymak, gözlerinize dolan o karmaşık karaltılardan başka şeyler de görmek, sükûnetin tadını çıkarmak, soluklanıp gücünüzü yeniden toplamak istiyorsunuz.

    Ve, tanrı isteklerinize cevap verdi.

    Ve, bayramlar bağışladı size, kendinizden ve kavgalarınızdan kurtulun diye.

    Ve dedi ki, "bugün durun, bugün barışın, bugün düşmanlıklarınızı, hırslarınızı unutun, bugün kendi eksiğinizi başkalarının eksikliklerini severek tamamlayın."

    Ve, ben, Rabbimin eksikli kulları o günlerde mükemmeliyete erişip düşmanlarını sevdikleri, ruhlarını hırpalayan kasırgalardan kurtuldukları için bayramlara iman ettim.

    Ve dedim ki, "hiddetine değil imanım ama şefkatine iman ediyorum."

    O, benim güzel Allahım.

    O, eksik yarattığı kullarını eksiklikleriyle sevecek kudrete sahip olan.

    O, kasırgaları ve vahaları yaratan.

    O, imanını kaybetmiş bir adamın çocukluğunda kıldığı teravih namazlarında söylenen "salavat-ı şerif"e sesini veren.

    Bayramlar, benim inançsızlığımın durduğu, dinlendiği, huzurlu vahalar.

    Bayramlar, benim kaybettiğim tanrımı bulduğum büyük ve huzurlu mabetler.

    Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtiraslarıyla kanayanlar, sizlersiniz bana bayramlarda tanrımı bulduran.

    Düşmanınıza gösterdiğiniz merhamet, yoksula gösterdiğiniz şefkat, muhtaca gösterdiğiniz rikkat bana tanrının varlığını gösteren.

    Ruhunuzu saran huzur, sizdeki huzurla o müthiş kasırganın ani duruşu, hepimizi kucaklayan hoşgörülü sevecenlik, o temizlik kokusu beni inanmadığıma inandıran.

    Bayramlar, benim tanrımın sizin mükemmeliyetinizde ortaya çıktığı muhteşem duraklar.

    Ve dedi ki benim Allahım, "kendiniz için değil düşmanınız için dua edin."

    Ve dedi ki, "kendiniz için değil düşmanınız için şefaat isteyin."

    Ve dedi ki, "sizi birbirinize emanet ettim, emanetinize hıyanet etmeyin."

    Ve dedi ki, "düşmanlarınızı da benim yarattığımı unutmayın."

    Ve dedi ki, "bu menzilde öyle yüce bir merhamet gösterin ki bana inanmayanlar sizin merhametinizin ışığında görsünler beni."

    Bayramlar, dünyadaki imtihanları en zorlu geçenlerin, yoksulların, kimsesizlerin, evsizlerin, çocuğuna portakal alamayan işsizlerin, dağda ölümü bekleyenlerin, nöbet yerinde hasret çekenlerin, hastaların, gurbete çıkanların, hapistekilerin, kaderin kendilerine daha iyi davrandığı insanlar tarafından tevazuyla, ağırbaşlılıkla, şefkatle kucaklandığı duraklar.

    Kendimizden yıkandığımız, kendi öfkelerimizden arındığımız, menfaatlerimize sırtımızı döndüğümüz kutsal yunaklar.

    Bir ihtiyarın elini öpen genç, bir çocuğun başını okşayan adam, bir yoksulu sevindiren zengin, bu huzurlu vahanın çiçeklerini dikenler.

    O davranışların her birinde ben kendi tanrımın tebessümünü görürüm.

    Kullarının merhametinden sevinir benim tanrım.

    Hayatın kasırgasını bunun için durdurur.

    En huzursuzumuz bile böyle günlerde huzur bulur.

    Bir başkasına merhametle, şefkatle, tevazuuyla uzanan her elde tanrının eli vardır ve o el değdiği her yere huzur ve güç verir.

    O huzuru herkesle birlikte duyarım.

    Ruhum sakinleşir.

    Her gülümseyen yüzle birlikte hafiflediğimi, zincirlerimin çözüldüğünü, ihtirasların ve öfkelerin hapishanesinden azat edildiğimi hissederim.

    Ve, iman ederim kendi tanrıma.

    Ve, her gülümseyen yüze, her sevecen sese minnet duyarım.

    Onlardır benim tanrımın dünyadaki yansıması.

    Onlardır beni inandıran.

    Ben her bayram iman ederim.

    Ey siz, huzursuz ruhlar...

    Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtirasının dikenleriyle kanayanlar...

    Ey siz, fıtrattan eksikli yaratılmış olanlar...

    Dinleyin.

    Sizsiniz beni Allah’a yaklaştıran.

    Kendi eksikliğinizi başkalarının eksikliğini severek tamamladığınızı görmek inandırır beni tanrının varlığına.

    Ve derim ki, "hiddetinden korkmuyorum ey Rabbim, şefkatin titretiyor dizlerimi."

    Ve derim ki, "bana varlığını kullarının merhametinde göster."

    Ve derim ki, "sen olmasaydın da onlar böyle kötü olabilirlerdi ama sensiz iyi olamazlardı, onların iyiliklerini göster bana."

    Ve derim ki, "senin adına kötülük edenler varken nasıl inanacağım sana."

    Ve derim ki, "senin cennetini istemiyorum ey tanrım, bütün istediğim seni tebessüm ettirecek bir iyilik yapma gücü, onu ver bana."

    Ve, bayramlarda benim tanrım bana kullarının iyi yanlarını gösterir.

    Birbirine sarılan her düşmanla ben imana doğru bir adım atarım.

    Huzur bulan her ruhla biraz daha inanırım.

    Sizi, bir mükemmeliyete doğru yürüyün, ruhunuzun eksikliğini kendiniz tamamlayın ve böylece O’nun kendi başına mükemmeliyete ulaşabilecek canlılar yaratabildiğini gösterin diye eksik yaratan tanrı, bu ıstıraplı yürüyüşte durup dinlenebileceğiniz menziller yaptı size.

    O menzillerde durun.

    Durun ve eksik yanlarınızın tamamlanmasını bekleyin.

    Sahip olduklarınız, sizin eksikleriniz.

    Öfkeleriniz, düşmanlıklarınız, hırslarınız, kıskançlıklarınız, hasetleriniz, böbürlenmeleriniz.

    Onlardan kurtuldukça tamamlanacaksınız.

    Ve, bayramlar tamamlanma vakitleri.

    Ey siz inananlar...

    Tanrınızın yarattıklarına düşmanlık mı besleyeceksiniz?

    Öldürecek misiniz onları?

    Yoksul mu bırakacaksınız?

    Acılarına sırtınızı mı döneceksiniz?

    Sadece kendi kavminiz için mi şefaat dileneceksiniz?

    Kendinizi ayıracak mısınız Rabbinizin yarattığı diğer kullardan?

    Dininizle, ırkınızla böbürlenecek misiniz?

    Onun yarattığı kulları sevmeden tanrınızı nasıl seveceksiniz?

    O benim güzel Allahım.

    Görür içinizdeki kötülükleri.

    Düşmanlıklarınızı görür.

    Bir kulunun bir kuluna ettiği kötülük üzmez mi onu?

    Ey siz inananlar...

    Siz korkmaz mısınız onu üzmekten?

    Onun üzülmesinden üzülmez misiniz?

    Bayramlar, sadece birbirinizi değil, tanrınızı da sevindirme vakitleri.

    Onu sevindirdiğinizde, onun da tebessüm ettiğini imanla görürüm.

    Ve der ki, "hepinizi eksikli yarattım, birbirinizin eksiğini hor görmeyin."

    Ve der ki, "hepiniz benimsiniz, benim olana kötülük etmeyin."

    Ve der ki, "her bir kulum eksiğini, bir başka kulumun eksiğini hoş görerek tamamlar."

    Ve der ki, "düşmanlarınız da benim kullarım, onlar için dua edin."

    Ve der ki, "merhametim hiddetimden fazladır, sizin de merhametiniz hiddetinizden fazla olsun."

    Ve, bayramlar eksikli kulların merhametle huzur bulduğu zamanlardır.

    O huzurda görürüm ben onu.

    Benim güzel Allahım.

    Öyle kullar yaratır ki, inançsızları merhametleriyle inandırırlar.

    Ben her bayram inanırım.

    Onun yarattığı kulların şefkati beni yaklaştırır ona.

    Ve derim ki, "hiddetinden korkmuyorum ey tanrım, şefkatin titretiyor dizlerimi."

    Ve derim ki, "sana her bayram inanıyorsam ey tanrım, bu, her bayram senin kullarının şefkatine inandığımdandır."

    AHMET ALTAN / 21 Ekim 2006 ....
  • Bir kız isteme olayında, kızın babası erkek tarafına söyle der:
    -Efendi benim kızı isteyen çok sizin neyiniz var neyiniz yok?

    Delikanlı girer söze:
    -Rahim ve Rahman olan Allah aç bırakmaz kendisini zikredeni. O Alim dir. Günaha düştüğümüzde ve pişman olduğumuzda Gaffar’lığını gösterir.
    Gece çalıştığım yere El Hafiz der öyle girerim. Neyiniz var diyeceksiniz. Hiçbir şeyim yok Çünkü O dur Malik-ül Mülk.
    Ya paran biter de karanlıkta kalırsanız diyeceksiniz, En Nur deriz aydınlanır Beytimiz. Kızımı asla bırakmayacaksın derseniz, söz veremem Çünkü kullar değil, Halık’tır Baki olan. Varsın kimse sevmesin bizi Vedud kafidir. Kızım senden bir şey gizlerse ne yaparsın demenize gerek yok. Yüreği el veriyorsa istediğini yapsın Rabbim Basîrdir es Şehid dir. Her şeyi bilir. Yani kısacası bir Rabbim var birde Rabbimin en Sevgilisi (s.a.v). Benimde kızınızdan isteklerim var. Nur süresi 31. Ayeti yaşayacak. O Ayet de şudur: “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah´a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nur süresi 31.Ayet)

    Edepli olacak. El Haya-u Minel iman (Hayâ imandandır) çünkü.
    Beni sevecek, ölene kadar ellerimi bırakmayacak.
    Benim uykum ağırdır. Sabah namazına kalktığında beni gerekirse vura vura uyandıracak.

    Baba girer söze :
    -İyisin hoşsun, peki başınızı sokacak bir eviniz var mı?

    Delikanlı cevap verir :
    -Yok dersem kızınızı vermeyecek misiniz?

    Baba :
    -Hayır evlat, ben ev yaptıracağım yeter ki sen kızımı al...