• 152 syf.
    ·2 günde·8/10
    Kendisini okutturan bir adam Orhan Kemal. Dili sade, çokça diyaloglara da yer vermiş. İşçileri, ağaları, patronları, muhasebecileri, pezevenkleri, orosbuları, Boşnakları, Kürtleri, Ermenileri, haksızlıkları, sömürüleri, zorlukları ve sefaleti tutup olduğu gibi gömmüş yazımlarına. Karakterlerinin her birini sokağın, fabrikanın, halkın diliyle konuşturmuş ve günün sonunda zannediyorum ki beni de sizlere konuşturtacak! Bu bağlamda 6 farklı kitabının ortak bir yorumlaması şekilinde bir yazı yazmayı planlıyorum ama elbette başladığım gayeyle aynı orantıda sonuçlandıramayacağımdan da emin gibiyim. Orhan Kemal’den, isyanından, kavgasından, zihnindekilerden, düşüncelerinden, hikayelerinden ve son olarak kendimden de bir şeyler katarak kitaplarının ardından bende kalanları yansıtmaya çalışacağım. Bakalım…

    İlk olarak hikayelerinin genelinde, bir kişinin etrafında dönen olayları ve oldukça savruk bir karakteri okuyoruz. Aramızda kalsın her bir hikâyesi ve olayı yazarın hayatından izler taşıyor, araştırdım. Hayat, kahramanımızı savurmuş öteden beriye beriden öteye, azcık da yıpratmış anlayacağınız. O ise mücadeleye devam etmiş ya da etmeye mi çalışmış demeliyim bilmiyorum. Ruhu darlanmış baktı ki olacak gibi değil tutuşmuş Allah’la kavgaya, o da sonuç vermemiş, yollanmış meyhanelere, açtırmış koca koca şişeleri, donattırmış az biraz masayı ve kafayı çekmiş günlerce. Bu satırları kat ederken çoğu zaman okurun hissiyatına bir boş vermişlik çöküyor. Hoş okur da biliyor aslında kahramanının içine attığını, ama fazla ses etmiyor, bir zaman sonra alışıyor o dünyaya, eli kolu bağlanıyor ve susuyor çünkü susması gerektiğini biliyor. Sahiden biz okurlar, kahramanından farklı mıdır? Oysa bizler de kahramanın içindeki bir isyan parçası değil miyiz? Her isyan gibi doğru zamanı veya isyanın kendi içinde yok olmasını beklemiyor mu? Yok olmak derken, ilkin parçalarına ayrılıp vücuda yayılacak, biraz gözü seğirtecek, biraz eli titretecek, icabında biraz da kan tükürtecek.

    Orhan Kemal’in okuduğum iki kitabı kısa hikayelerden oluşuyor. Diğer üç kitabın gidişatı ise kendi hayat öyküsünden izler taşımakla beraber bir bütüne doğru yol almaktadır. Geriye kalan son kitap ise Hanımın Çiftliği’dir ki çoğumuz az çok biliyoruz; romanıdır. Hikayeleri genellikle işçiyi, çalışma şartlarını, patron baskısını, sömürüyü ve kaypak kişilikleri konu edinir. Yazım üslubu çoğu zaman Maksim Gorki’yi anımsatır, az biraz Çehov’u, çok az da Aziz Nesin’i. Gidişat en başından belli olduğu için tahmin edilebilir bir yapısı da var lakin başarısı da bu noktadadır ki sıkmadan okutturuyor ve içine çekiyor. Okur odaklanma kaygısına düşmüyor.

    Kitap okumak, bir bakıma zaman makinesinde yolculuk etmeye benzer. Koltuğa oturulur, ışıklar yakılır, kemer bağlanır, baş köşeye dumanı tütmekte olan bir kahve ve gidilecek yerin soğuk olma ihtimaline karşılık bir de örtü… Yavaş yavaş geçmişe veya geleceğe doğru yol alınır, sayfaları çevirdikçe çevredeki cisimlerin sünerek, seslerinse boğularak yok olduğu fark edilir.

    Benim varış istasyonumla şu an bulunduğumun arası yüz yıl eder. Ford otomobillerinin yeni yeni varlığını hissettirdiği, fabrikaların gece gündüz duman pompaladığı, işçilerin canlarından olduğu, şalvarlı ağaların kulüplerde para ezdiği, yokluğun, sefaletin, iliklere kadar işlediği bir zaman dilimiyle şimdiki zaman arası yüz yıl eder. Yokluk toplumuyla tüketim toplumu arası yine yüz yıl eder fakat yokluktan kan tükürenlerle, tüketim toplumunda açlıktan ölenlerin arası ise hiç yıl eder…

    Yokluk istasyonunda durumlar vahim. İnsanlar göç ediyor kimi hayallerle, hem de aile özlemlerini sineye çekerek. Hayalleri yerle yeksan eden salt bir gerçek, göç olunan yerlerde kaya gibi önlerinde duruyor. Aynı umutlarla ayrıldıkları yerlere geri dönüşler... fakat varış yerleri de bıraktıkları gibi değil. Hikayelerin çerçevesi göçler ve hayallerle çevrili iken içiyse yokluk ve sefaletle dolu. Siyasi baskıyla başka bir ülkeye göç etmek zorunda kalan bir babanın en büyük oğlu olan kahramanımızın, hayat nehrinde sürüklenişi aslında hikâyenin başlangıcını oluşturuyor. Bir şekilde iş tutması, eve ekmek götürmesi gerekir çünkü kahramanın babası hasta, kardeşleri ise daha çok küçüktür. Öte yandan sinelere çekilen umutlar, hayaller ve sevgililer… Bir de okulu vardır ama ekmek okuldan önce gelemez ya! İsyan bayrağı göndere çekilir.

    Yolculuk bir zaman sonra boğar okuru ve geri dönüş kaçınılmaz olur. İç sıkıntılarla dönüş yolculuğu başlar. Acı bir yaşanmışlıkla varılır ilk istasyona, süne süne geri gelir cisimler, eşyalar… Sesler duyulur, karanlık dağılır ve uyanışın sesi tekrardan dolar istasyonun en ücra köşelerine.

    Şimdiyse okur için daha kısa vadeli bir yolculuk gereklidir artık. Kahramanın yaşanmışlığı, kendi yaşanmışlığını diriltir. Toprağı sarsa sarsa bir çocuk yattığı yerden ayağa kalkar ve okur bu çocuğu izlemeye koyulur, kendinden bütünüyle bağımsızmışçasına…
  • sağlıklı bütün insanlar, sevdiklerinin ölümünü az çok arzu etmiştir.
    Albert Camus
    Sayfa 62 - CAN
  • 95 syf.
    ·1 günde·9/10
    Kendi çapımda erişme şansı bulduğum tüm Bernhard eserlerini okumaya çalışırken, bu esere de İl Halk Kütüphanesi'nde rastgeldim. Zaten Bernhard'a ait olan üç kitabı da kütüphane vasıtası ile okumuştum. Kütüphanede, bu eser ile birlikte toplamda dört (evet, tamı tamına dört, hatta sayıyla 4) adet Bernhard eseri bulunması beni aşırı derecede şaşırtan bir durum oldu. Hiç umulmadık yerlerden gizli hazineler ortaya çıkabiliyor demek ki, hayatımızda her yöne bu şekilde bakmak gerek belki de. Kütüphanede başınızı çevirip bir bakıyorsunuz, bir Thomas Bernhard eseri onca kitabın arasından size hayali bir huzursuzluk dalgası gönderiyor. Eğer bir yazarın birden fazla eserini okuduysanız, kitaplıkta, kitabın üstünde kitabın isminden ziyade o yazarın ismini görmek daha öne çıkan bir etmen oluyor bir süre sonra. Çünkü o yazar ismine bizler tarafından artık bir anlam yüklenmiş durumdadır, o anlamın bizde uyandırdığı duygular ve düşüncelerle bakıyoruzdur artık yazarın ismine. Thomas Bernhard ismini görünce bende açığa çıkan ilk duygu, daha önceki Bernhard incelemelerimde bahsettiğim bir duygu hali idi: Huzursuzlukla dolup taşan, zihni sancılar içinde bırakan yoğun bir hal. Bu sancıyı zihnimde belirli bir zaman geçip atlatabildikten sonra kitabın ismine dikkat edebildim en sonunda. Dünya Düzelticisi.

    Eserin oldukça dikkat çekici bir ismi var. Eseri yazan kişi de Bernhard olunca, bu ismi gördükten sonra insan ister istemez, dünyanın düzeltilmesinden çok, onun zihinde yok edilmeye çalışılması üzerine bir eser olduğunu tahmin edebilir hale geliyor. Ama aslında bu da kesin bir yargı değil. Çoğu yazarda bu tahmin edilebilirlik vardır. Birçok eserini okuduğunuz bir yazarın, eğer okumadığınız bir kitabı varsa, o kitabın ismine bakıp, önceki okuduğunuz kitaplardaki anlamları ilişkilendirip bir ilk yorumlama yapabilirsiniz. Bu da zaten aşağı yukarı tutarlı bir yorumlama olur. Ama konu Bernhard olduğu zaman bundan dahi emin olamaz hale geliyorsunuz. Özellikle ben bu anlamda en çok Yok Etme eserinde şaşırmıştım. Eserin kapağında Bernhard'a ait, elinde bıçak tutan, saplamaya hazır, sinirli gibi görünen bir fotoğraf var. Bunu görünce yok etme kavramının zihinsel yönü olduğu kadar gerçekçi anlamında bir yönü olduğunu da düşünmüştüm. Tıpkı Suç ve Ceza gibi; fiziksel olarak bir yok etme çabası olur ve bunun zihinsel olarak kabulleniş, sindiriliş kısmı vardır. Ama beni tamamen ters köşe yapıp şaşırtmıştı. Dünya Düzelticisi de aslında biraz öyle.

    Öncelikle eser bir tiyatro eseri. Altı perdeden oluşuyor ve uzun monologlara dayalı. Bu eserden gördüğüm kadarıyla Bernhard tiyatro ile de oldukça yakından ilgiliymiş meğerse. Tiyatro eserlerini şöyle bir düşünce içersinde okurum sürekli: Her perdeden sonra bu eserin aslında burada, şehrimdeki tiyatroda oynandığını hayal ederim. Karakterleri oynayan insanları izlerken, bu insanların, eserin kendisindeki karakterlere ne denli bürünüp bürünemeyeceğini düşünürüm. Mesela Suç ve Ceza'nın yarı müzikal, fazla uzun olmayan bir tiyatrosu olduğunu düşünün. Bu oyun yüzlerce kez başkaları tarafından oynanmış olsun. Bu oyunlardan hangisindeki Raskolnikov gerçek olanına en yakındır mesela? Ya da oyuncunun gerçekten bir Raskolnikov olabilmesi düşünülebilir mi? Bu gibi düşünceler tiyatro eseri okurken aklımı meşgul ediyor genellikle.

    Bernhard'ın romanlarından da alışık olduğumuz zihinsel (her zaman) ve bedensel (bazen) açıdan hasta insanlardan biri bu eserin de temelini oluşturuyor. Bu eserdeki hastalıklı karakterimiz de Dünya Düzelticisi. Dünya Düzelticisi aslında bir filozof. Uzun yıllar boyunca çalışma yapmış ama bir türlü ciddiye alınamamış bir filozof. Ama son eserinden sonra, ki o eser de zaten mevcut dünya düzenini baştan yeniden düzenlemekle ilgili olan, kendisine de aynı ismi veren Dünya Düzelticisi'dir. Bu eserinden sonra öylesine ünlü hale gelmiştir ki dünya çapında tüm büyük ülkelerde eseri çevrilmeye başlanmıştır. Ama gelin görün ki Dünya Düzelticisi zihinsel olarak hastalıklı olmasının yanı sıra bedensel olarak da hasta durumdadır. Bacakları felçlidir, solunum problemleri vardır ve kendisinin de saymaya çekindiği birçok başka hastalık. Eser evde sevgilisi (sevgilisi ile evlenmemişler ama kadının da bir şekilde onun yanında kalmaktan başka bir çaresi kalmamış) ile geçen bir günün başından, kendisine ünvan takdim etmek için gelen kendi mezun olduğu okulun rektörlüğünün ziyareti arasında geçmektedir. Tabii bu arada, Bernhard'ın romanları kadar olmasa da yine de oldukça fazla sorgulama, insanın zihnine sancılar sokan bazı fikirler var.

    Dünya Düzelticisi'nin bir gününe şahit olurken eserde, onu yaşlı, mızmızlanan insanlara benzettim. Gün boyunca sevgilisine birçok şey yapmasını bazen rica ediyor bazen emrediyor. Ama bunların birçoğu da hastalıklı istekler. Örneğin karşısındaki koltuğun mevkisini defalarca kez değiştirtiyor sevgilisine. Kadın da hiç sorgulamadan her isteği yerine getiriyor. Bu açıdan, eseri okurken aklıma gelen bir fikirden bahsetmek istiyorum. Okuduğumuz eserlerdeki diğer karakterlerin de gözlerinden bakma şansımız olsaydı ne olurdu? Mesela ben bu eseri okurken sürekli kadının aklından ne gibi düşünceler geçiyor, ne düşünüyor, bu 'deli' ile birlikte olmaktan mutlu mu gibi fikirler beynime doluştu bir anda. Çünkü kadının diyaloğu o denli az ki eserde, kadın sanki hissiz duygusuz bir varlık gibi görünmeye başlıyor bazı sahnelerde. Ama bunu öğrenmeyi yazarlar aslında bize bırakıyor. Herhangi bir eserde açıklanmamış olan tüm şeyler bir nevi bizim yorumlamamıza ve hayal gücümüze kalıyor. Bu açıdan edebiyat yazarın yazdığı, sınırlardan taşan bir olgu haline gelmeye başlıyor. Yazar bu sayede yazmış olduğu, olacağı şeyleri yazarken, esere daha o andan yazmadığı şeyleri bile eklemiş oluyor. Bu yazılmayan şeyler bile aklımızı kurcalar hale geliyor biz eseri okurken, benim kadın hakkındaki birçok şeyi merak etmem gibi tıpkı. Bu açıdan edebiyatı varolanın bile dışına taşabilecek esneklikte bir olgu olarak görüyorum artık. İfade edilmişlerin ve ifade edilmemişlerin birlikteliğinden oluşan bir sanat. Hepsini de bir şekilde aktarıyor.

    Dünya Düzelticisi, dünyanın nasıl düzeltilebileceğinden elbette ki bahsetmiyor eserde. O çok ünlü yazınından pek bir bilgi öğrenemiyoruz. (Eserde yazılmamış olan ama yine de beni yazılmamış bir şey üzerine düşünmeye, gerekirse kurmaca yapmaya sevk eden bir durum, tıpkı az önce bahsettiğim gibi). Aslında bu bahsedilmeme durumunun bile temsili olduğunu düşünüyorum. Bir olasılıkla dünyanın düzeltilmesi imkansız olduğu için bu yüzden içerikten bahsetmemiş olabilir Bernhard. Oysa ki kendisi dünya ve devletler hakkında çok keskin düşüncelere sahiptir, bunları ifade etmekten de hiç çekinmez. Dünyanın düzeltilmesi imkansızdır belki de bu yüzden gerçekten de. Eserde Dünya Düzelticisi'nin çeşitli fikirleri ile karşılaşıyoruz. Söz arasında. Sevgilisine acıktığını söyledikten sonra, sevgilisi odadan çıkınca bir anda sesli olarak düşünüyor mesela. Hatta bazen o denli kaptırıyor ki düşüncelerine kendisini, bir anda bağırıyor. Çaba harcamak konusunda önemli fikirlerini dile getiriyor bu beklenmedik zamanlardan birinde. Biz insanlar eğer bir şey üzerinde çok aşırı çaba göstermişsek, çaba harcamayı ve uğruna çaba harcadığımız şeyi ne olursa olsun doğru sayıyoruz. Belki de uğruna çaba harcadığımız şey aslında bomboş bir şey ama biz o anda bunun farkında değiliz, bundan kim emin olabilir? Olağanüstü çabalar insana kendisini haklı çıkarabilecek yanılgıya düşmesini sağlar. Bir şeye çok emek vermek o şeyi doğrulamaz. Bizler bir yandan da çaba harcadığımız bir şeyin bomboş bir şey de olabileceği düşüncesini aklımıza sokmaya cesaret edemiyoruz. İnsanda zaman, onun için önemli bir değerdir, belki de bu yüzden zamanımızı çok kaplamış olan bir çabayı yanlışlama cesaretini gösteremiyoruz. "O kadar çaba gösterdim, uğruna çaba gösterdiğim şey doğru, doğru olmasa bu kadar çaba gösterir miydim" diye düşünüyoruz belki de. Ama çaba, amacı doğrulayıcı bir etmen değildir, yanlışlayan bir etmen de olmadığı gibi. Amaç en başında ne ise odur, biz çabamız ile onu olduğundan daha iyi, daha doğru göstermeye çalışırsak bu mantıksız ve tutarsız bir davranış olur.

    Başka bir önemli konu daha, insanlar kendilerini uzmanı saydıkları bir dal ya da konu dışında bir şeyle ilgilenmemeleri, bundan da bahsediyor Dünya Düzelticisi. Bu aslında gerçekten doğru bir fikir. Mesela rahipler din felsefesi dışında bir şeyle ilgilenmezler ona göre. Felsefenin başka dalları ile ilgilenmek şöyle dursun başka dalların isimlerini bile öğrenmeye tenezzül etmezler. Ama bir felsefe ya da bilgi dalının uzmanı olmanın bir yolu varsa da, bu o yol değildir. Daha doğru olan şey şudur. Bir felsefe ya da bilgi dalına, diğer dallardan daha hakim olduğunu düşünen biri kendini bu dal ile sınırlandırmamalıdır. Diğer dallarla ilgisini inceleyip yorumlayabilmelidir ki, uzmanı olduğu dalın gerçekten uzmanı olabilsin. Din felsefesi ile ilgilenen biri varoluşçuluk akımına da bakabilmeli, elinden gelirse onları sentezleyebilmelidir. Tabii bu sadece din felsefesine özgü bir durum da değil, benim bu örneği vermemin sebebi, eserde rahiplerin din felsefesinden başka bir şeyle ilgilenemediklerinin dile getirilmesindendi. Kendi alanı içine sıkışıp kalan insan asla uzman olamaz. Kendi alanı ile katı sınırlar çizen insan uzman değil, ancak ve ancak korkaktır.

    Çevirmenlik konusundaki sorunlara da değiniyor. Çevirmenlik aslında oldukça zor bir meslektir. Birden fazla kişiyi olmayı gerektirir. Bir eseri ana dilinden, sanki o dili kendi ana diliymişcesine algılayıp, ana diline bu ilişkiyi kaybetmeden çevirmelidir ki, etkili bir çeviri olabilsin. Ama bunda da çeşitli sorunlar ortaya çıkmaktadır. Çevirmene çok ağır bir iş de düşebilir kimi zaman, zor eserlerde. Çünkü her dil aynı anlatıma sahip değildir. Sadece o dilde olan bir kelimeyi ya da bir kelime oyununu çevirmenin tam olarak doğru bir şekilde çevirmesi imkansızdır. Bu bağlamda, çevirmenin kendisi, diyelim ki Descartes'ı çeviriyorsa bu gibi durumlarda bir anlığına ana konudan bağını koparmadan bir Descartes olabilmelidir. Descartes gibi düşünebilmek, onun gibi ifade edebilmek ve bu ifade etme biçimini öbür dilde en iyi yansıtabilmek için de Descartes'ın her şeyini çok iyi bilmeli, hatta zihninde onunla yatıp onunla kalkmalıdır belki de. Bu yüzden çeviri işi bir imkansızlık işidir. Çevirmenin yaptığı da imkansız kavramının keskin köşelerini yumuşak hale getirmektir. Başka bir deyişle, daha az imkansız hale getirebilmektir çeviriyi. Bu yüzden bir eseri ana dilinden okumak, çevirisinden okumaktan onlarca kat daha iyidir.

    Tarihin kötü şeyleri saklama yetisinden de söz ediliyor. Modernize edilmiş tarih kavramında, insanlara sadece gösterilmek istenen şeyler gösterilir. Yapılan zulümler her zaman gizlenir. Bu bağlamda düşünecek olursak, biz tarihe güvenilir diyoruz, tarihin kesin bir bilim dalı olduğunu söylüyoruz, ama bundan ne derece eminiz ki? Öğrendiğimiz şeyi nereden öğrendik, nasıl öğrendik? Öğrendiğimiz şey nereye dayanıyor? Öğrendiğimiz şeyin dayandığı yer nereye dayanıyor peki? Çağımızdaki kolay ulaşılabilirlik gerçekten dehşet verici derecede kötü bir şey. Tarih tamamen araştırmaya dayalı bir bilimdir, insan tarihten herhangi bir olaya bakarken dahi kendisi yeni bir araştırma içersinde olmalıdır doğru kaynaklarla birlikte, ama biz çağımızda bilgiyi hazır almayı tercih ettiğimiz için tarih biliminin kesinliği de çokca azaldı. Okuduğumuz tarih kitaplarının arkasında kaynakça görüp derin bir oh çekiyoruz, ama sizce bu yeterli mi? Peki ya o kaynakçanın doğru olduğundan yeterince emin miyiz? Kaynakça sayfası, tüm bilgileri doğrulayan bir belge de değildir bu bağlamda, gerekirse o kaynakçada yer alan kaynakları bile didik didik etmemiz gerekiyordur. İnsan emin olamıyor.

    Bernhard'ın diğer eserlerinden aşina olduğum bir saldırı var yine doktorlara. Doktorların dolaplarını fark ettiğimizde her şey çok geçtir, diyor Dünya Düzelticisi. Doktorlara güvenememek konusunda da pek haksız sayılmaz kendisi bana göre. Doktorluk o denli titizlikle yapılan bir meslek olmalıydı ki, doktorluk ile ilgili neredeyse hiçbir kötü olay yaşanmamalıydı. Neredeyse kusursuzluk ile yapılan bir meslek olmalıydı. Doktor konusunda çekincesi olan bir insanın doktorların hataları üzerine birçok şeyi gördüğünü ve duyduğunu hayal edin. Bu insanın güveni bir kez kırılıyor doktorlara karşı. Sonuçta biz doktora gittiğimizde aslında felsefi bir güven problemini de üstlenmiş oluruz. Kendimizi tamamen doktora bırakırız ve yine kendimizi doktorun ağzından dinleriz. Ama ya hata yapma payı varsa ne olacak? O diplomaları boşuna mı alıyorlar diye düşünebilirsiniz. Evet, diplomalar hiçbir şeydir. Önemli olan meslek adabıdır. Felsefi olarak bir güven sorununun üstlenilmesi problemidir aslında bir muayene. Basit sıradan bir muayeneye bile Bernhard 'yüzünden' nasıl bakmaya başlamışım. Zihnim sancıyor.

    Hukuksal bir serzeniş de göze çarpıyor eserde. Davaların asıl amacının bir yok etme olduğu ifade ediliyor. Bir insanı fiziksel olarak yok etmek kanunsal olarak bir suç olduğundan dolayı dava açan insan karşısındaki insanı en azından hukuksal olarak yok etmek istiyor. Bu belki de her davada aynı değil, ama bazılarında kesinlikle geçerli. İnsan hıncının alınma yollarından bir tanesi olarak da görülebilir. Amaç aynı, karşındakini yok etmek. Bazen düşünüyorum, biz insanlar kimimiz birbirmizi fiziksel olarak yok etmek için ama çoğumuz zihinsel olarak yok etmek için yaşıyoruz belki de. İmzalar, belgeler, senetler hep bunun kanıtı aslında. Eserde de imza kavramıyla ilgili bir bölüm de var. Yok Etme eserinde Bernhard, diploma kavramına bolca saldırmıştı, bu eserinde de imza kavramına bir saldırı var. Birtakım imzalar tüm hayatımızı kaplamış durumda, onaylama imzası, reddetme imzası, okuyorum kabul ettim (aslında hiç okumadım, okur gibi yaptım) imzası. İnsan hayatı görünüşe göre yalnızca diplomaların arasına değil, imza kavramının katı sınırları arasında da sıkışıp kalmış. İnsanları artık onların benliği ve varlığı değil, birtakım semboller ifade etmeye başladı. Bir imza atıyorsunuz aslında orada bulunup onaylıyorum diyormuşcasına bir etki yapıyor bu. Her şeyi bir kenara bıraktığımızda bu gerçekten de dehşet verici bir durum değil mi? Artık yalnızca imzalar var. Ama aslında en sonunda imzalar dolayısıyla bizi öldüren bir yaşama biçimini de dolaylı olarak desteklemiş oluyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam ölen insanların cenaze formunda bile ölenin yakınlarından biri için imza atılacak bir kısım bulunuyor. Korkunç.

    İnsanlık sıkışıp kaldı gibisinden şikayet ediyoruz ama bir yandan da her şeyin çürüyüp gittiğini izlemek zorunda bırakılıyoruz. Tarihin artıklarını temizlemek için yaşar hale getiriliyoruz devletler tarafından. Dünü temizlemek için yaşıyoruz artık. Hiçbir ilgimizin bulunmadığı bir dünü, sanki doğarken bize sorulup biz de onaylamışcasına temizlemeye zorlanıyoruz. Ama bu yaptığımız da yarını kirletmekten başka bir işe yaramıyor. Yarınlara daha büyük artıklar bırakıyoruz. Hayatımız bu açıdan trajik bir teatral gösteri haline gelmeye başlıyor. Bu açıdan Dünya Düzelticisi'nin yaşayışı, çevresindeki insanlar da tıpkı bu şekilde. Çevresinde onu anlamayan insanların dolup taşmasından ibaret onun yaşamı. Biz insan toplulukları da böyle miyiz? Altıncı perde bitti. Son.
  • 736 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Kitap bittiğinden beri kaç defa oturdum başına inceleme yazmak amacıyla... Kaç kez tekrar tekrar sayfaları çevirip göz attım işaretlediğim yerlere... Olmuyor dedim yazamayacağım hiçbir şey çıkmayacak yapamıyorum. Oysa ki yazmalıyım. Bilinsin az da olsa okumak isteyenler olsun. Sonunda bir şekilde cümleler çıkmaya başladı işte... Böyle bir yapıta inceleme yazacak kabiliyetim kesinlikle yok. Neden mi? İçinde romanla beraber o kadar çok bilgi var ki... Geçmişten günümüze gelen hepimizin bildiği insan kıyımları var. Soykırımlar işkenceler... Peki ya o caniler o insanlara işkence edenler mi kötü gerçekten yoksa sen mi kötüsün? Evet evet sen! Normal görünen hatta bir melek olan sen! Sen kötüsün insan!

    Bunu sorguluyor işte kitap. Bunu kanıtları ile bir bir seriyor önümüze. İyi ile kötü kavramları birbirine geçiyor. Haliyle kafa da birbirine dolaşıyor. Tamam duruyorum biraz! Nefes alıyoruz. Yazardan bahsedeyim biraz:

    Danimarkalı olan yazar, iletişim ve sosyoloji alanında yüksek lisans yapmış. Bununla kalan birisi değil ama. Öyle çok bilgi birimine sahip ki. Bunu kitapta bulunan bazı teorik bölümlerde kendisi bize gösteriyor. Kitapta yer alan en önemli konulardan birisi, insanın çalışma arkadaşları tarafından uğradığı psikolojik baskı ile birlikte taciz... Bu konu yazarın bir dönem çalıştığı iş yerinde yaşadığı sorunlardan birisi... O dönem çok aşırı baskı yaşamadığını söylese bile derinden iz bıraktığı belli baskıların. Çünkü kitaptaki karakterle öyle bütünleşmiş ki... Gerçi yazarın şöyle bir cümlesine de denk geldim:

    “Bu, hayatımın en mutsuz ve en yaratıcı şekilde engellendiği bir dönemdi”

    Nedir bu baskılar?
    Senin gibi olmadığını gördüğün insanı dışlama. En temel şey bu... İşin acı yanı ise bunun farkında olmama... Karşındakine yükleme bu durumu. "Sorunlu olan o! Hasta olan o! Psikolojisi bozuk olan o!"

    İlk işe başladığım zaman 19 yaşındaydım. Bu dönemlerde benden en az on yaş büyük insanlar tarafından meğer bunları yaşamışım. Bu kitapta bunu öğrendim. Elbette onların bana kötü davrandığını biliyordum. Ancak bunun bu kadar net bir durum olduğunu ve taciz boyutunda olduğunu bilmiyordum. O günlerde sakindim çekingendim. Şimdi içimde yatan tahammülsüz bir canavar var. Bu canavar ile genelde iş yerimde karşılaşıyor olmak tam da bu baskının sonucunda olan bir şey değil midir? Çocukken hep sessiz içe kapanık diye şikayet edilirdim aileme. Oysa şimdi... Pek sevilen birisi değilim çalışma yaşamında. Bununla yüzleşiyor olmak inanın kolay bir şey değil. Üstelik bunun ana kaynağını yeni yeni benimserken...

    Biraz da soykırımlara dönelim. Ruslar,Almanlar, Yahudiler, Sırplar, Boşnaklar, Afrikadakiler... Binlerce var belki de. Ha hepimizin rahatsız olacağı bizler de varız elbette. Her ne kadar biz soykırım olduğunu kabul etmesek de yabancılar özellikle de Danimarka'yı biliyorsunuz. Bunların bir önemi yok ama kitapta. Asıl soykırım beklenen/olası olanlarda, askerlerde, savaşlarda değil çünkü. Asıl soykırım aramızdaki insanlarda...

    Sosyal baskı ile oluşan kötülük... Herkes yaptı diye yapılan koyun olma durumu yani. Sokakta gördüğümüz evsize kötü davranma mesela. Ya da Suriyeli olduğu için insanlara iğrenç bir varlık gibi davranma. Ne kadar aşağılık olduğumuzu farkettiniz mi? Bizimki psikolojik canilik... Nelere sebebiyet verdiğini düşündünüz mü? Hiç sanmıyorum. Bu kitapta onu düşünmeye bile gerek yok. Suratına vura vura gösteriyor çünkü... Birine olan davranışlar, kafada kurulan saçma sapan teoriler ile birlikte ortaya çıkan olmayan bir şeyi oluyor gibi düşünerek hareket edip insanı hasta etmek... Hasta kim normal kim? Bu sorunun cevabı kitap bitse de netlik kazanmadı...

    Kitapta Kötülük Psikolojisi başlığı altında birçok güzel bilgi var. Bunlar insanın neler yapabileceğini ve altta yatan sebepleri anlatıyor. Bilinen Miligram Deneyi'de anlatılmış. Bilmeyenler için açıklayıcı ve çok güzel bir video da var araştırırken denk geldiğim:

    https://youtu.be/QDEYkzA6Z3Y

    Peki ne anlatıyor bu deney? Tıpkı geçmişte savaşta öldürmek zorunda olduğunu düşünen askerler gibi "yapmak zorunluluğu" psikolojisi... Otoriteye itaat etmek, kendini bu şekilde rahatlatmak... Birileri istedi diye, otorite istedi diye kötülük yapmak ve bunu mecburi yaptığını varsayarak kendi özünün, benliğinin ya da adına her ne derseniz dışına çıkmak... Hepimiz yapıyoruz. Toplum istedi diye başka başka kimliklere bürünüyoruz. O toplumda olduğumuz için bize benzemeyen kişileri ise dışlamakla kalmayıp ona baskı uyguluyor ve içinde kin ve nefret tohumu ekiyoruz. Ortaya psikopat katiller, cani varlıklar çıkarıyoruz. Sonra ise suçu yine başkasına atıyoruz. Annesine babasına çevresine ya da akıl sağlığına... Oysa ki o aklı yok eden kim? Alttaki sebep bu işte. Biziz!

    Bunların farkında değiliz işte en acısı bu. Yaptığımızı normalleştirdiğimiz için asıl doğruyu farkedemiyoruz. Baştan aşağı hastayız aslında...

    Bakalım yazar ne demiş ropörtajlardan birinde:

    “Bir şekilde bilgisayarlar gibiyiz. Bazılarımız hayatımız boyunca aynı program üzerinde çalışıyor ve asla başka programları başlatan durumlara zorlanmıyoruz. Fakat bir noktada veya diğerinde, çoğumuz, hayal edebileceğimizden daha acımasız davranma deneyimine sahibiz. Bilinmeyen bir programla sonuçlanıyoruz çünkü savaştayız ya da boşanmak üzereyiz ya da işyerimizde bir tür adaletsizliğe maruz kaldık. ”

    İşte böyle bocalayacak durumlar olduğu zaman programda "ERROR" yazısı çıkıyor sanki... Böylelikle her şey yolundan çıkıyor. Bir kere de çıktık mı da geri dönüşü olmuyor. Tıpkı bir domino taşı etkisi ile sonuca kadar birbiri ardına geliyor. Sonucun ne olduğu kişinin karakteri, çevresel etmenler vs. yanı sıra en çok da farkındalık ile alakalı. Ne olduğumuzu neler yaptığımızı farkedip bu farkındalığı korumak. Yapılacak en önemli şey bu.

    Kitapla ilgili yazarın bir diğer yorumuna bakalım:

    “Gerçekte, kötülük, sizin ve benim gibi insanlar tarafından, doğru şeyi yaptığımızı ve yaptığımız işin tamamen makul olduğunu düşünen insanlar tarafından yapılır. Dört kadınla ilgili bu hikayeyle, hepimizin kötülük etmesini mümkün kılan ve yine de kendimizi olmadığımıza ikna eden kişisel aldatmacayı göstermek istiyorum."

    İşte kitapta en çok 'yuh artık, hadi be!' dedirten olay bu. Olaylar durağan ve kadınlar arası çekememezlik gibi bir durumdan sıyrılarak karmakarışık bir hal alıyor. Üstelik karakterlerin birbirini aldatmasının yanında kendilerini aldatmasını sanki yanı başımızda yaşıyormuşcasına beynimize sokuyor. Sanki her karakteri tanıyor gibiyiz. Her gün karşılaştığımız insanlar hepsi. Bu yüzden bu kadar etkileyicidir diye düşünüyorum. İnsanı bir paranoyaya sokuyorken bir yandan da "Hayır paranoyak olmamalıyım. Baksana paranoyak olunca neler oluyormuş ayol!" dedirtip iyice karakter ile bütünleştiriyor. Kitabın sonuna dek nefret ettiğim karakter ise sonunda o kadar nefret edilecek biri değilmiş. İnsan kimden nefret edeceğini kimi haklı bulacağını şaşırır. Suçlular suçsuz suçsuzlar suçlu. Ying yang gibi sanki... İyi kim kötü kim? Herkesin içinde bir kötülük var...Hayatta da buna benzer şeyler çok maalesef...

    Toparlarsam açık ve net: Okuyun!:) Psikoloji, gerilim, sosyoloji, tarih, polisiye... Ne ararsan var diyebilirim.
    https://1000kitap.com/lalcivert e ise en çok benim teşekkür etmem lazım. Aylar önce listesine aldığı bu kitabın rengini görünce tabiki mor hastalığım sebebiyle birlikte okumayı kararlaştırdık. İyiki de yapmışız.:)

    Sevgiler ve saygılar ile...

    Dip notlar: Yazarın kendi sitesinden faydalandım yazarın kendi cümleleri olan kısımlarda
    http://www.christianjungersen.com
  • "Eylülün 2'nci günü Erbil'e çoğumuz hasta olarak girdik. Kardeşim Seyyid İbrahim Efendiyi kara toprakta Allah'ın rahmetine bıraktığımız gibi, Şeyhler Hanedanı adını alan 9 erkek kardeşi ve 4 amcamın kız ve erkek en değerli fertlerini Erbil ve civarında toprağa verdik.

    O sene Kurban bayramının arefesine rastlayan Ekim ayının 9'uncu günü Musul'a vardık. Musul şehrinde bâzı ileri gelen Müslümanlardan gördüğümüz yardım ve iyilikleri ancak Allah'ın ilmi ihata edebilir.

    Gavs-i Âzam Hazretlerinin civarında sakin olarak Bağdad-ı yurt edinmek emelindeydik. Fakat o civarda İngilizlerle muharebe azgın hâlde olduğundan Musul'u bırakamadık. Bağdad'ın istilâsında hicretimizin ikinci yılı ve Musul'da ikametimizin 18'inci ayı dolmuştu. O sıralarda kıtlık şiddetlendi ve bize yeniden yol göründü."
  • “Birçok disleksi vakası, beyin gelişimindeki anormalliklerle alakalıdır. Bazı disleksiklerin sorunu, dil alanlarının yapısal gelişimleriyle alakalıdır. Başka nedenlerle ölen birkaç disleksiğin beyni incelendiğinde, korteks gelişimiyle ilgili bazı hatalara rastlanmış. Kortekste yeterli tabakalaşmanın olmadığı ve nöronların ait olmadıkları yerlerde demetler halinde (ki bu tür demetlere ‘heteropi’ adı verilir) bulunduğu görülmüş.
    Şakak lobunun dil bölgesi (planum temporal) sol yarıkürede genellikle daha büyüktür, ama disleksiklerde bu fark daha azdır. Yine de çoğu disleksikte dil bakımından çoğumuz gibi sol beyin baskındır. Bazı erkek disleksiklerin görsel-mekânsal işlevlerinin diğer erkeklere oranla daha az yanallaştığına dair bir fikir de öne sürülmüştür. Bu durum , görsel-mekânsal işlevlerin aynı sol beyin bölgesinde yer edinmek için dil ile bir mücadele içinde olma olasılığını güçlendirir. Bu nedenle disleksik hasta bu iki işi de iyi yapamaz ; ne dilde başarılıdır , ne de görsel-mekânsal işlevlerde. “
  • 260 syf.
    ·6 günde·9/10
    "Bu kadar iyi yazmayı bilmiş bir kadını ben -ben derken, pek çoğumuzu kastediyorum tabii- niçin bilmiyordum? Niçin Türkiye'de kimse -yani pek çoğumuz- Safiye Erol adında bir yazardan haberdar değildi?" diye uzun bir yazı yazıyor Radikal'de Murat Belge. Yine kendisinin de deyişiyle Selim İleri "Ey ahali! Burada iyi bir yazar var!" diye çırpınıp duruyordu. Hakikaten biz Safiye Erol'dan ve onun muazzam eserinden -eserlerinden- neden haberdar değildik ve neden hâlen değiliz? Filhakika sebepleri çoktur. Ama diyorum, belki de haberdardık ve hatırlamak istemedik. Unutkanlığımızın üzerine çekilen hatırlamak fiili bizi olduk olası daima rahatsız etmiştir. Tüm bu düşünceler dimâğımın bir köşesinde otururken, bahsi Ciğerdelen'den açmak belki daha kışkırtıcı olacaktır. Eser, klasik bir örgüye sahip olsa da çok katmanlı tabirini kaldırabileceğine inanıyorum. Doğu'nun ve Batı'nın damıtılmış düşünceleri, milli kültür, milli hüviyet problemleri bir yana halk edebiyatı, divan edebiyatı, mûsikî, tasavvuf ve Yunan mitolojisi ile kurduğu metinlerarası bağlar da romana büyük bir zenginlik kazandırmış. Hatta öyle ki olaylar bu sayede daha fazla mistik bir güce erişmiş. Denilebilir ki Ciğerdelen mistisizmin gölgesine yaslanıp, ondan güç almış bir romandır. Eserin yedi peçesini kaldırıp özüne ulaşmak gerekiyor. Ciğerdelen kimi zaman Türk'ün kanayan ve korumak istediği yarası kimi zaman da insanın içindeki kendi sızısıdır. Aşk, ancak ve ancak Safiye Erol'un kelâmında böylesine kendinden geçebilirmiş. Bu yüzden Ciğerdelen'in derinliğini anlatabilmek için yine Safiye Erol'un sözlerine başvuruyorum:
    - En çok sevdiğim de odur, Ciğerdelen.
    -Niçin en çok onu sevdiniz?
    Manalı bir gülümseyişle elini göğsüne götürerek...
    -Deldi, deldi de ondan, diyor ve ilave ediyor:
    -Bunu yazarken on iki kilo kaybettim. İki defa bayıldım. Bitirdikten sonra hasta yattım.
    -Niçin?
    -Feylesof Nietzsche'nin bir sözü vardır: "Büyük eserler müelliflerinden intikam alırlar."