• Emeti
    Yolunu beklemekten gözlerimiz karardı,
    Neye geç kaldın, Ağa?
    Ali Baba
    Yağmur duası vardı:
    Öğle üstü atımla kasabayı bulunca
    Baktım ki halk uzanmış bütün yayla boyunca
    Kadınlar, çocukların tutarak ellerinden,
    Bir inilti hâlinde geliyordu derinden.
    Yollara dökülmüştü çobanlarla davarlar,
    Gürbüz delikanlılar, doksanlık ihtiyarlar.
  • Yanından geçip gitmek üzereyken beni tuttu. O kadar hızlıydı ki ne olup bittiğini anlamadan kendimi duvara yaslanmış buldum. Bileklerimi tutup duvara dayayınca elimdeki kurabiye yere düştü. “Kokunu aldım,” diye fısıldadı.
    Boyalı göğüsleri benimkilerin hemen dibinde kalkıp iniyordu. “Seni aradım ama orada değildin.” Buram buram büyü kokuyordu. Gözlerine baktığımda yabani gücün kalıntılarını gördüm. Sevecenlikten, mizah duygusundan, kibar serzenişlerden eser yoktu. Bildiğim Tamlin’in yerinde yeller esiyordu. Elimden geldiğince duygusuz görünmeye çalışarak, “Bırak beni,” dedim. Ama pençelerini çıkarıp ellerimin üstündeki tahtaya sapladı. Hâlâ büyünün etkisiyle yarı vahşiydi. “Aklım başımdan gitti,” diye hırladı. Sesi boynumdan aşağıya doğru titreyerek inip göğüslerimi sızlattı. “Her yerde seni aradım ama yoktun. Seni bulamayıca...” Yüzünü yüzüme yaklaştırdı, nefeslerimiz birbirine karışıyordu. “...başka birini almak zorunda kaldım.”
    Elinden kurtulamıyordum. Zaten kurtulmak istediğimden de pek emin değildim. “Ona karşı nazik olmamı kendisi de istemedi,” diye hırladı. Dişleri ay ışığında parlıyordu. Dudaklarını kulağıma yaklaştırdı. “Ama sana karşı nazik olurdum.” Ürpertiyle gözlerimi kapattım. Sözleri içimde yankılandıkça vücudumun her zerresi geriliyordu. “Başından sonuna kadar ismimi fısıldayarak inlerdin. Ve uzun, çok uzun sürerdi Feyre.” Sıcak nefesiyle kulağımı gıdıklaması yetmezmiş gibi adımı da okşarmış gibi söyleyince sırtım hafifçe yaylandı.
    Pençelerini duvardan çekip beni bıraktığında dizlerimin bağı çözüldü. Yere yığılmaktan veya ona tutunmaktan korkarak duvara tutundum. Ona tutunsam vurur muydum, sarılır mıydım, bilmiyordum. Gözlerimi açtım. Hâlâ gülümsüyordu; tıpkı bir hayvan gibi gülümsüyordu. “Başkasının artığını neden isteyeyim ki?” diyerek onu itmek için hamle yaptım. Ama yeniden ellerimi yakaladı ve ağzını boynuma dayadı.
    Boynumun omzumla buluştuğu yumuşak bölgeyi dişleriyle sıkıştırınca bir çığlık attım. Ne kıpırdayabiliyor, ne de bir şey düşünebiliyordum. Tüm dünya dudaklarının ve dişlerinin tenimde bıraktığı hisse indirgenmişti. Dişlerini ısırmak için değil, beni sabit tutmak için kullanıyordu. Üzerime tüm vücuduyla abanarak gidip gelince gözlerimi ateş bürüdü, beynimde şimşekler çaktı ve kalçamı onun kalçasına doğru bastırmaya başladım. Ondan nefret etmeliydim. O aptal ritüel yüzünden, bu gece birlikte olduğu dişi yüzünden, ondan nefret etmeliydim...
    Tamlin çenesini gevşetti ve az önce dişlediği yeri diliyle okşadı. Başka yere geçmedi, sadece o noktada kalıp boynumu öptü. Kasten, oyalanarak, yavaşça. Bacaklarımın arasını ateş bastı ve acıyla kıvranan bedenime yeniden abandığında dudaklarımdan bir inilti yükseldi. Birden geri çekildi. Boşta kalan tenime temas eden hava buz gibiydi. Bana bakarken nefes nefeseydim. “Sakın
    bir daha sözümden çıkma,” dedi. Derinden gelen mırıltılı sesi bedenimde sekerek ilerledi ve tüm hücrelerimi uyarıp suç ortaklığı aşıladı.
    Sözlerini bir daha düşünerek omuzlarımı dikleştirdim. Vahşice gülümseyerek baktı. Elimi yanağına koydum. “Bana ne yapacağımı söyleme,” diye fısıldadım. Avcumun içi yanıyordu. “Ve sakın beni kudurmuş bir hayvan gibi ısırma.” Acı acı kıkırdadı. Ay ışığı altında gözlerinin rengi gölgede kalmış yapraklar gibiydi. Daha fazlasını istiyordum. Bedeninin sertliğini üzerimde hissetmek istiyordum; dudaklarını, dişlerini ve dilini çıplak tenimin üstünde, göğüslerimde, bacaklarımın arasında hissetmek istiyordum. Her yerimde, her yerimde istiyordum onu. Bu arzunun içinde boğuluyordum.
    Burun deliklerini kocaman açıp kokumu -bedenime ve duyularıma hükmeden ateşli, azgın düşüncelerimi- ciğerlerine çekti, sonra sertçe huhlayarak geri bıraktı. Kısık, üzgün ve vahşi bir hırıltı koparıp ağır ağır uzaklaştı.
  • Derinden bir inilti koptu genç kızdan ve o delikanlının ayaklarına kapanarak çiğnenmiş bir çiçek gibi kaldı orada.
    Oscar Wilde
    Sayfa 104 - Öteki Yayınevi
  • 132 syf.
    ·3 günde·10/10
    Beni derinden sarsan bir kitabın incelemesini yapamayacak olmanın endişesiyle ve sizlere kitabı en doğru biçimde aktarabilmek umuduyla incelememe başlıyorum.

    Deli nedir,deli kelimesine bir tanımlama yapabilmek mümkün müdür,şu bozuk düzende akıl hastası olarak nitelendirilmek bir övünç ve gurura mı işaret eder? vb.Öncelikle bu soruların cevabını bulma gayreti içinde olmamız gerektiğini düşünüyorum.

    Kitaba başlarken aklıma Tezer'im geldi.Edebiyatımızın gamlı ve nostaljik prensesi Tezer Özlü...
    Bildiğiniz üzere onun da hayatının bir bölümü akıl hastanelerinde tedavi görmekle geçti.Hatırladığım kadarıyla ya "Çocukluğun Soğuk Geceleri"kitabında veyahut "Yaşamın Ucuna Yolculuk"kitabında tedavi sürecine yer vermişti.Acılı elektroşok tedavilerinden hüzünle bahsetmişti.Akıl hastanesinden çıkmış olmayı,kendisine göre çok önemli bir mutluluk vesilesi sayıyordu.Tezer aklıma geldikçe akıl hastanelerinde yatan bu eşsiz dahilere,kader vurgunlarına çok üzüldüm ve kitabı da yürek burkan duygularla okudum.

    Uzun zamandan bu yana bu denli etkilendiğim bir kitap olmadı dersem zannediyorum içinde bulunduğum durumu ifade etmeye yönelik doğru bir izah olacaktır.Hüzünle,merakla,acıma duygusuyla,bir gün senin de acınarak okunabileceğin endişesiyle ve sempatik duyguyla okudum.Bu kadar çok duyguyu bana aynı anda yaşatan bir kitap ne kadar muhteva olarak boş olabilir ki?

    Kitabın içinde ne var:Kitabın içinde akıl hastanelerinde yatan kederli yüreklerin inlemesi var,direniş var,tecrübe var.Kitabı derleyen ve hastalarımızın ve bizim hayatımıza dokunan hanımefendiye yönelik uzun bir yazı yazmak istiyorum aslında ama şu an tek hedefim akıl hastalarını ve bu muazzam şiirlerin sahiplerini hedef tahtasına koymak.

    Kimi ailesinden dertli,kimi aşktan muzdarip,kimi eşsiz bir dahi,kimi iflah olmaz bir maceraperest,kiminin dolusu boşundan ağır gelmiş de ömrü yaşanmaz olmuş,kimi aile bile olamamış,kimi en değer verdiklerin iflasını,hainliğini ve ölümünü görmüş,kimiyse hepimizden sapasağlam aslında ama onları buluşturan çeşitli ortak etmenler var,bunlardan biri aşırı "duyarlılık"ve hassas ruhlar için bir cehennem olan bu dünyaya karşı "nazik"bir duruş.

    Şiirlerden alıntı yapmayacağım.Kitabı merakla açıp okumanızı istiyorum.İncelememi şu sözlerle noktalamak istiyorum:Hepimiz biraz savurgan ve çokça deliyiz.Yalnızca bazılarımız bunu ortaya serebilecek,bununla yüzleşebilecek,bununla hesaplaşabilecek kadar cesur.
  • Fatih Sultan Mehmet’in bedduası

    “Fatih İstanbul’u alıp da alayla Ayasofya önüne geldiği zaman derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi.

    Sakalları uzamış, hali perişan bir keşiş bulup getirdiler. Huzura çıkardılar. Korktu, teskin ettiler.
    “Niçin hapsedildin?”diye sordular. Keşiş fala baktığını ve kuşatma hazırlıkları sırasında Konstantin’in kendisini çağırıp İstanbul’u Türklerin alıp almayacağını bildirmek için remilatmasını (gaipten haber vermesini) söylediğini, remilde İstanbul’un Türklerin eline geçeceğini söylemesi üzerine de Konstantin’in kızarak onu zindana attırdığını hikâye etti ve “Şimdi karşınızda bulunuyorum, demek ki falım doğru imiş” dedi.

    Bunun üzerine Fatih de İstanbul’un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remilatmasını ve doğruyu söylerse mükâfatlandırılacağını bildirdi. Keşiş remilattı ve şöyle dedi:

    - ‘İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak. Lakin öyle bir zaman gelecek ki emlak ve arazileriniz satılacak, bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak.’

    Bu falın bildirdiği sonuçtan büyük üzüntü duyan Fatih ellerini kaldırarak ‘İstanbul’da edindiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah’ın gazabına uğrasınlar!’ diye beddua etti.”
    ‘Ord. Prof. Süheyl Ünver’in ‘İstanbul Risaleleri’ adlı kitabı sayfa 158