Devletin bağımsız bir güç olarak ortaya çıkışına ilişkin olarak, ele alınması gereken son bir etmen de vergidir. Hiçbir kamu gücü, hiçbir devlet yönetimi, sivil toplumdan devlete doğru düzenli bir kaynak akışı olmadan yaşayamaz. Hükümdarın kendisine ait toprakları olduğu sürece, kral mülkü kayda değer bir gelir kaynağıydı. Sonraları, yukarıda da belirtildiği gibi, kral ve devlet mülkü ayrımının silinmesi ile, bu özel gelir kaynağı ortadan kalktı. Zaten, hiçbir zaman yeterli değildi. Devlet yaşamının ta başından beri, yöneticiler daima yönetilenleri haraca bağlamışlardır. Vergi, en eski devlet kadar eskidir.
Aslında, daha da eskidir. Çünkü, daha devlet belirmeden, aşiret gelenekleri, doğrudan üreticiden ayrıcalıklı katmanlara doğru bir servet akışı sağlamanın özgül yollarını geliştirmişlerdi. Çoğu zaman, bu aktarmalar, armağanlar biçiminde olurdu. Öte yandan, belli soylara atfedilen sihirli güç, yerel kümeleri, bu soyluları maiyetleriyle birlikte ağırlamaya iterdi. Bunlar ve benzeri yollarla, üst katman üyeleri, kendileri lehinde oldukça önemli bir ürün ve hizmet akışı sağlamışlardı.
Ne ki, devletin doğuş süreci, bu aktarmada o zamana dek görülmemiş bir hızlanmaya yol açtı. Siyasetin ikinci işlevini tartışırken, devlet gibi bir kurumun, örgütlü siyasal gücün desteği olmadan sağlama bağlanamayacak olan sınıf ayrımının belirmesiyle, zorunlu hale geldiğini belirtmiştik. Ancak, işin ilginç yanı şudur ki, devlet ortaya çıkar çıkmaz, üst sınıfların kendileri de vergi verme zorunda kalarak, üçüncü işlevin kaçınılmazlığını kanıtlamışlardır.