Sırtında domates kırmızısı bir manto vardı. Eskimişti. Ama Nisan güneşinin büyücülüğü işini pek güzel görüyordu. Zaten pır pır çakan sarışın saçlar dururken kim bakar mantoya, topuğu kaykılmış pabuca? Ne var ki, pamuk prenses kederli görünüyordu, yorgundu, yalnızdı, yalnızlığının şarkısını söylüyordu kıyıdan kıyıdan gidişiyle, öne eğik başıyla. Artık hiç ümidim kalmamışsa bilmem; ama hayal meyal hatırladığıma göre yalnızlıklar mücize beklerdi yedinci, sekizinci yaşlarda. Pamuk prenses de, acaba bekliyor muydu? Öyle ise beklediği oldu:
Akıl almaz maceralar peşinde Kaf Dağı'ndaki en yüksek doruktan inip gelen bir kartal mıdır, yoksa bombardıman filolarının arasına dalmaya hazırlanan bir F/8888 avcı uçağı mı, anlayamadım; kollarını yana açmış, sıfır numara traşlı başı gerdan kırarcasına yana eğik, kısa ama olabileceği kadar hızlı adımlarla "uuuvvv" uğuldaya uğuldaya bir delikanlı beliriverdi yanında pamuk prensesin. Hızla geçti, sonra aynı hızla döndü, solladı, sağa geçti, bir çember çizdi, uzaklaşacakmış gibi yaptı, ama yıldırım gibi döndü, bir çember daha çizdi. Bu arada kanatlar, görülmemiş bir fiyaka ile bir sağa, bir sola yatıyor ve kartal mıdır, jet mi ne, boyuna "uuuvvv"luyordu. Belli belirsiz kanat sürünmeleri de oldu.
Pamuk prensese gelince, o durdu, olmadı, yana çekildi, olmadı, koşup kaçmak istedi, olmadı, karşı kaldırıma geçeyim dedi, gene olmadı. Ve pamuk prenses kurtulmak, kaçmak istedikçe kartal -veya jet- daha bir korkunç "uuuvvv"larla daha dar çemberler çizdi etrafında.
Pamuk prenses öfkeli.
Pamuk prenses korkmuş.
Pamuk prenses üzgün.