• 424 syf.
    ·Beğendi·9/10
    21. yüzyıl okurları olarak Gurur ve Önyargı’yı her ne kadar beğenmesek de kendisi Tolstoy’un Anna Karenina’sından,Flaubert’in Madam Bovary’sine kadar pek çok ana kadın karaktere ilham olmuş bir roman. Dönemin İngiliz taşra aristokrasisini tüm detaylarıyla gözler önüne seren yanı sıra ahlaki bir çok konuda mesaj veren, statü ve sınıfın yegane öncelik olduğu,kadının evlenerek sınıf atlama çabasına girdiği bir dönemde Elizabeth gibi toplumun tüm dayatmalarına başkaldıran bir kadın karakter yaratan dünyanın en iyi on romanından biri olmayı hakeden bir yapıt. Evet diyaloglar yoruyor karakter sayısı romanı okumayı biraz daha zorlaştırıyor ama 1813 yılında yayınlanmış kulvarında ilk olan bir romandan olduğunu göz önüne alınca Gurur ve Önyargı okunmayı hakeden kitaplar arasında.
  • 375 syf.
    Zaman Akıp Gidiyor
    Okuduğu kitapların sayısı toplamda 50’yi geçmeyen 25’li yaşlarında birine kitap önerecek olsanız ne önerirdiniz? Elbette ki kişinin okuduklarına ve ilgi alanlarına göre değişebilecek bir cevap bu. Ama zaten benim bunlarla işim yok, söylemeye çalıştığım, okuduğu kitap sayısı bu denli az olan bir insanın okuyacağı o kadar çok kitap var ki önünde. Zaman asla durdurulamayan, sürekli akıp giden bir nimet bizim için. Ve bu zaman içerisinde okunmaya değer binlerce hatta milyonlarca kitap var. Ortalama olarak bir kitabın bir haftada bitirildiğini varsayarsak, okuyacağın kitabı öyle bir seçmelisin ki, bir haftan (ortalama) boşa gitmesin. O kitap hayatından bir haftayı çalmış olmasın. Sana kattıklarının yanında onun için harcadığın zamanın lafı bile olmasın. Umarım ‘zaman kaybı’ olarak nitelendireceğiniz kitaplarla karşılaşmamanız, seçmemeniz dileğiyle. Dolayısıyla; ‘İyi kitaplar, iyi ki varlar.‘


    Kısaca Kitabın Konusu
    Dünyanın en tehlikeli yerlerinden biri olarak kabul edilen Afganistan’nın başkenti Kabil’in Vezir Ekber Han nispeten sakin sayılabilecek bir döneminde geçen hikayede baş kahramanlarımız Emir ve Hasan’dır. Doğumunda annesini kaybetmiş olan Emir’in, sert mizaçlı babasına kendisini ispatlama ve ilgi görme çabası. Etnik kökeni ve babsının bedensel rahatsızlığı nedeniyle akranları arasında her zaman alay konusu olmuş olan Hasan. Emir’in babası, bölgenin nufuzlu kişilerinden, yardımsever ve cesur bir kişidir. Hasan’ın babası Ali ise Emir’in babasınınn evinde hizmetçi olarak çalışmakta, zaman zaman da oğluyla beraber ev ve bahçe işlerini yapmaktadırlar.

    Hasan, Emir’e her daim sadık kalmış, her zaman yardımına koşmuş, dostluğun ve kardeşliğin ne demek olduğunun adeta vücut bulmuş halidir. Hatta Emir için başını türlü zorbalıklara ve belalara sokmaktan asla geri kalmamaştır. Ancak Emir’in bu dostluğa aynı ölçüde karşılık verememesi, zorbalara karşı onun gibi cesaretle duramaması ömür boyu çekeceği bir vicdan azabına dönüşmektedir.

    Hükümete yapılan bir darbe ile Monarşinin yerini Cumhuriyet almıştır. Ardından Sovyetlerin etkisiyle Kominist bir baskı süreci başlamıştır. Emir ve babası bu baskı sürecinde Amerikaya göç etmişlerdir. Orada geçen yıllarda yaşam koşulları, geçim derdi, soyo-kültürel farklılıklardan kaynaklanan bir takım sorunlarla başa çıkmaya çalışırken aynı zamanda Emir’in sosyal ve psikolojik dünyasının da bir yansımasını görmekteyiz. Uzun bir süreden sonra bir gün babasının eski bir dostundan mektup alır ve tekrar Afganistan’a gider. Afganistan’a gittiğinde ise bazı gerçekleri öğrenir. Bu gerçekler onu bir kez daha geçmişiyle yüzleştirir.

    Kitap, ihanetin ve sadakatin bedellerini, babaların oğullarıyla ilişkilerini ve babaların çocuklar üzerindeki etkilerini göstermektedir. Sevgi, yalan, dostluk ve fedakarlıklarla dolu bir hikaye… Zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip olan toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seren savaşın izlerini görmekteyiz. Gaddarlıklar, ırkçılık ve insanlara yapılan zulümlerin hikayesi…


    Okur-Zaman Puanı
    ‘Zaman Akıp Gidiyor’ başlığı altında düşünmeye zorladığım konu ‘iyi kitap’ seçimiydi. Bir insanın ömründe okuyabileceği tüm kitapların, dünyadaki tüm kitaplara oranını alsak bir hayli küçül bir sayı elde ederiz. Okuyacağımız kitabı seçerken biraz da olsa bunu düşünerek seçim yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu felsefeye de bundan sonraki kitap değerlendirmelerimde de kullanabilmek adına bir isim ve puan sistemi vermek istiyorum. Bu felsefenin ismini, ‘Okur-Zaman’ olarak vermek istiyorum açıkcası bu ismin üzerine pek düşünmedim, ileride belki değiştirebilirim. Şimdilik Okur-Zaman olarak nitelendirmek ve bu felsefeye uygun kitapları da 1’den 10’a kadar puanlamak istiyorum.

    ‘Uçurtma Avcısı’ kitabının Okur-Zaman puanının bir hayli yüksek, yani 8 olarak veriyorum. Benim gibi çok duymuş ancak okumaya fırsat bulamamış, daha farklı öncelikteki kitaplara yer vermiş iseniz, tavsiyem bir ara fırsat tanıyın bu kitaba.


    Ancak!
    Kitabın başarısı su götürmez bir gerçek. Ancak;
    Afganistan’da savaşa maruz kalmış 2 çocuğun hikayesini anlatmış. Dedim ya düşünmeye sevk ediyor kita diye. İster istemez, Suriye, Irak, Yemen, Pakistan, Afganistan, Libya, Çad, Ürdün, uganda ve bunun gibi nice ülkeler ve bu ülkelerde savaşa maruz kalmış, nice ‘çocukluğunu yaşayamamış çocuk’ vardır. Sadece Suriye’yi ele alalım. UNİCEF Türkiye Milli Komitesi verilerine göre ülkemizde 1.6 milyon süreli çocuk bulunmaktadır. Savaştan kaçmış, ülkemize sığınmış. (Ki bu durumdan rahatsız olan bir çok vatandaşımızda yok değil, vizdanları nasıl elveriyor anlamak mümkün değil.) Diğer tarafta bunlar kadar şanslı olmayan savaşın ortasında acı çekerek açlıktan sefaletten ölen çocuklar. Bununla birlikte Mülteciler Derneğinin verilerine göre akdenizi kullanarak Avrupa’ya umuda yolcula çıkan 15.000’den fazla kişi boğularak ölmüştür.

    Bunza zalimliğin, vicdansızlığın en çok yaşandığı bölge olan Ortadoğu coğrafyasının en önemli sebeplerinden biri de ‘Petrol’ rezervidir. Bir damla petrolün bir damla kandan daha değerli olduğu bu toprakların, bugün ki durumunun sorumlusu kim dersek alacağımız cevapların bir çoğu Emperyalist güçler olacaktır. Yıllardan beri en büyük emperyalist güç olarak bölgede Amerika var. Afganistan’da Rusya ile mücade ettiği için Taliban’a silah veren Amerika. Taliban ile mücadele gerekçesiyle Afganistana giren ve coğrafyayı yerle bir eden Amerika. Ve yazarımız. ABD Başkanı George W. Bush ve Bayan Laura Bush, yazar Khaled Hosseini’yi 16 Eylül 2007 Pazar günü Hosseini’nin romanı olan “Uçurtma Avcısı” nın film uyarlamasının gösterimi için Beyaz Saray’a davet ediyor. Ve daveti kabul eden Khaled Hosseini.

    ABD Başkanı George W. Bush ve Bayan Laura Bush, yazar Khaled Hosseini’yi 16 Eylül 2007 Pazar günü Hosseini’nin romanı olan “Uçurtma Avcısı” nın film uyarlamasının gösterimi için Beyaz Saray’a davet ediyor. Ve daveti kabul eden Khaled Hosseini.

    Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nde (UNHCR) 2006 yılından beri iyi niyet elçisi olarak çalışmalar yapan Khaled Hosseini’yi bir yazar olarak yere göre sığdıramaz olsak ta, bebek katili George Bushile yan yana duruşu ve bundan gurur duyuşu ile eserleri benim nezlimde anonim değerindedir
  • 496 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Fantastik kitap okumayı çok seviyorum. İçinde büyülü bir dünya ve tam tadında aşk da olursa değmeyin keyfime. Benden mutlusu olmaz.
    Ayrıca ister fantastik olsun ister tarihi aşk yada günümüz romanı, Güzel ve Çirkin uyarlamalı kitaplara ayrı bir ilgim var.
    Her zaman iyi olmuyorlar fakat Yalnızlığın Kara Laneti benim bu yıl favori listeme girecek. O kadar sevdim ki, gece başlayıp ertesi gin bitirdim. (Gerçi bu ara her kitabı gece başlayıp ertesi gün bitiriyorum.)
    O kadar ki çoğu zaman işaretlemem gereken alıntıları bile unuttum.
    İstediğim her şey vardı kitapta. Karakterler inanılmaz güzeldi. Bir bakmışsınız şimdiki zamanda yürüyorsunuz sonra bir bakmışsınız inanılmaz bir dünyanın içindesiniz.
    Rhen ve Harper okuduğum en doğru çift. En doğru güzel ve çirkin uyarlamsı sanki. Üzerlerine biçilmiş kaftan gibi oturmuş kurgu.
    Ve Grey... Yemin ederim bekliyordum. Bir ara yazar beni korkutmadı değil. Ama altından başka bir şey çıkacağını hissetmiştim. Ve yazar beklediğimi bana verdiği an çığlık attım.
    İkinci kitap araştırmaları, yorumları derken geldi çattı yeni kitabı bekleme derdi. Of çok heyecanlıyım şimdiden.
    Asla beklemek istemiyorum. Çok keyif alarak, merakla ve heyecanla okudum. Yaş sınır asla yok. Her yaşın çok seveceği bir kurguya sahip. O yüzden fantastik seven küçük yaştaki okuyuculara özellikle tavsiyemdir.
    Herkese tavsiyem. Hatta aşırı tavsiyem.
  • 592 syf.
    "İnsanlık ne kadar büyük bir yalnızlığı, yabancılaşmayı, sevgisizliği ve yıkımı yaşıyor olursa olsun, dünyanın herhangi bir yerinde şiir yazan birisi varsa ve onu okuyan bir başkası varsa, barıştan, aşktan, özgürlükten ve güzellikten umudu kesmeye yer yoktur."
    Şükrü Erbaş

    İncelemeye bu alıntı ile başlamak istedim çünkü romanın yapısına çok çok uygun bir alıntı. Mungan'ın 15 yıl emek verdiği, demlene demlene ortaya çıkardığı, kendi edebiyat hayatının bir özeti gibi belki de bu kitap.

    Binbir Gece Masalları tadında bir kitap. Zaten tanıtım bülteninde de "Batı'nın modern çağ fantazi romanlarıyla Doğu'nun Binbir Gece Masalları'nın özgün bir bileşimi.
    Tabiata, emeğe ve şiire bir övgü." diyerek atıfta bulunuluyor.
    Okurken bir masalın içinde yolculuk yapıyorsunuz. Bu roman aslında şiire yolculuk romanı. Karakterler, şehirler, dağlar, ovalar, hayvanlar, çiçekler, bitkiler gelip geçiyor yanınızdan. Okurken sizin için önemli olan yolda olmak, o hissi kitabın sonuna kadar kaybetmiyorsunuz.

    Çok katmanlı bir yapıya sahip bir kitap. Biraz fantastik, biraz polisiye, biraz felsefik, bolca edebi bir roman var karşımızda. Her okurun farklı anlamlar çıkaracağı ve kendince eklemeler yapacağı bir roman. Ütopik bir roman da demek istemiyorum açıkcası. Okurken karakterlerin, bölgelerin isimlerini gördükçe nedense Hindistan, İran vb. ülkeler geldi aklıma. Yazar kendince adına Anakara dediği bir dünya kuruyor. Bu dünyanın içerisinde ana karakter şudur diyebileceğimiz biri yok aslında. Bütün karakterler ana karakter. Hepsinin dünyasını yavaş yavaş bize gösteriyor. Ve hepsinin dünyası da ayrı güzel.

    Anakara'nın bilge şairi Bendag, en büyük şairlerinden Moottah ve en iyi polisi Gamenn. Temelde bu üçünün hikayesi yer alıyor. Ve bunların etrafında şekillenen şehirler, kişiler, olaylar...

    Bendag 50 yıllık bir kayboluştan sonra (tabii bu kayboluş belki de kendini bulmaya yöneliktir) okuyup öğrenirsiniz artık :) doğduğu kente geliyor ancak kimliğini kimseye açıklamak istemiyor. Tek bir amacı var; 50 yıl önce katılamadığı (o gün şehri terketmişti) on üç dolunaylı yıl şenliklerine katılmak ve huzur içinde ölümü beklemek.
    Bendag'ın hikayesi böyle başlıyor.

    Diğer yandan Moottah'ın hikayesi karşılıyor bizi. Onun da amacı aynı şenliklere katılmak. Uzun yıllar inzivaya çekilmiş bir şair. Bu yolculukta yanında iki tane genç var Zeey ve Tagan. Amacı bütün bilgi birikimini bu yol sürecinde bu iki gence aktarmak.

    Ve Gamenn...
    Anakara'da yıllardır çözülemeyen şair cinayetlerinin peşinde olan polis. Gamenn'in hikayesine ayrıca dikkat etmekte fayda var.

    Bunlar dışında Ümma ve Lelalu Anakara'nın önemli kadın şairleri.
    Agabu var bambaşka bir karakter. Rüya terbiyecileri, taşıyıcı çocuklar da romana fantastik hava katan diğer karakterler.

    İçerikten çok fazla bahsetmek istemiyorum. Başta da dediğim gibi kitabın kapağını açtığınızda Anakara'da yolculuğunuz başlıyor ve bu yolculuğu sonuna kadar büyük bir keyifle sürdüreceksiniz. Zaman zaman hüzün, zaman zsman hayal kırıklığı yaşayacaksınız belki ama sonunda şiir varsa umut da vardır diyeceksiniz.
    Okuyacak olanlara şimdiden keyifli yolculuklar diliyorum. Şiir gibi bir yolculuk olsun. Hayatınızın şiiri eksik olmasın.
    İncelememe burada son verirken nev'i şahsına münhasır bir kişilik olan Ayşe*'ye de teşekkür etmek isterim. Mungan'ı zaten seviyorum ama onun ısrarları olmasa bu kitabı en azından şu anda okumazdım. Sırada Yüksek Topuklar var
  • 240 syf.
    ·5 günde·5/10
    Edebiyatımızın ilk romanı. İlkin günahı olmaz diyerek başlamak isterdim ama kendimi tutamayacağım sanırım. Yazarımız Namık Kemal sık sık gelecekten haber vererek gidişatın kötü olacağını defalarca belirtmişti. Aynı zamanda tamamen taraflı bir şekilde yazmıştı her sayfayı. Dilaşub'u övmelerden, Mehpeyker'e sövmelerden uzak tutmadı kendisini ki fikrimce bu iki karakter gerçeklikten fazlasıyla uzaktı. Dilaşub'un o kadar güzel, o kadar saf, o kadar ağzı var dili yok, o kadar meleksi bir karakter olması, dakikada bir bayılıp durması; Mehpeyker'in sırf 'kötü kadın' diye o kadar kötü kalpli, o kadar kinci, o kadar ahlaksız, o kadar samimiyetsiz olması gerçeğe hiç yakın değildi. Mesela anlamadığım şey Mehpeyker, Ali'yi gerçekten sevdi mi? Bazı yerlerde sevmiş gibiydi ama bazı yerlerde de sevgili yazarımız, kadının hareketlerinin samimiyetsiz olduğunu, rol yaptığını, yalancı olduğunu her cümlesinde belirttiği için sevmemiş gibiydi de. Yazar bence burda kendisiyle çelişti. Mehpeyker'in hiçbir şekilde saf aşk besleyemeyeceğini düşünüp bize de bunu yansıtmaya çalıştı ama eğer öyle olsaydı ve Mehpeyker'in amacı kötü olsaydı bence amacına çoktan, kolaylıkla ulaşırdı diye düşünüyorum. Çünkü ana karakter Ali Bey'imiz saf mı saf bir bey... Aynen, öyle saf bir bey ki sadece gördüğü bir el işareti üzerine aşkından deli divane oluyor... Bu zamana kadar kadın görmemiş birinin gördüğü ilk kadına aşık olduğunu düşünmesi de gerçeklikten uzak. Hatta yazar o duyguyu sayfalarca betimleyip aşk olduğunu yutturmaya çalışsa da Ali Bey sadece dış görünüşe bir şeyler hisseden biri. Mehpeyker'e de Dilaşub'a da sadece dış görünümlerini beğenerek, daha haklarında hiçbir şey bilmeden aşık olduğunu düşünüyor ki gerçek aşk zaten bu değildir. Aslında yazacak daha çok şey var fakat daha fazla detaya girmek istemiyorum çünkü olayların saçmalığından, Mehpeyker'in aniden dünyanın en kötü en kinci insanına dönmesinden, Ali Bey'in Mehpeyker'in 'kötü kadın' olduğunu öğrendiğinde aşkından vazgeçmemiş olsa ve hemen affetse de Dilaşub'u duyduğu bir iftira ile dövüp evden atmasından, Ali'nin çok saf çok iyi biriyken alemlerden kalkmamasından, Dilaşub'un anlamsız bir şekilde Ali'ye aşk duymasından ve son nefesini onun için vermesinden de detaylı bir şekilde bahsedersem sanırım kendi ruh sağlığım için hiç iyi etmiş olmayacağım...
  • 352 syf.
    Kitabın başında atatürk'ün resmini görünce lan tarih kitabımı bu diye paniğe kapılmayın. değil.

    Ben ilk önce az'ı sonra ziyan'ı okudum. yukarıda belirttiğim özellikler her iki kitap için de geçerli. az'da ortaya çıkan inanılmaz rastlantılar bütünü ve oğuz atay gereksizliği dahi bu kitap için "kötü" dememe yetmedi. ziyan'da ise ziya hurşit'in bir nevi oğuz atay gereksizliği tadı vereceğini en başından beri düşündüm ve malesef oğuz atay'ın da ötesine geçti ziya bey.
    Kitabın ilk başlarda sadece bir askerlik eleştirisi olacağını düşünüyorsunuz. çünkü o şekilde başlıyor. isyan içindeki doğuda askerlik yapan bir erin değerlendirmeleri ve yaşadıkları diye düşünmeye başlıyorsunuz ve burada kitaptan beklentinizi oldukça düşürüyorsunuz. işte bu bir günday oyunu oluyor ve devamında sizi saran bir kurguyla başbaşa kalıyorsunuz.

    Burada belirtmek gerekir ki kitap bir askerlik romanı değil, kitap bir nefret ve huzursuzluk romanı. kışla, askerlik ve diğer ögeler sadece ruh halinin tanımlanmasına yardımcı ikincil ögeler daha fazla değil. zorunlu askerlik kavramını o kadar derinden işliyor ki söz konusu asker gibi sorguluyorsunuz bu kurumu. bu kadar tabu kavramının hepsini romanında eleştirerek o kadar farklı şekilde işleyişi ve çıkarımları arasında boğuluyorsunuz.

    Hakan günday karakterlerinin genel özelliğine sahip bir asker, iyi derecede yabancı dil, orta üstü aile ve eğitim. bunlara rağmen normal olmayan ve farkındalıığını çok farklı şekilde deiğerlendiren bir karakter ve karşımızda. geçmişin sürekli peşinden gelmesi gibi geçmiş yaptığı hatalar yüzünden bulunduğu noktada olan bir asker var.

    Hakan günday'ın bir düşünceyi, soyut olguyu ne denli güzel açıkladığını ve betimleyerek insanı zevkten zevke sürüklediğini belirtmeme de gerek yok. gelin görün ki, son kitaplarında olayları daha bir film senaryosuna yaklaştırma çabası ve romanların sonunu net bir noktaya bağlama çabası kabak tadının da ötesinde insanı geçirdiği onca güzel saatleri "aslında o kadar da güzel değil miydi ki?" diye düşünmeye itiyor.

    all about ziya hurşit" tadında bir roman.
    Arkasına aldığı tarihi dokuyla beraber en iyi hakan günday romanı kesinlikle. üstelik bu kitapta daha samimi bir hakan günday var karşımızda. kitaptaki karakterler ve düşünceleri uçlarda (diğer romanlarındaki gibi) olmalarına rağmen bu kez hiç de zorlama gelmiyor. çünkü ziyan'da diğerlerine oranla daha iyi betimlemiş durumu, ortamı.ç kimsenin bilmediği, tanımadığı bir ziya hurşit'ten bahsediyor olması. pek sevgili günday'ın kafasındaki ziya'dan. bu romanı yazmadan bir soru sormuş namzet abimiz: "ziya neden böyle bir şey yapmış? neden atatürk'ü öldürmek istemiş?" ve cevaplamış o gurban olduğum hayal gücüyle:

    --- spoiler ---

    "...hayır asker bir öfke nöbetinin hediyesi değildi suikast fikri. bu kez bir saniyede verilmemişti kararı. ne zaman taşacağı belli olmayan nehirler gibi ağır ağır taşan bir inancın sonucuydu. kendime bile itiraf etmediğim, üzerinde durmaktansa görmezden geldiğim bir bilginin sonucuydu. insan bilgisinden kaynaklanan bir inanç. yeni doğmuş insan kadar çıplak bir bilgi. neydi biliyor musun? insandaki kutsallaştırma ihtiyacı...

    mustafa kemal'i gördüğüm ilk anda anlamıştım. onun da başına gelecekti. kutsallaşacaktı. hiçbir hamlesi hiçbir yerde tartışılamayacak, sözleri dogmalara dönüşecek, istiklal savaşından geriye kalan tek isim olacak, ilkelerinden heykeller yapılacak, ekonomisi için çırpındığı ülkesinin değeri düşmüş banknotlarına yüzü resmedilecek ve hatta politikasının hakkında fikir beyan etmek bile kanunen yasaklanacaktı. o kadar etkileyici ve güçlü bir kişiliği vardı ki, bütün bunlar olacaktı. önce düşmanı sonra saltanatı yenmiş olan mustafa kemal en sonunda da kendisiyle savaşacaktı. özgüreştikçe devleşen halk onu ve devrimini çiğ çiğ yiyecekti. tarihe bir v harfi çizdirecek kadar keskin bir dönüş yaptırmış olmasına rağmen halkı tarafından delik deşik edilecek ve geriye sadece fotoğrafları kalacaktı..."
    Bazı sayfalarda kitap olay örgüsünden çıkıp bir anda bugünün türkiye'si hakkındaki tespitlere dönüşüyor oysa ki askerlik, türk tarihinde olabilecek en dobra hali ve en gerçekçi yorumlarıyla anlatılmıştı. askerlikten yıllar sonra bile okunsa, insanı askerden terhis olamamışçasına kabus görüyor gibi hissettirecek başka bir yazılı kaynak var mıdır? yoktur heralde. beni en çok rahatsız eden olaylardan birisi de atatürk'e suikast düzenleyen adamın tüm fikir yapısının "Atatürk iyiydi de çevresi yüzünden o dahi adamı vurdum" şeklindeki geri vites örneğiydi. askerlikten soğutma diye bir suç tanımı olan ülkede böyle kitap yazan birinin kolay kolay kanundan korkacağını sanmadığım için sanırım hakan günday iliklerine kadar atatürkçü birisi.

    hakan günday da bu kitabında soğuk olgusunu bi o kadar güzel vermiştir ki kitabınızı sıcak yatağınızda okurken bile iliklerinize kadar soğuğu hissedeceksiniz
    günday önce yapar sonra yıkar. sonra tekrar yapıp sonra tekrar yıkar zihinlerimizi. bakunin, "yıkıcı tutku yaratıcı tutkudur." der. günday da yeninden yaratabilmek için tekrardan yıkar. saymaya sondan başlarız, yerin dibine kadar sayarız. yolculuğumuz dünyanın merkezine değil, türkiye'nin her hangi bir yerinedir. sonra açarız gözlerimizi günday son kez yıkar tüm yarattıklarını...

    Uzun lafın kısası vakit kaybetmeden okuyun okutturun :D
  • 383 syf.
    Köprü, iki yakayı birbirine bağlayan mimari bir yapıdır diye tanımlanabilir ancak bu eksik bir tanım olacaktır. Çünkü bir köprü aynı zamanda iki yakadaki insanları, kültürleri birbirine bağlar. Günümüz Bosna'sının bir şehri olan Vişegrad'da bulunan Drina Köprüsü gibi...

    Osmanlı İmparatorluğu'nun belki de en kudretli sadrazamı olan Sokollu Mehmet Paşa'nın emriyle beş yıl gibi bir sürede yapılan Drina Köprüsü'nün bu yapim aşamasından 1914'e kadarki serüveninin anlatıldığı eserde, İvo Andriç'in objektif duruşu ilk dikkat çeken noktalardandir. Olayları ve konuları dışarıdan seyreden biri olarak ele alan yazar, aynı zamanda bu anlatımıni yörenin mitleri ile zenginlestirmistir. Tarihsel bir süreç romanı olduğu için sabit karakterler yok. Devirler değişiktikçe haliyle farklı karakterler romana dahil olsa da aynı zamanda bu karakterleri birbirlerine bağlayan bir kültürel atmosferin varlığını da hissedebiliyoruz. Müslüman ve Hristiyanların farklılıklarinin yanısıra daha çok onları bir arada tutan felaketleri, neşeleri ve tabiki Drina Köprüsü'nü okuyoruz.

    Köprünün yapımına başta karşı çıkılıyor her büyük değişime karşı çıkıldığı gibi ve köprüye yönelik sabotaj girişimleri Abid Ağa tarafından oldukça ağır şekilde cezalandırılıyor. Ardından onun yerine daha yumuşak bir paşa görevlendiriliyor. Bu nokta yazarın objektif duruşuna örnek olmasi bakımından önemlidir.

    Köprünün yapımı sırasında olsun ve ardından yapılan idamlar olsun olayların halk arasında dogaüstu unsurlarla sarılarak mitlestirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması; bu aktarılan mitlerin de yöre halkının birbirlerine bağlandığı sessiz güçler olduğunu hissediyor insan kitabı okurken. Bununla birlikte, 16. yy'dan 20 yy'a dönemsel değişimleri ve bu değişmelerin insanlara yansimalarini görüyoruz. 16. yy dünyasında dışarı ile ilişkisi oldukça az olan yöre halkı, cok sevdikleri Sadrazamlari Sokullu'nun öldürülmesi haberini bile aylar sonra alabiliyorlar ve gelen haberinde güvenilir olup olmadığının haberini de daha sonralari alıyorlar. Yani mensubu oldukları Osmanlı'nın ne yaptığından veya dünyada neler olduğundan çoğu zaman bihaber ve de ilgisiz, kendi halinde yaşayan insanlardan söz ediyoruz. Zaten o dönemin şartları bunu gerektiriyor. Nitekim hep bahsolunan ve bizim de ister istemez gururlanmamiza neden olan o yörenin insanlarının Osmanlı Donemi'nden övgü ve özlemle bahsetmelerinin baş nedeni de bu görünüyor. Yani özlenen Osmanlı özelinde 16. yy'ın feodal, izole kendi halinde değişimin olmadığı veya az olduğu güvenilir ve öngörülebilir zamanlar veya çağlardır. Bunu romandan çıkarmak oldukça mümkündür. Zira, Osmanlı'nın bölgeyi Avusturyalilara kaybedisinin ardından Avusturyalilar yani Nemçeliler, yöreye treni getiriyorlar ve birçok yenilik, çevre düzenlemesi yani hayatı kolaylaştıran modern yenilikler getiriyorlar. Ancak yöre halkı bu değişimden çok hoşnut olmuyor. Gelen bu değişimlerle beraber eski korunakli, öngörülebilir ve değişimden uzak hayatları geri dönülemez şekilde bozuluyor. Ve artık sadece anılarında ve dillerinde "Osmanlı devri başkaydi. Nerde o günler," sözleri kalıyor.

    Bununla beraber yapılan tren, köprünün önemini azaltıyor. İlerleyen yıllarda Balkan Harbi neticesinde asırlardır Doğudaki unsur olan Osmanlılar bir anda binlerce kilometre uzağa gitmek zorunda kalıyorlar. Fiziki bu değişiklik, yöre halkının tahayyullerine asırlardır yer etmiş olan doğu sınırlarında bulunan Osmanlı unsuru imgesi ile bir karmasikliga neden olur. Özellikle yöredeki Müslümanlar üzerinde büyük bir şok etkisi yaratır. Köprünün yapılış amacı olan Doğu ile Batı'yı birleştirmeydi. Ancak artık Doğu ile Batı kökten değişmiş bulunmaktadır. Aynı zamanda artık eskisi gibi önemi kalmamış ve insanların az kullandığı bir yapı haline gelmiştir. Ancak yöre halkına tarihi animsatanan canlı bir simge durumundadır.

    Değişen sadece yöre halkı ve yörenin sınırları değildir. Yörenin dışarıya okumaya gitmiş gençleri dönerler ve zihinlerinde tüm Avrupa'yı kasıp kavuran fikirlerle... Bu sırada dünya da değişiyor, hayat daha hızlı akıyor, ekonomi, teknoloji, ülkelerin sınırları ve insanlar değişiyorlar. Ve bu değişimlerden artık yöre de hemen haberdar oluyordur. Yıkım çağı olan 20. yy'ın başında Saraybosna'da velihat Arsıduk Ferdinand Sırp milliyetçiler tarafından düzelecek suikastle öldürülür. Hepimizin iyi bildiği gibi bu 1. Dünya Savaşı'nı başlatan olaydır. Bunun sonucunda yöre halkı ilk defa üzerine bombaların düşmesine tanık olur. Kitabın sayfalarında kendine en çok sayfa bulan karakteri Ali hoca ile Drina Köprüsü'nün kaderi de bombalar altında birbirlerine paralel gidiyor desek yalan olmayacaktır.

    İnsanlar yaşarlar ve ölürler. Arkalarında yaptıkları eserleri ve kollektif ürünleri olan kültürlerini bırakırlar. Bunlar sayesinde kendileri bir bilinç olarak hayatta olamasalar da onların parçaları yeni nesillerde veya doğa üzerinde taşınmaya ve yaşamaya devam eder. Drina Köprüsü'nde ise hem Sokollu'nun ve yapımında emeği geçen herkesin eseri olması bakımından hem de kültürel bakımdan yörenin dünden bugüne yaşamış her insanının izleri taşınmaya ve yaşamaya devam eder, dünyanın başka yakalarini birleştiren köprülerinde olduğu gibi...



    İyi okumalar