Memur düşmanı müfettiş!
Sen necisin?" diye sormuşum. "Ben müfettişim," dedi. Bilmezden geldim: "Müfettiş nedir? Me­mur mu?" dedim. Biz mahpus damında müfettişi çok gördük. Ni­yetim gönül eğlemek ... "Müfettiş demek memur düşmanı ... " de­ di, "yani memur takımından milletin bir şikayeti olursa ben da­ireyi apansız basar, kağıtları teftiş ederim. Köylüye bir haksızlık yapıldı mı, rüşvet yenildi mi ceza veririm. Senin anlayacağın ben memura karşı her zaman eşkiyanın hakkını ararım. Eşkiya dostu­yum," dedi. Herifteki ağza bak! Cevabı cebinde bir herif. .. "Eyi miş öyleyse beyefendi," dedim, "sen memur takımı üstüne mü­fettiş isen ben de umum dağlar üstüne müfettişim."
Sayfa 96·Kitabı okuyor
Eşkıya raconu!
Silahın iyisi karının iyisine benzer, kah­pelik etmez."
Reklam
Türklere bütün yurtta, memurluk, askerlik sanatlarıyla, kısır topraklar üstünde verimsiz bir çiftlik düşüyordu. Ve kendini verenler bu topraklarda, hem tabiat, hem eşkıya, hem de devletle uğraşmak zorundaydılar...
Sayfa 66·Kitabı okuyor
asım çavuş:
"Bu dağlar, İnce Memed gibi bir eşkıya daha görmedi
Kitap Alıntısı
"Söylesem Bir Türlü" köşe yazısı (1964)
Derebeylerin, şeyh olsun, ağa olsun hacı olsun bu iddiayı hayatı cebren devam ettirmeye memur kuvvetleri de, işte dağlarda kol kol gezen bu eşkiya çeteleridir. Derebeyin tapusuz veya hibe ile tapulu arazisinde barınan köylüler arasında küçücük bir itaatsizlik zuhur etti mi, derebeyin dağdaki ordusu o serkeşt köyü basar, yakar, adam öldürür. O çeteyi ekseriya şeyh veya ağa besler ve icabında yine o gizler. Ortada böyle bir sistem varken, doğu vilayetlerini yalnız kanun kuvvetleri ile asayişe kavuşturmak mümkün müdür? Siyavuşgil ( 31 Ekim 1964'te Diyarbakır'ın Çermik ilçesine bağlı Haraba ve Musikan köyleri arasında yaşanan çatışmalara devlet mudehalesi üzerine Siyavuşgil'in "Söylesem Bir Türlü" isimli yazısından...)
Sayfa 168 - Yeni Tanin Gazetesi (1964)·Kitabı okuyor
Gazete Alıntısı
Ş.S.Aydemir; "M. Kemal'den başka şans yoktu"
Kemalizmi gereği gibi değerlendirebilmek için, oluştuğu or­tamı iyi bilmek ve gözden uzak tutmamak gerekir. O ortamı Şev­ket Süreyya Aydemir güzel özetliyor: "Toplum hayatı, bir ilkçağ ilkelliği içindeydi. Türk milleti perişanlığın, fakirliğin, çaresizliğin en ilkel düzeylerinde yaşı­yordu. Halk cahildi, bakımsızdı, sefildi. Memleket yolsuz, iş­siz, asayişsiz bir düzensizlik içinde bunalıyordu. Sonu gelmez savaşlar, İstiklal Savaşı'nda olduğu gibi millet için, millet ya­rarına da yapılmamıştı. Yüzyıllarca Anadolu ve Rumeli halkı, bizden olmayan, bizim olmayan yabancı ve uzak ülkelerde boş yere eritilmiş, gitmişti. Tarım en ilkel bir sürünüş gibiydi. Sanayi yoktu. Derebeylik, ayan, eşraf, mütegallibe nizamı alabildiğine köklüydü. Şeyhlik, müritlik, hacılık, hocalık, efsunculuk yaygın­dı. Tekkeler, zaviyeler çöküntü halinde, fakat ayaktaydı. Dağlan eşkıya sarmıştı. Bu bel vermiş yapının ve ilkel hayatın yeni bir düzene yönelişi için, Gazi Mustafa Kemalin şahsiyetinden başka bir ümit yoktu." Toplum, Batı'da çağdaşlaşmanın itici gücünü oluşturan iki temel sınıftan da yoksundu: Ne gerçek anlamıyla bir kentsoylu (burjuvazi) sınıfı vardı, ne de örgütlü bir işçi sınıfı. Dışarı ile ilişki içerisinde ticaret yaşamında etkili olan kesim ise, daha çok Müslüman olmayan azınlıklardandı. Ve işgalci güçlerle işbirliği yaptıkları için, Kurtuluş Savaşı'nın sonunda çoğunluğu ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı.
Reklam
Reklam