• Belgeler hergün yağıyor. Örnek alalım: Senato Seçimlerinin başladığı 15 Mayıs 1966 günü çıkmış bir tek gazeteyi okuyalım.
    A -BİRİNCİ HAVADİS İŞÇİ SINIFI ÜZERİNE'DİR.- Gazete: "TİP'in 14 kanun teklifi açıklandı" diyor. Bunlardan yalnız 6 tânesini yazıyor: 1) Köylü topraklandırılsın, 2) Işsizlik sigortası yapılsın, 3) İlk Okullara parasız araç, gereç verilsin, 4) Tasarruf bonoları kaldırılsın, 5) TPAO İktisadi Devlet Teşekkülü olsun, 6) Yabancı sermaye sınırlarsın... TİP'e göre memleket bu kanunlarla kalkınacak.
    (Çok değil, bir hafta sonra, 22 Mayıs günü TİP Genel Başkanı, yarın Büyük Millet Meclisi toplanınca, 14 kanunun da toptan reddedileceğini, sağlam bir ses ve sarsılmaz bir güvençle Radyodan duyuracaktır.)
    Demek, İşçi sınıfımız açısından KALKINMA'ya Büyük Millet Meclisi karşıdır.
    Neden? Çünkü, Millet Meclisinde 50 koltuktan 49 u işveren sınıfımızın elindedir, denecek. Pekiy, İşveren sınıfımız bu konuda ne düşünüyor? 15 Mayıs günlü gazeteye bakalım.
    B. - İKİNCİ HAVADİS İŞVEREN SINIFIMIZ ÜZERİNEDİR. - Hükümetle Özel teşebbüsçülerimiz (Yâni: Türkiye Ticaret Odaları, Sanayi Odaları ve Ticaret Borsaları Birliği), Şeker Şirketinde tatlı tatlı konuşuyorlar. Gazete, işverenlerimizin şöyle yakındıklarını özetliyor:
    1 ) "Türk müteşebbislerinin Yurt dışında kredi temini imkânlarının kolaylaştırılması, hiç olmazsa yurt içinde yabancı teşkilâtlara tanınan imkânlara eşit hâle getirilmesi." (Yâni: Türkiye'de Türkün parası Türk'e verilmiyor, Türk olmıyan Sermayeye kredi olarak sunuluyormuş!)
    2) "Merkezi dışarıda bulunan ticaret firmalarının yaptıkları ihracat, gelir vergisinden de muaf tutulmakta ve bu hâl her yıl 5 milyon dolar döviz kaybına sebep olmaktadır." (Yani: Türk olmıyan sermayeye, Türk'e verilmiyen imtiyazlar bağışlanıyormuş, Yüzmilyonlarca döviz açığımız bundanmış!)
    Demek Türkiyeyi içeride dışarıda sömüren Türk olmıyan sermayedir: Bunu T.İ.P. kadar İşveren sınıfımız da görüyor. Buna karşı ne tedbir kullanılıyor? DEVLETÇİLİK. Eski Devletçiliğimize yeni bir etiket takıldı: Plânlı Karma Ekonomi! Bunu bize, büyük müttefiklerimizin ünlü uzmanları tavsiye ettiler. Türk olmıyan uluslararası Sermaye, bizdeki büyük alacaklarını hesaplıca işletmek için, Türkiye'ye:Plânlı Karma ekonomiyi salık verdi. O günden beri: İşveren sınıfımız dışından ve teoride Devletçilik düşmanı göründüğü hâlde: İçinden ve pratikte domuzuna Devletçidir. Bir kaç ay içinde Türk olmıyan Şirket mümessilliğinden,Türkiye Devletinin mümessilliğine geçen Demirel: Plân ve Karma Ekonomicidir. T.İ.P.'in Programı da: "Karma Ekonomide yönetim ve denetimine emekçilerin de katıldığı emekten yana plânlı bir Devletçilik hakim kılınacak" diyor.
    "Herkesin maksûdu bir: (DEVLETÇİLİK), ammâ rivâyât muhtelif..." Devletçiliğjimizin kendisi bu işe ne diyor? Hep 15 Mayıs günlü gazeteden okuyalım.
    C. - ÜÇÜNCÜ HAVÂDİS DEVLETCİLİĞİMİZ ÜZERİNE'DİR. - Şeker Şirketi Kulisinden: "Başbakan Süleyman Demirel'in yerine Sanayi Bakanı Mehmet Turgut bir konuşma yaparak, toplantıyı açmıştır." Açar açmaz ne demiş? Baş sayfayı boydan boya kaplıyan başlık şu: "TURGUT: KALKINMA KOLAY BİR İŞ DEĞİLDİR" (Yâni: Devletçiliğimiz, Kalkınmayı yokuşa sürmüştür!) Türk olmıyan sermayenin arslan payından kendisine bir tilki paycağızı dilenen Türk Sermayecilerine Devletin verdiği karşılık acem kılıcı gibi ikiyüzlü keser.
    Birinci yüz : "Bayram değil, seyran değil" iken Devlet, Türk sermayesinin kulağına şu öpücüğü düşürüyor: "Korku ve heyecan dalgasının ideolojiler arasındaki çarpışmalardan ileri geldiğini." fısıldıyor. (Yâni: Aman, Türk sermayesi, sakın Türk olmıyan sermaye ağabeyine karşı sen de Brutuslük etme: "ideoloji" (yâni: "Komanizlik") eli kulağında bekliyor, ha!)
    Acem kılıcının ikinci yüzü: Devletçiliğimiz, Türk sermayesinin ağzına, en alaturka tağşişe (2) uğratılmış bir parmak bal çalıyor: "Milyonlarca orta ve küçük işletmeler Her biri bir büyük işletmenin, müessesenin, fabrikanın çekirdeği olacaktır." diyor.
    Başbakanlığın "Aylık İstatistik bülteni" 1965 yılının XI inci ayında 836 bin sigortalı işçi sayısına karşılık 68 bin işyeri saymış. "Milyonlarca işletme" hangisi? BesbeIli, oylarını toptan bezirgân Partilere ısmarlamış derdiment esnaf ve köylü ekonomicikleri... Bunların her yıl yüzbinlercesesi finans kapital'in tefeci - bezirgan ağlarına düşürülerek mülksüzleştirilirler. Bütün büyük şehirlerimizi "Fâtihin orduları gibi" kuşatan gecekondular: hep o "Milyonlarca orta ve küçük işletmeler"in yerüstü katakompları, canlı mezarlıklarıdır. Devletçiliğimiz bunlara: Korkmayın, uşak! demek istiyor... Bizde bu serbest rekabet ve sizde bu Devletçilik varken, evvel Allah, her biriniz. birer "Büyük işletme" olacaksınız. (Yâni: "Ölme eşeğim Ölme!" fıkrası.)
  • Arkadaşlar kitap fuarları okurlara uygun fiyata kitap okumaları için fırsat etkinlikleridir aynı zamanda fakat fuarda genel itibariyle gördüm ki öyle değilmiş.
    Bi kitap almak için Doğan Kitap standına uğradım etiket fiyatı 24 tl olan bu kitabı bana %20 indirimle 20 tl fuar indirimli olduğunu söyledi, aynı firmanın internet sitesinde 16 tl olan bu kitabı almak için fuara gidip o kadar zaman, Efor ve imkan harcamaya ne gerek var diye düşündüm açıkçası takdiri size bırakıyorum lütfen sorgulayalım. Sömürü heryerde...
  • Patatesten soğana , maruldan ıspanağa hatta baharatlardan ete kadar yiyeceklerin belli oranda radyasyon verilerek raf ömürlerinin uzatıldığını kaç tüketici bilir? Etiket üzerindeki radyasyon verilmiş anlamındaki yeşil rengindeki “radura” işaretini kim anlar? Türkiye de gıdaların radyasyona tabi kılınmasıyla ilgili “Gıda ışınlama yönetmeliği” 6 kasım 1999 da sessiz sedasız yürürlüğe girdi. Gıda ışınlanmasında gamma-pak şirketi ilk ve tek onay almış şirket durumunda. Şirketin sahipleri nevzat yalçıntaşın oğulları (İstanbul ticaret odası başkanı) Murat ve Mehmet yalçıntaş ile çocukların dayısı memduh üretmen . “Az radyasyondan bi şey olmaz” sözü bana hep çernobil faciasından sonra “çayda radyasyon tehlikesi yok” diyerek çay içen dönemin anaplı bakanı cahit aral’ı anımsatır!
  • Bir çevre düşünün ki insana kıyı kıyı yanaşıp yan gözle bakıyorlar ve onda ya bir devrimci ya da bir psikopat ya da bir palavracı arıyorlar; bir insan aramak kimsenin aklına gelmiyor. "Oo, -diyorlar- bu psikopat!"ve seviniyorlar. "İşte bir palavracı!" Bu yargıyı verir vermez de sanki Amerika kıtasını keşfetmişçesine keyifleniyorlar. Beni anlamayıp alnıma ne türlü bir etiket yapıştıracaklarını kestiremeyince de, suçu kendilerinde değil de yine bende buluyorlar ve "tuhaf bir adam bu, çok tuhaf bir adam" diyorlar.
    ...
    Ben kim olursam olayım, dosdoğru bakın gözlerime, hiçbir önyargıya kapılmadan, yöntemsiz, tasarısız, açık bir yürekle bakın ve her şeyden önce bir insan arayın bende, yoksa hiçbir zaman insanlarla dost olamazsınız.
  • Bir spor ayakkabıyı 1300 tl. ye fiyatlandırmış yanına da alay eder gibi enflasyonla mücadele ediyoruz diye etiket koymuş.
  • Eşsiz, mükemmel bir kitap bitirdim az önce...
    Geçmiş yıllarda yazılan böylesine mükemmel cümleler kurularak yazılmış kitapları okuduğumda, şimdiki güncel kitaplardan hiçbirini alıp okuyasim bile gelmiyor. Nasıl güzel bir anlatım , nasıl da benden biri gibi oldu 10 gündür Martin Eden...

    Okuduğum kitapların, konularından bahsetmeyi cok sevmiyorum ben daha çok bana hissettirdiklerini, düşündürdüklerini yazmayı seviyorum. Kalınlığıyla gözümü çok korkuttu okumaya başladığımda...okuma pozisyonunu, külçe gibi haliyle elimde bir türlü tutturamayip sayısız yön degistirdigim , günlerdir ellerimdeydi martin...

    Yazılanları okurken onunla ac kaldım, onun açlığını okurken karnımın tok olması beni utandırdı, o yeri geldi yorgunluktan, çalışmaktan, yazmaktan uyuyamadı... bende onu okumaktan... kaç defa kitabın arka kapağına baktım bilmiyorum, ne kadarını yaşadın diye jack londonun gözlerine, martin gibi olan kıvırcik saçlarına, yüzündeki güzel gülümsemeye... ve doğum ve ölüm tarihi arasındaki kısacık ömür denilen sayılara ... Daha kaç kitap yazardın yasasaydin kim bilir?

    Bu kitapta o kadar büyük insanlık dersleri veriyor ki JL bize, ben fikirlerimle bu hayatta varım, toplumda onlarla değer görmek isterim, bana bir etiket yapistirildiginda ya da düşüncelerim belli bir kesim tarafından alkislandiginda değil, ben hep bendim. Giydigim kıyafet, saçım, makyajım, cinsiyetim ya da mesleğim, zengin ya da mevkim değil, ben ben olduğum için değerli olmalıyım...

    Ne yazsam az bu kitap için... okyanusta üşüyor gibiyim...

    Okuyun, okutturun, şiddetle tavsiye ederim, saygılar, keyifli okumalar.:))
  • Herhangi bir oluş 3 aşamada 3 katmanda kolayca okunabilir.

    1- Fiziksel okuyuş. Beş duyu organı ile okunabilir.
    Bu okuyuş için bedene ihtiyaç duyarız gözle görerek, kulakla duyarak, derimizle hissederek, burnumuzla koklayarak, dilimizle tadarak...

    2- Zihinsel okuyuş. Sesli veya sessiz, içimizden veya dışımızdan konuşmalarla düşünceyi tetikleriz. Bunu görsel yol ile de yaparız. Bu kısmın oluşması 1 numaralı veriler aracılığı ile gerçekleşir.

    3- Bu kısımda 1 ve 2 numaralı verilerle gerçekleşir. Bunlara duygu ve his denilir. Sevgi aşk korku nefret üzüntü mutluluk heyecan vs.

    Varlıkta karşımıza çıkan tüm olaylara bu 3 yol ile şahit olur, deneyimler ve yaşarız.
    Tekrar ediyorum bu 3 yol ile başka yolu yok.

    Mesela bize üzüntü veren birşey 3 numarada yer alıyor. Yani hissel bir duygu durumu kendimi üzgün hissediyorum. Niçin böyle hissediyorum. Bulmak için düşünüyorum ve düşünce bizi 2 numaraya taşıyor.
    2 numaraya bakıyoruz kafamda birşeyler kurgulamışım. Dostum bana karşı kötü davranmış bunu düşüncelerimle ve hayalimde canlandırarak büyütüp kafama takmışım. Bu takış 2 numaradayken oradan 3 numaraya sıçratarak bana duygu his yani üzüntü yaşatmış. Peki 2 numarada oluşan şey durduk yere mi olmuş? O da 1 numaradaki duyu organlarıma çarpanlardan dolayı gerçekleşmiş.
    2 numaradaki yorumlamalarım sonucu 3 e taşınmış.

    O halde çözüm olarak 3 şıkkım var.

    İlk olarak 1. Numarayı ele alalım. Yani fiziksel halimi bedenimi duyu organlarımı.

    1- Arkadaşımla irtibatı keseceğim. Bu sayede bir daha böyle birşey yaşanmayacak.
    Kısa ve basit bir çözüm.
    Fakat 2 ve 3 numaralardaki etki belli bir süre devam edecek. Artık o hayatımda olmasa bile ben, belli bir süre daha 2 numaradaki gibi zihnimde bana yaptıklarını düşüneceğim ve 3 e taşıyarak bir süre daha üzgün olacağım. Fakat zamanla silinecek.

    Peki bu çözüm oluşturur mu?
    Yarın öbür gün başka biride benzer şeylerle beni tekrar üzebilir. Bu geçici bir çözüm bize net ve kalıcı bir hamle gerek.

    O halde çözüm olarak 2 numarayı ele alalım.

    2 numarada fiziksel birşey yapmıyorum. Zihinsel, düşünce boyutunda bir değişim yapacağım.
    Arkadaşımın bana gösterdiği tavırlara etiket yüklemeyeceğim. Kafamda bana şöyle böyle yaptı ne kötü biri veya ne iyi biri demeyeceğim. Kısaca O nu yorumlamayacağım.
    Böyle olunca 3 numaradaki sıkıntı ortadan otomatik olarak kalkacaktır.

    Not: Bu durum herşeyi kabullenmekle birdir. Herşeyi kabul etmemiz istenmez. Hayatımıza uygun olanları kabul etmeliyiz.
    Aklı ve mantığı devreye sokarak, sadece o an ve o olay içinde değil, geniş zamanda bana zararı dokunup dokunmadığına bakmam gerekir. Bu dengedir ve beklenen şeydir.

    Peki bizler ne yapıyoruz?
    Ezbere, uykuda yaşayarak. Hemen 3 numaralı hal ile tepki veriyoruz.
    Yani duygularımızla hareket ediyoruz. Kızıyor küfrediyor hatta kavga ediyoruz. Bu durumda akıl devre dışı kaldığı için karşı tarafıda aynı frekansa çekerek bir kaos oluşturuyoruz. İletişim kopuyor anlaşmazlıklar oluşuyor.

    Evet dostlar bu örnek sadece arkadaş ilişkisi içindi.
    Hayatımızdaki bütün oluşları bu 3 madde ile ele alabiliriz. Havanın sıcak oluşundan dolayı sinirlenmeyi, korna seslerini, tam aksi olarak pozitif şeyleride bu 3 madde ile ele alabiliriz. Bu sayede hayatımıza farkındalık akar. Bilincimiz, titreşimimiz yükselir. Yaşam kalitemiz artar. Karanlığımıza ışık sızar.
    Sevgiyle kalın
    Emr'e