• Bir öğretmen, derslerinden birinde şu hikayeyi anlatır:
    “Seyir halinde bir gemi... Yolcular, güverteye çıkmışlar eğleniyorlardı...

    Ancak, işler her zaman yolunda gitmez!..

    Gemi, aniden bir kazaya uğradı ve denizin derinliklerine doğru batmaya başladı...

    Güvertedeki yolcuların arasında evli bir çift bulunuyordu, korku içinde can havliyle kurtarma botuna doğru koştular...

    Ancak botta sadece bir kişilik yer kalmıştı...

    Adam, o an karısını ardında bırakarak botun içine atladı...

    Kadın, güvertede yapayalnız kalmıştı... Gemi, neredeyse batmak üzereydi... Deniz, kadını kendine çekiyordu... Kadın, bir yandan dalgalarla boğuşurken diğer yandan eşine sesini duyurmak istiyordu... Söylemek istedikleri vardı... Bağırmaya çabalıyordu...”

    Öğretmen, bu noktada sustu, hikayeye devam etmedi. Sınıfa şu soruyu yöneltti:
    “Sizce, kadın ne söylemiş olabilir?”

    Herkes bir şey söyledi. Kadının söylemiş olabileceği cümleyle ilgili tahminler çoğunlukla şöyleydi:
    “Senden nefret ediyorum. Ne kadar da körmüşüm seni hiç tanımamışım...”

    Aldığı cevaplar öğretmeni memnun etmedi...

    Öğretmenin dikkatini bu süreç zarfında sessiz, sakin ve yorumsuz kalan bir erkek öğrenci çekti... Ona doğru yöneldi, aklına gelen bir şey varsa söylemesini cevabını öğrenmek istediğini söyledi. Çocuk bir süre sessizlik içinde kaldı ve sonra dedi ki:
    “Öğretmenim, benim düşünceme göre kadın, kocasına ‘Çocuğumuza iyi bak, onu koru kolla...’ diye bağırmıştır.”

    Öğretmen, hayret içerisinde kalmıştı, öğrencisine sordu:
    “Sen, bu hikayeyi daha önceden duymuş muydun, biliyor muydun?”

    Çocuk, kafasını salladı ve dedi:
    “Hayır, duymadım. Annem, hasta olup bizi bu dünyada terk etmeden önce babama aynı bu sözcükleri söylemişti.”

    Öğretmen hüzün dolu bir sesle dedi ki:
    “Evet, cevabın doğru...”

    Sonra anlatmaya devam etti:
    “Gemi, giderek suların altına batıyor, denizin derinliklerine doğru çekiliyordu...

    Adama gelince... Evine sağ salim ulaşır ve tek başına kızını büyütür, yetiştirip eğitir.. Seneler geçer... Ve bir gün adam karısına ulaşır...

    Bir gün, kızları babasının ardından kalan evrakları düzenlerken hatıra defterini bulur...
    Ve anlar ki...
    Bu yolculuğa çıkmadan önce annesi amansız bir hastalığa yakalanmıştı... fazla zamanı kalmamıştı...
    Ve aslında o hassas anda, babası kızlarını büyütebilmek için hayatta kalma umudu yakalamıştı...

    Babasının yazdıklarını okumayı sürdürür:
    ‘Aslında o kadar can atıyordum ki okyanusun derinliğinde seninle birlikte olmak için... Buna rağmen kızımızın uğruna, senin tek başına dalgalar arasında kaybolmana razı oldum’...”

    Hikaye, böylece son bulur...

    Sınıf, derin bir sessizlik içindedir...

    Öğretmen, öğrencilerinin bu hikayenin içerdiği ahlaki dersi almış olduklarını anlar...

    Ders, bu dünyadaki ‘hayır ve şer’le, ‘iyilik ve kötülük’le ilgilidir...

    Her işin, her olayın, her durumun ötesinde; her bağırışın, her sözün ardında bazen öyle karmaşık durumlar mevcuttur ki onların idrak edilmesi çok zordur...

    Bu nedenledir ki asla yüzeysel düşünmeyelim ve anlamadan, idrak etmeden kimseyi yargılamaya kalkmayalım...

    Hesap ödeme konusunda hevesli olanlar, cepleri parayla dolu olduğu için değil dostluk ve arkadaşlığa paradan daha çok değer verdikleri için, Çalışma hayatında her işi yapmak için istekli olanlar, ahmak oldukları için değil sorumluluklarını iyi bildikleri için, Her kavga ve tartışmadan sonra ağızlarını özür dilemek için açanlar, suçlu oldukları için değil sizi gerçek dostu olarak gördükleri için, Size mesaj gönderenler, yapacak başka işleri olmadığından değil sizin sevginizi kendi canlarında ve yüreklerinde taşıdıkları için yaparlar.

    Gün gelecek hepimiz birbirimizden ayrılacağız... Sohbetlerimizi, yürekten özleyeceğiz...
    Rüyalarımızı hatırlayacağız...
    Günler, aylar, seneler birbiri ardına öyle büyük bir hızla geçer ki...
    Ve artık geridekilerle hiçbir bağlantı kalmaz...

    Ve bir gün çocuklarımız bizim resimlerimizi görüp soracaklar:
    “Kim bunlar?”

    Biz gözlerimizde saklı gözyaşlarımızla, acı bir tebessümle onları kalbimizin en derinlerinde hissederek diyeceğiz ki:
    “Onlar ki yaşamımın en güzel günlerini birlikte geçirmiş olduğum insanlar...”
    Sripad Ramaray
  • Suçluyorum bir mektuptur. Adaletsizlik ve ayrımcılık üzerine yazılmış bir mektup ...
    Emile zola tarafından Fransa Cumhurbaşkanına yazılmıştır. Bu mektup gazetelerde yayınlanmıştır. Mektubunda Drefyus davasının gerçek suçlularına değinmiş sahtecileri ortaya çıkarmak istemiştir. Dürüstlükten yana olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir :
    “ Benim görevim konuşmak , suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim orada, işkencelerin en korkuncu içinde , işlemediği bir suçun cezasını çekmekte olan suçsuzun hayaletiyle dolup taşacak .”
    Suçsuzun savunucusu olmuştur bir nevi .

    Şimdi konu hakkında yaptığım ufak bir araştırmadan bahsedeceğim:
    “İntellectuel” yani aydın ... bu kelimeyi Drefyus’u suçsuz görenler için kullanılan aşağılayıcı bir kelime olarak seçmişler. Emile zola ilk aydın olmuş ancak son olmamış. Başka aydınlara da cesaret vermiş yazdığı bu mektup. Ressamlar, matematikçiler, bilim insanları vb. Böylece halk ikiye bölünmüş. Drefyusu savunan adalet yanlıları yani aydınlar ve Drefyus’u suçlayan yahudi düşmanları ...
    Peki ya nedir , kimdir bu Drefyus ? Alfred Drefyus bir subaydır. Tek suçu ise Yahudi olmaktır. Casuslukla, vatan hainliği ile suçlanır , yargılanır . Tek delil çöp kutusunda bulunan bir mektuptur. İddiaya göre o mektup Drefyus’un el yazısı ile yazılmıştır. Onun çöp kutusunda bulunmuştur. Daha sonra hakkında gizli dosya hazırlanır. Drefyus ve avukatının haberi olmadan yargıçlara gönderilir. Bu düpedüz haksızlıktır. Yargıçlarda bunun farkındadır ama susmayı tercih ederler. Böylece Drefyus suçlu bulunur. Aşağılayıcı yahudi karşıtı sözlere maruz kalır ve cezasını çekmek için Şeytan Adasına gönderilir.

    Tabii Zola’ya da yaptığı suçlama yüzünden dava açılır. Onu iftira atmakla suçlarlar ve yahudi dostu ordu düşmanı ilan ederler. Bir yıl hapis ve 3 bin frank para cezasına çarptırılır. İngiltere’ye kaçar...


    Zola’nında dediği gibi gerçekleri toprağın altına saklamak saçmadır. Ne de olsa ortaya çıkar . Drefyus’un üzerine oynanan oyunlar da ortaya çıkar ama bu tam on iki yıl sürer..


    Eğer Can yayınlarından okuyorsanız olay hakkında Bilgi veren yazı da bulunuyor içinde. Ama ben yine de merak edip araştırmak istedim . Konu ilginizi çeker mi bilmiyorum ama araştırmanızı ve okumanızı tavsiye ederim.
  • Çileci rahibin kullandığı, şu ana kadar görmüş olduğumuz yöntemler - yaşam duygusunun topyekûn hafifletilmesi, mekanik etkinlik, küçük sevinçler, özellikle de “en yakındakileri sevme”nin verdiği küçük sevinç, sürü örgütlenimi, cemiyet gücü duygusu uyandırma ve bunun sonucunda bireyin kendine karşı duyduğu usancın onun cemiyetin büyüyüp gelişmesinden aldığı zevk yoluyla bastırılması - bunlar çileci rahibin bıkkınlıkla savaşında kullandığı, modern ölçülere göre masumane yöntemler: şimdi bir de daha ilginç olanlara, “suçlu” yöntemlere bakalım. Bunların tümünde söz konusu olan bir tek şey vardır: herhangi bir duygu taşkınlığı, - bunun o ağır, felç edici, uzun ıstırap vericiliğe karşı en etkili uyuşturma yolu olarak kullanılması; bu yüzdendir ki rahip yaratıcılığı, şu bir soruyu bulurken neredeyse tükenmez olagelmiştir: “bir duygu taşkınlığı hangi yolla elde edilir?”... Bu, kulağa haşin geliyor: “çileci rahip her zaman, tüm güçlü duygulanımların içerdiği coşkudan yararlanmıştır” demiş olsaydım kulağa daha hoş gelirdi kuşkusuz. Ama modern hanım evlatlarımızın yumuşamış kulaklarını neden daha da okşayalım ki? Neden kendi hesabımıza onların laf-ikiyüzlülükleri karşısında bir adım bile olsa geri atalım ki? Biz psikologlar için, bizi tiksindirecek olması bir yana, bir eylem-ikiyüzlülüğü demek olurdu bu. Nitekim bugün bir psikoloğun iyi beğeni sahibi olduğunu gösterir bir şey varsa, - kimileri onun “dürüstlüğü” de diyebilir buna - o da insan ve nesneye ilişkin neredeyse tüm modern yargılara bulaşmış olan o rezilce ahlaksallaştırılmış konuşma tarzına direnmesidir. Çünkü şu konuda aldanmaya gelmez: modern ruhların, modern kitapların en esaslı özelliği yalan değil, ahlakçı yalancılığın iliğine dek işlemiş olan masumiyettir. Bu “masumiyet”i her yerde tekrar tekrar ortaya çıkarmak zorunda olmak - bizim işimizin, bugün bir psikoloğun üstlenmek durumunda kaldığı, kendi de pek sakıncasız sayılamayacak o işin en iğrenç yanı budur belki de; bizim büyük tehlikemizin bir parçasıdır, - belki tam da bizi büyük tiksintiye götüren bir yoldur... Modern kitaplar (diyelim ki kalıcı oldular, ki bu konuda endişelenmeye gerek yok elbet ve yine diyelim ki günün birinde daha kesin, daha haşin, daha sağlıklı bir beğeniye sahip bir nesil geldi) - tüm modernlik bu neslin ne işine yarardı, yarayabilirdi bundan hiç kuşkum yok: onları kusturmaya yarardı, - bunu da ahlaki güzelleştirmesi ve sahteliği sayesinde ve kendini “idealizm” diye adlandırmaktan hoşlanan ve mutlaka kendini idealizm sanan en içsel feminizmi sayesinde becerirdi. Günümüzün okumuşları, “lyi”lerimiz yalan söylemezler - doğrudur; ama bu onlara saygıdeğerlik kazandırmaya yetmez! Asıl yalan, sahici, kararlı, “dürüst” yalan (ki bunun değeri hakkında Platon’a kulak verilmelidir) fazlasıyla katı, fazlasıyla kuvvetli bir şey olurdu onlar için; onlardan beklemeye hakkımız olmayan bir şeyi, gözlerini açıp kendi üzerlerine çevirmelerini, kendilerinde “doğru” ve “yanlış”ı ayırt edebilmelerini gerektirirdi. Onlara yalnızca dürüst olmayan yalan yakışır; bugün kendini “iyi insan” olarak duyumsayan şeylerin hepsi herhangi bir mesele karşısında sahtekâr-yalancı, uçsuz bucaksız-yalancı, ama masum-yalancı, sadakatli-yalancı, saf-yalancı, erdemli-yalancı bir tavırdan farklı bir tavır almaktan tümüyle acizdir. Bu “iyi insanlar”, - bunların topu baştan aşağı ahlaksallaşmış, dürüstlük konusunda da sonsuza dek rezil olmuş ve kepaze edilmişlerdir: içlerinden hangisi “insan hakkında” bir hakikate dayanabilir ki artık!.. Ya da daha elle tutulur biçimde sorarsak: içlerinden hangisi gerçek bir yaşamöyküsüne katlanabilir ki!.. Birkaç gösterge: Lord Byron kendisi hakkında en kişisel bazı şeyleri kaleme almıştı, ama Thomas Moore bunlar için “fazla iyi”ydi: yaktı arkadaşının kâğıtlarını. Aynı şeyi Dr. Gwinner’in de yaptığı söylenir, Schopenhauer’ın vasiyetinin sorumlusu: Schopenhauer da kendisi hakkında ve belki de kendi aleyhinde (âìò ἐấöôüἰ [eis heauton, kendisi hakkında]) birkaç şey kaleme almıştı zira. İşinin ehli Amerikalı Thayer, Beethoven’in biyografisinin yazarı, bir anda kesiverdi çalışmasını: bu saygıdeğer ve safça yaşamın bir yerinde daha fazla dayanamadı ona... Çıkarılacak ders: hangi akıllı adam oturur da kendisi hakkında dürüst bir laf yazar ki bugün? - Kutsal Gözü Karalar Tarikatı’ndan olması gerekir böylesinin. Richard Wagner’in bir özyaşamöyküsünü vaat ediyorlar bize: bunun kurnazca bir özyaşamöyküsü olacağından kim kuşku duyabilir?.. Katolik rahip Janssen’in Alman Reformasyon Hareketi’ni aşırı derecede sade ve zararsız biçimde betimlediği yazısıyla Almanya’da yaratmış olduğu o gülünesi dehşeti hatırlayın; kim bilir ne kıyamet kopardı, biri çıkıp da bize bu hareketi bir kere de farklı anlatsaydı, bir kere de gerçek bir psikolog gerçek bir Luther anlatsaydı, bir taşra rahibinin ahlakçı budalalığı, protestan tarihçilerin tatlımsı ve saygılı çekingenlikleri ile değil de, Taine’ce bir korkusuzlukla örneğin, bir ruh kuvvetinden hareketle, kuvvete gösterilen kurnazca bir endüljanstan hareketle değil?.. (Bu arada şunu da belirtelim ki, Almanlar sözü geçen protestan tarihçi tipinin en klasik örneğini sonunda, gayet de mükemmel bir biçimde kendi içlerinden çıkarmışlardır, - kendilerine mal edip gurur duyabilirler onunla: Leopold Ranke’yle vermişlerdir bu örneği, o her causa fortior’un [daha güçlü neden) klasik savunucusu olmak için yaratılmış olanla, tüm kurnaz “olgucular”ın o en kurnazıyla.)
  • “Acı çekiyorum: bu birinin suçu olmalı” - böyle düşünür her hastalıklı koyun. Ama çobanı, çileci rahip ona der ki: “Doğrudur koyunum! birinin suçu olmalı bu: ama sen kendinsin o biri, yalnızca sensin bunda suçlu olan, - sen kendinsin yalnızca kendinin suçlusu!”... Yeterince cüretkâr bu, yeterince yanlış: ama bir şey elde edildi bununla en azından; bununla, daha önce de söylediğim gibi, hıncın yönü - değiştirildi.
    Yaşamın hekimlik içgüdüsünün benim düşünceme göre, çileci rahip yoluyla neye en azından gayret etmiş ve “suç”, “günah”, “günahkârlık”, “ahlaki düşkünlük”, “lanet” gibi böylesi paradoksal ve mantığa aykırı kavramların geçici despotizmini neyi elde etmek için kullanmış olduğunu tahmin edersiniz artık: hastaları belirli bir dereceye kadar zararsız kılmak için, iyileşemeyecek olanların kendi kendilerini yok etmelerini sağlamak için, ağır hasta olmayanları dosdoğru kendi kendilerinin üzerine yöneltmek, hınçlarının yönünü tersine çevirmek için (‘Tek bir şey gerektir”) ve tüm acı çekenlerin kötü içgüdülerini özdisiplin, özdenetim ve kendini aşma amaçlarına yönelik olarak böylece sömürmek için. Kendiliğinden de anlaşılacağı gibi, bu türden bir “ilaç”la, basit bir duygulanım ilacıyla, fizyolojik anlamda gerçek bir hasta-tedavisinin söz konusu olamayacağı açıktır; kaldı ki yaşam içgüdüsünün bununla herhangi bir tedavi öngörmüş ve hedeflemiş olduğu dahi ileri sürülemez. Bir yanda, hastaları sıkıştırıp tıkıştırmanın ve örgütlemenin bir türü (“kilise” sözcüğü bunun en tutulan adıdır), diğer yanda, sağlıktan yana daha çok nasiplenmiş, daha eksiksiz kalıba dökülmüş olanları bir tür geçici emniyet altına almak ve böylelikle sağlıklı ile hasta arasında bir uçurum açmak - buydu uzunca bir süre yapılan! Ve fazlaydı! çok fazlaydı!.. (Görüldüğü gibi bu incelemede, benim ihtiyacım olan türden okurları göz önüne aldığımda gerekçelendirmeme lüzum dahi olmayan bir varsayımdan yola çıkıyorum: “günahkârlık” insanda bir olgu değildir, daha çok bir olgunun, fizyolojik bir aksaklık olgusunun yorumudur - bu yorum da, bizler için artık hiçbir bağlayıcılığı olmayan ahlaksal-dinsel bir bakış açısından ele alınmıştır. Bir kişinin kendini “suçlu” “günahkâr” hissetmesi, kesinlikle onun haklı olarak böyle hissettiğini kanıtlamaz; tıpkı kişinin sırf kendini sağlıklı hissettiği için sağlıklı olmaması gibi. Ünlü cadı davalarını hatırlayın: o zamanlar, en keskin görüşlü ve insancıl yargıçlar bile, ortada bir suç olduğundan kuşku duymuyorlardı; “cadılar”ın kendileri dahi kuşku duymuyorlardı bundan, - yine de suç yoktu ortada. - O varsayımı genişletilmiş biçimiyle dile getirirsem: “ruhsal ıstırap” benim için kesinlikle bir olgu değil, şimdiye dek tam olarak formüle edilememiş olguların (nedensellik çerçevesi içinde) bir yorumudur yalnızca: dolayısıyla da henüz tümüyle havada kalan ve bilimsel açıdan bağlayıcı olmayan bir şeydir, - cılız bir soru işaretinin yerine konmuş tombul bir sözcüktür aslında. Bir kişi bir “ruhsal ıstırap”la baş edemiyorsa eğer, bunun sebebi, kaba bir ifadeyle söylersek, “ruhunda” değil daha büyük bir olasılıkla karnında yatıyordur (kaba bir ifade dediğim gibi: ama aynı şekilde kabaca işitilsin, kabaca anlaşılsın gibi bir arzuyu da dile getirmiyor asla...) Kuvvetli ve nasipli bir insan, yaşantılarını (eylemleri ve kabahatleri de dahil olmak üzere) hazmeder, tıpkı yediklerini hazmettiği gibi, kimi zaman zorlu lokmalar yutmak zorunda kalsa da. Bir yaşantıyla “baş edemiyorsa” eğer, bu tür bir hazımsızlık diğeri ne denli fizyolojikse o denli fizyolojiktir - ve gerçekte çoğunlukla o diğerinin sonuçlarından biridir yalnızca. - Laf aramızda, böylesi bir anlayışla her tür materyalizmin en sıkı muhalifi olunabilir yine de...
  • o kendine acı verme istenci, içselleştirilmiş, kendi içine geri sürülmüş hayvan-insanın, ehlileştirilmek amacıyla “devlet” içine tıkılmış olanın, bu acı verme isteğinin boşalabileceği daha doğal yolun tıkanmasının ardından, kendine acı çektirmek için “vicdan rahatsızlığını” icat etmiş olanın o sinmiş zalimliği, - bu vicdan rahatsızı insan, kendine yaptığı işkenceyi en tüyler ürpertici katılığa ve keskinliğe vardırmak için, dinsel öncülü ele geçirmiştir. Tanrı’ya karşı bir suç: bu düşünce onun işkence aleti olur. Asıl ve sökülüp atılamaz hayvansal içgüdülerinin, bulabildiği en son karşıtlarına tutunur “Tanrı”da, bu içgüdülerin kendilerini de Tanrı’ya karşı işlenen bir suç olarak yeniden yorumlar (“kutsal efendi”ye, “Baba”ya, ataların en ilkine, dünyanın başlangıcına karşı bir düşmanlık, başkaldırı, ayaklanma olarak), “Tanrı” ve “Şeytan” çelişkisine gerer kendini; kendine, özünün doğasına, doğallığına ve gerçekliğine dediği her “Hayır''ı bir “Evet” olarak, var olan, elle tutulur, gerçek olan olarak, Tanrı olarak, Tanrı’nın kutsallığı olarak, Tanrı'nın yargıçlığı olarak, Tanrı’nın cellatlığı olarak, öbür dünya olarak, bengilik olarak, sonsuz bir işkence olarak, cehennem olarak, cezanın ve suçun ölçülemezliği olarak dışa vurur. Ruhsal zulüm alanında belirmiş, eşi benzeri kesinlikle olmayan bir tür istenç delirmesidir bu: insanın kendini, kefareti olamayacak denli suçlu ve rezil görme istenci; kendini, işlediği suça hiçbir zaman denk düşemeyeceğini bile bile, cezaya çarptırılmış olarak düşünme istenci, bu “sabit fikirler” labirentinden çıkış yolunu daimi olarak kapatmak amacıyla, ‘şeyler’in en temeline ceza ve suç sorunsalını bulaştırma ve bu temeli zehirleme istenci, bir ideal - “kutsal Tanrı” idealini - dikme ve bu ideal önünde kendi mutlak değersizliğinden somut olarak emin olma istenci. Ah bu çılgın ve kederli insan canavarı! Neler gelmiyor ki aklına, ne saçmalık nöbetleri, ne doğaya aykırılıklar, ne düşünce canavarlıkları patlak vermiyor ki eylem canavarı olmaktan biraz olsun alıkoyulduğunda!.. Bütün bunlar son derece ilginç ama aynı zamanda kara, kasvetli, sinir bozucu bir keder de içeriyor, öyle ki bu dipsiz uçurumlara uzun uzadıya bakmayı şiddetle yasaklamalı insan kendine. Hastalık var burada, buna şüphe yok, insanı şimdiye dek kırıp geçirmiş hastalıkların en korkuncu: - ve kim sevgi çığlığının, en özlemli coşku çığlığının, sevgideki kurtuluş çığlığının bu işkence ve saçmalık gecesinde nasıl tınlamış olduğunu hala duyabilirse (ama bunu duyacak kulak bugün artık kimsede yok!), üstesinden gelinemez bir dehşetle sarsılarak uzaklaşır... Dehşet verici ne de çok şey var insanda!.. Yeryüzü fazla uzun süre bir tımarhaneydi!..
  • 5 yaşından beri çalışan bir adam emeğinin karşılığını almaya başladığı dönemde annesine bir araba alır. Senin ırkından biri böyle bir arabaya binemez diyerek annesinin arabasını çizildiklerini görür. Dans etmeyi bildiği kadar dövüşmeyi de iyi bilir ama annesini alıp oradan gitmeyi tercih eder. Eve doğru arabasını sürerken birden bir beste yapar ve çıkmak üzere olan albümüne bu Son bestesini de eklemek ister. Yapımcısı şarkının başındaki müziğin uzun olmasından dolayı  şarkıyı albümüne koymak istemez. Albümünde bu şarkı yer almazsa albümünü iptal edeceğini söylemesi üzerine şarkı albüme girer. Bu şarkı o kadar beğenilir ki ilk defa onun ırkından birinin şarkısının klibi yayınlanır.  Klipte şarkıya girmeden önce kendine has bir şekilde dans eder. Ona göre gerçek cesaret farklılıkları şiddete başvurmadan ortaya dökebilmek ve bu çözümü mümkün kılmak için gereken bilgeliğe sahip olmaktır. Bu nedenle okullu gençlerin kendilerini göstermek için çetelere katılmasına engel olmak ister. Çete dövüşlerini konu alan vur ona adlı bir şarkı yazar.  Şarkının klibinde oynamaları için birbirine düşman iki çetenin üyelerini ikna eder ve onlara dans etmeyi öğretir. Klip çete dövüşlerinin en çok yaşandığı bir semte çekilir. Klipte çete üyeleri dövüşmek için karşı karşıya geldiğinde o aralarına girer ve birlikte dans ederler. Bu şarkıyı da kamu spotu olarak kullanılması için bağışlar. Ona duyulan hayranlık halk arasında ırka dayalı önyargıların aşılmasını sağlamıştır. Böylelikle onun ırkından olanlara dair  kısıtlamalarda büyük ölçüde kalkmak zorunda kalır. Aynı yıl korku filmi tadında uzun bir Video Klip çeker ve bu şarkı tüm dünyada yankılanır. Şarkısını duyan dansının taklidi yapmaya çalışır. Onun asıl amacı insanlar arasında ırk, din ayrımı yapmayan bir bilinç oluşturmaktır.
    Öldürülen küçük bir kız çocuğu için küçük suzi adlı bir şarkı yapar ve derki asıl suçlu olan toplumsal bilince sahip olmayarak insanları savunmasız bırakan bizleriz. Haykırmak adlı bir şarkı yapar
    ve insani değerleri olan nitelikli insan yetiştiremeyen yozlaşmış eğitim sisteminden rahatsız olan insanlar hep birlikte bu şarkıyla haykırır. Para, adlı  şarkısında çıkarı için Tanrı'nın adını kullananların yapmiyacaklari kötülük yoktur der. Tarih adlı şarkısını söylerken konserlerinde barışa cağrı yapmak için tüm devletlerin bayrağını sallandırır.
  • Suç işleyen değil, ona sarılarak sürekli onu yaşayandır gerçek suçlu. Dolu dolu yaşamama cinayeti yüzünden hepimiz suçluyuz.