Gürkan TOKTAŞ

Gürkan TOKTAŞ
@gizay42
Ben elime aldığım hiç bir kitabı okumadım azizim. Kitaplar anlattı ben dinledim.
Emekli
Üniversite
Konya
Konya, 18 Aralık
28 okur puanı
Ocak 2017 tarihinde katıldı
Katil, önündeki savunmasız kadının karnına oturdu, elinde bir gül vardı. Gülün güzel parfümü, kanın metalik kokusuna karışıp etrafa tuhaf bir esinti gibi yayılıyordu. Gövdeden bir diken kopardı. "Beni öldürecek," Bir tane daha kopardı. "Beni öldürmeyecek." Her dikeni koparıp tek tek kan bulaşmış karnına düşürdükçe çocukluk tekerlemesinin hastalıklı uyarlamasını sürdürdü. Tek diken kaldığında, siyah pis gözleri parladı. Zalim dudakları keyifle gülümsedi.
Reklam
“Neredeydin? ” dedi yataktaki yaşlı kadın. “Tuvaletimi yapmam gerekiyordu ama yanımda kimseyi göremedim.” Genç adam. onun hırçın ses tonuna karşılık, ayakucunda duruyor ve sakin bir şekilde gülümsüyordu. Kelimelerin ne anlama geldiğini unutmuş gibi, belli belirsiz bir sesle “Tuvaletimi yapmam gerekiyordu” diye tekrarladı. Adam, “Sana İyi haberlerim var, anne.” dedi. “Yakında her şey yoluna girecek. Her şey hallolacak.” “Beni bıraktığın zamanlarda nereye gidiyorsun?” Sesi daha net ve hırçındı. “Uzağa değil, anne. Benim asla uzağa gitmediğimi iyi biliyorsun” “Yalnız kalmaktan hoşlanmıyorum.” Yüzüne bir gülümseme yayıldı; neredeyse mutlu olmuştu. “Çok yakında isler düzelecek ve her şey olması gerektiği gibi olacak. Bana güvenebilirsin, anne. Durumu düzeltmenin bir yolunu buldum. Aldığını geri verecek, vermiş olduğunu aldığı zaman. “Öyle güzel şiir yazıyorsun ki…” Odada hiç pencere yoktu, içerideki tek ışık kaynağı olan, yatağın yanındaki davara yapışık lamba, kadının boğazımdaki büyük yarayı ve gözlerindeki gölgeyi belirginleştiriyordu. Duvarın arkasında parlak bir şey görmüşçesine uzaklara bakarak, “Dans etmeye gidecek miyiz?” diye sordu. “Tabii, anne. Her şey mükemmel olacak.” “Benim ördek Dickie ‘m nerede? ” “Yanı başında, anne.” “Ördek Dickie yatağa gelecek mi?” “Uyku vakti, uyku vakti, uyku vakti.”
Siyaset
Yaşamınızın kontrolü sizde değil! Öyle olduğunu düşünebilirsiniz, ama yanılıyorsunuz. Elbette ki kendi kararlarınızı kendiniz vermekte özgürsünüz. Bu kitabı kapatabilirsiniz. O sandalyede oturmaya devam edebilirsiniz. Ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz. Ne isterseniz yapabilirsiniz. Ama sorun şurada: Ne isteyeceğinizi kontrol edemezsiniz. Her davranışınızı önceden belirleyen arzularınız ruhunuzun o kadar derinlerine işlemiştir ki, onlara dikkat bile etmezsiniz. Ve bu da sizi mükemmel bir köle yapar. Bu nedenle, hayatınızı yaşamaya devam edin. Ne isterseniz yapın. Sadece ‘isteklerinizin’ tümüyle sizin kontrolünüzde olmadığı gerçeği üzerine kafanızı çok fazla yormamaya çalışın. EDEBİYAT, BİLİM VE FELSEFE RUHUNUZA AKACAK, OKUDUKÇA BAĞLANACAK, BAĞLANDIKÇA OKUYACAKSINIZ… ÖNSÖZ 8 EKİM 2005 Saat 23:09 (Yargı Gecesine 2 yıl, 84 gün kala) Dr. Elliot Dietrich sağanak yağmur altında koşarak basamakları çıktı. Cebini bir an karıştırdıktan sonra evinin anahtarını çıkarttı ve kilide soktu. Ama çeviremedi; kapı zaten açıktı. Dietrich midesinde bir burulma hissetti. Yağmur kalan birkaç tel saçını da kafa derisine yapıştırırken anahtar elinde, donup kaldı. Kapıyı kilitlemeyi asla unutmazdı. Evine birileri girmişti. Ve o birileri belki hâlâ evin içindeydi. Beyni ona kaçmasını haykırıyordu. Arabaya bin ve sür! Ama nereye? Eğer onu bir kez buldularsa yine bulurlardı. Ayrıca her şeye yeniden başlayabilir miydi? Daha gençken bile yeterince zor olmuştu bunu yapmak. Ve aradan çok zaman geçmişti. Korku kalbini bir mengene gibi sıktı. Ya sadece kapıyı kilitlemeyi unutmuşsa? Belki de basit bir dikkatsizlikti. Ya tüm yaşamını aptalca bir hata nedeniyle geride bıraktıysa? Başını iki yana salladı. deliceydi düşündükleri. Artık korku içinde yaşamak zorunda değildi. Öyle
Televizyon
Gelin, olasılıktan söz edelim. İlk önce, olasılık dediğimizde en sık akla gelen çekilişlerden, piyangolardan söz edelim. Amerika’daki en büyük piyangoyu, Povverball’ı kazanabilme olasılığı 120.000.000′da l’dir. Povverball’ın ilk oynanmaya baş­landığı 1997′den beri elliden fazla insan bu olasılığı alt üst ederek büyük ikramiyeyi kazanmıştır. Onlar, bu gezegendeki en şanslı, en zengin insanlar arasındadır. Onlardan nefret ederim. Ama konu­muz bu değil. Şimdi de düşük-olasılıklı bir olaydan söz edelim: Dünyaya dev bir gök taşı çarpacak ve uygarlık yok olacak. Jeofizikçilere göre, her yıl bunun olma olasılığı milyonda bir. insanoğlunun atalarını da hesaba katarsak, yedimilyon yılı aşkın bir süredir bu gezegende varlığımızı sürdürdüğümüze göre, bir gök taşının bugüne kadar bizi yok etmiş olma olasılığı yüzde 15 yedi yüz. Yani anlayacağınız, bir kere değil, yedi kere ölmüş olma­lıydık şimdiye. Ama, çoğunuzun bildiği gibi, insanoğlunun yazılı tarihinden bu yana yok olmadık. Ne demeye çalışıyorum sizce? Bir gök taşı bizi yok edecek demeye çalışmıyorum. Düşük olasılıklı olaylar hakkında bir yorum­da bulunmaya çalışıyorum, kıssadan hisse şudur: Her an her şey olabilir. - David T. Calne’in istatistik dersinden alıntı. 1.Bölüm “Bu yirmi sana Caine. Var mısın, yok musun?” David Caine kendisine söyleneni duyuyor, ama cevap veremi­yordu; daha doğrusu koku cevap vermesine izin vermiyordu. Bu kokuyu daha önce hiç almamıştı. Sanki, çürümüş et ve yumurta, idrarla karışmıştı. İnternette okuduklarına bakılırsa bazıları koku­lara dayanamayıp kendilerini öldürüyorlarmış. ilk başta bunun abartılı olduğunu düşünmüştü, ama şimdi… bunu neden yapmış olabileceklerini anlıyor gibiydi. Aslında bu kokuyu sinir hücrelerindeki sinyaller bir şekilde karıştığından hissettiğinin farkındaydı. Bunu bilmesi
Teknoloji
ayet İstanbul Boğazından, son padişahla son şehzadesini alarak uzaklaştı.Hiçbir şey kalmadı geriye.Bir büyük boşluk kaldı geriye.Bir de bütün bunları, bulutların ufuk üzerinde koştuğu güz akşamları, kıyıya iyice yanaşan masal gemilerinin gölgelerine bakarak ve dahi o gölgeleri kendisi gibi görebilecek başkalarının varlığını da vehmederek dalgalara söyleyen öykücü. nun. harf dedim, kelâmın kalbi titredi. Huruf T-mizaç olmasam da ikibinyedi yılından kendime dair birkaç mana çıkardım. iki nun, iki isim, iki dünya, iki mana arasında kalacak varlığıma çıkan bir yolun başında, bindokuzyüzdoksanyedi’nin mayısında bu metinlere nun masalları adını verdiğimden bu yana on yıl geçmiş. demek ki arkadaki dergi serüvenini göz ardı edersek, iki karton kapak arasında toplanmış suhuf üzerine isim-imza düşürüşümün onuncu yılı. o zaman ben kırk yaşındaydım. oysa nun, ebcedle elli demek. bu yüzden olacak, o günlerde nun’un elli değerinden çok kalem, hokka, kader, yazı anlamlarıyla oyalandım. kendisiyle başlayıp kendisinde bitmesine dikkat ettim. harflerin en titreyişlisi olmasına kulak kesildim. ama şimdi nun yılındayım. benim, ben diye bildikleri şu zaif bedenin nun yaşındayım. hal böyle olunca, kal de bu baskının üzerine yeni bir not düşmeyi zorunlu kılıyor: nun baskısı. tekrarı yok, sayısı bin’le sınırlı. teker teker numaralandırılmış ve bin’inin şu ilk sahifesi de bence açılmış, ithafı eksik olsa da imzası şu elimle, şu kalemimle atılmış. araya giren bunca karanlık nihade’ye, güzel yûsuf’a, kışkırtıcı züleyha’ya, cam ustası, yontucu ve bir türlü kendi mezarına gömülemeyen hükümdara rağmen. on yıl üzerine nun masallarını yeniden okuyunca, onda, bulanların ne bulduğunu, bulmayanların ne bulmadığını ilk kez anladım. kendi hisseme düşeni ise, yazdıklarını padişahın okumasıyla
Sağlık