• Bu bir buluşma iletisi değildir, zira Miguel de Unamuno böyle olsun istemezdi. O yüzden bu bir buluşma "ilote"sidir.

    Havaların iyice ısınmaya başladığı bir mart ayında, fiilen İspanya'ya gitme imkanı olmayanlar için onlarca değerli okur arkadaşımızın ayağına İspanyol Edebiyatı'nı ve Miguel de Unamuno'nun Sis kitabını getirdik. Kitabı okumaya başladığımız zamanlar İstanbul'a hakim olan sisin mart ayına kadar dağılmış olması belki de buluşmada konuştuğumuz değerli konularla birlikte aklımızdaki sisin de dağılıyor olmasına işaretti. Buluşmamıza yılda 1 kez katılan Metin T. ve ilk kez katılan Hakan S. gibi sitenin değerli okurlarının yaptığı sürpriz de bunu kanıtlıyordu.

    Unamuno, yazdıklarının edebiyat çevreleri tarafından bilinen uzun öykü tanımıyla "novella" değil "nivola" olduğunu ortaya atmıştı. Herkesin klonlaşmış ürünler verdiği bir çağda kendisine özgün bir edebi adım atmak istemişti. Bu yüzden bizim de onun bu hareketine karşı yapmamız gerekenler bir saygı olarak Sis aluntileri, oncilomeleri ve buluşma ilotesi paylaşmak, okur bolişması yapmaktı.

    Her ülkenin kendisine has yaşadığı acılar vardı. Coğrafi kıtalar sanki acılarına göre ayrılmış gibiydi. Yazarlar ise bu acıları bembeyaz sayfalara döküp o sayfaları rengarenk yapma kabiliyetine sahip değerli insanlardı. Türkiye denince akla Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Rusya denince akla Aleksandr Puşkin, Dostoyevski, Latin Amerika denince akla Eduardo Galeano, Gabriel Garcia Marquez gelmesi boşuna değildi. Madımak Aziz Nesin'di. Dekabrist Ayaklanması Aleksandr Puşkin'di. Aynı İspanya ekonomik krizi, Trajik Hafta gibi siyasi olaylar denince akla Miguel de Unamuno'nun gelmesi gibi. Ülkesinin yaşadığı çöküntülere, çırpınışlara, kavgalara ve acılara kayıtsız kalamayan her yazar, kendi ülkesinin hafıza bahçesinde ölümünden sonra da çiçek vermeye devam eden bir topraktı. Bu toprağın adı ise edebiyattı.

    Unamuno, ülkesinin yaşadığı ekonomik krizleri, İspanyol toplumunu derinden sarsan savaşları ve sömürgecilik rekabetini hep içinde tuttu. Dışavurumu ise kitaplarıyla oldu. 98 Kuşağı yazarlarından olup ülkesinin sürüklendiği çöküşe dur demek istedi. Ülkesinin generaline karşı almış olduğu tavır bile hepimizin düşünüp sorgulaması gereken bir davranıştı: http://jaguarkitap.com/...nandiramayacaksiniz/

    Unamuno aklında her zaman canlı olarak tuttuğu insan, ölüm, Tanrı sorgulamalarına bir mesnet bulabilmek için varoluşçu filozofların hayatlarına ve sözlerine ilgi duydu.

    Sartre; "İnsan kendi varoluşunu, dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendi belirler." dedi.
    Unamuno; "Vay be" dedi. "Ne kadar da İspanya tarihini andırıyor bu sözler!"

    Ritter; "Varoluşçuluk köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, toplumda yabancılaşmış, mutsuz ve huzursuz insan varlığını dile getirir." dedi.
    Unamuno; "Vay be!" dedi. "Ne kadar da İspanya'nın içinde bulunduğu kilise iktidarını, savaşlardan dolayı oluşan güvensiz ortamı yansıtıyor." dedi.

    Sıra Kierkegaard'a gelmişti. Kierkegaard "Bireyin varlığını sürdürmesi, ancak içinde bulunduğu toplumdan sıyrılmasıyla mümkün olacaktır. Yalnızlık, iç sıkıntısı, kaygı ve umutsuzluk kavramları ancak birey yalnız kalınca ortaya çıkar." dedi.
    Bu cümleleri okuyan Unamuno'nun kan akışı hızlandı. Gökyüzünü daha çok mavi görmeye başladı. Etrafındaki eşyaların hepsi sanki daha bir üç boyutlu geliyordu gözüne ve "Ah!" dedi karnını tutarak. Varoluşsal sancılar çekiyordu. "İşte bu!"
    "Ülkemin yaşadığı acılara ve etrafımdaki sanayileşmenin insan hayatlarını önemsizleştirmesine bir çözüm getireceksem bu VAROLUŞÇU EDEBİYATta olmalı" dedi. Gidip Kierkegaard'ı dibine kadar öğrenebilmek için Danca öğrendi.

    1914'te Sis kitabını yazdı. Fiziksel betimlemeye gerek duymadı. Çünkü insan, toplumunun onu gördüğü şekilde anlatılmamalıydı belki de. Monolog ve diyaloglara daha çok yer verdi. İnsan, içindeki insan, ölüm ve Tanrı sorgulamaları denizinde yüzen bir balıktı onun için. Bu denize atılan olta ise çelişkilerdi. Onun için Unamuno "Yaşam bir çelişkidir." dedi.

    Sorunlarına çözüm getirmek istemedi. Novella olarak kabul edilen türde değil kendine özgün bir tür olan "nivola" tarzında yazıyorum dedi. Çelişki içinde yaşamanın insanın tek bir şeye bağlanmasına engel olacağını savundu. Canlı bir çelişki örneğiydi Unamuno. Biz, insanlar olarak hangimiz canlı bir çelişki örneği değildik ki zaten? Bugün dediğimizle yarın dediğimiz şeyin arasında onlarca fark olabiliyordu, bizler de riyakar, yalancı ve güvensiz insanlardık aslına bakılırsa. Belki de Unamuno bizlerin unutulmuş hayat çelişkilerini kaleme almıştı aslında...

    Yarattığı kahramanlarla konuşmasını seven bir adam olan Unamuno, karakterlerine gerçek insan süsü vererek onlar sayesinde ölümsüz olabileceğine inanan ölümsüz bir edebiyat ustasıydı. Unamuno'nun özel hayatında yaşadığı başarısızlıklar, yalnız kalmalar ve çelişkiler bile kitaplarında tezahürlerini bulabileceğiniz cinsten varoluşçu çıkmazlardı.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu olarak biz ise 1 yılı aşkın bir süredir varoluşumuzu kitap buluşmalarına, ortak kitap okumalarına ve değerli okur arkadaşların katılımlarına borçluyuz. Varoluşumuzun devam edebilmesi ise sizlerin değerli katılımlarına bağlıdır. Merak etmeyin, buluşmalarımızda varoluşsal sancılar çekmiyoruz fakat çeşit çeşit meslekten insanların kendi hayatlarındaki varoluşsal sorgulamalara bir ayna tutuyoruz. Orada kendimizi görüp empati yeteneğimizi geliştiriyoruz, başkalarının bakış açısından bakmayı öğrenip açı kelimesindeki ç harfini c harfine dönüştürmeyi öğreniyoruz.

    Unamuno'nun generale dediği sözler gibi ben de bu sözlere benzer cümlelerle iletiyi tamamlıyorum.

    "1000kitap aklın mabedidir. Biz okurlarsa bu mabedin başpapazlarıyız. Sizler (kitap okumayanlar, kitapla alakası olmayanlar) bu kutsal mabede saygısızlık ediyorsunuz. Yeneceksiniz, çünkü muazzam ve vahşi bir güce sahipsiniz. Ama inandıramayacaksınız. İnandırabilmek için ikna edebilmek, ikna edebilmek içinse sizin yoksun olduğunuz iki şey gerekir: alıntı ve inceleme paylaşmak. Sizden 1000kitap'ı düşünmenizi istemenin beyhude bir çaba olduğunu biliyorum. Söyleyeceklerim bu kadar."

    Toplantıya katılan arkadaşlar:
    Oğuz Aktürk
    Ebru Ince
    Metin T.
    Hakan S.
    Selman Ç.
    Muzaffer Akar
    Bengü
    Osman Y.
    Necip G.
    Turhan Yıldırım
    Ahmet
    Anıl
    Roquentin
    Li-3
    Fırat İnan SARIÇİÇEK
    Hercaiokumalar /Ayşe
    Achillea
    Şevval Erdemir ve arkadaşı
    Demet Eraslan ve arkadaşı
    Canan
    Metin Özdemir
    Tuğba Demirci
    bikedibolkitap
    Arzu D.
    özlem
    Bülent
    İhsan Yüce
    Esra Koç
    Furkan
    Esra
    Sümeyye
    Büşra
    Abdullah KÖSEOĞLU
    canan koyuncu

    Katılımın yüksek olmasından ötürü mutlaka eksik olan arkadaşlar vardır, bildirirlerse ekleme yapabilirim.

    Toplu fitüğroflar:
    https://i.hizliresim.com/bV0EYj.jpg
    https://i.hizliresim.com/ADbXgq.jpg
    https://i.hizliresim.com/XMg3JD.jpg
    https://i.hizliresim.com/MVZBW9.jpg
    https://i.hizliresim.com/QLnzWg.jpg
    https://i.hizliresim.com/5avn2d.jpg
    https://i.hizliresim.com/0RZpLL.jpg
    Ponarömik bir fotoğraf denemesi:
    https://i.hizliresim.com/4jnV8q.jpg
    Diğer fituğroflar:
    https://i.hizliresim.com/v6DaLR.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rrvg0R.jpg
    https://i.hizliresim.com/16opLj.jpg
    https://i.hizliresim.com/ADbOnL.jpg
    https://i.hizliresim.com/JZGV3Y.jpg
    https://i.hizliresim.com/36VOoA.jpg
    https://i.hizliresim.com/v6Da5v.jpg
    https://i.hizliresim.com/DYAO26.jpg
    https://i.hizliresim.com/jgDqVn.jpg
    https://i.hizliresim.com/r5D08M.jpg
    https://i.hizliresim.com/DYAO9z.jpg
    https://i.hizliresim.com/WqPXEL.jpg
    https://i.hizliresim.com/r5D0RM.jpg
    https://i.hizliresim.com/pbD5oL.jpg

    Bir sonraki buluşma:
    Okunacak Kitap: Huzur
    Muhtemel buluşma tarihi: 13 Nisan 2019 Cumartesi
    Saat: 14:00
    Muhtemel buluşma mekanı: Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi
    Alemdar Mah., Alemdar Cad. Alay Köşkü, 34122 Fatih/İstanbul
  • Dikkat, bu gönderi rahatsız olabileceğiniz müstehcen ifadeler içeriyor olabilir.
    TÜRKİYE'DE KADIN CİNSELLİĞİ VE TECAVÜZ -MART AYI HİKAYE ETKİNLİĞİ


    Yazdığım hikayeye başlamadan önce, sizleri uyarayım. Bazı sözler ve anlatımlar bazıları için rahatsızlık verici olabilir, can sıkıcı, iç bunaltıcı olabilir, umarım da olur. Rahatsız etmesi için uğraştım, rahatsız etmeli çünkü, rahatımızdan etmeli bizi. Yazsam mı diye çok düşündüm, sonra yazmaya karar verdim, umarım kaldırılmaz.Biraz ağır sözler, pornografik ögeler ve küfür içeriyor. Küfür dediğim de karakterlerimin ettiği başıboş küfürler değil, maalesef toplumumuzun hastalıklı zihinlerinin ürünü olan küfür…

    Belirli yerlerde sizlere kendimce mesajlar vermeye çalıştım, bu hikayenin asıl amacı sizi sarsmak ve harekete geçirmektir. Ya da çok abartmayın, benim anlatımım size yetmeyebilir, daha yirmisine yeni basmış birinin cümlelerini okuyorsunuz sonuçta, ama ana temayı kaçırmayın.

    ------------


    Saat gece dört… Odamdayım, kardeşim uyuyor. Sakince yatağımdan kalkıyorum. Parmağım ıslak ve buruşmuş. Uykum gelmiş, canım sıkılmış. Kardeşim sayıklıyor, üstünü örtüyorum. Ellerimi ve bacak aramı yıkıyorum. O’nu çok özlemişim. Tekrar odaya giriyorum. Etrafı kolaçan ediyorum, çok karanlık. Telefonumun ışığını açmam gerekecek. Şimdi aydınlandı ortalık. Çantamın gizli bölmesine elimi daldırıyorum, sigara paketini buldum sonunda! Çakmağı bulamıyorum, mutfaktaki ocaktan yardım mı alsam, ya koku sinerse üzerime, annemler uyanırsa, kirpiklerimi yakarsam! Aldırmıyorum, iyi gider şimdi sigara. İki koşup yakıyorum, dalıyorum balkona! Ciğerlerim bayram ediyor, efendim nerelerdeydiniz, bizi çok özlettiniz, daha çok çekin lütfen daha çok… Kırmıyorum onları, derin bir nefes daha çekiyorum. Az önce ıpıslak olan parmağım şimdi kurumuş, sigara kokusunu emiyor. Ve ben yine onu düşünüyorum. En gizli hazlarımda o var. Yeni tanıştık geçen, lisemin ilk yılı benim, şehri tanımaya çalışıyorum, yeni geldik biz buraya, derken onu gördüm. Benden yaşça çok büyükmüş. Ama çok düşünceli görsen bir, gözleri beni görünce nasıl parıldıyor. Beni bir kafeye götürdü, sigara içtiğimi görünce şaşırdı, daha küçüksün dedi, beni nasıl da düşünüyor! Zararı yok dedim, şimdi herkes içiyor, hem ben biraz da böyleyim, gamsızım biraz, yaşım da çok küçük değil, artık liseye başladım, arkadaşlarımdan içmeyen yok, içki uyuşturucu bile var, benimki çok masum kalır onların yanında, hatta aramızda kalsın ama, patlak olanlar da var, daha kaç yaşındalar, hiç mi ailelerini düşünmüyorlar, ileride kocalarının yüzüne nasıl bakacaklar? Haklısın dedi bana, sen sakın yapma, bak ben diyeyim kuzum, bu erkek milletine güven olmaz, hele senin yaşıtların şimdi, kızgın boğa gibi girecek delik arıyorlar, sen de gençsin tazesin daha, sakın onlara kanma, koru kendini kuzum. Tamam dedim gülümseyerek, elimi tuttu, elini tuttum. Hafifçe ürperdim, boynumdan ılık rüzgarlar geçti, sigaramı unuttum, dudaklarını uzattı, dudaklarımı uzattım, belli belirsiz öptü, hoşuma gitti, karnımda garip şeyler oldu, midem tatlı tatlı bulandı, çamaşırım ıslanıyor, eyvah, hazırlıklı değilim, daha vakti gelmedi ki, kalkmam gerekiyor! Bana nasıl da gülümsüyor, ama gitmeliyim dedim, sebebini sormadı, sarıldık öyle o anda, kalktım hemen markete koştum. Ped aldım bir paket, gizli saklı attım çantama, sanki uyuşturucu taşıyoruz, en yakın tuvalete girdim, kapıyı kapadım, oturdum, çamaşırımı indirdim, bir kırmızılıktır bekliyorum, fakat öyle değil, etrafı sel almış, hayır normal bir akıntı da değil, nedir ki bu, hastalık mı kaptım, evet evet olabilir, hem midem de bulanıyordu, ama çok da tatlıydı, hastalık zevk verir mi ki insana, eve gidince bakacağım, sorun yoktur umarım bende, ya da öyle yapmayayım ben, O'na sorayım, O'nunlayken oldu çünkü, hem bütün gün konuştuk, bana şehri anlattı, kitaplardan bahsetti, kadın kahramanlardan bahsetti, kadın haklarından bahsetti, O'na sormalıyım evet, O'na güvenebilirim.


    Sigaramdan bir yudum daha alıyorum. Bizim balkonun manzarası güzel, gittikçe evler işgal ediyor ama olsun, ben liseyi bitirene kadar manzara kalır, manzaranın keyfini çıkarayım. Sigaram bitiyor, yorulmuşum, kendimle çok oynamışım, ama O'nunlaykenki sigaranın yerini tutmuyor. Ne kadar da değişmişim, ona ruhumu satmışım, kölesi olmuşum, bedenim O'nu özlüyor, arkadaşlarıma laf eden ben değilmişim gibi.Ama ben seviyorum, bu başka, benden çok büyük olsa da, seviyorum işte, hiç incitmiyor beni, çok acıyacağını düşünmüştüm oysa, halbuki çok da değilmiş, isteyince acımıyormuş, biraz kirlenmişim gibi hissediyorum, ama O'nunla olma hissi bertaraf ediyor tüm bu düşünceleri, hem O dedi ki, ben artık bir kadınmışım, bir kadının bacak arası sadece kendi tekelindeymiş, istediğini alır, istediğini almazmış oraya, ailem bile kontrol etmemeliymiş onu, yüzyıllardır bastırmış kadınlar oranlarını, artık bastırmamalıymış, hem O'ndan daha iyisini bulamazmışım, O beni hiç incitmezmiş, kadın ruhundan çok iyi anlarmış...


    Bir yudum daha, ben artık kadınım, bunun şerefine, daha alışamasam da bu duruma, garip bir şekilde kendine çekiyor beni. Çok değişeceğimi düşünmüştüm, öyle de oldu biraz, ped yerine tampon alıyorum şimdi. Bu bile zevkli geliyor, aynı yurtdışındaki genç kızlar gibi. Artık rahatlıkla dolaşıyorum, rahatça temizleyebiliyorum içimi, nasıl olsa korumak zorunda olduğum bir şey kalmadı. Aklım o ilk seferime takılıyor. Mutlu muydum, değil miydim, garipti. Ben aslında yaşıtlarımdan hep olgun oldum biliyor musun, belki de o yüzden benden yaşça büyük adamı seçtim. Ama çok güven veriyordu, bir de öyle güzel öpüyordu ki tenimi, yine o ilk tanışmamızdaki gibi tatlı kramplar giriyordu mideme, bu sefer içim de sızlıyordu, bir boşluk olduğunu sezinliyordum, doldur diyordum, dolduruyordu... Annem duysa ne der, annemin babamı hiç böylesine arzuladığını sanmıyorum, gece biz uyurken kapı kilitleniyor, beş dakika sonra açılıyor, oysa O saatlerce uğraşıyor benimle, gerçi niye babamla kıyasladıysam, babam da iyi insandır, ama O'nun kadar iyi değil bu işlerde, annemin bu kadar sinirli olmasına şaşmamalı, ben ne kadar da gamsızım...


    Beni nasıl inandırdı, nasıl ikna etti o güne, öyle tatlıydı ki, geri çeviremedim. Okuldan çıktığım bir günde, yine beni okuldan aldığı bir günde, beni evinde götürmeyi teklif etti, bahçesi varmış, orada otururmuşuz, sigara içermişiz, bana yemek yaparmış…


    Sen de azarlayacaksın beni değil mi, senin baban olabilecek adamla nasıl olursun diye, hiç iğrenme yok mu sende diye, o erkek, onun canı çeker diye… Ben de diyeceğim sana, sevmiştim, güvenmiştim, hem aşkın yaşı olmazmış, bu kurallar normaller içinmiş, sevince görmüyor insan, kaç yaşındaymış, göğüs kılları çok muymuş, sevişirken boğuk boğuk sesler çıkarıyor muymuş…

    Evine gidiyoruz, arabayı durduruyor. Sahile çok yakın, tenhalarda bir ev, iki katlı, arkadan bahçeli, muhteşem deniz havası, daha havalar soğumamış, ılık ılık rüzgarlar esiyor, bu şehir her zaman rüzgarlıdır zaten, rüzgar gülleri vardır. Bahçeye geçiyoruz, kül tablası getiriyor içeriden, sigaramı kendi yakıyor, dudaklarım dudaklarına değsin diyor, gülümsüyor, o zamana kadar çokça öpüşmüşüz, biraz da elleşmişiz, ama kıyafetler hep kalmış üstümüzde. Yanıma yaklaşıyor, dumanı ağzıma üflüyor, soğuk puslu duman birden sıcacık oluveriyor, ben de karşılık veriyorum, henüz acemiyim, biraz da garip hissediyorum kendimi, ama bir eli saçlarıma değince, daha çok duman istiyor canım. Gel diyor, gel içeri, evim çok güzel, çok beğeneceksin. Kapıyı açıyor, bir müzik çalıyor, kendi söylüyor, en sevdiğim şarkılardan seçmiş.


    Birden sarılıyor, benim tüm sevincimi kazanmış, bana sürpriz hazırlamış, ayaklarım havada uçuyor, ellerini kalçamla belim arasına yerleştiriyor, ilk baş tedirgin oluyorum, kaç yaşında adam, kendine mukayet ol, karşılık verme, ama sesi öyle güzel ki, şakıyor da şakıyor, şimdi ben de ellerimi boynuna doluyorum, dokunabildiğim tek yer orası zaten, o her yerime dokunsa da, ben onun gibi değilim. Dudakları dudaklarımı buluyor, salsam mı kendimi, bu işin sonu nereye gidecek, ya birlikte olursak, olursak ne olacak ki, ne mi olacak, baban yaşında adamla yatacaksın, durdur dudaklarını, yapma diyorum sana, bu işin sonu iş değil kızım, böyle mi hamile kalınıyordu, ama çok güzel öpüyor, iyice sardı beni, müzik de iyice güzelleşti...


    Odasına taşıyor şimdi, tek tek öpüyor her yerimi. Henüz yeni açmış çiçeklerimi kokluyor, taze, yumuşacık bedenini altına almış, gemiyi o yönetiyor. Kendimi bir işe yaramıyor gibi hissediyorum, ama o bütün sorumluluğu almış, bedenini savunmasızca bıraktı şimdi, rüzgârlar üzerimden esiyor, denizin dalgaları kıyıları dövüyor, solukları hızlanıyor, yine de kendini tutabiliyor hâlâ, yüzünü indiriyor, ellerimi kafasına koyuyor, keyfine bak diyor, birazdan kadın olacaksın.


    Kadın olacağım, kadın olacağım... Annemin ilk kanadığımda söylediği sözdü bu. Kadın oldun, artık kendine dikkat et, kıyafetine çeki düzen göster, öyle sokaklarda erkeklerle oynama bak, memelerin büyüyor, sen koştukça sallanıyorlar, herkesi kendine baktıracak mısın, baban imam biliyorsun, kızına bak bir de babasına bak derler, baban cumaları minbere çıkıyor, cemaate kadınlar için tesettürü anlatıyor, kızı bile böyle olursa, kim takacak onun öğütlerini? Kadın olacağım... Bir kanla mı olacağım her seferinde kadın? Bir zar yırtılınca mı kadın olunur, patlayınca mı, kanayınca mı? Bir saniyede mi kadın olunur, tenin başkasına değince mi, zevkten kendinden geçince mi, acıdan ağlayınca mı? O aşağılarımda oyalanıyor, bense gözlerimi tavana dikmiş böyle şeyleri düşünüyorum. Şuan düşünmenin sırası mı?! Biliyorum değil ama engel olamıyorum işte. Nasıl kadın olunur onu bir anlasam ben de olacağım. Bir zara mı bağlıyız biz, varlığımızı bir zardan mı ibaret görmeliyiz; okuduğumuz onca kitaplar, izlediğimiz onca filmler, dinlediğimiz onca müzikler bizi kadın yapmaz mı? Halbuki ben çok okurum biliyor musun? Küçükken babaannem zorla okutuyormuş, çocuklar için 100 temel eser serisini, gazete veriyormuş, babaannem diğer kadınlardan çok farklıdır bu arada, ne zaman ona gitsem okur, boş boş evlilik programlarına baktığını hiç görmedim. Beni de o yetiştirmiş, onun sayesinde fen lisesini kazanmışım, ufkumu hep açar o, ama şimdi ne yapıyorum, nerede kaldı onun bana verdiği ahlâk eğitimi, ben burada ne yapıyorum, zevk alıyorum yabancı bir adamdan, benden yaşça büyük bir adamdan. Halbuki o görse beni burada şuan, boşuna mı okuttum sana der Kur'an, elifbayı öğrenmiştik birlikte, hani Ömer Seyfettin nerede, Muzaffer İzgü nerede, Ayşegül serisi nerede?! Susun artık düşünceler susun! Eski masum kız değilim ben, kadın olacağım birazdan, kolay mıdır kadın olmak sanıyorsunuz, birazdan çok acıyacak canım, büyükannemin altın gününde dedilerdi, orana kılıç sokmak gibiymiş, biri acıdan avaz bağırmış, kocası zevkten sanıp devam etmiş, birinin kanı taa tavana sıçramış, birinin beli kırılmış, birinin kocası içine girememiş, biri soluğu acilde almış...


    Susturuyorum düşüncelerimi, işte o an gelecek, ben de çok istiyorum kadın olmak, patlakmışım, fahişeymişim, onlar aklıma gelmiyor şimdi, kan dolmuşum içlerime kadar, bu hissi hiç bilmiyorum ben, dur, çok ilerleme acıyor, daha küçüğüm, bakireyim, yavaşça ilerle şimdi, evet öyle, lütfen öp ve saçlarımı okşa, kötü bir şey yapmadığıma inandır beni, yorganı alalım üzerimize, beni görmek mi istiyorsun, daha görmedin mi işte, ben iyi değilim ama utanıyorum, hava da aydınlık, yüzüne bakamamam ondan, haydi çek şu yorganı lütfen, evet oldu teşekkür ederim, dur hızlanma bekle, evet işte böyle yavaş, evet küçük bir sinek ısırığı sadece...


    Bana zafer kazanmış gibi bakıyor, sanki ben onun topraklarına katmak istediği bir şehirmişim de, amacına ulaşmış, beni satın almış, ilkinim diye bağırıyor, korkuyorum, aniden duraksıyor, özür diliyor ve devam ediyor. Yatağın başı duvara çarpıyor, ritmik bir "tak tak..." sesinden başka, bir de üzerimde O'nun hırıltılarından başka, ve bir de kafamdaki seslerden başka ses yok odada şimdi. Yorgan bir inip bir kalkıyor. Aniden içimden çıkıyor, boğuluyor gibi oluyor. Boş boş bakıyor suratıma, alıp kendime çekiyorum onu, babama bile sarılmamışım böyle.


    Kalkıp banyoya koşuyor hemen. Yüzüne bakmaya çalışıyorum, çırılçıplak yorgana sarılmışım, ne olduğunu anlayamamışım, su sesleri geliyor, gözlerim doluyor, müziğin sesi kısılmış, coşkulu halimden eser kalmamış. Ne yaptım ben Allah’ım, ne yaptım?!! Kaç yaşında adamla yattım, üzerim doğmamış çocuklarıyla dolu şimdi, kirlendim, pislendim, sarılmak istiyorum ona, hiç de güzel değilmiş kadın olmak, ağır bir yük biniyormuş üzerine, sarılmak istiyorum sadece şimdi, üzerimden bu yükü kaldırıp atsın, kadın olmama sevinsin istiyorum. Sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, ben küçük fahişen, oyuncağın değilim değil mi, sev beni lütfen, her şeyi yaparım, ne yapmak istersen yaparım, ne olmamı istersen o olurum, niye aniden gittin, memelerim mi küçük geldi, limon gibi mi demiştin, ama annem de çok büyük diyor, dar giyinme diyor,beğenmedin mi onları, daha çok küçüğüm bekle, git gide büyüyecek onlar, nasıl istiyorsan öyle sunayım, sen bir sarıl yeter, çok hareketsiz mi yattım, ruh gibi ölü gibi cansız gibi hiç gibi, kımıl kımıl mı olayım, seni isteklendireyim mi, seni ağzıma mı alayım, bunu bile yaparım, ben onlardan hep iğrendim biliyor musun, bir gün arkadaşımınkini gördüm, iğrendim, çok kaba ve korkutucu, ama sen istersen yaparım, sen yeter ki sev beni, okşa beni.


    Ağlamaya başlıyorum, ne yaptığımın farkına varıyorum, burada sahilde, lisemin ilk aylarında. Kadın olmak buymuş işte, yalnız başına üzerindeki adam yerine menili çarşafına sarılmakmış. Ağlamam kesiliyor, ayağa kalkıyorum, saçlarım dağılmış, yastığın altına gizlenmiş birkaçı, çıkarıyorum onları, kıyafetlerimi aramaya koyuluyorum, her yere dağılmış, saat kaç oldu, ailem merak etmiştir, arkadaşımdayım dedim gerçi, nasıl bakacağım yüzlerine, herkese fen lisesini kazanmış çok çalışkan diyorlar, çok edeplidir kızımız diyorlar, biz ona güveniyoruz, o ‘’öyle şeyler’’ yapmaz diyorlar, banyonun kapısı açılıyor. Çırılçıplak, gülümseyerek çıkıyor, özür dilerim, temizlik takıntım var da benim, hemen gitme, sarılalım diyor. Gözlerim ışıldıyor, beni seviyor, beni seviyor! Sertçe soksa da içime kendini, beni seviyor demek ki, yatağa geçiyoruz. Kaşık pozisyonundayız, sarılıyoruz, bir cenin gibi uzanmışım, dizlerimi karnıma çekmişim, çenesi saçlarımın üstünde, öpüp duruyor, çok hoşuma gidiyor, bir süre sonra yeniden kıpraşıyor, sırtımda sertliğini hissediyorum, yüzünü dön diyor, dilini dilime doluyor.


    Saatlerce benimle oyalanıyor, seni o noktaya ulaştırmadan bırakmam diyor, benim organım daha alışmamış ki, içimin dolu olmasını garipsiyorum, o zaman çok öpeceğim diyor, öpüyor da. Beraber duşa giriyoruz. Çocuğuymuşum gibi temizliyor. Beni evime bırakıyor, artık benimsin diyor, bırakmam seni. Hoşuma gidiyor.


    Eve gidiyorum, annem meraklanmış, nerede kaldın diyor, arkadaşım salmadı diyorum, odama geçiyorum hemen, sanki saatlerce öpüştüğüm belli olacakmış gibi dudaklarımdan, yatıyorum, bugünü düşünüyorum. Pişman mıyım, değil miyim, anlayamıyorum, babam gibi mi görüyorum onu, bilinçaltım bana kötü bir oyun mu oynuyor, zevk aldırdı sonunda bana, bundan sonra ne olacak ilişkimiz, yanındayken kendimi çok güvende hissediyorum, aynı zamanda iğreniyorum da kendimden, onunla evlenmem mi gerekiyor, artık zarım yırtıldı, kim kabul eder beni, insanların kulağına giderse ne olur, ne yapacağım şimdi, hala az az kanıyor, çamaşırımı değiştireyim, sonra da uyuyayım, çok yoruldum en çok da düşünmekten.


    Kaçıncısı olduğunu bilmediğim sigarayı söndürüyorum, dünya kadınlarını düşünüyorum, kadın olmayı düşünüyorum, ülkemde kadın olmayı düşünüyorum, gerdeğe kadar saklayamadığım bekaretimi düşünüyorum, gelinin kırmızı kurdelesini, ilk gece çarşaftaki kanı, gözyaşlarımı, O’nun böğürmesini, bir annenin doğumdaki çığlığını, bir kadının dövülürkenki çığlığını, kocası tarafından ters ilişkiye zorlanan kadının yalvarışını, saçlarının çekilişini, sevişirkenki tokat yiyişini, sperm fışkırtılışını, zorla bok yedirilişini, çocuklarının gözü önünde katledilişini, on yerinden bıçaklanışını, çocuğu olamayışını, yanına zorla ikinci kadın alınışını, yumuşacık tenine acı verici şaplaklar atılışını, kıpkırmızı bir biçimde kalışını, acıdan oturamayışını, acıdan yırtılan organının dikişlerini, çocuğunu kendi elleriyle toprağa verişini, sokaklara düşüşünü, her ay yüzlerce adamı içine alışını, vücudundaki izleri, ruhundaki izleri, aldatılışını, bir fahişe gibi sevişemediği için fahişelerle aldatılışını, ölü gibi yatışını, adamının orospusu olamayışını, adamının onu pazarlayışını, başka adamların koynuna sokuşunu, etrafında onlarca adam tarafından birer birer vajinasının parçalanışını, yüzünün, saçlarının, vücudunun spermden kandan terden geçilmeyişini, on ikisinde altmışlık adama verilişini, on birinde babasının çocuğunu doğuruşunu, okula gidemeyişini, çağlar boyunca ezilişini, yasalarca adının olmayışını, hep birinin kadını, birinin annesi oluşunu, sevişmekten başka bir işe yaramayışını, çocuk doğuramayınca değerinin bir hiç oluşunu, dul kalınca yardımsever erkeklerin avı oluşunu, babası olmayınca açık bir av oluşunu, bir delikten iki de memeden ibaret oluşunu, saçının uzun aklının kısa oluşunu, kuluçka makinesi oluşunu, kafasının öyle her konuya basmayışını, çoğu zaman sadece bir seks objesi oluşunu, pornolardaki bir et parçasından ibaret oluşunu, ‘’ince bel koca bir göt iri memeler uzun bir saç uzun bacaklar dolgun dudaklar iri gözler uzun kirpikler’’in kurbanı oluşunu, her yerde sadece bir nesne oluşunu, profesör olamayıp da kadın profesör oluşunu, penisi olmadığı için işe alınmayışını, alınırken ‘’ne zaman evleniyorsun ne zaman çocuk yapacaksın’’ sorularının muhatabı oluşunu, işe alınınca üç çocuklu evli patronundan seks teklifi alışını, kabul etmeyince orospu oluşunu, işten atılışını, aynı işe daha az ücret alışını, sevişmek isteyince orospu; istemeyince frijit, soğuk oluşunu, vücudunda bulunan her deliğe penis sokuluşunu, seksten zevk alamasın kocasına sadık olsun diye klitorisinin kesilişini, taşınabilir yatak aleti oluşunu, mutfak robotu oluşunu, bütün gün çalışıp bir de evde ücretsiz tam mesai yapışını, üstüne üstlük geceleri yatakta zerre zevk almadığı ilişkiye girişini, aşırı fedakarlıkta bulunuşunu düşünüyorum…

    Sigaram bitmiş. O’nunla geçen bir ayda hep buluştuk, seviştik, O’na iyice bağlandım, ara sıra hayvanlaşsa da bana iyi davranmaya çalışıyor. Ama gittikçe garipleşmeye başladığını sezinliyorum, yarın yine buluşacağız, bana yeni kıyafetler alacağını söyledi,. Sigara çöplerini topluyorum, poşete koyuyorum ve çantama atıyorum, yarın çöpe karışacaklar. Yatağıma uzanıyorum, uykum beni bekletmeden geliyor, göz kapaklarım kendiliğinden kapanıveriyor…


    Okula gidiyorum. Çıkış saati yaklaştıkça heyecanlanıyorum. Ne yapacağız? İlişkiye girmeden önce hep daha çok eğlenirdik, şimdi kendimi kötü hissediyorum zaman zaman. Göğüslerim büyüdü, birisi fark etmesin diye uğraşıyorum, kendimi daha kadınsı hissediyorum, yaşıtlarım daha çocuksu gelmeye başlıyor, O geliyor, yanına geçiyorum. Gaza basıyor, hızla sürüyor. Bana bakıp gülümsüyor, küçüğüm diyor, hoş geldin, beni çok seviyorsun değil mi? Evet diyorum, bana zevk vermediğin zamanlarda bile sarılınca geçiyor diyorum. Güzel, diyor. Benim için bir şey yapar mısın, diyor. Senin için her şeyi yaparım diyorum. Tamam o zaman diyor, benim hız tutkum var, hızı severim bilirsin diyor, bilirim diyorum. Bak gördün mü, kalkıyor, şuana kadar hiçbir şey istemedim senden, bence artık zamanı diyor, neyin diyorum. Bak gördün mü seni istiyor diyor, şaşırıyorum, korkuyorum, beklemediğim bir anda gelince boğulacak gibi oluyorum, kusacak gibi oluyorum, gözümden yaşlar geliyor, zor nefes alıyorum, bir ayağı gazda, bir eli direksiyonda, bir eli kafamı ileri geri ittiriyor, suya atılan taş sesleri gibi sesler çıkarıyorum, pantolonumu indiriyor, bir sigara yakıyor, bu arada nefes alıyorum, ağlıyorum, dur ne yapıyorsun diyorum, ne olur yapma diyorum, parmaklarını ağzıma sokuyor, konuşmama izin vermiyor, frene basıyor, araba duruyor, ormanlık bir alana gelmişiz şimdi, üzerimi soyuyor, gözlerinden ateş fışkırıyor, onu hiç böyle görmemiştim, çok korkuyorum, hiç böyle korkmamıştım, annemi istiyorum, meğerse daha kadın olmamışım, bir zarla olacak şey değilmiş kadınlık, ben daha çocukmuşum, gerçi kadın olsaydım da değişmezdi, ama O öyle demiyor, her kadın sertliği severmiş, her kadın tecavüz sahnesini çekici bulurmuş, ıslanırmış. Sigarayı atıyor, bacaklarımı kaldırıyor, suratımı direksiyona vurduruyor, gözlerimi kapıyorum, hiçbir şey düşünemiyorum, imdat diye bağırıyorum, kimse duymuyor, kafamı direksiyona bastırıyor, beni bir köpek gibi diz çöktürüyor, daha on beş yaşındayım, bakire sayılırım daha, zorluyor, canımı çok yakıyor, içim parçalanmış gibi hissediyorum, bıçak sokuyorlar gibi hissediyorum, tüm dünya gelmiş de kapıma dayanmış girişimi zorluyorlar gibi hissediyorum, beni arkadan boğuyor, üstünü bile çıkarmaya cüret etmemişken ben gittikçe sona yaklaşıyorum, acıdan belim uyuşmuş, sanki çocuk doğurmuş gibiyim, lütfen oraya girme dur bekle, yalvarırım n’olursun! Ben hayatımda böyle acıyı tatmadım!.. Sertçe vuruyor, ellerinin izi çıkıyor, derim kalkmış gibi oluyor, imdat!!..., sesimi duyan yok mu, yalvarırım dur canım çok yanıyor, yalvarırım dur, söz kimseye anlatmayacağım, yeter ki bırak da gideyim ne olursun! Boğmaya devam ediyor, artık bağıramıyorum da, nefesim tükenmiş, gözlerim şişmiş, kirpiklerim ıpıslak, içim kupkuru, onun suyundan hariç, etlerim parçalanmış, taze etlerim koltuğa yol olmuş akıyor, efendinim senin diyor, sana hükmediyorum diyor, canavarlaşıyor, yüzüme tokat atıyor, enseme vuruyor, arabanın anahtarını derime sürtüyor, ve bitiyor. Gözlerim yanıyor, vücudum fırına atılmış gibi kavruluyor, zangır zangır titriyorum, kriz geçiriyor olmalıyım, dilim tutuluyor, ağzımdan köpükler, tükürükler, sıvılar çıkıyor, yine tokatlanıyorum. Akşam olmuş, hava kararmış, çok da soğumuş, ne kadardır buna katlanıyorum, annem babam neredeler, gözlerim çok yanıyor, ağlayamıyorum, çok korkuyorum, üzerini giyiniyor, beni kucağına alıyor, ormanın derinliklerine götürüyor, konuşacak, bir şey söyleyecek halim kalmamış.


    Sen çaresizlik ne demek bilir misin, karşında senden kat kat güçlü birinin işkencelerine katlanmak, sahipsiz olmak ne demek bilir misin? Ne demek tecavüze uğrayan kadın olmak, ne demek? Kaşınan demek, belki aşık olan demek, o saatte orada ne işi olan demek, ayartan demek, zaten bakire olmayan demek, açık giyinen demek, frikik veren demek, kur yapan demek, azıcık sırıtan demek, kahkaha atan demek, kıvırtan demek, sigara dumanını üfleyen demek, yolda yürüyerek sigara içen demek, babası kocası abisi dayısı olmayan demek, kocasıdır hakkıdır yapar demek, sarhoş demek, rızası olan demek, geceleri evde durmayan demek, orospu demek, azgın demek, yollu demek, kaşar demek, motor demek, fahişe demek…


    Sen bilir misin güçsüzlüğü, onun gurur kırıcılığını? Sırf daha fazla kası var diye sana zorla sahip olanları, önündeki çıkıntıya güvenip kendini adamdan sayanları, azıcık oran açıldı diye, gözünü dikip bir daha kaldırmayanları, laf atanları, gece korka korka hızlıca yürütenleri, eve erkek ayakkabısı koyduranları, biber gazı bıçak sopa aldıranları, uçkurundan başka bir şey düşünmeyenleri, güçsüzü koruyacağına, ezip öldürenleri…


    Niye bu ülkede kadınların hep başı ağrıyor bilir misin sen? Sevişmeye sevişmek demedikleri; sikmek dedikleri, sokmak dedikleri, vurmak dedikleri, vurdurmak dedikleri, köklemek dedikleri, kaklamak dedikleri, bıçaklamak dedikleri, dağıtmak dedikleri, altına almak dedikleri, altına yatmak dedikleri, yapıştırmak dedikleri, yaslamak dedikleri, yatırmak dedikleri, pompalamak dedikleri, kaktırmak dedikleri, koymak dedikleri, amına koymak dedikleri, düzmek dedikleri, düzüşmek dedikleri, itelemek dedikleri, kaçak et kesmek dedikleri, döşemek dedikleri, köklemek dedikleri, attırmak dedikleri, becermek dedikleri, patlatmak dedikleri, basmak dedikleri için…


    Bedenimi toprağa fırlatıyor, sırtüstü düşmüşüm, ağzım gözüm kan ve gözyaşı içinde, soğuktan meme uçlarım dikleşmiş, fark ediyor, yeniden kalkıyor, tekme atmaya başlıyor, istediği gibi duramamışım, artık bir ümidim kalmadı, hayallerim de kalmadı, yarı baygın bir haldeyim.


    Arabalar geliyor, rahatlıyorum, sonunda beni buldular, çok şükür, acıdan ölüyorum, vajinam yırtılmış, tüm deliklerim yırtılmış, saçlarımda sperm kalıntıları, gözlerimin feri kaymış, arabalar duruyor, içinden birkaç adam iniyor, selamlaşıyorlar, onlar da pantolonlarını indiriyorlar, afallıyorum, bağıracak gücüm kalmamış, her yerim korku doluyor, başımı çevreliyorlar, sıkıştırıyorlar, bağırıyorlar, beni aralarına alıyorlar, alay ediyorlar, hırlıyorlar, saçlarımdan çekiyorlar, ellerimi, ağzımı, vücudumu hep dolduruyorlar, acı çektiriyorlar, işkence yaptırıyorlar, hayvanlaşıyorlar, üzerime atlıyorlar, terliyorlar,saçlarındaki, alınlarındaki, teri üzerime siliyorlar, boşalıyorlar, ağzım, ellerim, saçlarım, yüzüm tüm vücudum onlar kokuyor..


    Kendimi berbat hissediyorum, korkudan altıma yapmışım, dişlerim soğuktan ve çıplaklıktan birbirine çarpıyor, ağlıyorum, birilerini bekliyorum. Bir beyazlıktır beliriyor şimdi, adamların hepsi bir yok oldu bir geldi. Öldü mü diyor biri, öldü diyor öteki, giyiniyorlar, apar topar arabalarına biniyorlar, çırılçıplak kalıyorum. Ölmüşüm, farkında değilim, günler sonra bulunuyorum, vücudum bakılmaz hale gelmiş, üzerime beyaz örtü seriliyor, şimdi tabuttayım, yerin altındayım, benim gibi kadınların yeridir orası…Üzerime toprak atılıyor, babamı ilk defa ağlarken, üstelik benim için ağlarken görüyorum, toprak atılıyor, ama gözlerim rahatsız olmuyor. Hep önümü görüyorum, ben böyle olsun istemedim baba, özür dilerim, sizi hak etmedim, namusunuzu kirlettim, özür dilerim, ölümü hakkettim, ama çok canım yandı biliyor musun, keşke sadece bedenime tecavüz etseydi, onun yaraları çabuk sarılıyor, fakat ruhum, o bir türlü geçmek bilmiyor, burada şimdi sizsiz, mahşere kadar belki anca sararım yaralarımı, hesap günü varsa eğer sorarım Tanrı’ya neden sessiz kaldığını, şikayetçiyim O’ndan derim, beni annemin elinden aldı, bak nasıl şimdi, kendinden geçmiş, o kadar çok ağlamış ki gözyaşı kanalları artık çalışamaz hale gelmiş, bir canı almak, beni almak, on beş yaşındaki bir genç kızı, bir çocuğu, annenin evladını, babaannenin torununu almak bu kadar kolay işte, bir kadının canına kıymak, acıta acıta kıymak bu kadar kolay, keşke acı çekmeden öldürselerdi demek, keşke vurup öldürseydi demek, hatta hatta, ne yazık ki, ne iğrenç ki, keşke tek kişi olsaydı demek bu kadar kolay! Cenazem bitiyor…
  • 560 syf.
    ·5 günde
    Yalnızlık Sözleri 1

    Sizi Rahatsız etmeye geldim!

    Yazara ait okuduğum 25 ya da 26. kitap emin değilim.Daha önce okuduğum “Aşina yüzlerle” ve “Mektuplar” kitaplarına üslup ve içerik olarak benzeyen yönleri var.Okumaya başladığım ilk anda beni kendine çekmeye başladı.
    İsteseydi kalabalıklar içinde yalnız olmadan sahte mutluluklar içinde, hayatına sıradan bir insan olarak devam edebilirdi.Ama o, zor olanı seçti.
    “Yalnızlık.”


    Öyle ya aydın olmanın yükü ağırdır.Sağlam bir irade, özgür bir ruh ve asi bir duruş ister.Yaşadığı dönemin çarpık islam anlayışı başta olmak üzere sınıfsal ayrım, eğitim, genç nesil, kadın ve aklınıza gelebilecek her konuyla alakalı keskin fikirler atmıştır ortaya.”İnsanın en büyük niteliği ve değeri isyandır.”diyordu. Bu sözün hakkını veren asi ve yalnız bir adam.Yalnızlık bile onu yalnız bırakmıştı.

    “Benim hamurum felsefe, hikmet ve irfanla yoğurulmuştur.”diyerek başlıyor söze.Zaman zaman kendini övdüğü zaman zamanda en ağır eleştirileri getirdiği ve sürekli kendiyle savaş halinde olduğu, psikolojiyi en dibine kadar zorladığı bir eser.Hem psikolojik hem felsefi hemde edebi bir dili var.Yalnızlık, hüzün, özlem, keder, ümit ve ümitsizlik...

    Yazarın kendiyle savaşı beni derinden etkiledi.Yalnızlık ve herşeyden mahrum olma ancak bu kadar etkili anlatılır.Ali Şeriatı hayranı olan bir okur olarak üzüntü duyduğumu bir o kadar da sevindiğimi söylemeden edemiyeceğim. “...konuşmak tehlikelidir!Evet tehlikelidir.” diyordu: ama konuşmaktan vazgeçmiyordu. “...para için adam haysiyetini satmaz!” diyordu: haysiyetini satmıyordu.Çünkü onun mirası; kitap, yokluk ve özgürlüktür....
    Okuyacak arkadaşlara “dikkat” derim.

    (“Ben felsefeyi, sadece okuma, eğitim ve öğretim yoluyla elde etmedim.Felsefe, benim genlerime kazınmıştr.Onu atalarımdan miras aldım.” ) Alıntı...

    #42433996
    #42465324
    #42530553
    #42579597
  • 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bir insan bir insanı kaç kez kandırabilir?
    Bir insan bir köyü kaç kez kandırabilir?
    Birisi, aynı kişiye defalarca inanacak kadar aptal veya çaresiz olabilir mi?
    Eğer Türkiye'de yaşıyorsanız, araya adam kayırma, torpil ve rüşvet girmeden işiniz görülmüyorsa denize her düştüğünüzde aynı yılana defalarca sarılırsınız. Kitabın geçtiği tarih önemli değil. Zihniyet hiç değişmiyor.

    Zübükzade İbraam Bey günlük hayatta gördüğünüz, bize hiç uzak olmayan bir karakter:
    -Kendine mektup yazıp ''Ankara'dan, siyasilerden geldi'' diyen,
    -Kendisini, o olmazsa sanki işler yürümezmiş gibi önemli gösteren,
    -İnsanları kandırıp paralarını alan, hesap sormaya gelenlerin paralarını tekrar alan,
    -Parasını ödeyemediği kişiyi sanki emir gelmiş gibi kandırıp Orman Muhafızı olarak atayan,
    -Kendini öldürmeye gelenleri görünce namaza durup dini suistimal eden ve fırsattan istifade sıvışan,
    -Muhalefeti hiç sevmediği halde onları sadece cami yaptırma bahanesiyle insanların parasına çökerken hatırlayan,
    -Yeri gelince şehitleri, dini kullanmaktan sakınmayan,
    -Kitleleri güçlü söylevlerle etkileyen hatta Yunus balığı iskeletini şehit asker iskeleti diye insanlara yutturup Yunus Baba türbesinin açılmasını sağlayan Makyavelizm'in Türkiye şubesi birisi.

    Peki toplum neden her seferinde işleri yoluna koyacağım dediği halde daha da kötüye götüren bu adama güvenip onu belediye başkanı hatta mebus yapıyor? Cevabı basit: Kitapta da dediği gibi hepimiz bir Zübüksek kendimiz gibi olana güveniriz. Eğer kendi işinizi görecek gücünüz yoksa, bozuk düzeni değiştirmek yerine ben de yararlanayım diyorsanız, aklınız da çok ermiyorsa tek kişinin oyuncağı olursunuz.

    Beni açıkçası Zübükzade karakterinden daha çok etkileyen ise Avukat Burhan oldu. Doğruları söyleyen, halkını düşünen ama herkesin nefret ettiği Zübükzade popülist söylemlerle kitleleri peşinden sürüklerken hep şeytanlaştırılan bu insan, insanın umudunu kırıyor. Çünkü normalde insanların peşinden gitmesi gereken böyle insanlar maalesef ortalama kalabalıkların sayıca çok olması sebebiyle onların içinde eriyor. Zaten yeterli sayıda cami olan kasabaya okul yaptırmak istediğinde dinsiz ilan ediliyor. Okuyan için bu ülke insanının profilini göstermesi bakımından çok değerli bir kitap. Mizah kitabı olduğuna bakmayın bence çok önemli bir sosyoloji kitabı.

    Dünyanın en cimrileri 'Eli açık', dünyanın en korkakları 'Yürekli', dünyanın en tembelleri 'Çalışkan' gibi soyadları aldılar. Her türlü yağmada hep sona kaldığım için, güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime 'Nesin' soyadını aldım." diyen Aziz Nesin'in ince mizahı bu kitapta da devam etmiş. İyi okumalar.
  • Her gün yeni bir başlangıçtır. Elbette insanın şansa da ihtiyacı var. Ama önce gerekeni yapmalı ki, şans kapıyı çaldığında insan hazır bulunsun!
  • Uygulama marketinde bir oyunun yorumlarında gözüme çarptı, adam yazmış ki: "İnsan en azından buluta kaydetme seçeneği falan koyar. Telefon bozulsa ya da format atsan tüm emeğin ziyan olur."

    Gökler için kayda değer olmayan her emeğin, her saniyen, her kuruşun ziyan zaten. İnsanoğlunun aldatıcı emniyet, mülkiyet ve bekâ hissi...
  • 144 syf.
    ·2 günde
    Mavi bir otobüsün içerisine bütün ülkeyi doldurmuş Mehmet Bey. Ben öyle gördüm en azından. Bilhassa günümüzdeki toplum yapısında gördüğümüz belli başlı insan profilleri var otobüste, seçmece yapılmış. İyisi de var kötüsü de, zalimide var mazlumu da. Aynı ülkemizdeki gibi. Yazarımızı artık tanıyoruz. Neredeyse bütün kitaplarını okuduk. Üslubu, tarzı şaşırtmadı o yüzden. Coğrafya, tarih, sosyoloji, psikoloji ne ararsan bulacağın bir kitap. Anlamadığım ise 144 sayfaya nasıl sığmış bu roman? İnanın bana 300-400 sayfa gibi geldi. Gerçi elime iki kez alarak bir günde bitirdi kitabı. O kadar da kendimden, duygularımdan parçalarla bölümlerle karşılaştım ki.. Kitabın tarzı "inception" filmindeki gibi hikaye içinde hikaye. Yazar bindiği otobüsteki diğer yolcuların hayatlarını üst anlatıcı bakışı ile anlatıyor. Sonra bu yolcuların hayatlarına giriyor. İlk hikaye içinde hikaye bu. Ardından onların hayatlarında, başkalarının hayatlarını okuyoruz. Özellikle Ömer'in hikayesinde Ömer'den çok onun röportaj yaptığı kişilerin hayatları. Her yolcunun bir hayatı, hikayesi var ama yazarımız bazılarına biraz iltimas geçmiş. Onların üzerinde daha fazla durup, daha uzun tutmuş. Belki o da o yolcuları kendine daha yakın hissetti ya da daha çok karşılaştı diyelim.
    Hikayeler gerçekten muazzam. Tamamen gerçekçi, gerçekçi olmasını da en fazla acılardan ve kötülüklerden görüyoruz. Kısa kısa bahsedeyim. Öncelikle yolcular ana karakterler olsa da otobüs şoförü ve muavin arkadaşı unutmamış yazar. Kısa da olsa başta onlara da yer ayırmış. İlk uzun metrajlı hikayemiz ise bir aşk hikayesi Kemal ve Bahar'ın hikayesi ama onun içinde de bir hikaye var. Dedim ya hikaye içinde hikaye. O da Kemal'in şehit olan babasının hikayesi. Sıcak bir hikaye için belki de ilk önce Kemal ve Bahar'ı seçti yazar. Zira sonraki hikayelerde bizi bol bol üzecek yer yer gözlerimizi dolduracaktı. Bunlardan ilki Merve, aslında hikayelerin çoğunda olduğu gibi bize yabancı bir hikaye değil, gidin bir Avm'ye Merve gibi onlarcasını göreceksiniz. Tabi o yavşak restaurant sahibinden de öyle. Neyse ağzımızı bozmayalım, zira bu kitapta o kapıyı açasak çok küfrederiz. Sıradaki hikayedeki sakallı adam gibiler var daha. Sakallı adamdan bahsetmeyeceğim, onu ve onun gibilerini hepiniz çok iyi tanıyorsunuz. Benim bu kitapta söyleyecek çok sözüm var. Hayatımın en uzun incelemesini yazabilirim buraya hislerimi dökersem. Ama kendime sansür uygulayacağım. Zamanı geldiğinde sözümüzü söyleriz. Ve daha sonra Zeliha, Musa ve Munis'in hikayesi bu hikayeyi aslında herkes aynı ölçüde anlayamaz. Ama ben iliklerime kadar yaşayarak okudum. Çünkü Musa gibilerini çok iyi bilirim. Sağlam ve aktif bir taraftar olan, sporla futbolla çok yakın ilgisi ve ilişkisi olan yazarda çok iyi biliyor ki o kadar güzel anlatmış ki Musa'yı, o karakteri o kadar güzel giydirmiş ki inanın Musa gelse kendini o kadar anlatamaz. Gerçi Musa gibiler bi bok anlatamaz ya.. Neyse ağzımızı bozmuyorduk. Musa'nın hayatını kararttığı bir kız var birde bana 2012 senesinde İstanbul'da tecavüz edilip öldürülen üniversite öğrencisi Fatıma Nur Çelik'i hatırlattı. O olay o dönem benim üzerimde büyük tesir yaratmıştı. Bu da malesef benzer bir hikaye, malesef işim gereği de çok aşinayım. Ve Ömer, ne severim bu ismi var ya çocuğun olsun adını ver yani öyle bir isim Ömer. Haytımdaki Ömer'leri de çok sevdim zaten ben. Dedim ya yazar bazı yolculara iltimas geçmiş onlardan çok bahsetmiş. İşte o Ömer, en uzun yer ayırdığı hikaye. Fakat aslında Ömer'in şahsına değil bu iltimas. Hikaye içindeki hikayelere Ömer bizi Bosna'ya götürüyor, Aida Spahiç'e götürüyor. Bosna'yı hatırlatıyor bize unutmayın diyor, unutulacak gibi de değil ya hani. İnanın içi yanıyor içi, Aida'nın hikayesinin gerçek olduğunu hatta aynı hikayeyi binlerce kadınla paylaştığını bilmek insanı daha da etkiliyor kahrediyor. Daha sonra Ömer başka ama benzer bir hikayeyi anlatıyor bize Ceylan Maaruf'un hikayesi. O da Irak'ta İşid zulmüne uğrayan bir kadın Aida ile yaşadıkları aynı neredeyse. Kötülük her yer de her zaman da aynı bunu gösteriyor bize. Ceylan'ın hikayesini anlatırken de yazar yine yapacağını yapmış Ömer'i Samsun'da buluşturuyor Ceylan'la ve bu arada memleketinin reklamını yapıyor her kitabında olduğu gibi. Samsun'un coğrafyasını, tarihini, insanını anlatıyor, öğretiyor bize, aynı Aida ile Bosna'nın tarihini coğrafyasını öğrettiği gibi. Ee tabi sevdalısı olduğu, yöneticiliğini yaptığı, adına kitap yazdığı Samsunspor'u da unutmuyor sıkıştırıyor bir iki sayfaya. Ne diyelim saygı duydum, memleketini seveni bizde severiz. Mustafa Kutlu'yu da ondan seviyoruz ya her kitabındaki bir karakterle ya da geçmişiyle Erzincan'a götürüyor bizi. Memleketini seven, unutmayan vefalı insandır, hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi unutmaz. Aida'nın, Ceylan'ın hele ki kendisinin acılarını hiç unutmaz. Unutturamazlar.
    Ve Çerkes aşk hikayesi, bu yaşanmış hikayeyi daha önce site sakinlerine bir kıyak yaparak burada paylaşmıştı Mehmet Bey, o zaman da çok beğenmiştik, şimdi yine beğendik. Bundan sonra üç arkadaş ve devamında matbaacı hikayesi, bu hikaye üzerine de söyleyecek çok şey var ama neyse.. İnceleme çok uzadı zaten. Nihayetinde bu insanlarla otobüsün yolculuğu tamamlanıyor son durağa geliyorlar. Mecazen... belki de gerçekten.
    Mehmet Bey'in de çok sevdiği ve bu kitabına da cümleleriyle başladığı Cengiz Aytmatov'un nasıl kitaplarının içindeki herhangi bir karakterinin bile hikayesinden bir kitap çıkıyorsa, bakınız Gün Olur Asra Bedel ve Cengiz Han'a Küsen Bulut, bu kitapta da aslında her yolcunun hikayesinden ayrı bir hikaye çıkar. Haksızlık etmeyelim hepsinin hikayesinden çok güzel kitaplar çıkar ama ben isterim ki yazarın otobüse bile bindirmediği -bindiremediği- ama kitaptaki en kısa bölümü de ayırmış olsa hikayesini sığdırdığı Serdar ve İsmet'in arkadaşları olan üçüncü arkadaşa bir iltimas geçer ve onun hikayesini günün birinde kitaplaştırır. Aynı Gün Olur Asra Bedel ve Cengiz Han'a Küsen Bulutta olduğu gibi. İltimas kelimesini çok kullandık bu incelemede son defa kullanalım. Kitaba 9 puan verdim. Ama işte bu iltimas değil, Mehmet Bey'i siteden tanıdığımız için, az da olsa muhabbetimiz olduğu için bir hatır puanı değil. Bu kitap gerçekten 10 üzerinden 9'luk bir kitap özellikle benim için. Ne diyelim kalemine sağlık, bu otobüs yolculuğu için teşekkür ediyorum kendisine.