Giriş Yap
392 syf.
·
2 günde
·
3/10 puan
Bayılarak okuduğum Off-Campus serisi sebebiyle Elle Kennedy'i çok severim. Öyle ki serinin ilk kitabı Anlaşma'yı en az 5 kez okumuşluğum vardır. Bu kadar sevdiğim yazarın uzun zamandır yeni bir kitabını okumadığımı farkedince de sırada bekleyen Briar Kampüsü serisini şimdilik es geçerek İyi Kız Karmaşası'na başladım. (Devamı spoiler içerir.) Arka kapağında buna dair hiçbir bilgi yok ama kitabın konusu şöyle: Cooper çalıştığı barda Preston isimli zengin bir çocukla kavga eder ve bunun üstüne Preston, Cooper'ı işten attırır. Bu duruma çok sinirlenen Cooper ile arkadaşları da intikam almak için bir plan yaparlar. Planları da Preston'un kız arkadaşı Mac'i kandırıp, kızın Cooper'dan hoşlanmasını sağlayıp sırf Cooper ile birlikte olmak için erkek arkadaşı Preston'u terk etmesini sağlamaktır. İddia temalı kitaplar benim için her zaman 1-0 geride başlar. Çünkü; a) Bir insanı iddia konusu yapmanın çok rezil bir hareket olduğunu düşünürüm. b) Erkek karakteri tam anlamıyla tanıyamadığımı hissederim. Mesela bu kitaptakiyle aynı konuyu işleyen Tempted dizisinde bir sahne vardı: Söylediği yalan ortaya çıkınca erkek karakter yalvar yakar oluyordu, kendini affettirmek ve ne kadar pişman olduğunu anlatmak için deli gibi dil döküyordu. Onu boş gözlerle izleyen kadın karakter de “Neyi eskiye döndürmek istiyorsun da bunları anlatıyorsun, ben seni tanımıyorum bile.” diyordu. Heh, benim için de durum tam olarak bu işte. Bu aşağılayıcı planı yapan kişi ile kızın yanında, olduğundan farklı tavırlar sergileyen kişi aynı insan olamaz gibi gelir bana hep. Öyle olunca kızın yanındaki hâlini de samimiyetsiz bulurum ister istemez. c) İşin içine aşk girmese ne olurdu diye merak ederim. Çünkü erkek karakter, âşık olduğu kadını kaybetmek istemediği için pişmanlık duyar hep. Peki, âşık olmasaydı ne olurdu? O zaman bir kadına böyle davranmakta bir sorun olmaz mıydı? Mesela Mac, Cooper'ın sevmeyeceği tarzda biri olsaydı bu yaşananları hak etmiş mi olacaktı? Şüphesiz ki Cooper ve arkadaşları için öyle olacaktı. Zaten onlar Mac'i hiç tanımadıkları hâlde kızın, başına gelen her şeyi hak ettiğine karar verdiler. Çünkü Mac zengindi; çünkü Mac, Preston ile sevgiliydi. Kitabın ana temasını oluşturan 'zenginler kötüdür, fakirler iyidir' klişesi de çok saçmaydı bu arada. Kitapta kötü ve şımarık olan zenginler de var, evet ama birkaç kişiye bakıp herkesi aynı kefeye koymak da ne demek? Ayrıca bu zenginler kötü de, fakir tarafı temsil eden Cooper ve arkadaşları mı iyi gerçekten? Preston'a bilenip intikamını bizzat ondan alamadığı için konuyla hiçbir ilgisi olmayan Mac'i kandıran Cooper mı iyi? Mac'i gram tanımadığı hâlde ona belaltı laflar eden ve durduk yere kıza kötü davranan Evan mı iyi? Ya da Mac'i herkesin içinde aşağılamak için sabırsızlanan Alana mı iyi? İşin en acıklı yanı da hiçbir şeyden haberi olmayan Mac'in; bu insanlara kendini sevdirmek için didinip durması, bu uğurda en olmayacak işlere girmesi ve her şeyi öğrenince yaşadığı o küçük düşmüşlük hissi ile ne yapacağını bilememesi. Halbuki Cooper, hislerinin gerçeğe döndüğünü farkedince bu oyunu durdurduğu gibi, yaptıkları planı da çok geç olmadan Mac'e anlatsa böyle mi olurdu? Sakın kimse Mac'e bir şey söylemesin, Mac'in bu plandan asla haberi olmasın deyince sırlar gizli mi kalıyor? Eh be Cooper... Ben Mac'i de pek sevmedim bu arada. Genç yaşına rağmen hayallerini gerçekleştimesi ve Cooper'ın, kardeşi ve arkadaşlarıyla arası açılmasın diye çabalaması takdire şayandı, evet. Ama söz konusu aldatmak olduğunda çok net konuşan biri olmasına rağmen Cooper ile aleni bir şekilde flörtleştiği hâlde bunun aldatma olmadığını iddia etmesi sinir bozucuydu. İş fiziksel boyuta dönünce sevgilisini aldattığını kabul edip, gidip sevgilisi ile yaptığı muhabbet ise inanılır gibi değildi. Bakınız: Mac: Başka bir erkekle öpüşüp seni aldattım. Preston: Ee? Mac: Kızmadın mı? Preston: Ne kızması canım. Üniversite hayatı böyledir, bu tip şeyler yaşanır. Bir öpücük için senden ayrılacak değilim. (Mac iç ses): Preston ne kadar iyi kalpli biri. Preston ne kadar iyi kalpli biri mi? AHHAHAHAHHAHAHAHA. Cidden mi ya? Aldatıldığı halde bunu sineye çekmeyen de kendine iyi kalpliyim demesin bundan sonra lütfen. Ha bir de Mac'in, hiçbir bilgisi olmadan otel işine girmesi vardı, ondan bahsetmeyi de es geçmeyeyim. Yazarın üniversiteleri gereksiz bir yer gibi lanse etmesinin garipliği bir yana, Mac'in hiçbir eğitim almadan koskoca bir oteli restore ettirmesi ve orayı işletmesi ne alaka ya? Hayır, Mac'in önceki girişimiyle bu girişimi benzer olsa ona da tamam derdim ama bir internet sitesi kurmak ile otel işletmenin nasıl bir bağlantısı var? Mac ile Cooper'ın ilişkisine gelecek olursak... Kitabın ilk yarısında bu ikiliye katlanmak çok zordu. İkisinin de duygularını hissedemedim, birbirlerine ne ara bağlandılar anlamadım, Cooper'ı hiç samimi bulmadım. (Bu iddia olayını aşamadığım düşünülünce bu pek de şaşırtıcı olmadı tabii.) Kitabın ikinci yarısındaki hâlleri nispeten daha iyi olmakla birlikte genel anlamda baktığımda bu çiftten hoşlanmadım. Ya ayrıca şu, kötü çocuk-iyi kız muhabbetine de hiç anlam veremiyorum. Kötü çocuk ya da iyi kız olmak için gereken kriterleri kim belirliyor onu da bilmiyorum ama muhtemelen 'Kötü bir çocukta olması gerekenler' diye bir liste ve maddeleri de aşağı yukarı şöyle: 1) Dövmeli olmak. 2) Sorunlu bir geçmişe sahip olmak. 3) Her gece başka kızla takılmak. 4) Bağlanma sorunu yaşamak. Ve tabii ki 'İyi bir kızda olması gerekenler' diye bir liste de var ve onun maddeleri de şöyle: 1) İyi bir kariyere yahut başarılı bir öğrencilik hayatına sahip olmak. 2) Âşık olmadığı hâlde sırf ailesi onayladığı için bir kişi ile ilişki yaşıyor olmak. 3) Dövmeli ve serseri bir çocuktan etkilenip sevgilisini bu çocuk için terk etmek. 4) Serseri çocukla tanışana kadar ailesi ne istese yapan ve hiç ses çıkarmayan biriyken serseri çocukla tanıştıktan sonra bağımsızlığını ilan etmek. 5) İyi kalpli olmak. (Kimse Preston kadar iyi kalpli olamaz tabii, onu ölçüt almayın haha.) Bunlardan birine bile sahip değilseniz kötü çocuk yahut iyi kız olamıyorsunuz sanırım, üzgünüm. Son olarak yan karakterlere de değineyim. Bonnie'ye hiçbir anlam veremedim. Tek işlevi, Mac ile Cooper'ın tanışmasını sağlamaktı sanki, başka bir olayı yoktu. Evan desem, nasıl bir değişim gösterdiği umrumda bile değil, ondan nefret ettim. İkinci kitap Evan'a aitmiş ama onun toksik ilişkisini okumakla zerre ilgilenmiyorum. Bir tek Tate ile Alana ilgimi çeker gibi oldu ama onların kitabı yazılacak mı emin değilim. Toparlamam gerekirse bu kitabı, Elle Kennedy standartlarının çok çok altında buldum. Sevdiğim bir yazarın, zaten kötü olan bir konuyu bu kadar başarısız bir şekilde ele almasından dolayı da büyük hayal kırıklığına uğradım.
İyi Kız Karmaşası
7.7/10 · 70 okunma
1 yorumun tümünü gör
Reklam
544 syf.
·
6 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Gülbeşeker yahut Çalıkuşu'nun Toplumla İmtihanı
Çalıkuşu hakkında pek çok kere yazı yazıldı, roman tahlil edildi, karakterler incelendi. Fakat Çalıkuşu'nun herkeste farklı bir intiba bıraktığı da bir gerçek. Kimi Feride'nin kırgınlığını kendine yoldaş ediyor, kimi Anadolu'nun görünümünü, sefaleti görmek için Feride'yi takip ediyor, kimisi Kâmran'a acıyor yahut onu kınıyor. Oysa kitapta dikkati çeken çok büyük bir olgu da var: Toplum baskısı ve erkek egemen toplumun kadınlar üzerindeki etkisi. Bu etkiye geçmeden önce romandan kısaca bahsetmekte yarar var. Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin tarafından 1922 yılında Vakit gazetesinde tefrika edilen ve sonra da kitaplaştırılan romandır. Roman, Feride'nin kaleminden yazılmış bir hatıra defteri olarak kurgulanmıştır. Roman beş kısımdan oluşur. İlk kısım Feride'nin on iki yaşındaki haliyle başlar. Beşinci kısım ise Feride'nin Kâmran'la kavuşmasıyla son bulur. Romanın ilk dört kısmı Feride'nin kaleminden yazılmış bir anı defteridir. Olaylar okuyucuya Feride'nin gözlerinden aktarılır. Beşinci kısımda Feride'nin defteri bitmiş ve yazmaya son vermiştir. Bu nedenle yazar anlatıcı devreye girerek Feride'yi bırakıp bakışını Kâmran'a çevirir. Feride'nin Kuşadası'ndan Tekirdağ'a gelişiyle iki odak birleşir. Bu kısa teknik özelliklerden sonra konumuza dönecek olursak; Feride'ye karşı toplumdaki eleştirilerin daha İstanbul'da, Maarif Vekaleti'nde başladığını söyleyebiliriz. Memurlar böyle genç bir kızın öğretmenlik yapmasını hele hele Anadolu'ya gitmesini garipser. Romanın bir yerinde Feride bu durumu dile getiriyor: "Aman Yarabbi, neler söyleniyordu! Benim gibi kadınlar, hocalıktan ziyade, sanata heves etmeliymişler. Beyefendinin buyurdukları gibi, istida ile şahadetname arasındaki farkı henüz anlamamış olduğuma göre hocalıkta muvaffak olacağım esasen şüpheliymiş. Fakat çalışırsam, mesela iyi bir terzi olur, hayatımı kazanırmışım (Çalıkuşu, s.163: 2018)." Feride İstanbul'dan ayrılıp Anadolu'ya geçtiğinde kendi hakkında pek çok yargıyla karşılaşır. Toplumun baskısı kendini iyiden iyiye hissettirir. Öğretmen olarak gittiği B'de, Zeyniler'de, Ç'de, İzmir'de, Karşıyaka'da, Kuşadası'nda süren baskı, Feride'nin öğretmenlik yapmasına mani olduğu gibi bir şehirde fazlaca durmasına da mani olur. Genç, bekar ve güzel bir kız olduğundan toplumdaki erkekler tarafından göz hapsine alınır, ona Gülbeşeker, İpekböceği gibi isimler takılıp kahvelerde hakkında çirkin konuşmalar döner. Kendinden yaşça büyük ya da mesleğiyle övünen adamlar onu kendilerine "almayı" büyük bir zafer addeder ve çeşitli oyunlara başvururlar. Feride: "Ah, bu erkekler! Hepsinde aynı gurur, aynı kendini beğeniş. Bizim de bir kalbimiz olduğunu, bizim de 'mutlaka' isteyecek bir şeyimiz olabileceğini, bir türlü akıllarına getirmek istemiyorlar (Çalıkuşu, s.375: 2018)" derken bu durumdan yakınır. Erkekler arasındaki mücadele öyle bir hal alır ki Feride'nin öğrencisinin başına taktığı kurdele bile bir aşk nişanı olarak kullanılır. Okul müdiresinin Feride'yi odasına çağırıp konuşma yaptığı esnada söylediği şu sözler bu durumu açığa vurur: "Bir gün, fakir talebelerimizden birinin saçlarını örmüşsünüz, ucuna bir kordela parçası takmışsınız. Bilmem kimden duymuşlar, çapkın bir mülazım, sokakta çocuğa para vererek kordelayı elinden almış. Şimdi, ara sıra yakasına takıyor: 'Bana artık paşalar paşası demelisiniz, değil mi Gülbeşeker'den nişan aldım!' diye arkadaşlarını eğlendiriyormuş (Çalıkuşu, s.378: 2018)." Feride'nin hayatı yıkımlarla doludur. Anne ve babasının kaybı, sevdiği adamın ihanetine uğraması, öğrencilerinden ayrılmak zorunda olması ve Munise'nin ölümü onu derinden sarsar. Şöyle yazar defterine: "Hangi ümide sarılsam elimde kalıyor, neyi seversem ölüyor. İşte üç sene evvel bir sonbahar akşamıyla beraber ölen genç kızlık rüyalarım, kendi küçüklerim, sonra Munise, onun arkasından belki kalbimin öksüzlüğünü avuturlar diye ümit ettiğim talebelerim. Yavrularını tehlikede gören bir ana kuş hırçınlığıyla üstlerine titrediğim bu şeyler, sonbahar yaprakları gibi birer birer sararıyor, dökülüyor. Daha yirmi üç yaşıma girmedim; yüzümden, vücudumdan çocukluğun izleri silinmedi; halbuki gönlüm, baştan başa bütün sevdiklerimin ölüleriyle dolu." Özellikle Munise'nin kaybıyla Feride büyük bir beyin humması geçirir. Yaşlı doktor Hayrullah Bey, ona kendi kızı gibi bakıp iyileşmesi için çabalamasa romanın sonu belki de daha kötü olacaktır. Ama toplum Hayrullah Bey'i de hedef tahtasına koymuştur. Onun Feride'nin aşığı olduğu, nikahsız aynı evde kaldıkları, birlikte dışarı hava almaya çıktıkları söylenerek Feride hakkında bir tahkikat başlatılır. Onun okul müdiresi olmasını yediremeyenlerin başlattığı bu dedikoduyu Hayrullah Bey utana sıkıla Feride'ye anlatır: "Hâsılı Feridecik, yaralı geyikleri av köpekleri nasıl sararsa, senin etrafını da öylece sardılar. En masum hareketin, aleyhine bir delil olarak tefsir edilmiş; mazbatalara tahkikat evrakına geçmiş. Ara sıra hasta talebelerini tedavi için beni mektebe davet etmen, küçüğümüz ölürken takatsız başını bir lahza omzuma dayaman, sonra sen hasta yatarken yatağının yanında geçirdiğim saatler birer cinayetmiş! Yüzsüzlüğü o derece ileri vardırmışız ki, bir memleketin örf ve âdeti, ırz ve iffetiyle alay etmişiz. Etrafımızdaki insanları hiçe saymışız. Herkese seni hasta diye ilan ederken tarlalarda, kol kola düvene binmişiz. Vazifenle meşgul olacağın yerde, bahçemde at koşturmuşsun, bunlar da kâfi gelmemiş şehir haricinde çiftliklere çekilmişiz (Çalıkuşu, s.468: 2018)." Tüm bunlardan Feride'yi kurtarmak için onu nikahına alır, kızı gibi sever ve öldüğünde tüm varlığının Feride'ye geçmesini sağlar. Hayrullah Bey, adı gibi hayırlı ve iyi bir adamdır. Feride'nin taşralarda gördüğü çiğ, kadını yalnız elde etmekle övünenler takımından değildir. O, bir baba figürü olarak Feride'ye kol kanat germiş ve öldükten sonra bile Feride ile Kâmran'ın bir araya gelmesine vesile olmuştur. Toplumun göz hapsine almasının, dedikodu çıkarmasının, erkeklerin çirkin tavırlarının, kadınların özgürlükten mahrum oluşlarının yanında romanda toplum tarafından dayatılan bazı başka baskıların olduğu da görülür. Kadınlar için çarşaf giymek birinci mecburiyettir. Daha sonra makyaj yapılmamalı, yüksek sesle konuşulmamalı hatta gülünmemelidir. Sokağa çıkarken erkeklerin "şerrinden" korunmak için ihtiyar birinin çarşafı giyilip peçesi takılmalıdır. Okullarda da toplumun genel kabul görmüş değerleri hüküm sürer. Öğrenciler sıralar yerine yer minderine oturup sesli sesli okuma yaparlar. Dayak ve ceza üzerinde yükselen eğitim hüküm sürer. Bunları değiştirmek bile tepki çeken davranışlardır ve toplumun yargılayıcı nazarı hemen devreye girer. Anlaşılacağı üzere Çalıkuşu romanında toplum dinamikleri çok etkilidir. Genç bir kadının bir başına ve bekar olarak öğretmenlik mesleğini icra etmesi, bu meslekte başarılı olup kendinden yaşça büyük öğretmenler yerine müdire olması hor görülmüş, Feride, erkeklerin elde etmeye çalıştığı, ardından konuşulan, tüm iyi niyetine rağmen dillere düşen bir kız olmuştur. Tüm bu yaşananlar romanın yazıldığı dönemin bir panoraması sayılabilir belki de. Ancak Feride ideallerinden vazgeçmemiş, bu durumu hiçbir zaman kabullenmemiş, onurunu, iffetini korumuş ve kimseye pabuç bırakmamıştır. Romanı pek çok yönden incelemenin mümkün olduğunu tekrar belirterek bu incelemeyi burada noktalayalım.
166 syf.
·
1 günde
·
10/10 puan
Bu, Holokost'tan sağ kurtulan bir psikiyatrist tarafından yazılmış büyüleyici bir kitap. Sevdiğim ilk bölüm, yazarın toplama kamplarına nasıl dayandığını anlatan hikayesi. Frankl'ın Auschwitz'deki ve diğer kamplardaki zamanını anlatmaktaki amacı, dehşetler üzerinde durmak değil -bunlardan çok sayıda olmasına rağmen- bunun yerine mahkumların hayatlarında nasıl anlam bulduğuna ve nasıl hayatta kalmayı seçtiklerine odaklanmaktı. Kitabın önsözünde gelecek fikirlerin iyi bir özeti var: "Korkunç olsa da, Auschwitz'deki deneyimi, zaten kilit fikirlerinden biri olan şeyi pekiştirdi: Hayat, Freud'un inandığı gibi öncelikle bir zevk arayışı ya da bir zevk arayışı değildir. Alfred Adler'in öğrettiği gibi güç, ama bir anlam arayışı.Herhangi bir insan için en büyük görev, hayatında anlam bulmaktır. Frankl, anlam için üç olası kaynak gördü: işte (önemli bir şey yaparken), aşkta (önemseyerek). başka bir kişi) ve zor zamanlarda cesaretle. Acı çekmek tek başına anlamsızdır; acıya ona tepki verme biçimimizle anlam veririz." Ve bir gece, tutsaklar şiddetli soğukta yürümeye zorlandıklarında, Frankl, bir aydınlanma yaşadığında karısının hala hayatta olup olmadığını merak ediyordu: "Bir düşünce beni etkiledi: Hayatımda ilk kez gerçeği olduğu gibi gördüm. Pek çok düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ilan edilen pek çok şair tarafından şarkıya dönüştürülür. Gerçek şu ki, aşk insanın talip olabileceği nihai ve en yüksek hedeftir. Sonra insan şiirinin ve insanın en büyük sırrının anlamını kavradım. düşünce ve inancın vermesi gerekir: İnsanın kurtuluşu aşk ve aşktadır.Bu dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir adamın, kısa bir an için bile olsa, sevgilisinin tefekküründe saadeti nasıl bilebileceğini anladım. " Frankl, mahkumların farklı tutumlarını ve bazı insanların nasıl yaşama umudundan vazgeçip kısa sürede öldüklerini anlattı. Yaşam nedenlerine odaklananların hayatta kalma şansları daha yüksekti. Kitabın ikinci bölümü, Frankl'ın, birinin hayattaki birincil anlamını bulmakla ilgili olan logoterapi sistemine odaklanıyor ve bu bölümün okunması daha zor ve psikoloji yüksek lisans öğrencilerine yönelik gibi görünüyor. Okuduğum 2006 baskısında Frankl'ın hayatı ve çalışmalarının etkisi hakkında daha fazla ayrıntı veren hoş bir son söz vardı. Bir hikaye, savaşta iki bacağını da kaybetmiş, depresyona girmiş ve intihara meyilli genç bir İsrail askeriyle ilgiliydi. Sonra asker, İnsanın Anlam Arayışı'nı okuduktan sonra daha sakinleşti. "Kendisine askerden bahsedildiğinde, Frankl bibliyoterapi diye bir şey olabilir mi, okuyarak iyileşme olabilir mi' diye merak etti." (Sık sık kitaplarda teselli bulan biri olarak, evet diyorum, bibliyoterapi gerçektir.) Frankl'ın kampı 1945'te Kızıl Haç tarafından nihayet kurtarıldığında, Viyana'ya taşındı. Tamamen yalnız olduğunu keşfetti - karısı, ebeveynleri ve erkek kardeşi kamplarda öldü. Frankl kariyerine psikiyatrist olarak devam etmeyi seçti, birkaç kitap yazdı ve sayısız konferans verdi. Derslerinden birinde, kendi hayatının anlamını bir cümleyle ifade etmesi istendi. Bunu yazdı ve öğrencilerinden ne yazıldığını tahmin etmelerini istedi: "Birkaç dakika sessizce düşündükten sonra, bir öğrenci 'Hayatınızın anlamı başkalarının kendi anlamlarını bulmalarına yardımcı olmaktır' diyerek Frankl'ı şaşırttı. "'Tam olarak buydu,' dedi Frankl . 'Bunlar benim yazdığım sözler.'"
·
224 syf.
·
20 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
#okudumbitti #andreytarkovsky #mühürlenmişzaman °°° Andrei Tarkovski ;"görüntü, hakikatin suretidir" der. Körlüğümüzden aman bulup, ufacık bir parıltısını yakalayabildiğimiz hakikatin sureti.. °°Sinema, tiyatro, sanat ve edebiyata dair kaleme alınmış en iyi kitaplardan. Yaşadığı deneyim ve fikirlerini paylaşmaktadır. Filmlerini de izlemenizi tavsiye ederim. >>Kitaptan alıntılar: >>Tuhaftır ama nedense algıladıklarımız arasından bize en basit ve günlük gelenler, sanata uygulandıklarında olağanüstü sıradan ve yapma kaçarlar. Bunun sebebi, hayatın, mutlak doğa taraftarlarının hayallerini aşan bir şiirsellik içinde örgütlenmesi olsa gerek. Kalbimize ve beynimize, örneğin ;bu yüzden bir sürü şey salt içtepi olarak yerleşiyor. Ve sözü edilen bu iyi niyetle hayatı yakalamaya çalışan filmlerde içtepiye giden yol bulunamadığı gibi, açıkca göz boyamaya yönelik canlandırmalarla iyiden iyiye tanınmaz hale getirildiği için de sonunda ortaya otantiklik değil, - en hafif deyimiyle - yapaylık çıkıyor. >>Sanat eseri yargılamaya ne kadar kapalıysa o kadar değerlidir. >>Sanatçının tek üstünlüğü, görüntülerle düşünebilmesi ve kendisini izleyenlerden farklı olarak dünya görüşünü bu görüntülerin yardımıyla düzenleyebilmesidir. Yoksa aramızda sanatın hiç kimseye hiçbir şey öğretemeyeceği düşüncesini paylaşmayanlar mı var? İnsanoğlu, dört bin yıldır hiçbir şey öğrenemediğini yeterince göstermedi mi? >>Özgür olan, yalnızca kayıtsızlıktır. Kişilik sahibi olan özgür değildir, aksine kendi damgasının izini taşımak, gereklerine uymak ve esiri olmak zorundadır. >>Edebiyat ve sinema arasındaki ortak nokta, her şeyden önce, gerçekliğin sunduğu malzemeyi yoğurma ve yeniden düzenleme konusunda sanatçıların sahip olduğu eşsiz özgürlüktür. >>"Sanatın tadına ancak sanatsal zevkleri gelişmiş bir insan varabilir." Sanatçı 'anlaşılır' olma peşinde koşmayı düşünemez. Bu, en az 'anlaşılmaz' olmayı istemek kadar saçmadır. >>Sanat, ilan - ı aşk gibi bir şeydir. İnsanın diğer insanlara bağımlığının bir itirafıdır. Bir aydınlanmadır. Bilinçsiz bir eylemdir ama hayatın asıl anlamını, yani sevgiyi ve fedakârlığı yansıtır. >>Kuş uçmak için, insan mutlu olmak için doğar.
Reklam
104 syf.
·
8/10 puan
“Bir Aşkın Tarihi”
Mehmet Rauf’un okuduğum üçüncü kitabı bu kez öykülerden oluşuyor ve kitap ilk öykü olan ‘Bir Aşkın Tarihi’ ile isimlendiriliyor. Türk edebiyatında “aşk anlatıcısı” olarak nitelendirilen Mehmet Rauf’un hikayelerine bir göz atalım bakalım sonuna ne notlar almışım: Bir Aşkın Tarihi: Kadın ve aşk düşmanı mısın? Çok güzel ifade edilmişti ama... Aması sonra!.. Beşik: Annelik en yüce.. Ama aması var bu hikayede de... Cadı: Neler oluyor burada! :) Bir Mesut: Mesut bir adam kılavuz kurbanı ve ders niteliğinde. Hem komik hem üzücü.. :) :( Bir Taleb-i İzdivaç: İcat fikri mi? Türk dolap kitabı mı? Hadi canım.. :) Komşunun Kızı: Muallak kaldım.. :) Bir Namus Meselesi: İkiyüzlü soysuz ahlak ve ahlak bekçileri!.. İşte böyle... “Bir Aşkın Tarihi’ isimli hikayeye değinecek olursam aşkı çok güzel ifade etmiş, etmiş ama.. işte amasını söylemiyorum çünkü tadı kaçar. Yalnız öykülerde genel olarak kadın tarafından haksızlığa uğramış bahtsız erkek figürleri çoğunlukta ki genelde bunun tersi yazılıyor. Buradan ilk soruma dönüyoruz ve kadın düşmanı mısınız? diye soruyoruz yazara. Yazar sanırım bu konuda kendini öncü ilan etmiş ve oturmuş ‘zavallı mağdur erkek’ temalı hikayeler yazmış. Aşk anlatıcı diye nitelendirilirken keşke “kadın kıyıcı” diye de nitelendirilseymiş, eksik kalmazmış böylece.. :)) Ne ise. Hikaye içerikli kitapları her hikayeyi ayrı ayrı değerlendirme fırsatı sunduğu için eskiye oranla artık daha çok seviyorum. Ancak alan kısıtlı olduğu için benden bu kadar. Sizlere iyi okumalar diliyorum..
Bir Aşkın Tarihi
Mehmet Rauf
Bir Aşkın Tarihi
7.7/10 · 454 okunma
2
25
245 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42