• %55 (480/888)
    ·Puan vermedi
    Uzun zamandır inceleme yazmamış olmanın acemiliğini çekiyorum şu an. Yazım, anlatım, ifade zorluğu ya da yanlışlığı yaparsam affola :)

    Öncelikle aslında Mesnevî incelemesi yazmayı düşünmüyordum ama en azından esere ya da düşünce tarzına bakış açımı ufak da olsa ifade etme ve farklı bir bakışla belki de biraz eleştirel yaklaşma ihtiyacı hissettim. Ve özellikle belirtmem gerekir ki bu incelemede kişilere ya da fikirlere karşı saygısızlık içeren herhangi bir itham amacım değildir! Çünkü Anadolu'yu geçtim dünyaya mal olmuş kişi ya da fikirlerin sağladığı kült, değişmez, sarsılmaz ve belki biraz da körü körüne olacak ama sevgi mevcudiyetini gözardı etmem uygun düşmez.

    Beni bilenler Konyalı olduğumu da bilir. Mesnevi okumuş olmam geç kalınmış bir eylem gibi görünebilir aslında fakat ilgimin olmadığı daha doğrusu dinime dair olan esas kitabımı anlayıp uygulamak ihtiyacı dışında "göya" bu amaçla yazılan kitaplara karşı sempatimin olmamasından kaynaklı bir durumdu bu. Şayet şu an okumuş olmam da olaya çok farklı bir yaklaşım sergileyen bir blog yazısından etkilenmiş olmam. Tabi ki öncesinde 1k'da görmüş olduğum bir iletide, Mevlana'yla ilgili verilen bir bilgi hakkında hiçbir fikrimin olmayışı da etkili oldu desek yeridir.

    Dileyen okuyabilir diye linki de şuracığa bırakıyorum, ifadeler belki çok ağır ithamlar içerdiği için sonuna kadar okumak istemeyebilirsiniz ama ciddi bağlantılı bir araştırma dizisi olmuş "bence!":

    1. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ardan-tek-dunya.html

    2. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ek-dunya_11.html?m=1

    Öncelikle kitap incelemesi adı altında belirtmek isterim ki aslında her zaman için aklıma takılan ve çok da bir anlam yükleyemediğim, İslâm dini çatısı altında kollara ayrılan mezhep, fikir ya da ilim -adına ne denirse- işte onlara dair bende bulunan mesafenin başında geliyor tasavvuf. Belki de o yüzden Mevlana hakkında merak ve bilgi sahibi değilim ya da yaşadığım şehrin simgesi olmasına rağmen içimde bir sempati oluşamıyor.

    Tevafuk blog yazısından sonra elime aldığım Cemil Meriç 'in Işık Doğudan Gelir kitabı bana tasavvufun doğuşu hakkında detaylı bilgileri açıkça sundu. Velhasıl alıntılarla durumu izah edebilirim umarım:

    1. #57218233
    2. #57218273
    3. #57218864
    4. #57220248
    5. #57220355
    6. #57221575
    7. #57221679
    8. #57222400 !!!
    9. #57223308 !!!
    10. #57226032
    11. #57226140
    12. #57228300
    13. #57285884
    14. #57283164
    15. #57282377
    16. #57281565
    17. #57235407

    Ve daha nicesi...
    İşte bugün evrensel olarak dünyanın her yerinde bilinen, saygı duyulan, ilgi gösterilen bir yaklaşım olan tasavvufun gördüğü bu saygı kadar İslâm saygı görmemiştir! Çok ilginç değil mi? Şimdi kim diyebilir ki İslâm'ı ortadan kaldırmayı heves edinen bu dünyanın, evrensel sevgi! yayıcı tasavvufa olan bu ilgisi masumdur diye? Çünkü temelde İslâm zaten başlı başına bir sevgi merkezidir ve İslâm dinini Allah bize gönderdiğinde yanında mezhepler, tasavvuf ya da fikirlerle göndermemiştir. Kendi bütünlüğü içinde ne bozulmuş ne de insanlar tarafından tahrip edilmiştir. Buda demek oluyor ki İslâm dışında alternatiflere gerek yoktur, tek yapmamız gereken İslâm'ı, Kur-an'ı Kerim'i doğru anlamak ve yaşamak olmalıdır "fikrimce".

    1. #57286661
    2. #57277808


    Tasavvufa dair bu yazılar da ilginizi çekebilir. Umarım vakit ayırıp okuyabilirsiniz. Doğru bildiğimiz yanlışlarla yaşadığımız şu dünyada biraz olsun düşünmeye, sorgulamaya ve biraz da eleştirmeye ihtiyacımız var çünkü.

    1. http://kalemder.org.tr/...-verdigi-zararlar-i/

    2. http://kalemder.org.tr/...verdigi-zararlar-ii/

    Girişi tasavvufla yaptığımıza göre şimdi de Mesnevi konusuna değinebiliriz. Bize genelde içinde fabl örnekleri bulunan ve Kur-an ayetleri, hadislerle hikayelere temel oluşturulan bir eser olarak bilgisi verilen bu kitap, giriş kısmından itibaren aslında ne amaçla yazıldığını ortaya koyuyor.

    https://i.hizliresim.com/NLMGlO.jpg

    Velhasıl içinde de sıkça karşınıza çıkacak olan konular ruh, nefis, kadın, oğlancılık, şeyh ve evliyaların insan olma vasfından ziyade daha üst bir konumda bulunması ve bunlara dair hikayeler yer alıyor. Buna dair bir kaç görseli de şuraya bırakıyorum:


    https://i.hizliresim.com/AOBG1v.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQ4BDv.jpg
    https://i.hizliresim.com/qA7yvZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGmb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5GnX3.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGZb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5Gn53.jpg
    https://i.hizliresim.com/00OrrL.jpg
    https://i.hizliresim.com/p5r22n.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rgd8vR.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQn5Qr.jpg
    https://i.hizliresim.com/yGBAYj.jpg
    https://i.hizliresim.com/LvBgBz.jpg
    https://i.hizliresim.com/AO971B.jpg
    https://i.hizliresim.com/7BlgZr.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQMj6k.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQkaJr.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z58dGZ.jpg

    Ha tabiki tamamı bunlardan oluşmuyor. İçinde öğüt veren, ders çıkartılması gereken, kibre dair, dürüstlüğe dair ya da insanlara karşı saygıya dair, edebe dair bir çok hikaye yer alıyor. Ahlâk kurallarının hayatımızdaki önemine özellikle değinerek, insanların bencillik, kibir ve diğer kötü edinimlerden uğradığı zararları güzel ifade ediyor. Ama öyle gözlerinizi kocaman yapacak, sizi hayretler içinde bırakıp "vay be ne hikaye ama" dedirtecek türden şeyler değil. Sevdiğim ve "amin" dediğim çok güzel dualar da mevcut. Bunlardan bahsetmemek esere haksızlık olurdu.

    Bir de Mevlana'nın ajan olma konusu var ki sormayın gitsin. Ben bunca yalan yanlış inanışların bize temiz bir şey! gibi servis edilmesinden sonra, yapılan bu iddialara da karşı duracak değilim. Niyetine dair kesin bir yargıda bulunmak adaletsizlik olur fakat o baskınlar döneminde uzlaşmacı bir tavır takınması hem toplum içindeki fıtratına uygunluk gösteriyor hem de döneme dair araştırma yapanları bu konuda ortak kanıya ulaştırıyor. Konu hakkında yeterli bilgiye sahip değilim o yüzden yargıda bulunmak bana düşmez fakat buna dair kaynakları okuduktan sonra yeniden gündeme getiririm. İlgilenenler için yazılan bir kaç yazıyı da şuracığa bırakıyorum:

    http://m.radikal.com.tr/...ildiklerimiz-1166260

    http://www.haber7.com/...gollarin-ajani-miydi

    Çok fazla alıntı ve linklerle dolu bir yazı oldu ama fikirlerimi destekler nitelikte olan bu paylaşımları yapmazsam olmazdı. Kitap incelemesinden ziyade var olan bir fikrin eleştirisi gibi olsa da, kitabın fikirden doğduğunu düşünürsek aslında konunun temeline inmiş olduk. Tasavvuf, sufilik, sema, risaleler, mesnevi, ruh, nefis, aşk! birbirinden ayrı düşünülemeyecek şekilde bir bütün oluşturmuş. Ama var olan tek gerçek İslâm dini kendince tamam olan bir dindir, Kur-an'ı Kerim hiçbir şekilde değiştirilmemiş olan kitabıdır ve Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu dinin bizlere ileticisi olarak gönderilen peygamberidir. Bunlar dışında hiçbir şeye ihtiyacımız da yoktur. Yeter ki biz sadece ona yönelelim. Doğru şekilde öğrenip, anlayıp, hayatımıza uygulayalım. Bu süreç benim için yeni başlangıçlar yapmama da vesile olur umarım. Dil eğitime bu zamana kadar çok önem vermesem de Arapça öğrenip en azından okuduğumu anlama kabiliyeti kazanmak, ölmeden önce yapılacaklar listemde ilk sırayı aldı. Bu sayede Kitabımı kendilerince anlatmaya çalışan başka "aracılara" ihtiyaç duymadan!, sadece onu okuyarak anlamayı ve hayatıma uygulamayı gönülden diliyorum.

    Ben yine Mevlana'dan kitap okurum. Benim huyumdur bir insanı sevsem de sevmesem de, fikrini savunsam da savunmasam da okurum. En azından kendimce yorum yapabileceğim bir donanıma sahip olmayı isterim.

    Umarım yanlış ifadelerde bulunmamışımdır ve umarım sıkılmadan sonuna kadar okumuşsunuzdur :) Yapı olarak biz sevdiğimiz değerlere toz kondurmayız ve eleştirelim derken de yerin dibine sokarız. Tekrar belirtiyorum ifadelerimde var olan fikir ya da kişileri aşağılamak gibi bir derdim olmadı hiç. Kitaba dair içinde yer alan fikirlerin bendeki yansımasını ifade etmeye çalıştım sadece... keyifli okumalar herkese :)
  • 80 syf.
    ·1 günde
    29 Haziran 1931: Sevim Burak: “SİZ BÜYÜTMÜŞSÜNÜZ BÖYLE KALP DOĞUŞTAN OLMAZ"Türkiye Yahudilerinden çıkıp geniş toplumda ünlenmiş, Türkiye edebiyatına damgasını vurmuş olan Sevim Burak’ı yeterince tanımıyor, onu bir sonraki nesillere anlatamıyoruz. Deneysel tarzı ve bilinç akışını ustaca kullanışıyla bilinen Sevim Burak kimdir?

    Edebiyatında ve hayatındaki amacını açıklarken Burak şöyle diyor: “Yaşamla aramdaki bağları koparmak; imgesel bir yaşam yaratmak yeniden. Günün her saatinde bunu düşünüyorum.”

    Burak'ın hem bir kadın hem de Yahudi kökenli bir birey olarak topluma entegre olamaması, toplum tarafından kendine yönelen normalleştirme pratiklerini reddetmesi, onun öykülerinde dilin içerikle olan beraberliğindeki "semiotic" çıkışlarla kendini göstermektedir. Kimi zaman cümlelerin ya da paragrafların tire(-)' ve 'eğik çizgi (/)'lerle ayrılması biçiminde ortaya çıkmakta, Türk kültürü içinde yer bulamamaya ve ataerkil yapı içinde özgürleşememeye karşılık gelen bir isyan biçiminde öyküleri tehditkar metinler haline getirmektedir. Burak'ın öyküleri içinde yaşadığı toplumsal düzene çeşitli açılardan bir saldırı biçimindedir.

    (Seher Özkök, Yaşama Teğelli Öyküler, 8-9)



    Sevim Burak Türk edebiyatında okuduğum en özgün kalemlerden biri olmakla beraber en aykırı edebiyatçı sıfatını da tek başına üstleniyor benim açımdan. "Sahibini Sesi" kitabı ile tanıştım Sevim Burak ile lakin ilk incelemeyi Afrika Dansı için yapacağım, ben edebiyat dünyasında körelmemek için her zaman uyanık bir zihne her zaman araştırmacı bir zihne sahip olunması gerektiğini savunurum, herkes bir başkasının tavsiyesi üzerine kitaplar okur bu yönlendirilmiş okumalara eğer bizi yönlendiren kişiye bir sempati besliyorsak pozitif bir sonuç alacak şekilde bir bilinçaltı hazırlığı ile başlarız bu da bizim okur olarak yeni yönlendirmelere kapı açmamıza neden olur. Tabii ki daima bizden daha iyi okuyanlar, daha birikimli olanlar olacak ve tabii ki onların yorumlarını önemseyeceğiz lakin kendi kendimize keşfedeceğimiz yazarlar bizi bu okuma sürecinde daha fazla huzura eriştirir. Sevim Burak benim için böyle bir yazar bazen kütüphanelerde arayışlarım olur lakin bazen kitap sitelerinde ya da yüzlerce PDF dosyalarında onlarca yazarı kurcalarım ne aradığımı bilemem lakin o günün sonunda yeni bir yazarı bulacağımı bilirim böyle bir arayışta da Sevim Burak'ı buldum.

    https://imgyukle.com/i/VW6CNp

    Ford Mach 1 yazarın son kitabı tamamlayamadan öldü ustalık eseri olacaktı, Mach 1'den mektuplarda çok büyük bir çalışma oldu içinden yüzlerce öykü, acayip eserlerin çıktığı bir makine adeta Ford Mach 1 onun içinden Afrika Dansı, Palyaço Ruşen, Everest My Lord çıkmıştı tamamlayamadı çünkü içinden sürekli yeni kitaplar çıkarıyordu Ford Mach 1'in çocuklarından biri üzerine konuşacağım biraz...

    Afrika Dansı...

    Bir makinesel düşünce..

    İstanbul ve Lagos'taki hastanelerde bağlı olduğu makine ile ilişkisi metnin temasını oluşturacaktır.

    Büyük ve küçük harflerin standart dışı kullanımları, parantez içi müdahaleleri, metnin bazı bölümlerinde soldan sağa ve yukarıdan aşağıya akışlar ile aykırı bir çizgiselliğin mimarisiyle karşımıza çıkacak Afrika Dansı..

    Afrika Dansı'nın ilk satırlarında karşımıza bir makine çıkar: (eserde olduğu gibi büyük harflerle yazıyorum)

    "İTHAL MALI
    BİR MAKİNE
    HEM DE DEĞİL
    ÇÜNKÜ KONUŞUYOR
    FAKAT KENDİ SÖYLEDİĞİ KELİMELERİ KENDİSİNİN DE BİLDİGİ YOK
    YA DA
    KENDİ KENDİNİN DE NE İSTEDİĞİNİ BİLMİYOR
    BİR GÜN SUSMAK UMUDU YOK (Susturun şunu denemez/kimse sustura susturamaz onu genelde bilimsel bir kural bu çünkü /EZBERCİ)
    YORUMLAMALARIN ÖTESİNDE
    YALNIZ KENDİ SESİNİ OLUŞTURUYOR
    SABAH 7.30'DA BAŞLIYOR KONUŞMAYA SAAT 17.00'YE KADAR (Maddi varlığından dışına ancak önceden hesaplanmış kelimeleri söyleyerek taşabiliyor/çıkabiliyor/bu kelimelere çıkmak denilebilirse eğer/çıksa da onu yakalamak imkansız/çünkü sözlerinin hepsi aynı değil/birbirini tutan bir tarafı yok/cümleleri düz değil/eğri büğrü yontu gibi)

    Makine bize Sevim Burak'ın yazı stilinden de bahsediyor aslında ilk sayfada nasıl bir tarzı bulacağınızı ifade ediyor buna rağmen okuyanların yorumları hep anlaşılmama üzerine kurulu, cümleleri düz değil eğri büğrü yontu gibi diyor bize ve biz hâlâ standart okumalarla diretmeye çalışırız ben başka bir şekilde yazıyorum biraz zihni zorlayın diyor ve bizim okuyucular hâlâ anlamadık diyor böyle olunca bu makine yazarımıza eziyet ediyor anlaşılmamanın acısını ölüm döşeğinde dans eden bu kadından çıkaracaktır.

    "KİM BU
    BİR MAKİNE Mİ
    GİZLİ BİR YÖNETİCİ Mİ
    YOKSA GİZLİ BİR GÜÇ MÜ
    DÜŞ GÖREN BİRİ Mİ
    BİR AŞIK MI
    BİR ERKEK Mİ"

    Evet makine kim sizce? Sabah 7 de konuşmaya başlayan, yalnız kendi sesini oluşturan bir güç mü bir yönetici mi olduğu belli olmayan bu makine kim?

    Evet makine bir aşık veya bir erkek değildir sadece makine bir düzeni temsil ediyor makine Ataerkil sistemdir. Bu sistemin önemsemediği kadın cinsinin bir bireyi olan Sevim Burak ise aykırı çizgisi ile tüm sisteme bir başkaldırı gerçekleştiriyor.


    KIPIRDAMAYIN
    NEFES ALMAYIN
    NEFES ALMAYIN(Nefes almayın dedikten sonra)
    SOLUK ALMAYIN(Aynı şey oysa/yanlış/ haysiyet kırıcı)
    KIPIRDAMAYIN (Kendisi ölümsüz/ bu hastaneden başka bir hastaneye gidecek/ama gitse de/mutlaka aynı sekilde konuşmak hevesine kapılacak)

    Makineye göre yapılan tüm bu müdahaleler (eziyetler) kadınlar için ya da hastalar için belki ikisi de makine için eş değerdir. Sonra şöyle devam ediyor Burak:

    BOYUNA EMREDİYOR
    DURUN
    KIPIRDAMAYIN DİYORUM SİZE
    MAKİNEDEN GELEN SES BU
    KİME SÖYLÜYOR
    BÜTÜN UMUTSUZ İNSANLARA
    ONLARIN KADERLERİNİ BİLİYOR (Niçin sabahtan akşama kadar / sözde onların iyiliği için / bakalım iyiliği için mi / bakalım öyle mi?)

    Makine hasta olanı belirler, çaresi olmayanı belirler ve onu yok eder:

    YOKSA
    BU MAKİNE BENİM DE HESABIMI GÖRECEK ALT KAPIDAN
    GİZLİCE ÇIKARILAN
    BİR CESET Mİ OLACAĞIM
    ÖLÜ MİVES KARUB GELİYOR MU OLACAĞIM
    NİYE GİZLİ ÇIKARILACAĞIM


    Neden gizli çıkarılacak MİVES KARUB çünkü o zaten normalleşmenin uzağında toplum tarafından iyileştirilemeyen bir kişilik o yüzden SEVİM BURAK olarak değil MİVES KARUB olarak gizlice çıkarılmaya çalışılacak.

    İkinci öyküyle devam etmek istiyorum ki bu öyküde gerçekten farklı bir teknik eseridir. Bu öykü baştan sona kadar eğik çizgilerle ayrılmış cümlelerden oluşur. İlk cümle bitince metne aitken ikinci cümle ikince metne ait, üstelik iki metin arasında bir bağlantı bulunmamaktadır. Böylece iki metni bir arada tek satırda okuma serüveni başlamış oluyor metinlerin bir aile bağlarını sorgularken diğeri ise bireyin yalnızlığını ön plana çıkarmaktadır. Aile bağlarının anlatıldığı metin Büyük harflerle ifade edilirken yalnızlığın bireysel süreci ise küçük harflerle anlatılır. Toplum düzeninde aile kurumuna verilen önemin yanında bireyin küçüklüğü bu şekilde daha iyi anlaşılmış oluyor.

    Bu iki metni bir alıntı ile gösterelim.

    EVLENİRKEN BANA HABER VERMEDİLER
    Ve avucunun içindeki kağıtları bana uzattı
    VE BİR SENE SONRA OĞLU OLUYOR ONU FA HABER VERMİYOR
    "Şimdi çekin" dedi
    DOĞAN ÇOCUĞU DOKUZ AYLIKKEN GÖREBİLDİM
    "Ben de gözlerimi kapayarak" çektim
    BEN GİTTİM AYAKLARINA
    "Ve kendine verip okuttum"
    SON DERECE SOĞUK KARŞILANDIM

    ....

    Foto Febüs öyküsünde Osmanlı Kültürü ve Cumhuriyet sonrası modernleşen topuk yaoisinin çatışmaları ile karşılaşırız.

    ...

    Osmanlı Bankası öyküsünde Yahudiler ve kedilerin başına gelenlere değinir.

    YÜZLERİ KASABA DÖNÜK
    CANLI MI CANSIZ MI
    ÖYLE DURUYORLAR
    GÖRÜNÜRLERDE KİMSE YOK
    SFENKS BUNLAR
    İCADİYE'DEKİ HANELERE BAKIYORUM
    BU HANELER SENİN YAHUDİ KOMŞULARIN
    HANELERİNE BENZİYOR MU
    CEVAP YOK
    PSİ PSİ PSİ
    GEL BENİM YAHUDİ KEDİM
    ZAVALLI YAHUDİ KEDİLER

    ...


    Son öykü ise bir kaç kelimenin tekrarından oluşmuş gibi gözüken ÜMMÜ GÜLSÜM öyküsüdür. Bu öykü Muhammed ile Hatice'nin kızının rahme düşüşünü anlatan bir metindir. Sadece ses ve ritimle bir eleştiri getirmek de ancak Sevim Burak'ın kaleminden çıkacak bir şey olurdu sanırım...

    Değinmeden geçtiğim birkaç öykü daha var lakin Sevim Burak'ın eserleine inceleme yazmak onları okumaktan çok daha zor bir faaliyet umarım bu satırlar onunla buluşmak için birkaç okura vesile olur, Ben standartları paramparça eden bu kadına hayran kaldım ve ikinci sınıf muamele gören kadınların erkeklerden çok daha yüce çok daha etkili kalemler olacağının örneklerinden biridir Sevim Burak. Ona Osmanlı Bankası öyküsünden bir alıntı ile şimdilik veda edelim..

    "Bir öksüze vuran hain elin ardından iki damla gözyaşı/iki su damlası ikişer gül goncası pembe yanacıklarda/o pembe gül yanacıklar kuruyup birer kin tohumu haline gelmeden/o gül goncası iki yanacıkta iki su damlası iki gül yanacıktan/iki gül yanacıktan da yuvarlanmadan aşağı/toz toprağın içine işlemeden/toprağın içine sızıp da çanakçı çamuru olarak ortaya çıkmadan/o çanakçı çamuru bin yıl sonra kindar kaşı çatık bir Bizans vazosu olmadan gelsin anneannemin entarisinin püsküllü uçkuru....
  • 385 syf.
    ·Puan vermedi
    Saramoga bir iddia ile kitabını yazıyor.
    İncil'i okuyun ve inancınızı kaybedeceksiniz” diyor.
    Saramoga İnsanlara “İncil'de tasvir edilen Tanrı'ya güvenmemelerini Tanrının sadece aklımızda var olduğunu söyleyebilir. Karşı çıkabilir, Red edebilir, Eleştirebilir.

    ANCAK;
    Saramoga İsa’ya göre İncil’i yazarken ; Bel altı bir dil kullanarak, dalga geçerek değersizleşen Tanrı algısı yaratarak aslında “tüm dinlere karşı” yazmıştır.
    Aşağıda maddeler halinde kitaptan alıntı ve yorumlarımı detaylandırıyorum ki Saramoga’ya haksızlık etmediğimi düşünün.:)
    Bu bel altı dil deyip küçümsemeyelim. İnsanlarda oluşturulan algı önemli. Bu dili kullanarak Saramoga beyinlere çakıyor. En en basitinden tıpkı İsa’nın babası kim diye sorsak kitabı okuyan herkes YUSUF der. Kafalara Saramoga YUSUF diye çaktı!!
    *****
    Google’da Mit/ Söylence :nedir diye sorduğumda; kuşaktan kuşağa yayılan, toplumun düş gücü etkisiyle zamanla biçim değiştiren, tanrılar, tanrıçalar, evrenin doğuşu vb.yle ilgili, imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküleridir.
    Mitoloji kelimesi sözlükte; Bir din veya bir halkın kültüründe tanrılar, kahramanlar, evren ve insanın yaratılışına dair tüm sözlü ve yazılı efsane/söylencedir. Der.
    Siz hiç bugüne kadar, mitolojik (Yunan ,Mısır gibi) söylencelerin bu denli değersizleştirilmiş basitleştirilmiş, bel altı yapılmış, istediği yer alınıp istemediği yerle dalga geçilmiş,( Nobel ödülü almış bir roman demiyorum ) bir metin bir yazı okudunuz mu merak ediyorum
    Aksine ciddiyetle konuşulup, değer atfedip mitoloji yani söylence gerçek gibi değerlendirilip felsefedeki karşılığı aranmıştır.
    Örneğin Yunanlı yazar Kazancacis /Zorba romanında da kahramanımız Allah’a inanmayan ateist biri idi. Ancak romandaki dil tarz hiçbir zaman Saramoga kadar basit saldırgan düzeysiz bütünlüksüz ahlaksız bel altı değil idi. O nedenle okurken hiçbir rahatsızlık duymadan hatta keyifle okuduk.Kısaca yazarın inançlı inançsız olması önemli değildir.

    İncelediğim 4 İncil’den (Matta, Luka, Markos ve Yuhanna) Saramoga İncil Luka üzerinden Hıristiyan Teolojisinin işine geldiği yerini almış, işine gelmeyen yerinde dalga geçmiştir.
    Saramoga kısaca şunu diyorum
    Ya topyekun al.. Ya da topyekun dalga geç!
    Karşı çıkabilirsin, reddebilirsin, eleştirebilirsin ancak
    Basitleştiremezsin, Dalga geçemezsin , Bel altı yapamazsın!

    ***********
    Saramoga’ya İncil’i dert ettiysen bir inceleme nasıl yapılır sorusuna;
    Ünlü Arkeolog Shimon Gibson’un ‘İSA’nın son günleri ‘kitabı incelemede çok iyi cevap vermiştir. Söz konusu kitaptan alıntılarla ilginizi çekmek isterim.
    ‘’…..Kudüs’te yaşayan İsa ile ilgili anlatıları desteklemek veya yalanlamak için veya bu anlatıların tarihselliğini reddetmek amacıyla kullanılmamalıdır. İncil anlatılarını ‘sınamak’ bunları tarih çalışmalarıyla karşılaştırmak ve farklılıklarını saptamak üzere kullanılan bağımsız bir araç olmalıdır.Arkeoloji İsa’nın yargılanması gibi belirli olaylar hakkında yapısal açıklamalar ve yorumlar yapabilir, ancak bu açıklama ve yorumların sonradan sınanması ve tarihsel perspektif içine yerleştirilmesi gerekir…
    ..Metinsel anlatılar gibi arkeoloji de çok katmanlıdır. Her ikisi de açımlanmaya geçmisin ‘gerçekleri’nin ortaya çıkarılması için derinlemesine incelenmeye muhtaçtır. Herkesin kabul edeceği gibi bu son derece zor ve karmaşık bir iştir…
    …İlk üç İncil (Matta, Markos ve Luka) İsa’nın ölümünden yaklaşık 40 ila 60 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu durumda İncil’lerin hiçbirinin görgü tanığı anlatılarına dayanmadığı, sadece Yuhanna İncili diğer üçünün erişemediği birçok tarihsel veriden yararlanmıştır. Tartışmalar sonucunda gerçekte ne olduğu konusunda belirli bir doğruluk derecesine ulaşmanın en iyi yolunun İncilleri ve olası kaynaklarını tarihsel ve edebi açıdan dikkatle incelemekten geçtiğine hükmedilmiştir….. ‘’


    ********
    Aşağıda Saramoga’dan alıntılarım ve parantez içinde yorumlarımı bulacaksınız.
    1- ...Tanrı, her zaman hazır ve nazır olduğundan, oradaydı, ama malum, kendisi saf ruhtur ve bu sebeple Yusuf’un etinin Meryem’inkine değdiğini, etin nasıl ete girdiğini, etin nasıl etle birleştiğini göremedi, ve belki o an orada değildi, Yusuf’un kutsal dölü Meryem’in kutsal rahmine düştü, hayat pınarı ve hayatın beşiği, ikisi de kutsaldı. Çünkü aslında, her şeyi bizzat kendisi yaratmış olsa da, Tanrı’nın da anlayamadığı bazı şeyler vardır. Tanrı bahçede, ne Yusuf’un boşalırken attığı çığlığı ne de Meryem’in bastıramadığı iniltiyi duyabildi. Yusuf karısının üzerinde bir dakikadan fazla kalmadı….

    ((kısaca Allah’a senin oğlunun annesini düdüklerken sen neredesin der ? ve Mahremiyeti ahlakı alaşağı yaparak kutsallığı yerle bir eder.
    İlişkilerde bile mahremiyetimiz açık edilmemeli derken iki kisi arasındaki kutsallıktır deriz. Ki bu kutsal Hz. İsa’nın kıssası ‘dır))
    2-…dilenci kardeşimiz yoksul bir evin önünde olduğunun farkına varmamış olamaz…
    ((dili tarzı çok göze sokar gibi alaycı ve saygısız))

    3-…Bir gün bir adam çıkıp gelecek ve insanı göbek bağına, düşünceyi ise kaynağına bağlayan kordonun nereden kesilmesi gerektiğini söyleyecek…
    ((bebeğin annenin memesini emmesine genetik diyen zihniyet işlerine gelince genetik diyorlar. işlerine gelmeyince göbek bağını kesmeyi nerden ögrendin sorusunu soruyor))

    4-…bir düşün, onu dünyaya getiren baba tarafından öldürülecekti,…
    ((Hikayenin bütünü üzerinden değil part part kelime kelime Allahı yok saymak icin saramoga nın tarzı))

    5-….Tanrı insana sizinle düzüşmeyi yasak etmiş, öyleyse artık korkmayın, ama sizi kırkmakta, yok saymada, kesip yemekte özgürmüşüz, çünkü Rabbin yasasıyla bunun için yaratılmışsınız,canlarınız sizlere bunun için bağışlanmış…..

    ((Saramoga hangi düzdüğü hayvanı yiyor merak ettim. Sadece inançlı insanı değil inançsız insan içinde hakarettir. Saramoga sadece insanların zihnini bulandırıyor. ))

    6-…Bunlar İsa’nın, çobanı imansızlığı, ve hatırlatmamı mazur görün ama cinsel meselelerdeki zayıflığı sebebiyle azarladığı o ilk tartışmalarına yakın bir zamanda olmuştu. İsa bu dünyada, terk edip unuttuğu ailesiyle bu çobandan başka kimsesi olmadığını anlamıştı. Ama herkesi unutsa da ona can veren anasını unutamazdı, dünyaya geldiğine pişmandı ama yine de unutamazdı, aslında kız kardeşi Lisya’yı da unutamamıştı,neden, o da bilmiyor, hafıza böyledir, olayları ve insanları deftere işlemesinin veya defterden silmesinin kendince sebepleri vardır…..

    ((önce karpuz kabuğunu aklına sok sonra arkadan kardeşini annesini konuş ,cinsel meselelerin zayıflığndan bahsedip anne ve kızkardeş lisa’dan bahsediyor. arkadan neden hatırladı bilmiyoruz ama kendince bizim bilmedigimiz sebebi vardır-- direk ensest algısı yaratmak))

    7-….Meryem, dönüp yanı başında yatan Lisya’ya baktığında kızın çıplak olduğunu gördü ve dehşete düştü, tuniği göğüslerini açıkta bırakacak şekilde yukarı sıyrılmıştı ve yüzü gülüyordu, nemli alnı ve üst dudağı öpücüklerden kızarmış parlıyordu. Meryem eve bir tek meleğin girdiğinden emin olmasaydı, konuşmaya daldığı sırada, uyuyan kızların ırzına geçmekle ünlü inkubilerden birinin fırsattan istifade genç kıza yanaştığını düşünecekti. Biz fark etmeyiz ama
    bu her zaman her yerde olur, bu melekler çoğunlukla çiftler halinde gönüllerince gezer ve biri peri masalları anlatıp dikkat dağıtırken diğeri kötü emellerine ulaşır, Lisya’yı baştan çıkaran melek geri döndü mü dönmedi mi kimse
    asla öğrenemedi…..
    ((Melekler İsa’nın kız kardeşi ile …))

    8- …Bu duyu ne görme duyuşuydu ne koku ne de tat duyusu, Tanrı yardımcısı olsun, bir şekilde bütün duyuların bir arada bulunduğu başka bir duyunun uyandırdığı bu heyecanı her şeyiyle hissediyordu. Kadın onu avluya götürdü ve oturttu…..
    ((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    9-… bir duman bulutu gördü diye vakit tamamlandığında Tanrı’yla olmanın
    neye benzeyeceğini hayal edebiliyorsa, çıplak bir kadını da,söylediği şarkıyı dinleyerek hayalinde canlandırabilir.İsa irkildi, böyle anlarda her
    insanda ve hayvanda olduğu gibi, kan bacaklarının arasına hücum etti ve orası şişerken, acıları diniverdi. Tanrım, bu beden çok güçlü, yine de İsa gidip kadını aramadı, elleri etin vahşi arzularına direndi, Kendini sevmediğin sürece hiç kimse değilsin, bedenini sevmediğin sürece Tanrı’ya ulaşamazsın,…..
    /((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    10-..…bir kadının ifadesine benziyordu, iyi dinleyin sözümü, kadının,özellikle de masum görüneninin ikiyüzlülüğü sınır tanımaz….
    ((meryem kimin torunu iffetsizlik yapılması mümkün değil . O dönemde dedesi zekeriya peygamber ..mümkün mü yapması))

    11-…Zakay cevap verdi, kâse buraya gömülsün ama önce kâsenin üzeri örtülsün, o toprak gerçek toprakla bir araya gelmesin, zira Tanrı’nın lütfü, gömülse de kaybedilmiş sayılmaz,ama şeytanın gücü toprağın altında, gözden uzakta azalacaktır….

    ((Bütün dinlerde şeytanın insana herhangi bir eylem gücü yoktur. sadece insana fısıldar yoldan çıkarır. Bunuda gerçek papazlar zaten bilir. şeytan kaseyi veremez. Gerçek papaz şeytanın insana müdahalesini bilir. Ancak sistemde ki ayakta kalmak için din otoriterileri şeytan argumanına ihtiyaçları vardır ve bunu kullanırlar.))

    12-….Çok şey beklememek gerek, ne de olsa Tanrı’nın gücünün bir sınırı olduğu gibi meleğin gücünün de bir sınırı var Yusuf uzun uzun düşündükten sonra şöyle bir sonuca varırdı, Mağarada görünen melek şeytanın uşağı olmalı, daha önce çoban kılığına girmiş olan iblis, bunlar en fazla kadının zaafını ve safdilliğini
    kanıtlayan deliller olabilir, düşmüş bir meleğin kadını kolayca baştan çıkardığının delilleri…..

    ((Meleği Allah ile denkliğini eşliğini kurup, Allahın kulu ile aynı değere indirip melekle Allah’ı eşleştirdikten sonra iblis şeytan kadını baştan çıkaran gibi cümlelerle Allah’ı basit diliyle aşağılıyor.) )
    13-...Rab lejyonların Tanrı’sıdır…
    ((Rab iaşe eden doyuran demektir. Çocugun Rabbı annesi babasıdır. Allahı ihtiyaç üzerinden tanımlıyor. o nedenle insanın çıkarları üzerinden Allahı değerlendirmek insanlaştırmak bizi yanlış sorulara götürür.
    Biz KULUZ. Bunu kabul edip ordan başlarsak Allahı anlatabiliiriz. Biz insanı sorgularlarla onu aşağı cekip yanlış yorumlarız.))

    14-….Rab neden seçilmiş halkıyla yüzleşip cezamızı kendisi vermiyor da Roma ordusunu üzerimize salıyor…..
    ((Kuranda Allah belayı bela ile def eder. Roma’da Allahın kulu Allah sahaya inmesine gerek yoktur))

    15-..…biz sonsuz ruhlarının huzuru demeyeceğiz, ruhlarının huzuru demekle yetineceğiz…..
    (insan için sonsuzluk yoktur. Allahtan gayri hiçbir şey ebedi değildir. Allah için ezeli ve ebedi değil der Kuran-ı Kerim.. yani başlangıç ve sonu yoktur)
    16-….Tanrı’nın aksine şeytan, erkek ve kadına hiçbir şeyi yasak etmemiş, bu sebeple de şeytanın dünyasında ilk günah diye bir şey asla olmamıştı…..

    ((Saramoga İncilinde şeytanı kabul ediyor)
    şeytanı kabul ediyorsan Allah’ıda kabul ediyor anlamına gelir ))

    17-..…Öyleyse Tanrı her şeyi sahiplenip bacaklarının arasındakini inkâr edecek değildir….
    ((saramoga edep yok ahlak yok diyor.Allah edebide ahlakıda öğretti. Allah edebi ve örtünmeyi de o gösterdi . Yasak elma adem ile hava birleşince safiyet bozuldu. ve incir yaprağı ile edebi örtüldü) )

    18-…Bu Rabbin sözüdür, Hayvanla cima eden adam ölümle cezalandırılacak, hayvan da kesilecektir, ve Rab dedi ki,Hayvanla günaha giren adamın vay haline, o artık lanetlidir.Bunların hepsini Rabbin mi dedi……

    ((bütün evrenin bütünlüğünü ayırıp dogayı evrimi insan için bozuyor. Bütün bu kurallar doğum ölüm enerjı ahlak bunları insan için bozuyor sırf Allahı yok saymak için))

    19-….Tapınaktan çıkan duman bulutu, tapınağa kurban kesmeye gelen herkesin uzaktan ya da yakından, sürünün ilk doğanlarını ve onların yağlarını Rabbe sunan, Âdem ve Havva’dan olma Habil’le bir akrabalığı olduğunu kanıtlıyor, Rab bu adağı memnuniyetle kabul etmiş, öte yandan yapabileceği tek şey toprağın semeresinden takdimde bulunmak olan Kabil, çabasının Rabbi memnun etmediğini görmüştü. Kabil, Habil’i bu sebeple öldürdüyse, rahat bir nefes alabiliriz, çünkü öyleyse, hepsi aynı adaktan takdimde bulunan bu imanlıların birbirlerini öldürmeleri için bir sebep yok, şişlere dizilen taze etin yağı mangallarda yanarken çıkan koku tapınaktan çıkan dumana karışıp göğe yükselirken, yüce gökte bunları soluyan Tanrı memnun oluyor. Kuzuyu göğsüne bastıran İsa, Tanrı’nın neden, sunağa dökülen bir tas sütle, ya da bir avuç buğdayla tatmin olmadığını anlayamıyor, bir canlıdan diğerine aktarılan özsuyunun ya da ebedi ekmeğin ham maddesi olan buğdayın neden değersiz olduğuna akıl erdiremiyor. Cömert ihtiyarın ona hediye ettiği, kısa bir süre için onun kurusu olan ve bugün güneşin battığını örmeyecek olan kurbanlığından çok yakında ayrılmak zorunda kalacak, çünkü tapınağın merdivenlerini tırmanmanın, zavallı küçük kuzuyu sanki artık var olmaya hakkı yokmuş, hayat pınarından içtiği için masallarla efsanelerin ebedi gardiyanı tarafından cezalandırılıyormuş gibi bıçağa ve ateşe teslim etmenin vakti
    geldi. Sonra İsa sinagogun yasasını ve Tanrı’nın sözünü karşısına alarak, bu kuzuyu kesmemeye, tapınağa adaması için ona verilen bu canı bağışlamaya, dolayısıyla aklanmaya geldiği Kudüs’ü, daha günahkâr bir kimse olarak terk etmeye karar verdi. Önceki günahları yetmezmiş gibi, bir de bu günahı işliyordu, ama vakti gelince günahlarının cezasını çekecekti, çünkü Tanrı asla unutmaz…..

    ((saramoga Habil ile Kabil meselesinde de yanıltıyor.
    Habil kendi yetiştirdigi sürünün icindeki en iyisini Allah’a sunuyor.
    Kabil ise kendi yetiştirdiğinin ortancalarını Alllah’a sunuyor.Büyüğünü kendine saklıyor. Allah Kabilin verdigini kabul etmeyince Kabil kıskanıyor. ve Habili öldürüyor.Kıssas bu.
    Saramoga sunulanın iyi ve kötü olan değil sanki nevi için yani Allah kuzu yu seviyorda bugdayı sevmiyor gibi yanlış yorum var))

    20-…Anam, ben tapınağa gitmiyorum. Neden, hak kuzunu bile almışsın. Kuzu da tapınağa gitmiyor. Bir sakatlığı mı var.Hayır, ama vakti gelince, eceliyle ölecek. Oğlum, anlamıyorum. Anlaman gerekmiyor, ben bu kuzuyu kurtarıyorsam, biri de beni Kurtaracaktır..
    ((saramoga sen kuzuyu kurtariyorsunda senin tanrın seni niye kurtarmadı. sorgulamasını alttan veriyor.))

    SARAMOGA’YA SONSÖZ;

    Kutsal kitap ile dini hikayeler arasındaki uyumsuzlukları yaparak bir tür Şatiye yaparak insanların gerçek dini aramasına yardımcı oluyor. Burada da Saramogo’ya gerçekten teşekur ediyorum.
    Tarih söylencesine göre Allah’a varılmaz insanın girdiği her yerde yalan vardır .
  • 168 syf.
    ·2 günde
    28 Aralık 2019 Cumartesi
    16:19

    Sahi, kendimi unutalı ne kadar oldu dersin?
    Yok olduğumu düşüneli, aslında yok olanın zaten hiç olmayan bir şey olduğunu unutalı, ne kadar oldu? Ya da, zamanı unutalı?
    Her gün biraz daha giden sen, neredesin şimdi?
    Kimlerlesin?
    Duruyor mu hayallerin?
    Yaşamaktan yorgun düştüğün oluyor mu?
    Senin zamanın nasıl ilerliyor?
    "Kim" oldun? Bir kimligin var mı? Yoksa hâlâ tırmanıyor musun?
    Kendine ulaşabilme umudun var mı?
    Rastladın mı hiç bendeki sen'e ya da onu gördüğünü sandığın oldu mu?...

    (sayfa, 12)
    ...
    ...

    Ulaşmamız gereken tek yer kendi benliğimiz olduğu halde en çok da ona uzak değil miyiz? kendimizden kaçıp başkalarına sığınma taleplerinde bulunduğumuz vakitler en aciz olduğumuz vakitler değil mi yatağımızın yanı başında var olan boy aynalarına bakmadan nereye kadar kaçabilir olduğumuzu düşünmüyoruz ya da düşünmüyorum. Avare Kadın'ın bu duruma olan göndermesini eklemek istiyorum.

    " İşte şimdi nasılsam öyleyim! Bu akşam uzun ayna ile karşılaşmaktan, o yüzlerce defa kaçındığım, razı olduğum, kaçtığım, tekrar başlayıp yarıda bıraktığım kendi kendimle konuşmadan kurtulamıyacağım... Çaresiz! Her türlü ricatın ne kadar boş olduğunu önceden duyuyorum. Bu gece gözüme uyku girmeyecek, okumaktan da zevk almayacağım..

    (Avare Kadın, Colette)

    Her türlü ricatın boş olduğunu artık ben de önceden duymaya başlıyorum, sığındığım her yazar da bunu daha iyi anlamama yardımcı oluyor.

    Ahmet Cemal, ona bir tesadüf eseri denk geldim (tabi sonradan çevirdiği 9 kitabı okumuş olduğumu öğrendim) şuan ki hayatımın yarısı çalışarak geçti bundan sonraki yıllarda da artık çalıştığım yılların oranı gittikçe artacak, yaşadığım her yerde kendi çapımda kütüphanemi kurarım genelde sahaflardan ya da internet üzerinden alışveriş yaparım, Şuanda da Gaziantep ilinde yaşıyorum iş yerine peş peşe gelen kargolar iş arkadaşlarımın dikkatini çekmeye başlamıştı, çünkü gelen her kargoda ne ayakkabı, ne giyim, ne başka bir şey daima kitap oluyordu, işte aylar evvel birkaç kişi daha benim de almam gereken kitaplar var gibisinden söylemlerle bana geldi toplu bir sipariş verdik belli bir miktardan sonra bazı kitapla kampanya dahilinde 1 liraya düşüyordu orada Ahmet Cemal'in İnsana Dönmek kitabı da vardı, onu da aldım incelemesini de buraya bırakayım.
    #55135812
    İnsana Dönmek kitabının birkaç denemesinden sonra hemen Dokunmak, Kıyıda Yaşamak ve Lanetlenmiş Ağustosböcekleri kitaplarını ve ardından Ahmet Cemal'in en çok sevdiği Avare Kadın kitaplarını sipariş ettim.
    #58157963
    Şimdi de Lanetlenmiş Ağustosböcekleri kitabının birkaç denemesinden sonra beş kitabını daha sipariş edip bu incelemeye koyuldum. Bazı yazarlar daha çok içselleştiririz Ahmet Cemal benim için öyle bir yazar, ben içimden geldiği kadar yazarım uzun mu kısa mı olur bilemem kimse için de yazmam çünkü hep herkesten uzak bir yaşam seçtim Ahmet Cemal kadar Kıyıda Yaşamadım belki ama o yönde olduğumu söyleyebilirim.


    Ahmet Cemal kendi kendisiyle yüzleşen bir insan ve bunu en özel yanlarıyla bizlere, okurlarına aktaran bir yazar, çocukluk tramvaları, babasının üzerindeki etkileri ve annesinin kötülediği kadınların, annesinin sürekli olarak komşuları ile toplanıp toplanıp babasını ve babasının birlikte olduğu kadınları kötülemesi hayatında dönüm noktalarından biri oldu.

    "Aslında o yolculuğun başlangıç noktasında da yalnızdı. Yani bir yaşamın sinir boylarına vardığını söyleyebileceği noktadan çok,ama çok önce.
    Yine bir kıyıda, tek başınaydı, ve çocukluğunun kıyıları hep ıssızdı.
    Issız ve yalnız.
    Bir türlü ulaşamadığı bir kadın ve bir de adam vardı. Hep bir uçurumun kenarındaydılar, ve o uçurumu geçip onlara kavuşabilmesi için hiçbir zaman önünde bir köprü kurulmadı.
    Kurmadılar.
    Onlar, çocuk henüz o ıssız kıyılara çıkmazdan önce, bir deftere attıkları iki imza ile sanki tanıkların önünde birbirlerini lanetlemişlerdi, ve o çocuk da bir anlamda soydan gelen bu lanetin yüküyle doğmuştu.

    Nikahları sanki bir buzdağının üstünde kıyılmıştı.
    Çocuk onları tanıdığında, birbirlerine öylesine sevgisizdiler.
    Karı ve kocaydılar
    Ana ve babaydılar.
    Dondurucu bir soğuğun ortasında boşuna sevgi beklemekte olan bir çocuğun büyükleriydiler."

    (Kıyıda Yaşamak, sayfa 58)

    İşte bu sevgisizliği hayatında hep insanlara sevgiyi aşılamakla gidermek istedi Ahmet Cemal, bir öğrencisinin Amerika'dan ona attığı mektubunda ona siz bana insanları sevmeyi öğrettiniz hocam demesi kadar yüce bir uğraş verdi Ahmet Cemal.

    Sürekli babasını kötü bir adam olarak ona tanıtan annesi ve annesinin kadın komşularının üçgeninde geçen çocukluk yılları ona hep baban gibi alkolik olma, baban gibi orospuların peşinden gitme nasihatleri verildi ama kimse ona babasını anlatmadı babasının neden içtiğini ve neden başka kadınlara gittiğini de, bu durumun Ahmet Cemal'e geri dönüşü ise hayatının bütün kadınlara kapalı kalışı oldu...

    "Önce Asmalımescit'teki Nil Lokantası'na uğrayacağım. Şimdi babam oradadır.
    Onu bana kimse tanıştırmamıştı.
    Yalnızca anlatılanlardan biliyorum.
    Onunla hiç tanışmadım.
    Kendi kendime anlattıklarım da yalandı.
    Çünkü bana da anlatılmıştı.
    Bu gece, belki de ilk kez tanıyacağım babamı.
    Öldü.
    Hem de yıllardır ölü benim babam. Feriköy'de.
    Ölü, ama ne var bunda? Yine de tanışamaz mıyız?
    Çünkü ben bir ölüyü değil, ama babamı tanımak istiyorum.
    O yaşarken aramıza girenler, onu hep kötülemiş olanlar, ölümünden sonra çekildiler.
    Benim için, "Artık babasını istese de tanıyamaz!" diye düşünmüş olmalılar.
    Ne kadar büyük bir yanılgı!"

    (Kıyıda Yaşamak, sayfa 70)

    Yabancı bir lisede okurken bir gün dışarıda babasıyla buluştu Ahmet Cemal, (babası da eve hiç para bırakmaz hiçbir katkı da sağlanmazdı, çünkü babası o evi sevmiyordu ve o evdeki kadını da sevmiyordu ama oğlunu da bu ikilem içinde harcıyordu) babası ona bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordu, o da iki kalın bir de ince defter gerekli diye söyledi, o gün ve sonraki günde de eve gelmedi babası bir sonraki günün sabah sekizinde bir köprü başında elinde bir paket içki kokar vaziyette oğlunu bekliyordu havanın çok soğuk olmasına rağmen oğlunun deftersiz kalmaması için geceden kalma haliyle insanların önünde oğlunu bekleyecek kadar onu seviyordu babası...


    Ahmet Cemal hiçbir zaman paranın peşinden gitmedi hiçbir zaman mal mülk peşinde koşmadı tek hazinesi duvarları örten kitaplarıydı. Kazandığı parayı ihtiyaç sahiplerine yardım ederek harcardı, insanın içindeki sevgiye inanırdı.


    "Ben paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerceklerini yaşamak düştü. Param olduğunda, çevremde kimde olmadığını hissettiysem, gücüm oranında verdim. Hep bu ahlakla yaşadım. Şimdi ise, ileri sayılmayacak bir yaşa rağmen, artık yolun sonuna geldiğimi biliyorum. Daha yapmak istediğim belki çok şey var. Ama ben, artık çok yoruldum. Daha çok şeyler yapmamı, başladığım ve başlattığım pek çok şeyi bitirmemi bekleyen güzel insanlar var. Asıl onlara borçlu kalacağım. Beni bağışlayacaklarını umuyorum.

    Günlerden bir gün, beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında - Colette'in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, külrengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak .."

    (Kıyıda Yaşamak, sayfa 130)

    Bu kitabı ilk okuduğum vakit hiçbir alıntı paylaşmadım, o günkü ruh halim kimseyle bir şey paylaşmak istemiyordu ama Ahmet Cemal Lanetlenmiş Ağustosböcekleri kitabında şöyle söylüyor:

    "Kanımca bir şeylerin, tanıyalım ya da tanımayalım, başka insanlarda da yankılanmasını isteyebiliriz. Çünkü o yöne kayınca, çok farklı bir paylaşım gerçekleşiyor. Bir şeylerden yakınan, bir şeylerin değişmesini isteyen tek kişinin siz olmadığınızı anlıyorsunuz."

    Ahmet Cemal'in de onun kitaplarının da daha fazla yankılanmasını istiyorum sanırım. Çünkü o hayatını hep edebi yankılara ayırdı sonunda ise sessiz, kimsesiz ölmeyi isteyecek kadar yalnız olduğunu hissederek veda etmeyi istiyordu lakin kitaplıklarımızın raflarında, hayatımızın bazı anlarında onu anarak ve onun bizimle paylaştığı düşüncelerle biraz daha olgunlaşarak yaşadığını düşündüğü kıyıdan çekip kurtarabiliriz tıpkı 72. Yaş gününü kutladığı bir günden sonra bir okurundan aldığı bu mailde yazan mektup gibi...


    "Merhaba,
    Yeni yaşınızı kutluyorum.
    Yaşamaya değer bir ömür sürmenizi diliyorum. "İyi ki yaşadım, iyi ki yazdım, iyi ki çevirdim," diyebileceğiniz bir ömür.
    Hani sıklıkla hatırlatırsınız ya, "Üzerinde düşünülmeyen bir hayat, yaşanmaya değer bir hayat değildir," diye. Sizin, yaşanmaya değer bir ömür yaşadığınızı düşünüyorum.
    Nerden mi biliyorum? Şuan size bu mektubu yazarken, masamda duran Zweig'ın Montaigne denemesi, karşımdaki rafta duran Niteliksiz Adam ciltleri, bırakın size, asıl bize, "İyi ki yaşadı Ahmet Cemal," dedirtiyor. Daha ne var ki...
    Hep "Kıyıda", hep "Giderayak" yaşadığınızı düşündünüz, biliyorum, belki de öyleydi.
    Ama nasıl yaşarsanız yaşayın, bir taşra kentinde minicik bir evdeki kütüphanede Zweig'lar, Kafka'lar, Canetti'ler, Lukacs'lar, Bachmann'arla bir dünya sunulduysa eğer bana...

    Bu Ahmet Cemal sayesindedir.
    O halde iyi ki doğdunuz..

    Şeref Bey'i bilmem ama Ahmet Bey hep burada olacak, kitaplığımda, kütüphanemde..."

    Ve şöyle cevaplar Ahmet Cemal:

    "Bu mesajı okuduğumdan beri, hayatımda belki de ilk kez, geride kalan yetmiş bir yıl boyunca çektiğim tüm sıkıntılara ve yoksulluklara, sırtıma yüklenmiş onca ezikliğe rağmen, aslında ne kadar varlıklı yaşamış olduğumun bilincine güçlü bir biçimde vardım.
    Ve artık kendim hakkında çok iyi bildiğim, çok emin olduğum bir şey var: Bir defa daha yaşamak elimde olsaydı eğer, noktasına virgülüne dokunmadan yine bu hayatı yaşamayı, böyle yaşamayı seçerdim!'

    Ahmet Cemal'i 2017 yılında kaybettik, ne yazık ki ona bir daha bir mail atacak durumda değiliz belki de bu geç kalınmışlığı onu daha fazla okuyup, anlayıp ve daha fazla anlatmaya çalışmak telafi etmek durumdayız artık,

    İyi ki doğdun, iyi ki yaşadın, iyi ki çevirdin ve iyi ki yazdın Ahmet Cemal!
  • 1008 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba :) Okunması gereken kitap.Kalın olması göz korkutup "Acaba hiç başlamasam mı, nasılsa bitiremem" düşüncesini akla getirse de, bu fikri anında kovup okumaya başlanmalı. sonrası geliyor zaten. uzun sürse de, zaman zaman temponuz düşse de vazgeçmeyin. okuyun. Pişman olmayacaksınız. Kitap bittiğinde Dostoyevski'nin dehasını iyice kavramış oluyorsunuz. Muhteşem bir yazar.Gecen ay son sayfalarını da okuyarak tarihteki yerini bende almış romandır.okurken biraz zorluyor, özellikle ilk bölümlerde. diyalog şeklinde geçen bölüm yok denecek kadar az. bu da ortaya uzunca paragraflar çıkarıyor. salim kafayla okumakta fayda var.Cok fazla karakter ve ruh tahlili var. Enteresan bir kitap size fazlasıyla empati yaptırır, sinirlerinizi hoplatan karaktere bir kaç sayfa sonra acır bulursunuz kendinizi biranda. İnsanoğlunu çok iyi tahlil eden bir yazar Dostoyevski bir kez daha anlarsınız, nasıl bencil ve ne istediğini nasıl bilmez insanlar oldugumuzu.Grusenka, Smerdyakov, ivan ya da Katya' nin bizden, cevremizden çok uzak karakterler olmadığını.
    hele ilyuşa...nasıl masum nasıl çocuk, nasıl saf ve temiz. onun hikâyesi en cok yakar canınızı. alyoşa ve cocuklarla bitmesi kitabın pek güzeldi sadece liza konusunu neden karanlık bıraktı sevgili yazarımız, buna içerledim birazcık.Baba karamazov ve oğulları hayatım boyunca birçok örneğine rast geldiğim insanların birer numunesiydi adeta. smerdyakov ise kompleksli insanların size nasıl sinsice zarar verebileceğini gözler önüne seren bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.Dostoyevski'nin bir taraftan aleksey(alyoşa) karakteriyle dinin saf ve insancıl tarafını yüceltirken diğer taraftan ivan karakteriyle dine karşı getirilebilecek en güçlü eleştiriyi getirdiğini görmek hayranlık verici.Ayrıca karamazov kardeşlerin zıtlıklar üzerine kurgulanmış olduğu açık bir gerçek.Kitabı okurken çoğu yerde "aa doğru, bende de böyle oluyor" diye düşünürken buluyorsunuz kendinizi. Dostoyevski'nin hemen hemen tüm kitaplarında olan, gerçeğe ulaşmanın imkansızlığı kavramı özellikle kitabın son 250-300 sayfa aralıklarında işlenen mahkeme bölümünde olağanüstü bir şekilde işlenmiş.
    "Babacığım, mezarımı toprakla örttükten sonra üzerine bir ekmek kabuğu ufala," dedi." serçeler gelir; seslerini duyar, yalnız olmadığıma sevinirim."(ilyusa ya ben sana kiyamammm)
    böyle naif bir konuşmayı içinde barından bir eser.Bu da aslında Dostoyevski'nin ne kadar müthiş bir gözlemci olduğunu gösteriyor. Din, hukuk sistemi, toplum yapısı, Tanrı inancı, kadın-erkek gibi konuların ilmek ilmek dokunduğu Dostoyevski'nin son eseri olması da değerli kılıyor. Okumadan önce Dostoyevski'nin hayatını ve dönemin Rusya'sını biraz araştırmak kitabı daha doğru anlamak adına yardımcı olacaktır.(Zira hayatının çoğunu yansıtıyor bu eseri)Bu kitabı sevmemin sebebi Tolstoyun kaçtığında tren istasyonunda ölu olarak bulunduğunda yanında yine olması ve bu değeri vermesidir.orhan pamuk’un “bin yılın kitabı” olarak tanımladığı bir başyapıt aynı zamanda
    Sevgili yazarım Dosyoyevskiye teşekkürü borç bilirim kendisi Hayatımın Psikoloğu:)
    Bikac alıntı yapalım efendim şöyle boş gitmeyelim;

    "Cehennem, insan yüreğinde sevginin bittiği yerdir."

    "insanların birbirlerini tanımaları için en iyi zaman, ayrılmalarına yakın zamandır."

    "Ben, eden bulur karşılığı peşindeyim, bulamazsam kendimi yok etmem lazım. hem bu karşılık ileride, sonsuzlukta değil, hemen burada, yeryüzünde olmalı; bunu gözlerimle görmeliyim."


    "Mutluluğa erişemezseniz bile doğru yolda olduğunuzu hiç unutmayın, çıkmamaya çalışın bu yoldan. en önemlisi de yalandan kaçının, özellikle de kendi kendinize yalan söylemekten. yalanlarınızı kollayın, her dakika, her saniye gözünüz üzerlerinde olsun. başkalarını da kendinizi de hor görmemeye çalışın: içinizde iğrenç olduğunu fark ettiğiniz her şey, sırf onu fark ettiğiniz için kendiliğinden temizlenmiştir. korkudan da kaçının, zaten korku yalanın bir sonucudur."

    "üzüntüde mutluluk ara her zaman. çalış, durmadan dinlenmeden çalış."


    "insanlığı sevdiğim halde kendi kendime şaşıyorum. toplu olarak insanları sevdikçe kişilere karşı olan sevgim o oranda azalıyor

    Iyi okumalar selametle:)
    OKUYUN OKUTUN ALIN KUTUPHANENIZI BEYNINIZI VE KALBINIZI AYDINLATIR :)
  • 342 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Son zamanlarda toplumsal cinsiyet konusuna önceki zamanlara nazaran daha da ayrıntılı bir şekilde odaklanmaya çalışıyorum. Gerçekten de durumun mühimliğini kimi çok değer verdiğim insanlar tarafından kavradıkça ben de ister istemez kendimi toplumsal cinsiyet ile ilgili gerek kitapları gerekse de makaleleri okurken buluyorum. Aslında mesele bu konuyu araştıranlar, merakı olanlar ya da bitirme tezi yapacak olanlar dışında tüm toplumu kapsıyor. Tez demişken aklıma geldi, günümüzde artık bazı konular yalnızca ödevlerde kalır hale geldi. Bu bana göre en yaygın şekilde felsefe ve sosyoloji bölümlerinde bu şekilde. Belirlenen bir konu yalnızca bir geçiş aracı, tabiri caizse bir anahtar olarak kullanılıyor. Anahtarı elde ettikten sonra onun hakkında özellikle tezi sunanlar tarafından bir daha herhangi bir şekilde kafa yorulmuyor. Örnek verelim, mesela toplumdaki dışlanan bazı bireyler hakkında yapılan bir tez konusu salt bir okulu bitirebilme aracı dışında gerçekten çözüme ulaşma kaygısı güdülerek yapılıyorsa değerlidir. Yapılan tez, araştırma, anket her ne ise, bittiğinde konuya ilişkin ne gibi yararlar sağlayacak ve en önemlisi konu edinilen kişilere geri dönütü neler olacak? Aşırı derecede hayalperest değilim, elbette ki bazı konuların çözülmesi için zaman gerektiğinin farkındayım ama en azından iyi bir amaç içerisinde olmak gerektiğine inanıyorum. Toplumsal cinsiyet konusu özellikle sosyologların, sosyoloji öğrencilerinin ilgisini çeken bir konudur ama bununla sınırlı da kalmamalıdır dediğim gibi. Toplumun bizatihi kendisi ile ilgili bir konuyu toplumda göremedikçe bir kusurun giderilmesi için olması gerekenden çok daha uzun zaman gerekecektir.

    Toplumsal cinsiyet denildiğinde ne aklımıza geliyor? Herkesin belki de ilk olarak renk dayatması canlanır aklında. Kız ise pembe, erkek ise mavi. Bunun sebebi nedir? Mavinin güçlü bir renk olması mı? Hayır, bunlar sadece bizlerde oluşturulan birtakım algılar. 200-300 yıl önce pembe-kırmızı renk erkek ile özdeşleştiriliyordu, çünkü o zamana göre bu renkler daha çarpıcı ve güçlü görünüyordu. Demek istediğim renklerin 'güçlü bir etkiye sahip olması' falan değil. Demeye çalıştığım şey toplumsal algı dediğimiz şeyin bir kere yerleştikten sonra değiştirilmesinin çok zor hale gelmesi ve de adeta 'mantıklılaştırılması'. Toplumsal algıda bu gibi dayatmalar tabiri caizse, dayatılan toplumun içinde ne kadar 'yıllanırsa' etkisi de o denli köklü hale geliyor. İşte toplumsal cinsiyet de bir hayli yıllanmış olanlardan. Cordelia Fine tam da bu noktadan başlıyor işe; toplumsal örtük çağrışımdan. Birtakım bilimsel gibi görünen kelimelerle sizi sıkacak da değilim, ama mesele sanıldığından çok daha derin. Örtük çağrışım dediğimiz şey toplumsal bir etkinin insanın çevresindeki örüntülerin tekdüzeliği ile zihindeki algıyı da değiştirir hale getirmesi denebilir. Bu da tam olarak toplumsal cinsiyet algısının yerleşkesinde kilit noktalardan biri. Yani lafı şuraya getirmeye çalışıyorum, en basitinden çocuğunuz kız diye pembe renge yönelmeniz tamamen toplumsal bir dayatmadan ibaret.

    Kız çocuğu pembe renk giymesin de demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu da oldukça mühim bir konu bence. Toplumsal cinsiyet kavramından bu şekilde bahsedildiğinde bir kesim 'erkekliği ve kadınlığı' saptırmaya, hatta kadını erkekleştirmeyi, erkeği kadınlaştırmayı (o birileri böyle diyor genelde) amaçladığını zannediyorlar. Hayır, konunun buraya çekilmesi de tamamen bir ön yargıdan ibaret aslında. Bu ön yargıya sahip insanlardaki ataerkilizmi fark etmenizi isterim. Kadına pembe ve türevleri renkleri yakıştıranlar için geri kalan tüm renkler erkeğe göre uygun, 'tehlikesiz' renklerdir. Renklerde bile bir paylaştırma var, korkunç. İşin en garip kısmı da mesela bir erkek, kadına atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde daha çok aşağılanır hale gelirken, bir kadın erkeğe atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde aynı düzeyde bir aşağılama olmuyor. Toplumda genel itibariyle ataerkilizm hakim olduğundan erkeğin kadınlara özgüleşmiş bir şeyi yapması adeta kendi isteğiyle 'tahtından' inmesi anlamına gelmektedir, ki bu da toplumda büyük bir utanç kaynağıdır. Diğer yönden iş daha da vahim bence, bir kadın erkeklere özgüleşmiş bir şeyi yaparsa toplumda adeta 'rütbe atlamış' gibi görülmektedir.

    İnsanlar temelde bir haklılığı, mantıksal bir yönü gördükleri için değil de, sırf bu örneği çok fazla gördükleri için bir örüntü oluşmaya başlar, bu örüntü de zihni örtük çağrışım dediğimiz etkiyle kısıtlamaya, mesela belirli renkleri belirli cinsiyetlere aitmiş gibi görmeye zorlar. Toplumsal kimlik bir kere elde edildiğinde çevresel etmenler buna o denli uyar ki, bizi mevcut rolü daha iyi bir şekilde üstlenmemize yol açar. Örneğin duygusal bir erkek bu hegamoni altında tutunamayıp, bizzat kendi kişiliğini değiştirmeye zorlanmakta, dış dünyada, popülasyonun içinde 'sert' görünümlü olmaya kendisini zorlamaktadır. Dış dünyadaki bu dayatmalar o denli keskindir ki, kabul edilenin aksi bir davranışla karşılaşılırsa şayet o kişi sürüden bizzat def edilir. Def edilmekle kalmaz belirli damgalar yiyerek o çevresel popülasyondaki diğer türevlerinde de kendine yer bulamaz. Çünkü bir kere mimlenmiştir artık. Bugün çok yerinde bir alıntı gördüm sitede, bir ülkede eğitim ve kültür seviyesi düştükçe bel altı küfürlerin de çoğaldığından söz ediyordu. Gayet yerinde, buna ek olarak hegamoni de bireyi bizzat bunları yapmaya da zorlar. Mesela sert ve güçlü görünmek kavramlarının içini sürekli doldurmaya başlar. Sert ve güçlü görünmek kimi dönemlerde (erkek için örneğin) elinde tespih çevirme, küfürlü konuşma, trafikte riskli bir şekilde araç kullanmayı cesaret olarak görme haline gelir, kimi dönemlerde de bu kavga etmeye, birbirine zarar vermeye kadar gider (sözde hayvanlardan ilerideyiz!). Doğan bebek de ister kız ister erkek kendilerinin üzerinde daha kendileri mantıklı düşünebilme yetisine bile sahip değilken hakim olan bir hegamoni ile doğmuştur. Bu hegamoni ki topluma durmadan her türlü yoldan, ister kültürel, ister gelenek görenek yoluyla, ister yanlış anlaşılan bir din yoluyla ataerkilizmi durmadan enjekte etmekte, bu zehirden kadınların olağanüstü zararlar almasının yanı sıra erkekler de belirli düzene uymaya zorlamakta, onlar da bu zehirden nasibini almaktadırlar maalesef. Toplumsal cinsiyetle ilgili başka bir incelememde ataerkilizme karşı çıkabilmenin bir kadın veya erkek işi değil, insan işi olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Zaten bütün radikal yanlış anlaşılmalar da kimi insani konuların savunulmasının sadece belirli bir kesiminin hakkı olduğuna inanmaktan kaynaklanıyor maalesef.

    Fine, bu bağlamda doğuştan bulunduğu öne sürülenin aslında benliğin kendini sosyal bağlamlardaki beklentilere uydurması olduğunu da daha net bir biçimde vurguluyor. Çok temel bir örnek verir. Empati duygusunun birçok kesim tarafından kadına atfedilmesini araştırır örneğin. Bunun derin bir felsefi, sosyolojik ve psikolojik analizini yapar. Bununla ilgili yapılan deneyler de göstermektedir ki empati konusunda iki cinsiyet arasında, birinin diğerinden o konuda üstün olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir veri yoktur. Başka bir örnek de matematik konusu. Neden hep matematikte ve onun türevleri olan mesleklerde ilk başta erkekler akla gelir? Bu iki konuda derin analizler içeriyor eser. Kadınlara ve erkeklere atfedilen 'yetiler'. Buna biraz odaklanmak istiyorum. Çünkü ortada oldukça somut verilerle yapılan deneyler ve bu deneyler sonucunda açığa çıkan mükemmel sonuçlar var. Bilgisayar mühendisi dendiğinde akla gelen süper zeki, dağınık, odası atıştırmalık dolu, bilgisayar başında Star Trek serisini 34. kez izleyen, gözlüklü tip neden aklımızda erkek olarak canlanır? Gerçekten de belirli yetiler belirli cinsiyetlere mi atanmıştır? Daha anaokulunda başlayan kimi etkinlikler, hadi Buse sen bu kızı giydir bakalım, Musa sen de sayıların içini boya (neden Musa giydirme yapamaz, onu kızlar yapar diye bir kural mı vardır mesela? ) gibilerinden bahsediyorum, bunlar daha ilk baştan bizi belirli tiplemelere sokar. Bu, insan psikolojisinin değişmez bir özelliğidir, siz ortama farkında olmaksızın bile ayak uydurur hale gelirsiniz, bu zihninizin uyguladığı bir uyum taktiğidir. Bu açıdan diyebiliriz ki, mesela toplumsal cinsiyet ile empati hakkındaki kültürel beklentilerin netliği hangi toplumsal cinsiyet ait olduğunu bilen bir zihinle etkileşim halindedir. Kişinin kendini bir toplumsal cinsiyette görmesi kimi duyguları hissetme ya da hissetmeme zorunluluğu yaratır (tıpkı üstte verdiğim duygusal erkek örneği gibi). Bu da kişinin bir nebzeden sonra farkına varamayacağı ölçüde normalleşir. Çok mu derin oldu? Yetmedi, hadi gelin az daha derine inelim.

    Zihinsel rotasyon performansının ilk başta erkeklerde daha iyi olduğu sanılır. Yani belirli bir hesaplama içeren işlerde erkekler buna daha yatkınmış gibi bir algı vardır hep. Belki de sırf bu yüzdendir çoğu üniversitede mühendislik fakültelerinde çok az kadın bulunmasının sebebi. Fine, bu hesaplama dahilinde olan olgularda yapılan bazı deneylerden bahsediyor. Burada iki katmanlı bir toplumsal cinsiyet algısı var, dikkat edelim de derinlikte boğulmayalım! Zihinsel rotasyon performansı dediğimiz eylemde kadınları ve erkekleri belirli bir teste tabi tutuyorlar. Testlerdeki hesaplama içeren işlemler kimi temaları da beraberinde barındırıyor. Erkeklerin performansı, onların testlerinde sonuçlar mesela "uçak gemisi temelli, nükleer itiş mühendisliği, denizaltı ve denizcilik" gibi görevlerle ilgili olduğunun söylenmesi dahilinde kadınlara göre öne geçerken, aynı test bu sefer kadınlarda "kıyafet tasarımı, iç dekorasyon, dekoratif yaratıcı el işi, örgü dikiş, çiçek düzenleme" gibi temalarla birlikte anlatıldığında bu sefer de aynı testte kadınlar öne geçiyor. Aslında cinsiyetlerin kendilerini bu kıyaslamaları (matematik=erkek) bile toplumsal cinsiyete dahil iken neyin neye, kimin kime üstünlüğünden söz ediyoruz? Başka bir deyişle kadınların mühendislik, hesaplama gibi konularda etkin olmamasının tek somut sebebi, kadınlara yıllardan beri dayatılan en basitinden matematik=erkek dayatmasıdır, mühendislikte gerçekten başarılı olamamaları değil. Bu egemen anlayışın bulunduğu bir ortamda zihnin kendini psikolojiksel olarak geri çekmesi söz konusu.

    Bir deney daha. Angelina Moe tarafından yapılan bir deneyde yapılacak olan testten önce iki gruba da birbirinin tersi söylemlerde bulunulur. Erkek grubuna "muhtemelen genetik nedenlerden bu testte erkekler kadınlardan daha iyi performans gösteriyor" denir. Aynı şekilde kadın grubuna da kadınların bu testte daha iyi oldukları söylenir. Sonuç ne oldu dersiniz? Kendilerinin daha iyi olduğunun iddia edildiği cinsiyetleri içeren gruplar diğerine nazaran daha başarılı olur. Bu ve bunun benzeri somut gerçeklerin kanıtladığı tek bir şey var; stereotip, herhangi bir konuda performans açısından oldukça belirleyici bir etmendir. Matematik=erkek hegamonisi mesela artık o denli yerleşmiş durumdadır ki, salt bu kazınmış tiplemelerden dolayı kadınlar istatiksel olarak bu konuda geri kalmaya başlarlar. O konuda gerçekte kötü olmalarından değil, baskı altında olmalarından dolayı. Dolayısıyla erkek hegamonisinin çok olduğu alanlarda ister istemez kadınların ilgisi de az oluyor. Erkekler matematikte kadınlardan daha iyi olduklarından değil, daha iyi olduklarını düşündükleri için matematiğin, mühendisliğin peşinden koşuyorlar. Bu hegamoni altında kalan kadın da ister istemez bir baskı hissediyor ve başarısı bu baskı sebebiyle düşük olabiliyor. Burada şu hatırlatmayı da yapalım hegamoninin ataerkilizmden dolayı erkekselleştirilmiş olan yönlerine daha çok rastlanması onu direkt olarak erkekliğe dayatmamıza da olanak tanımaz. Aynı örnek kıyafet tasarımına ilgisi olan ama kadın hegamonisi altında, baskıdan dolayı başarısız olan bir erkek üzerinden de verilebilir elbette ama diğeri kadar da sık rastlanır olmayacaktır.

    Kendimizi toplumun dayattığı bir kadın veya erkek olarak düşünmediğimiz sürece yargılarımız, eğilimlerimiz ve ilgi alanlarımız arasında pek fark yok aslında. Toplumsal cinsiyet, cinsiyetlere bazı şeyleri atadığından dolayı, herhangi bir cinsiyet bazı şeylere daha aşina, yatkın, yetenekli gibi düşünmeye başlarız. Bu açıdan cinsiyetlerin birtakım kültürel alışkanlıklardan ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Belirli dayatmalar sadece kadının, kadınsı olarak kabul edilmiş şeylerle, erkeğin erkeksi olarak kabul edilmiş şeylerle ilgilenmesinin zorlanmasının dışında da var. Mesela kadınlar hegamoni altında işgal edilmiş bir meslekte yükselmeye çalışırlarsa bu yükselme sırasında üstlerinde onları adeta erkeksileştiren bir baskı hissediyorlar. Not aldığım bir deneyi daha anlatmak istiyorum. İşverenlere işe başvuru yazısının iki farklı şeklini okutuyorlar. Erkek ve kadının yazmış olduğu ikişer versiyonda başvuru yazısı. Kibar yazılmış olanlar ve kaba, iddialı yazılmış olanlar. Kibar olan başvuru yazıları işverenler tarafından kadın ve erkek ayrım gözetmeksizin olumlu değerlendirilirken; kaba, iddialı yazılmış olan başvurularda erkekler adaylar çok daha fazla işe alınır. Bu aslında ataerkilizmde kadının ne yaparsa yapsın kusurlu bulunduğunun da bir göstergesi. Bir meslekte kabul görülebilmek adına sert ve iddialı olmak bile gerekiyorsa örneğin, onda bile erkekler sorgusuz sualsiz bu işi daha iyi yapar hale getirilip, kadının her şekilde önü kapatılıyor. Önemli mevkilere gelebilmiş olan kadınların huysuz, sert, soğuk olarak nitelendirilmeleri de bunun bir tür göstergesi de değil midir? Ayrıca kadın da bilfiil erkeksileştirilmeye çalışılır, şayet yükselmek istiyorsa toplumsal cinsiyetin erkeğe dayattığı şeyleri kadından da talep etmesi trajik bir durum değil de nedir?

    Fine, nörobilimsel konulara da el atıyor. Kimi beyinsel araştırma olarak iddia edilen 'teorilerin' toplumda genelgeçer olarak kabul edilmeye ne denli yatkın olduğunu gösteriyor bizlere. Bilimsel verilerin zayıflığı ile popüler iddiaların gücü arasında şoke edici bir uçurum var ne yazık ki. Asıl spekülasyon, kimi asılsız ve kanıtlanmamış iddiaların bir kez kamuoyuna çıkıp kültürün bir parçası haline geldi mi, son kullanma tarihi geçse bile varlıklarını ısrarla sürdürmeleridir. Örneğin hiç daha önce şu kanıtlanmamış, teoride kalan basit sanıyı duyduğunuz mu bilmiyorum; işaret parmağı ile yüzük parmağı oranı. Onun teoride kalan, kanıtlanmamış bir olgu olduğunu biliyor muydunuz? Bir parmak boyu onca şeyi apaçık belirtecek bir şey değildir, olan şey çok daha komplike bir durumdur. Beyin hakkında o denli az bilgiye sahibiz ki halen daha, işte tam da yine bu sebepten herkes, özellikle toplumsal cinsiyetçiler hemen insan beyninden dem vururlar, iddia ettikleri şey teoride kalsa bile onlar için yeterlidir sonuçta; o asılsız, kanıtsız bilgiyi topluma enjekte ettiklerinde toplum onu sırf ataerkilizmi desteklediği ve uyum gösterdiği için benimseyecektir zaten. Bu asılsız iddialara bir örnek de, sözde bir deneyde kız çocuğuna oynaması için verilen kamyonu kucağına alarak, adeta onu bir oyuncak bebekmiş gibi avutmaya çalışarak, "üzülme minik kamyoncuk" diyerek oynamasıdır. Bu da asılsız bir iddiadır aynı şekilde.

    Hayvanların beyni ile insanların beyni bir değil ama bazı hayvanlarda yapılan deneyler bile toplumsal cinsiyet olgusunu yanlışlayan bulgular elde etmemizi sağlıyorsa bizler insanlar olarak neden halen daha toplumsal cinsiyete batıp kalmış durumdayız? Deney basit, farelerde erkek fare yeni doğan, babası olduğu yavrularla asla ilgilenmez, ilgilenen hep dişi faredir. Ama bu deneyde yeni doğan yavrular annesiz bırakılıyor, o zamana dek bilinen bilgilere göre yavrularla asla ilgilenmeyeceği beklenen erkek, baba fare de onların yanına konuyor. Bir süre geçiyor yavrular daha fazla dayanamayacakları kritik bir andan sonra erkek fare adeta dişi bir fare gibi onlara ebeveynlik yapmaya başlıyor.

    Cinsiyetin biyolojik olarak varlığını reddetme olarak değil, toplumsal bir dayatma olan ataerkilizm tarafından belirlenen kenarları aşırı keskin bir cinsiyet ayrımı toplumun tamamında görülen birçok sorunun ana sebebi. Bu ne kimilerince algılanan bir cinsiyetin başka bir cinsiyet haline sokulması ne de insanın doğasında olmayan bir durum. Hem zaten bu asılsız iddialarda bulunanlara göre bir cinsiyeti kendinden uzaklaştıran şey o toplumsal cinsiyetin buyruklarını reddedebilmek değil midir? Ki zaten onlara göre mesela pembe giyen bir erkek kadınlaşmış, saçını kısa kestiren bir kadın erkekleşmiştir. Ne kadar da sığ düşünceler. Bu durum ülkelere mahsus bir durum da değil. Kimi yabancı ülkelerde halen daha doğum ilanlarında erkeklerin "gurur" kızların "mutluluk" verdiği yazılır her defasında. Daha doğduğumuzdan itibaren, küçük bir bebekken bile üzerimizde toplumsal cinsiyet dayatmasının ağırlığı ile yetiştirilmeye başlanıyoruz. Yeni bir bebeğin doğum haberini aldığımızda mesela ilk sorduğumuz sorunun kız mı erkek mi olması da toplumsal cinsiyet kaygısını yansıtmıyor mu sizce de? Bir babanın, oğlum olsun, diye istekte bulunması onun oğluyla eril, erkeksi olarak kabul edilen dayatmaları birlikte yapabilmelerinin bir isteği değil midir mesela? Sorunun kaynağı, cinsiyetleri aşırı bir şekilde kutuplaştırmak aslında. Hem bu, hem de tek kutuplu hale getirmeye çalışmak.

    Üniversitede bu konuda yüksek lisans yapan bir hocamla bu konu üzerinde uzun uzun konuştuğumuzda kendisi, şimdiki orta yaşlı ve yaşlı nesilde bunun değişmesinin imkansız olduğunu ancak sonraki nesillerde, yeni nesillerin bilinçlenmesi yoluyla bazı şeylerin rayına oturacağını, kendisinin de o günleri muhtemelen göremeyeceğini söylemişti. Kim bilir, belki de haklıdır? Ama bir yolu kutsallaştıran o yolu tamamlamak mıdır yoksa o yolda yürümek mi? Ya da şöyle mi söylemeliydim; hepsinden de kutsal olanı o yolu bitiremeyecek olanın diğerlerine yolun sonuna nasıl sağ salim varacaklarını söylemesi değil midir?