• İncil'i bozan, en ünlü yanlış çeviri, Isaiah'ın İbranicesi genç kadının (almah) Yunancaya bakire (parthenos) olarak çevrilmesidir. Basit bir hata! (Nasıl olduğunu anlamak için İngilizce sözcükler “maid" temizlikçi kadın, kız] ve "maiden"i [bakire, el değmemiş] akla getirin) Bu çevirmen hatası çılgınca şişirilmiş ve İsa'nın annesinin bir bakire olduğunu söyleyen akıl almaz bir efsanenin doğmasına yol açmıştır! Tüm zamanların yanlış yapısal çeviri şampiyonu unvanının tek sahibi ayrıca bakireleri de etkilemiştir.
  • 604 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba arkadaşlar. 2020 yılı için maalesef buralarda olmadığımdan, sınavlarım nedeniyle ve ileti paylaşmayı sevmediğim için bir mesaj yayımlayamadım. Hoş benim de doğum günümdü ama kimse kutlamadı. Şaka bir yana öncelikle hepimiz için iyi bir yıl olmasını dilemekten başka sanırım söylenecek bir söz yok. Bu güzel yılda malum finaller dönemi de denk gelince kitap okumakta bir hayli geciktik. Tabi bu yıl gerçekten şöyle önemli bir kitapla başlamak istiyordum. Biraz tavsiye biraz da sevgiyle karışık bir baskı (!) sonucu böyle yapalım dedik.
    Arapça benim için hiçbir zaman öncelikli olmamıştı. Yani Latince, İspanyolca ve İngilizce bilgimin yanında Arapça bilmediğim için biraz garip hissettim. Tamam diğerleri de çok iyi değil ama Latince bir İncil ile Türkçe Çeviri bir İncil arasında bile okuyanlarınız vardır ki bilirler, çok fark var. Gene de bir merakım oldu, bir heves ettim, bu heves ve merakla karışık bir okuma duygusuyla başladım. Kim bilir, ileride belki Arapça orijinalinden okumak da nasip olur. Bilemiyorum.
    Bildiğimiz üzere 4 Kutsal Kitap ve 4 Kutsal Din vardır. Diğer dinler ve diğer kitaplar (dinler tarihi okuyanlar da bilir ki) o dinin önderleri tarafından kaleme alınmıştır. Bu 4 Kutsal Kitap ise bizzat Tanrı tarafından indirilmiş ve Peygamberlerine öğretilmiştir. Bu kitapların en sonuncusu ve zannımca en güzeli de Kuran’ı Kerim’dir. Peki, neden? Çok ilginç bilgiler ve fikirler buluyorum. Çok fazla süsleme ihtiyacı duymuyorum bunları. Misal olarak İncir ve Zeytin. Kuran’ı Kerim bunlar üzerine edilen yeminle karşımıza çıkıyor. Tin (İncir) Suresi. Yani düşünün ufacık hatta insanların bir kısmının yemekten bile tiksindiği yiyeceklerden. Bunların esrarını araştırıyorum ve karşıma ne çıkıyor? Sadece bu ikisini yiyerek hayatta kalmak mümkün. Bunu Japonlar dahi araştırmış. Şaşırmamak elde mi şimdi? Böyle uzayıp gidiyor. Bazen de yorum yapamıyorum çünkü insan henüz öğrendiği ya da hiç bilmediği bir konuda ne konuşabilir ki? Sadece çok fazla etkilendim, hepsi bu.
    * Açıklamalarda verilen ve beni çok şaşırtan bazı konulara da değinmek istiyorum. Mesela Müteşabih denilen harfler: Elif-Lam-Mim, Elif-Lam-Ra, Ya-sin gibi. Bunların anlamını sadece Allah’ın bildiğine değiniliyor.
    * Bakara suresinde 45. ayette şöyle bir şey var. Bir de sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin diye. Buna göre bir şeyi gerçekte istediğimizde Allah’a sığınır, sadece ondan yardım istersek oluyor. Şu uyuz olduğum Çabut Baba (!) türbelerine iyi bir cevap olmuş sanki. Gene devamında 186. ayette ise net çeviriyle “Dua Edenin Duasını Kabul Ederim” deniliyor.
    * Davud Peygamber zamanında Yahudilere, Cumartesi günü balık avlamaları yasaklanmış, sebebini bilmiyorum. Bu kavim helak edilmiş. Hem de 3 gün içinde. Tek bildiğim bunu araştırınca karşıma çıkan Eyke Halkı. Bunun dışında bir şey bilmiyorum.
    * Sihir yani Büyü, Bakara suresinde 102. ayette geçiyor. İnanmadığım bir konuydu, okuyana kadar. Yani varmış, yapılıyormuş, haram edilmiş, cehennem garantisi var ve bundan çok korktum. Zaten okurken acayip bir his oluştu içimde kitabı. Demek ki Arapçasını anlayarak okuduğumda kalbim dayanmayacak, zaten sıkıntılı. Böyle sihirdir, cindir, bunlar beni çok korkutan konular. Size de aynısı oluyor mu ya?
    * Mekke’de inen ayetlere ‘Mekki’ ayetler denilirken; Medine’de inen ayetlere ‘Medeni’ ayetler deniliyor. Mekki ayetler daha çok müşriklere yönelik, azap verici, tabiri caizse korkutucu ayetler olurken; Medeni ayetler ise Müminleri anlatan ve hüküm içerikli ayetler olarak sınıflandırılmış. Bir nevi Mekki ayetler için biraz ürkünç derken, Medeni ayetler için ferahlatıcı diyebiliriz.
    * Gelelim benim için çok mühim olan konuya. Bazıları Şuara suresinin 224. ayetinde bahsedilen “Şairlere ise, sapıklar tabi olur” ayetini çarpıtıp kendi işine geldiği gibi konuşuyorlardı. Bunu kendime sorun etmiş, bu böyle değildir diye içim içimi yemişti. Sonradan meselenin açıklamasına baktım ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki: Ka’b bin Eşref adlı Yahudi şair nasıl peygamberimize ve Müslümanlara hakaret içerikli şiirler yazıyorsa; bizzat Peygamber de Hassan bin Sabit’e, Müşrikleri şiirleriyle hicvetmesi için görev vermişti. Bunun birazını bölümümden aldığım İslam Tarihi dersinde, birazını Meal’de birazını da internette bulduğumu belirtmek isterim. Ortaya harmanladım. Umalım ki isimler karışmış yahut yanlış olsa da meselenin özü anlaşılabilir olsun.
    Son olarak şunu söyleyebilirim ki, okudum ve kendimi iyi hissediyorum. Bazı yerleri tabi gerçekten korkutucu geldi ama birçok tarihi bilgi görmek de mümkün. İşin bir de şu tarafı var ki herkes devrin değiştiğini, kötülükle mücadele edilemez olduğunu, herkesi kendi başına bırakmamız gerektiğini söylüyor. Ben buna katılmıyorum. Benim kendi dostlarıma sık kullandığım bir cümle vardır, yazmak buraya nasipmiş:
    “Dünyayı değiştiremezsiniz, kendi Dünyanızı güzelleştirin”
    Değişim, önce siz başlarsanız güzeldir. Önce kendiniz değişecek, güzelleşecek sonra da o güzelliği insanlarla paylaşacaksınız. En azından böyle kendi içimizde mutlu oluruz. Zaten önemli olan da bu huzur. Ahlak, sonradan öğrenilmez. Söyleyeceklerim bunlar. Gayet güzel bir kitaptı, mutlaka tavsiye ederim. İyi okumalar, iyi geceler dilerim. Esen kalın efendim..
  • 392 syf.
    Bu kitabı yıllar evvel yolculuk esnasında otobüsün uğradığı bir dinlenme tesisinden almıştım. Bu ve bununla beraber birkaç tane daha Sherlock kitabı. O zamanlar aradaki farkı bilmiyordum. Zira bu kitabın üzerinde de Sherlock Holmes yazıyor, Arthur Conan Doyle'nin kitapları üzerinde de.

    Uyarı mahiyetinde şunu belirtmek isterim ki; Green'in kitapları Sherlock öncesi döneme ait. Yani Doyle'ninkilerden daha önce yazılmış. Fakat Sherlock aynı derecede oturmuş bir karakter değil Green'in kitaplarında. Ayrıca aynı derecede tatmin etmedi beni, bir Sherlock hayranı olarak.

    Ve paylaşmak istediğim en önemli kısım: Bu kitabın çevirisi berbat. Okumayı öyle zorlaştırıyor ki, gönül rahatlığıyla çevirmenin yatacak yeri yok diyebilirim.:)

    Biraz araştırdım kitabın çevirmenini (Füsun Dikmen). Birçok çevirisi var. Açıkçası diğerlerini okumadım ama bu kitaptan sonra kesinlikle böyle bir şey denemem. Neden mi?

    -Türkçemiz isim cümleleri ve yardımcı fiillerle; İngilizce, fiil cümleleriyle kurgulanan bir dildir. Çeviride istenilen mânâ oturmuyorsa veya tam olarak içinize sinmiyorsa, isim cümlesini fiil cümlesine dönüştürme (ya da tersi) üzerinde kafa yormak gerekir.
    -Türkçemizde edilgen çatı (passive voice) daha sık kullanılırken, İngilizce'de edilgen çatının kullanımı aynı derece yaygın değildir. Edilgen cümleleri etken cümlelere dönüştürme (veya tersi) üzerinde orijinal metin örneklerini inceleyerek kendinizi eğitmeniz gerekir. İngilizcesinde “shall, agrees, etc.” kalıplarını görüp Türkçe'ye etken çatıyla aktarmak yerine, Türkçe sözleşmelerde daha yaygın kullanılan edilgen çatıya dönüştürmeye kendinizi alıştırmalısınız.
    -Bağlaçlar yazarın tercihi olmakla beraber kötü bir tercih de olabilir. Ayrıca bir dilde güzel duran bağlaç, çevirince mantıksal akışta veya paragrafın bütünlüğünü sağlama bakımından sakil kalabilir. Dolayısıyla çevirmen bağlacı kaldırma veya başka bir bağlaçla değiştirme inisiyatifi alabilmelidir. Örneğin, “but” için “ama, fakat” diyebildiğimiz kadar, “olmasına rağmen, olmakla beraber, oysa, ancak vb.” karşılıklar da düşünebilmeliyiz.

    Green, bu kitabın çevirisini görse bu kitabı yazar mıydı acaba? Sanmıyorum. Zira çevirmen çok kötü bir çeviri yapmış. Bağlaçlardan cümleleri kırıp Türkçe'ye çevirmiş ve ardından Türkçe bağlaçlarla birleştirmiş. Bu sayede çok çok kolay ve çok çok hızlı Türkçe'ye çevirmiş olması muhtemel olan eser okuyana adeta Çin İşkencesi olmaktadır. Bunu bir örnekle açıklarsam çok daha anlaşılır olacaktır:

    ''During the service, they stand, kneel and sit to follow what the rest of the crowd do.''
    ''Ayin süresince kalıp, diz çökmüş ve oturmuşlar, kalabalığın geri kalanı ne yapıyorsa onu yapmışlar.'' Bu, cümlenin doğru çevirisi.
    Bir de böyle çevrildiğini düşünün: ''Ayin süresince kalmışlar diz çökmüşler ve oturmuşlar takip edip kalabalığın geri kalanını.'' Bunu da okursunuz ve çok fazla anlam kaybedilmeden ne demek istediğini anlarsınız. Fakat çok sıkılır ve yorulursunuz. İşte bu kitap beni böyle yordu.

    Çevirmenin ne kadar önemli olduğunun anlaşılması adına birkaç örnek daha vermek istiyorum. Zira deyim ve atasözlerini çevirmek çok çok daha zordur.

    ''You have made your bed and now you must lie in it.'' Bu cümlerin anlamı “Yatağını yaptın ve şimdi içinde yatmalısın!” değil elbette. Bu sadece kelime çevirisi. Diller arasındaki aktarım değil. Doğrusu; ''Kendi düşen ağlamaz.'' olmalıdır.

    ''Blood is thicker than water.'' Bu cümlenin çevirisi olarak “Kan, sudan daha kalındır.” derseniz, yine çeviri hatası olur. Zira bu cümlenin Türkçe'deki en yakın karşılığı yine bir atasözü olan ''Et tırnaktan ayrılmaz''dır.

    Son olarak, eğer başladığım kitabı bitirmek gibi bir zorunluluğum olmasaydı bu kitabı bitiremezdim. Sırf prensibimden vazgeçmemek adına bu çileye katlandım:) O yüzden böyle bir prensibi olanlar bu kitaba hiç başlamasın bence. Diğerleri zaten istediği zaman bırakabileceği için onlara sözüm yok.:)
  • 140 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Çeviriyle, dille, İngilizce'yle ilgilenen, hatta sadece okumakla ilgilenen herkesin seveceği çok samimi bir kitap.
    Bazı yazarların kişiliği yazılarından belli olur. Okura bir şeyleri dolaysız aktarmak isteyen yazarlar tercih sebebidir çünkü öğretirler. Fuat Sevimay onlardan biri.
    Fuat Sevimay bir James Joyce çevirmenidir.
  • Borges, çocukluğunda babasının kütüphanesinde bulup okuduğu bir Don Kişot’dan söz eder. İngilizce Garnier basımından okumuştur Cervantes’in yapıtını. O basımın altın yaldızlı harfleriyle kırmızı cildi hiç aklından çıkmamıştır. Babasının kütüphanesi dağıldıktan yıllar sonra İspanyolca aslından okuduğu Don Kişot ona “kötü bir çeviri” gibi gelir; dahası onun gerçek Don Kişot olmadığı duygusuna kapılır! Çok sonraları bir dostu o bildik metal gravürleri, dipnotları ve aynı dizgi yanlışlarıyla Garnier basımını bulup getirdiğinde, “gerçek Don Kişot”una kavuşur Borges.
  • 248 syf.
    ·8 günde·6/10
    George Orwell dan okuduğum '1984' 'hayvan çiftliği' ve 'boğulmamak için' kitaplarından sonra beni nasıl bir kitap bekliyor hiçbir fikrim yoktu. can yayınlarının iğrenç kapak baskısına rağmen göz atmak için elime aldım kitabı ve bitirdim.
    ingilizce aslından Berrak Göçer çevirmiş. gayet güzel, sade, bir çeviri olmuş. kitabın orijinali de büyük ihtimalle kolay okunan sade, günlük bir dille yazılmış olacak ki oldukça sardı beni, çok hızlı bir şekilde okudum. işsizliği, parasızlık, yatacak bir yerinin olmamaduğı günleri anlatıyor George, gerçekten böyle bir hayatı olduğunu bu kitapla öğrendim. París ve londra yaşadığı zor zamanları günlük tarzında aktarmış bu kitabında. bazen berduşluğu, berduşluğu bakış açısını, istendiği takdirde yatacak yeri olmayan aç, işsiz güçsüz bu insanların topluma katmanın mümkün olduğunu irdelemiş.
    kitabı okumaya başladığımda işsizdim, ancak kitabı bitirmeme çok az kalmıştı ki işe başladım ve normalde 2-3 günde bitecek kitabı 8 günde bitirdim, okunmaya değer bir kitap. empati kurabilmek adına.