• Öncelikle bu iletiyi okumaya başladıysanız sizi tebrik ederim, birisinin içinden gelen hisleri okumak üzeresiniz ama iletiyi okuyup bitirdiğiniz zaman bu sizi hiç ama hiç bilgi katmayacaktır. Sadece kişisel hislerimdir :D

    Küçüklüğümden beri kitap okurum ama her gün kitap okumazdım. Mesela derdim "canım kitap okumak istiyor." diye sonra alır bi' kitabı okur ertesi gün verirdim geri kütüphaneye ya da bi' kitap alır okur ertesi gün başkasına hediye ederdim.

    Ama üniversite 2. sınıfta ki bu geçen yıl oluyor, 24 Mayıs 2017 günü 1k'ya kaydoldum. Tabii o zamana kadar düzenli kitap okumayan ben ilk defa 200 tl gibi bir parayı kitaplara yatırarak yaklaşık 18 tane kitabı satın alıp okumaya başlamıştım. 1k'ya da pdf şeklinde kitap okuma sitesi sandığım için katılmıştım.

    Ama daha sonra öyle olmadığını anlamama rağmen "neyse ya kitaplardan alıntı yaparım,burayı not defteri olarak kullanırım." diyerek kullanmaya devam ettim.

    Birilerini takip etmeye başladım ama çok rastgele oluyordu bu. Tabii birileri de hep beni takip ediyordu. Ama ben beni takip edenlere bakıp inceleme yapmayanları,alıntı yapmayanları takip etmiyordum ki hala öyle...

    İşte sonraları burayı sevmeye başladım. Günlük kitap okuyordum ve burayı sık sık kullanıyordum alıntı eklemek için. İlk incelemelerimi de o zamanlar yazmaya başladım tabii.

    Yaz boyunca kitap okuyup bu siteyi kullanıyordum ama bende artık değişimler oluyordu.
    Ki şaka bir yana 1,1.5 yıldan sonra ben çok büyük bir değişim geçirdim.

    Neyse, okullar açıldı işte ki ben 3. sınıf Bilgisayar Mühendisliği öğrencisiydim.
    Ama okulla aram hiç iyi değildi, dersleri sevmez olmuştum ki o aralar da kendimi iyice kitaplara kaptırmaya başladım.

    Kitapları çok çok okumaya başladığım için de buradaki beni takip edenler, sevenler ve benim sevdiklerim de artmaya başladı.
    Sonra ilk hediyemi aldım. Şaka yapmıyorum, ilk KİTAP HEDİYEMİ aldım.
    Buradan bi' arkadaş bana kitap hediye etmişti. Çok tuhaf değil mi ya sizce?
    hani hiç tanımadığınız, sizi hiç görmeyen birisi size kitap hediye ediyor.
    1. baskı kitap hem de 2 tane :)

    Sonra işte ben düşünmeye başladım. Üniversite okuyordum ama arkadaş çevremi sevmiyordum. Okuduğum kitaplardan da etkilenerek yaşadıkları hayatı çok boş buluyordum.

    Hani saçma sapan konular hakkında konuşmaları, sanattan konuşmamamaları edebiyattan konuşmamaları...

    Tabii bu arada, 1k'dan da belli bir arkadaş çevrem olmuştu. Bazı "kaliteli insanları" takip ediyor ve artık kendi okuma listemi oluşturabiliyordum.

    Sonra bir gün Bir Bilim Adamının Romanı'nı okudum.. Çok ama çok güzel bir kitaptı ya çok sevmiştim. Bilim Adamı olmaya heveslenmiştim. Çok çalışıp Türkiye'yi hatta dünyayı aydınlatacaktım.

    Tabii aynı duyguları herkes yaşamalı hatta bütün öğrenciler bu kitabı okumaya başlamalı dedim. Etkinlik yaptım onlarca insan katıldı. Hepsi okumak istiyordu!

    Sonra bir gün 1k Ankara (1K Ankara Okuma Grubu) adında bir şey duydum. Ankara'da kitap buluşması yapacaklarmış.
    Acaba nasıl olur ki ya dedim. Sonra da dedim ki kitap okuyan insandan zarar gelmez, bi' dene bakalım Ömer dedim ve gittim.

    Otobüsten inip koşa koşa buluşmaya girdim. Geç kalmıştım ve herkes bana bakıyordu. Tabii yoldan gelmiştim ve herkes şaşırmıştı.Konya'dan Ankara'ya sırf onlar için gelmiştim ve günübirlikti.

    Çok tuhaf şeyler olmaya başlıyordu. Mesela birisi "Ömer karnın açtır senin..." deyip bir şeyler yememi öneriyordu.
    Bir diğeri ara verelim diyordu.

    Ama en tuhaf olanı da hepsi çok ama çok sevimli ve samimiydi. Ve o güne kadar susan ben artık konuşma imkanı bulmuştum!
    İnsanlar beni dinliyordu, ya bakın bu gerçekten dünyadaki en güzel duygu.
    Birileri sizi dinliyor!

    Öyle durmadan konuşmak istiyordum artık ve sonra kitap seçimine geldik, tabii ben hemen anlatmaya başladım işte Bir Bilim Adamının Romanı şöyle güzel böyle iyi...

    Sonra o kitap okuma kitabı seçildi :)

    Ertesi ay tekrar gittim sonra tekrar ve tekrar...

    Konya'da da buluşma olacakmış.(1k Konya Okuma Grubu)
    Ona da katıldım.
    Hoca dediğimiz birisiyle tanıştım. O kadar olgun ve bilgili birisi olmasına rağmen bizleri dinliyordu.
    Sonra bi' abiyle tanıştım, birkaç kızla tanıştım bir tane çocukla tanıştım.
    Birkaç ufaklıkla tanıştım ki hala lisede okuyorlarmış. Babalar kendini bilir :D

    Ya çok güzel bir ortam vardı gerçekten.

    Hani ben üniversite okuyordum ve çevremde öyle bilgili ya da anladınız işte siz insanlar yoktu :D

    Ama ben buluşmalar sayesinde çok iyi insanlarla tanıştım ve hepsi abim oldu, ablam oldu, dostum oldu, kardeşim oldu...

    Ki hala gitmek istediğim bir buluşma var ki (1K İzmir Okuma Grubu) orada da tanışmak istediğim ve kendimi çok iyi bir yol gösterici olarak gördüğüm birisi de var o kendini bilir :D

    Peki şu anda ben ne yapıyorum?
    Her gün kitap okuyorum ve her gün yeni bir şey öğreniyorum.
    Hayatım her gün değişiyor ama her gün yeni ve güzel şeyler oluyor.
    1 yıl önce ben ilk defa hediye alırken artık (şaka yapmıyorum) her gün hediye kitap geliyor neredeyse.
    Hani kitaplığım hediye kitaplar doldu ki hepsini gururla orada tutuyorum ve zaman zaman bakıp hatırlıyorum :) (Kitap yollamak isteyenlere duyurulur :D )

    Sonra mesela insanlara artık bir şeyler katmak istiyorum, hani ne öğrendiysem başkaları da öğrensin diyorum.
    Youtube kanalı açtım mesela insanlar benim bildiklerimi öğrensin, güzel olan kitapları okusun diye ki inanamadığım bir şekilde 267 KİŞİ OLDUK! 267 ya :)
    (https://www.youtube.com/...w?view_as=subscriber)


    Sonra kitap okuyup onlara inceleme yaptım hep. Sevdiğim kitapları defalarca ve defalarca paylaştım ki insanlar da güzel kitapları okusun sevsin diye...

    Bir sürü abim oldu ablam oldu kardeşim ve dostum oldu. Hepsi çok güzel insanlar ve hepsiyle de her gün oturup konuşmak hasret gidermek istiyorum.

    Peki Ömer,bu kadar şeyi neden yazdın?
    Neden mi yazdım? İçimdekileri dökmek için yazdım...
    İnsan sevdiklerine onları sevdiğini söyleyemez, utanır.
    Burada da bu iletiyi okuyanlar da zaten kendilerini göreceklerdir "aa bu benim!" diyeceklerdir.

    İşte o kişilere ve hepinize sesleniyorum.
    HEPİNİZİ ÇOK SEVİYORUM!

    Herkesin ismini tek tek yazmak istemedim, çünkü eğer 1 kişiyi bile yazmazsam, ya da yazamazsam o çok üzülürdü.
    Herkes kendini biliyor zaten :)

    Neyse çok uzattım, içimden gelenler buydu...


    Son olarak, bence 1k bir site değildir. Bilgili,kültürlü, sevecen insanların olduğu bir dostluk ortamıdır.
    Herkese iyi okumalar dilerim :)
  • 268 syf.
    ·1 günde·9/10
    - Böyle bir şaheser hakkında ne inceleme ne de yorumda bulunmak haddime bile değil ama içimden geçenleri belirtmek istedim..

    Nihat: "Ne istediğini bilsen canın sıkılmaz!" dedi.
    Ömer, yalvarır gibi cevap verdi: "Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım..."
    Nihat güldü: "Gördün mü? Derhal sapıtıyorsun. Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır..

    - İçimizdeki Şeytan'ı nasıl incelemeye başlar ki insan? Yazarın bu kalemi, büyüleyici kelimeleri ve duygular arasında geçişindeki pürüzsüzlüğü karşısında çok fazla kelime var söyleyebileceğim ama resmen hepsi içimde gelgit oluşturuyor. Hangisini seçeceğim konusunda kararsızlıklar yaşıyorum. Sanırım şu ana kadarki en zor incelemem bu olacak.

    - Ömer, Macide, Emine Teyze, Galip Amca, Semiha, Bedri, Nihat ve diğerleri..
    Bu karakterleri yazar kitabın içinden alıp bizim mahallemize yerleştirmemiş bence, her okuduğumuz karakteri özümseyeceğimiz kelimelerle bizim içlerimize yerleştirmiş..
    Her karakterde içimizdeki şeytana ait izlere rastlıyoruz o yüzden aslında her karakter biraz da bizi anlatıyor diyebilirim.

    - Ömer.. Seni ilk tanıdığım andan itibaren içindekilerin çok farklı olduğunu hissetmiştim. Vapurda Nihat'a ''Şu anda ömrümün en ehemmiyetli dakikalarını yaşıyorum.'' dediğin andan ve sonrasından itibaren izah etmeye çalıştığın o duygu yoğunluğundan başlayarak en son sayfaya kadar hep senin yanındaydım. Daha güzel şeyleri nasıl yaşayabilirdin diye merak ediyorum ama bunun imkanı olmadığını ikimiz de bu kitabı okuyan herkeste gayet iyi biliyordu. Seni düşününce aklıma gelen ilk şey Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar kitabındaki ''Hikmet Benol'' karakteri oldu. Hisleriniz, kafanızın içindeki cümleler, hareketlerin.. Hepsi ama hepsi neredeyse onunla benzer. Kesinlikle bir kan bağınız olmalı. O da yoksa can bağınız var ve hislerinizle birbirinize bağlı olduğunuza eminim diyebilirim..

    - Macide.. O kadar saf ve temiz duygular içinde hiç beklemediği anda vuruluyor. Öyle kelime salvoları var ki vurulmazsa ayıp olurdu zaten. Öyle güzel cümlelerin ve duyguların var ki, insanların hayatı yaşadığı duygular kadar güzel olsa diye düşünüyoruz ama olmuyor maalesef. Öyle kırılma noktaları oluyor ki insan kendinden de, ne kadar büyük olursa olsun duygularından da vazgeçebiliyor. Bu sanki kaderin bize kurduğu bir paradoks gibi. Mektubunda anlattıkları eminim hepimizin içine dokunan ve kabullenemediğimiz, hayatımızı esir eden gerçeklerle dolu.

    - Bedri.. Tekrar karşılaşmak istediğim karakter.. Şaşırmadım doğrusu. Yazarın duygularını en belirgin şekilde hissettiğim karakter sendin. Patlamalarında çok şey gizli. Çok şey biriktirmiş ve bunların açığa çıkmasını dört gözle bekledim. Ne kadar berrak bir şekilde anlatıyordun içimize dokunacak şeyleri. En etkileyici şeylerdi belki senin kelimelerin. Az ama öz.

    - Bahsetmek istediğim temel karakterler bunlar, diğerleri hakkında da söylenecek çok şey var ama onları ve kitap hakkındaki düşüncelerimi şimdi genel olarak anlatmak istiyorum.

    - Bu kitabı okumaya başladığımda başta duygusal şeylerin anlatıldığı, aşık genç, mahallenin güzel kızı gibi şeylerden bahsetmeye devam edip sonunun da duygusal bir birleşmeyle ve mutlulukla sonlanacağı izlenimine kapılıyorsunuz. Kapılmayın. Savrulacaksınız çünkü. Duygu denizi sizi içine alıp sağa sola savuracak. Duygular ön planda. Karşılıklı olarak veya sadece akıldan geçen düşsel duygular..Duygusal ve derin psikolojik tahlilleri ile ''Stefan Zweig'' i anımsattı bana yazar. O anın duygusunu harika bir şekilde içimize işletecek kelimeleri seçmek için özenli bir çalışma halinde olması gerekli(diye düşündüm). Söz konusu Sabahattin Ali olunca hiçte şaşılacak bir şey değil ama..

    - Kitabın içinde birden fazla kitap gizli ve hepsini okumuş gibiydim resmen. İnsanın içindeki şeytanın başına ne gibi belalar açabileceği(bütün karakterler açısından), nasıl bizi uçurumların kenarına getirip, itip itmemek konusunda kararsız kalıp hislerimizin bizimle dalga geçtiği, avucuna alıp oynattığı bir kitap oldu. En aydınından en cahiline, en fakirinden en zenginine nasıl içimizdeki insafın da(bizi kötülüğe sürüklediği) kötülüğün de belirli şartlar oluştuğunda açığa çıkabileceğini gördük. Benim kitap hakkındaki görüşüm ''Aslında hepimiz içimizde bir şeytanla yaşıyoruz ve ortaya çıkarmak için uygun anı bekliyoruz...''

    - Fark ettiğim bir şey daha, bu kitapta aslında yazarın hayatının da çok büyük kesitleri var. Yaşadığı dönemdeki kendi sıkıntılarını esere, karakterlerin diliyle anlatmış. Çok ince bir dil kullanarak. Bedri'nin söyledikleri aslında hem okul müdürü hem de o anki yaşadıklarını açıklıyordu bizlere. Müdüre söyleyemediği şeylerin çoğu ve o an içinde tuttukları, sonradan söylediği her şey yazarın kendi sitemiydi aslında. ''Öyle sayfalar okuyorsunuz ki bir cümle gibi geliyor, ve öyle cümleler var ki, sayfalarca yazılsa anlatılamayacak gibi...''

    - Kitabın bana göre en can alıcı cümleleri ve anlatmak istediklerinin özeti..

    ''Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz. "

    - Sabredip okuyanlara teşekkür ederim.

    Bonus: https://i.hizliresim.com/mMqM3Y.jpg

    - Bu kitabı okumama vesile olan arkadaş grubuna çok teşekkür ederim. Onlar öyle güzel insanlar ki, birbirlerini sevmelerine ve sıcaklıklarını hissettirmelerine ne mesafeler ne zaman ne de başka şeyler engel olabiliyor. Hepsi birer karınca gibi resmen. Kendilerinden çok daha fazlasına gücü yeten ve bir araya geldiklerinde koloni oluşturacak kadar güçlü ve birbirine sımsıkı bağlı bir arkadaş grubu. Gülüşündeki samimiyet, duygusal derinlik, kararsızlık ve yaşadıkları zorluklar, birbirlerine umut oluşları ve ellerinin, yüreklerinin kenetlenip birbirini hiç bırakmayışları resmen bana bu dünyada hala güzel şeylerin barındığına ve yeşereceğine dair umut veriyor. Beni de aranıza katıp bu güzel kitabı okumamı sağladığınız için hepinize tek tek teşekkür ederim.
  • 208 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Son zamanlara okuduğum en etkileyici kitap olduğunu söylersem, kesinlikle abartmış olmam. Kitabın türü korku değil; korkuyorsunuz. Kitabın türü dram değil; ağlıyorsunuz. Kitabı okuduğum an etkilendim ama bundan daha fazlası olacak. Hepsi birbirinden farklı olan her bir kitabı elime aldığımda aklıma bu hikâye tekrar tekrar gelecek ve yine ürpereceğim. Üstelik bu hissin bana özgü olduğunu hiç sanmıyorum. Her kim kitaplara değer veriyorsa, bu cümlelerimin altına imzasını atacaktır. Evvela kitabın adını açıklayayım. Fahrenheit 451 nedir? - “Kitap kâğıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir." İşte şimdi ilginizi çekmeye başladı öyle değil mi?

    Yaptığım araştırmalara göre, kitabın yayınlandığı yıl: 1952. Hikâyeye konu olan yıl ise: ikibinçok! Günümüzden daha ileri bir tarih üzerinden yazılmış. O yıllarda bu kitap “Bilim-Kurgu” türünde basılmış. Bilirsiniz ki bu tabir özetle, geçmişin ya da geleceğin o günün olası olmayan teknoloji ve bilim şartları gereğince kurgulanması halidir. İtiraf etmeliyim ki, bu kitabı 1952 yılında okusaydım, saçma bulabilirdim. Fakat 2018 yılında okudum. İşte türü korku olmayan bir kitaptan bu kadar korkmama neden olan şey tam da budur. Ve eminim ki; 2019’da okuyan biri benden daha çok korkacak. 2020’de okuyan ondan da fazla... Ve belki de 2021’de kimse bu kitabı okuyamayacak. İşte bu en korkuncu olacak.

    Yanmayan evlerin, kapsüllerin, mekanik tazıların, adına böcek denilen son sürat araçların ve itfaiyecilerin hala görev yaptıkları bir zaman yolculuğuna çıkın. -Neyse ki 1952’ye oranla bizim yolumuz oldukça kısa. Günümüz teknolojisi ile hayal etmek daha kolay olacak.- Fakat aklınıza bir konu takıldı öyle değil mi? Mademki yanmayan evler var, o halde itfaiyeciler neden var? Hemen söyleyeyim. Bu hikâyede itfaiyeciler yangın söndürmek için değil, yangın çıkartmak için var. Devletin bir kolu olan itfaiyeciler, toplumun huzuru ve mutluluğu için gece-gündüz çalışıyorlar. Gece-gündüz demeden ülkede ellerine geçen tüm kitapları yakıyorlar! Evet, yanlış okumadınız. İtfaiyeciler, kitap yakmak için var.

    İtfaiyeciler asla kötü insanlar değiller. Sakın böyle bir önyargıda bulunmayınız. İnsanlık için, vatandaş için, halk için alevlerle dans eden vatansever nefer onlar. Kişiler şiir okuyup üzülerek intihara kalkışmasınlar diye… Roman okuyup hayal güçlerini kullanmasınlar diye… Deneme okuyup düşünmek zorunda kalmasınlar diye… Bilgi kitapları okuyup, gereksiz bilgilerle kendilerini yıpratmasınlar diye… Azıcık aş, ağrısız baş olsun diye… Kafalarına hiçbir şey takılmasın ve eğlenceye daha fazla vakit ayırabilsinler, böylece hep mutlu olsunlar diye... Ülkede savaş olsa dahi, üzülmesinler, yokmuş gibi davranabilsinler, huzurları asla kaçmasın diye… Tüm iyi niyetleriyle görevlerini yapan her biri vatansever, milliyetçi birer kahraman asker onlar.

    Distopik bir kurgu olduğunu düşünüyorsunuz öyle değil mi? Kesinlikle öyle. Ama detayları ayrımsamakta yarar var. İlk etapta yukardaki cümleleri okuduğunuzda aklınıza baskıcı, otoriter/ totaliter bir devlet sistemi geliyor. Ve ister-istemez insan korkmaya başlıyor. Kitabı okurken de aynı böyle oluyorsunuz. Fakat ben yazımın en başında sadece korkudan değil başka bir türden daha bahsetmiştim. Neydi o? Dram mı? Elbette dram! Kitabı okudukça, eğer korkuyu iliklerinize kadar hissedebilmişseniz, bu durumun “devlet baskısı” değil, “halk arzusu” olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Ve o hissettiğiniz korku bu görüyle beraber yerini drama bırakıyor. Sonunda kendinizi çaresiz ve gözü-yaşlı yakalıyorsunuz. Teşbih etmek gerekirse; kundaktaki bebeğini bırakıp gitmek zorunda kalan bir anne/baba olmaktan korkarken, ölüm döşeğinde olan bebeği karşısındaki çaresiz anne/baba oluyorsunuz. Bu kitabı okuduktan sonra istemsizce kitaplığınıza uzun süre uzaktan bakarak duygusallaşıyorsunuz.

    Abartıyor muyum? Öyle mi? Gerçekten mi? İnsanlığın yüzde kaçı kitap okumak için vakit ayırıyor? Soruyu yanıtlamadan evvel doğru okuduğunuzdan emin olunuz. Boş vakitlerinde kitap okuyanları sormuyorum. Kitap okumak için vakit ayıranları soruyorum. “Kitap okumak” birçok insan için “boş vakitler” takısıyla kullanılan bir eylem değil mi? O zaman şuna bir bakalım:

    “Nihayetinde film izlemek, kitap okumaktan daha kısa sürüyor. Eğer güzel bir eserse, biraz beklerim. Nasıl olsa filmi çekilir, ben de izlerim. Böylece kitabı öğrenmiş olurum. Ya da okuyan biri onun özetini çıkarır. Ben de özeti okurum. Böylece kitap hakkında şurada burada sohbet ederken konuşarak entelektüelliğimi ortaya koyabilirim. Hem belki teknoloji biraz daha ilerler ve özetin de özeti çıkar. Sonunda kocaman bir ansiklopedi 20 kelimeye sığar. Ben de o 20 kelimeyle bilge bilge gezerim. Üstelik bir sürü vakit yanıma kâr kalır ve ben kalan vaktimde gönlümce eğlenirim.“ Nasıl plan?

    Yarın devlet kitap yasağı çıkarsa, kaçımız devleti baskıcı, otoriter/ totaliter olarak suçlayabilecek yüze sahibiz? Gücü de boş verelim. Ben yüzü soruyorum yüzü. Bu kitabı okuduğunuzda, itfaiyecilerin yaktığı kitaplar sizi korkutuyor. Halkın yaşam biçimi ise ağlatıyor. Ve korkuyla dramdan sonra işin içine son olarak üçüncü tür giriyor. Trajedi! Trajedi ne biliyor musunuz? Tüm bunlara rağmen halk sadece mutlu! İşte bu noktada trajedi başlıyor. Sonra ne mi oluyor? Okuyun ve görün.

    Herkesin vakit çok geç olmadan bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Bir gün evde yalnız başımayken 110’u aramam gerekirse, hangi mobilyaya sarılacağımı ve o mobilyanın içinde neler olduğunu artık sadece ben değil, siz de biliyorsunuz.

    Bu kitap: Hepimizin yemesi gereken bir tokat!
  • 355 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...ldurmek-gunahtr.html

    Bülbülü öldürmek günahtır. Çünkü bülbül yaratılışından ötürü bülbüldür, kendisini bülbül olarak seçemez. Onun ızdırari kaderinde zaten bülbül olmak vardır ve bundan dolayı da suçlu olarak gösterilmemelidir.

    Çocukların Boo Radley'in evine dokunmayı bile çok zor bir şeymiş gibi görmeleri, öğretmenlerinden itibaren başlayan bir Kuzey-Güney, laik-muhafazakar, gezici-çomar vs. küçümsemeleri ve insanları sınıflandırmaları, yok Cunningham'lar şöyle yok Ewell'lar böyle diye insanların sınıf sınıf ayrılmaları, onların kilisesi beyaz bizim kilisemiz siyah gibi dinde bile ayrımcılığa uğramaları, Atticus Finch'in kendi ailesini yükseklere koyma egosu, elbise konusunda ve kız olma konuları gibi konularda mahalle baskıları gibi konular bir çocuğun gözünden anlatıldığı için bu kitabı değerli bir hale getirmekte.

    Edebi olarak değerlendirecek olursak kitabın dili epey sade fakat vermek istediği mesaj güçlü. Öyle Debbie Macomber, Sarah Jio gibi aşk öyküleri ya da ciltlerinde kocaman yazılar yazan klonlaşmış polisiye kitaplarını unutabilirsiniz. Amerika'nın Maycomb adlı küçücük bir mahallesindesiniz. Hayatınızda o mahalleden dışarı çıkmamışsınız ve size "Beyaz kızarsa zenci ölür" diyen insanların zihniyetiyle aynı yerde yaşıyorsunuz.

    İşte tam da bu sebeple bu romanın örneklerini bizim ülkemizde de görmek mümkün. Birbirimizi ötekileştiriyoruz. Bir Türk olarak zenci de doğabilirdik fakat Allah bize böyle olmayı uygun gördü. Fakat şimdi de ülkemizde laik-muhafazakar, Atatürkçü-sağcı, ateist-teist-deist, iktidar-muhalefet gibi çok sayıda ötekileştirmeler görüyoruz. Onun için bu kitabı aslında ülkemizle de çok bağdaştırdım. Bu bakımdan Scout kızımızın da romanda dediği gibi bizim ülke için demiş olduğu bir şey var aslında : "Bak ama, Jem, bana kalırsa tek bir tür insan var, insanların hepsi insan."

    Bu romanda hayata Tom Robinson olarak gelmiş olmayı düşünmelisiniz. Öyle bir ailede, öyle bir baskıda, hiçbir zaman sizin haklı olmayacağınız gibi görüşler içinde büyüdüğünüzü düşünmelisiniz. Bunun örneklerini şu anki zamanımızda Amerika'da görüyoruz. Artık polisler siyahilerin yollarda bir şey yapmadıklarını görseler bile çekip vuruyorlar adamı. İstedikleri kadar siyahiler buna tepki koysun, beyaz kızarsa zenci ölüyor romanın da dediği gibi.

    Ayrıca kitabın 309. sayfasında Bayan Gates'in rol aldığı bir paragraf var : "Burada biz insanlara zulmetmeyiz. Zulüm önyargılı insanlardan kaynaklanır. Ön-yar-gı." Kitabın sadece bu cümleleri bile o kadar mükemmel ve yerinde bir Amerikan kültürü eleştirisidir ki Harper Lee ironik bir dille o mahallede yaşayan insanların önyargısını kendi dedikleriyle çeliştirmeyi başarmış resmen.

    Hiç kimsenin dil, din, ırk, renk, milliyet gibi konularda ayrılmaması gerektiğini bir çocuğun gözünden harika bir şekilde anlatmayı başarmış kitaptır.

    Kırdığım 2 puan ise kitabın başlarında olan sıkıcılıktan dolayı ve Radleyler'in esas mesajla pek bağlantısının bulunmamasından dolayıdır.
  • Arkadaşlar, sitede en çok paylaşılan sahte alıntıları Kağan Bilge ile bu iletide topladık. Sitedeki bilgi kirliliğini temizlemek için bu alıntılara rastlarsanız lütfen şikayet ediniz. Ve lütfen okumadığınız, kitaplarda kendi gözlerinizle görmediğiniz alıntıları eklemeyiniz. Bu sözlerin mal edildiği kişilere ve sözlerin asıl sahiplerinin emeklerine saygı duyulması adına, her edebiyata,kitaplara değer veren okurun buna dikkat edeceğini umuyorum.Sizler de sitede ya da başka sayfalarda gördüğünüz sahte alıntıları bu ileti altına yazarsanız, iletiye eklerim.Böylece 3 alıntıları denetlerken sağlam bir arşivimiz olur. Şimdiden hassasiyetiniz için teşekkür ederim.

    Oğuz Atay ADIYLA PAYLAŞILAN SAHTE ALINTILAR :

    *Gözden ırak, gönülden de ırak olur mu efendimiz?
    -Hayır Olric. Yüreğinde bir yer açıp oraya oturttuğun her kimse, seninle birlikte gider her yere.

    *Saat kaç Olric?
    Onunla bir ömür olmaya az var efendimiz.

    *Biliyor musun Olric
    + Neyi efendimiz?
    – Onunla ne zaman lades oynasak hep o kazandı.
    + Neden efendimiz?
    – Kalbimdeyken nasıl aklımda derdim?

    *Geçer "mi Olric?
    Geç "miş aslında geçmez "miş Efendim;
    Hep bir köşede yerinden çıkmak için geceyi beklermiş.

    *Neden sadece bir hayal ürünüsün Olric?
    - Siz gerçeksiniz de ne oluyor efendimiz.

    *Ben vedaları sevmem albayım.
    Hiç gitmesin insanlar.
    Hele gelmemek üzere giderlerse, çok üzülürüm albayım, dayanamam.

    *Geldi mi peki beklediğin Olric?
    -Beklenenler hiç gelmez efendimiz.

    * Ne çok şey biliyor bu insanlar Olric?
    Herkes işine geleni biliyor Efendimiz.

    *Elimde değil Olric !
    - Ne efendimiz ?
    - Elleri Olric , elleri.

    *Ne zoruma gidiyor biliyor musun Olric? O’na yazdıklarımı o’ndan başka herkes okuyor.

    *Gönlüm geniş ama odalara yerleşecek insan yok!

    *Kim o Olric?
    - Kapıcı, efendimiz.
    - Ne istiyor Olric?
    - Çöp var mı diye soruyor efendimiz.
    -Bi'tap bedenimden ala çöp mü olur Olric? Söyle taşıyabiliyorsa beni alsın Olric.
    - Olur mu efendimiz,çileyle yoğrulmuş ömrün ederi bu olamaz efendimiz.
    - Ya ne Olric. Bunca şeyden sonra göğsümüze nişan takacak değiller ya.
    - Ama efendimiz…
    -Kapat kapıyı Olric üşüyorum.

    *Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım.

    *Yalnızlığı çok seversek, bir gün o da çekip gider mi?

    *Susalım mı Olric ?
    -Konuşsanız ne değişecek Efendim ..
    -Hiç birşey Olric ...
    -Susalım birkez daha Efendim

    *Bazılarımız şiirlere,şarkılara,filmlere,kitaplara tutunuyor.
    Sanırım artık insan,tutunamıyor insana.

    *Herkes geçer diyor. Geçer mi Efendim ?
    - Herkes ne bilir acımı Olric ? Her gün biraz daha acır sonra, biraz daha ve biraz daha. Ama en sonunda ne olur biliyor musun Olric? Geçmez evet geçmez. Geçti sanırsın ama, geçmez.

    *Sen acıyı biriktirmeyi seversin Olric. Sen biriktirmeyi seversin.Hadi devam et şimdi. kuru yaprakları,deniz taşlarını, gözyaşını,sorulamamış soruları,senden kalan sesleri. yaşanamamış paylaşılmışlıkları. birlikte harcamak üzere kalbinde biriktirilmiş zamanları ve hüznü. ve özlemi biriktirmeye.

    *Çok şey vardı anlatılacak.

    "O yüzden sustum.

    Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı.
    Sen duydun mu sustuklarımı?

    *Gözlerim onu arıyor Olric
    -Gözlerinizde zaten o var efendimiz
    -Ama elimi atıyorum ve bulamıyorum Olric
    -Yanaklarınıza doğru süzülmüştür efendimiz
    -Yanaklarıma Olric
    -Yanaklarınıza efendimiz

    *Sus Olric düşünüyorum."
    - Düşünmek ne haddinize efendim.
    - Descartes düşündükçe var oluyor.
    - O düşündükçe var olur, siz yok olursunuz Efendimiz.

    *Ben ölünce beni onun gamzesine gömün olric.
    -Siz öldükten sonra gülecekse, külleriniz okyanusa daha çok yakışır efendimiz.

    *Yağmur yağıyor Olric. Islanıyor etraf. Ağlasak kimse anlamaz değil mi?
    - Anlamaz Efendimiz...
    - Tut ki güneş açtı... Papatyalardan taç yapar mı saçlarımıza?
    - Bilinmez Efendimiz...
    - Yıldız kaydığında diler mi bizimle olmayı?
    - Sanmam Efendimiz...
    - Ben de sanmam...
    - Gidelim Olric...
    - Gidelim Efendimiz

    *Sevelim mi Olric?...
    - Sevmek nedir Efendimiz?
    - Sevmek vazgeçmektir Olric...
    - Vazgeçtiyseniz sevelim Efendimiz

    *Daha kaç kez ıskalayacağız hayatı Olric?
    - Oklarımız bitene kadar Efendimiz.

    *Keşke nedir olric?
    -Hatalarımız efendimiz.
    -Çok mu hata yaptık olric?
    -Keşke diyecek kadar efendimiz.

    *Hani yarınlar güzel olurmuş diyorlardı Olric, bu yaşadığımız gün de dünün yarını değil mi?
    - Kandırıyorlar efendim, kandırıyorlar.

    *İyi geçinmek, iki kişinin kusursuz olmasıyla değil, birbirlerinin kusurlarını hoş görmesiyle olur.

    *İki kadına adamak istiyorum hayatımı. Biri “erkeğim” desin bana, diğeri sadece baba.


    Cemal Süreya ADIYLA PAYLAŞILAN SAHTE ALINTILAR:

    *Sonra gülüşün geldi aklıma ve içimden dedim ki; yine gelsen yine severim seni.

    *Uğraşamam dünümle ve dünümdekilerle.
    Ben yarına bakarım yanımdakilerle.

    *Bir kadını ortadan ikiye böl. Yarısı annedir, yarısı çocuk. Yarısı sevgili, yarısı aşk.Duyanlar bunu bilmez, görenler anlamaz bunu! Yarısı rivayettir, yarısı gece.

    *Mutlu uyumak lazım azizim.. Madem uyku yarı ölüm halidir, O halde mutlu ölmek lazım; Her gece.

    *Cevap veriyorum "zamanla her şey geçer"diyen akıllara;"geçen tek şey zamandır."
    Anlayan,anlatsın anlamayanlara.

    *Güzel hayat isteyen,
    Güzel insanlar biriktirsin.

    *Elimde olsa bir yasa çıkartırdım;sevgiler ertelenmeden,geciktirilmeden söylenecektir

    *Senin çelme taktığın yerden başlıyorum hayata.
    Varsın yara içinde kalsın dizlerim,
    Yüreğim kadar

    Sabahattin Ali ADIYLA PAYLAŞILAN SAHTE ALINTILAR:

    *Zaten yalnızlığımın sebebi, kitaplardaki kahramanları semtimde bulamayışım değil miydi?

    *Sana ihtiyacım yok ki benim! İnsan yalnız da mutsuz olabilir çünkü

    *Ve çok geçten daha kötüsü yoktur hayatta.

    *Benim annem türkü bilmez. Ayıp değil ki. Çığlık bilir, Ağıt bilir.

    *Seninle şöyle bir oturup konuşamadık. Birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz farkında mısın? (İkinci cümle uydurmadır.)

    *Sonra çıkıyorsun dışarı, bakıyorsun güneş hala tepede… Yıllardır kurduğun cümleyi bilmem kaçıncı kez kuruyorsun: “Napalım, kısmet değilmiş.

    *Bir kere avuç içini öptüğün insana bir daha düşman olamazsın. Oluyorsan o senin ayıbındır.

    *Hiçbir acı baki değildir. Üflersin geçer. Bazılarına daha çok üflemen gerekir, hepsi bu.

    *Şimdi özlediğim yerden uzanayım sana, sustuğum şiirden sarılayım boynuna. Tam da şimdi; unuttuğum şarkıdan öpeyim seni.

    *Bitmiyor, sadece bazen belki güneşli bir günde veya kalabalık bir gecede geçtiğini sanıyorsun ama geçmiyor esasında. Alışıyorsun zamanla. Asla bitmiyor.

    *Gözlerimden öptü, Ellerimden öptü, ellerimden. Avuç içlerimden öptü. Unutabilir misin şimdi? Ben ölsem, unutamam.

    Turgut Uyar ADIYLA PAYLAŞILAN SAHTE ALINTILAR :

    *Yalnızlığına iyi bak, sahip çık. Kaç kişinin emeği var onda kim bilir?

    *Kadınları mutlu etmenin 20 yolu diye bir gereksiz haber çıkıyor. Tek maddede açıklıyorum: Dürüst olun, yeter.

    *Keşke bir şiir okumuş,
    Bir kedi sevmiş olsaydınız!
    Belki bu kadar kirletmezdiniz birbirinizi.

    *Palyaço
    Bitmedi, yazacağım daha
    yazmazsam ağlayacağım çünkü
    alçakça olacak biraz
    hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik
    her sokakta biraz daha eksilirdik
    bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
    bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
    "duyamadım", derdim, "tekrar et"
    sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
    sokaklar daha bir puslu
    palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
    ve ben daha bir alçak olurdum
    ağlardım biraz.

    Ah Muhsin Ünlü ADIYLA PAYLAŞILAN SAHTE ALINTILAR :

    *Kaç lisan bilirsen bil,
    terk edilmeyi yüreğine tercüme edemeyeceksin.

    Nazım Hikmet Ran ADIYLA PAYLAŞILAN SAHTE ALINTILAR :

    *Benim kelime hazinem çok geniştir, derdim. Senin bir kelimene yetemedim;
    Git, ne demekti sevgilim ?

    *Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
    Ne kötüdür an kadar yakın,
    bir asır kadar uzak olması.
    Ve bilir misin ?
    Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması...
    "Ben" deyip susması, "Sen" deyip ağlamaklı kalması.

    *Değmiyor bazen uğruna yorulduklarımız.

    *Yalnızlık insana çok şey öğretirmiş.
    Ama sen gitme, ben cahil kalayım.

    *Kaldı işte; Çayımız bardakta..
    Çocukluğumuz sokaklarda..
    Mutluluğumuz kursağımızda..
    Sevdiklerimiz uzaklarda..
    Gülüşlerimiz fotoğraflarda.

    *Şehrime gel sevgili.
    Yarın çık gel.
    Bırak her şeyi, bir bekleyenim var de gel.
    Gel ki bu şehir adımlarınla anlamlansın.
    Gel ki bu şehir nefretim olmaktan çıksın.
    Gel ki nefes alayım.
    Gel.

    *Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
    Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karşılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıkların la yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.
    Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksın dır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın. Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.
    Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor. Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası....
    Sen yüreğinin sesini dinleyenlerden sin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yaşadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...
    Hayatı ıskalamaya lüksün yok senin.

    Necip Fazıl Kısakürek ADIYLA PAYLAŞILAN SAHTE ALINTILAR :

    *Ayağın taşa takıldığında "Allah kahretsin" bile deme, dua et ki; taşa takılan bir ayağın var.

    *Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, perdesiz ev de ya satılıktır, ya kiralık.

    *Kurban olduğum Allaha bile günde beş vakit ulaşabiliyorken, kendini ulaşılmaz sananlara selam olsun!

    *Armut deyip geçmeyin, onun ilk hecesi çoğu kişide yoktur.

    *Herşeyin ilacı ZAMAN diyenler,birde bu kelimeyi tersten okumayı deneseler.

    *Benim ayağımın altı da müsait başımın üstü de.. Nerde duracağını kendin belirle.

    Özdemir Asaf ADIYLA PAYLAŞILAN SAHTE ALINTILAR :

    *Ben utangaç bir kalbi taşırım geceden.
    Ben sana âşık olduğumu,
    Ölsem söyleyemem.

    *Bana surat asma hayat
    Misafirim sonuçta,
    Kalkar giderim.

    *Ah sana bir sarılsam şimdi, kırılsa yalnızlığımın kemikleri.

    *Benimle ömür geçer mi ki' dedim. 'Senle geçirmeye ömür yeter mi?' dedi. İşte bu bana bir ömür yetti.

    *İnsanlar insanların içinde 'insan'lara hasret yaşarlar.

    *Ben sana hep üşüyordum
    Çünkü kıştım..
    İnkar etmiyorum da bunu
    Seni sevmek gibi
    Büyük işlere kalkıştım.

    *Baharda kışı,
    Kışın da baharı özler insan.
    Ne uzaksa onu özler...
    Kavuşmak şart mı? Boşver!
    Bazı şeyler yokken güzel.

    *En sevdiğim mevsime geldik. Yapraklar sararacak gök gürültülü yağmurlar yağacak. Sonbahar hüzündür. Hüzün ise ben demektir.

    *Bunca vefasızlıktan sonra, bazılarının ederi kalmadı artık gönlümde; kaç'a deseler, hiç'e sayarım.

    *Ben kattım sana biraz
    öyle sevdim seni.Çünkü sen de bensiz o kadar güzel değilsin hani.

    *Yemin ederim kokundan anlamıştım, benim için herhangi biri olmayacağını.

    *Sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor.

    *Eskisi kadar özlemiyorum seni,
    Ve ağlamıyorum olduk olmadık zamanlar da..
    Adının geçtiği cümlelerde, gözlerim dolmuyor..
    Yokluğunun takvimini tutmuyorum artık.
    Biraz yorgunum.
    Biraz kırgın.
    Biraz da kirletti sensizlik beni!
    Nasıl iyi olunur henüz öğrenemedim ama
    "İyiyimler" yamaladım dilime.
    Tedirginim aslında, seni unutuyor olmak,
    Hafızamı milyon kez zorlamama rağmen yüzünü hatırlayamamak korkutuyor beni.
    Gel diye beklemiyorum artık,
    Hatta istemiyorum gelmeni.Nasıl olduğun konusunda ufacık bir merak yok içimde.Arasıra geliyorsun aklıma, banane diyorum,
    Benim derdim yeter bana banane!
    Alıştım mı yokluğuna?
    Vaz mı geçiyorum, varlığından?
    Tedirginim aslında,
    Ya başkasını seversem?
    İnan o zaman seni hayatım boyunca affetmem.
  • 368 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    “Meclisteki bireyler açıkça kitapları yakmanın işe yaramadığını, yazarların yakılması gerektiğini söyledi.”

    Jean-Jacques Rousseau

    *
    Yazının icadından; Kil tabletlere, Kil tabletlerden; Rulo Papiruslara, Kodekslere, İpek Yazmalara, Kitaplara… Dünden, bugüne ve yarına... Ateşin çemberinden, kitabın tarihine bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk pek iç açıcı olmayacak.

    Kitabın tarihi ile ilgili bilgilerim, bu kitapla beraber alt üst oldu. Bildiğim her şeyi bir kenara bıraktım, bilmediğim ne varsa hafızama almaya çalıştım. Bilmediğim şeylerin çok olduğunu anlayınca, yavaş yavaş okumaya ve not almaya başladım. İncelemenin yarısını kitap bitmeden önce yazmaya başladım. Okumanızı tavsiye edeceğim ama, canınız yanacak şimdiden uyarayım(!)

    *

    Kitapların yok olma nedenlerini William Blades şu şekilde sıralamış; “ATEŞ, su, gaz, ısı, toz, ihmal, bilgisizlik, kötülük, koleksiyoncular, kitapçılar, kitap kurtları, böcekler, çocuklar ve hizmetçiler.”

    Baze’in araştırmasına göre kitapların %60’lık bir oranı hesaplanarak, yani bilerek yok edilmiştir. Çoğunluğu yakılarak. Geri kalan %40’ın içinde ise, yangınlar, kasırgalar, seller, depremler, tsunamiler, hortumlar, muson yağmurları var. Geçmişte kil tabletlere yazılırdı, en kolayı su baş düşmanıydı. Kağıt üzerine yazılmaya başlandığında ise; baş düşmanı bağnazlık ve yardımcısı ATEŞ’ti. Sadece kitap yakmadılar, fikirleri yaktılar, geçmişi yaktılar, yaşam biçimlerini yaktılar, yetmedi İNSANLARI yaktılar, kazıklara oturttular, çarmıha gerdiler, bir direğe bağlayıp taş yağmuruna tuttular, dine küfür saydılar; kafir ilan ettiler, engizisyon birlikleri ve mahkemeleri kurdular insanlığa ve dünyaya korku saldılar.

    Kitabın geçmişi, aynı zamanda insanlığında geçmişidir.

    *

    Tarihte gerçekleşmiş olan gerçekliğe, ironi ile yaklaşalım…

    Kur'an mı, YAK GİTSİN!
    İncil mi, YAK GİTSİN!
    Tevrat mı, YAK GİTSİN!
    Bütün Dini kitapları YAK GİTSİN!

    Hepsini yakmışlar, yok etmişler. Mağaralara saklamışlar, buldurmuşlar yakmışlar. Toprağa gömmüşler, onları da bulmuşlar. El yazması olanları ayırmamışlar, ateşe atmışlar. Çoğaltılması yasaklanmış, karşı çıkanları yakmışlar. Kitapları yakacakları için, ezberlemişler. Kitaplar yandıkça ezberlerinde olanı yazmışlar. Bu bize şu soruyu en başından sorduruyor, geçmişten gelen metinler, gerçekten ilk yazılı olan hali ile karşımızda mıdır? Cevabı incelemeyi okudukça, kendiniz vereceksiniz buna eminim.

    Kil tabletler, YAK GİTSİN!
    Kodeksleri, YAK GİTSİN!
    Metinleri, YAK GİTSİN!,
    Kitapları, YAK GİTSİN!
    Mürekkebi, YAK GİTSİN!
    Matbaayı, YAK GİTSİN!
    Yayınevlerini, YAK GİTSİN!
    Kitap Satanları, YAK GİTSİN!
    Düşünenleri, YAK GİTSİN!
    Şairleri, YAK GİTSİN!
    Yazarları, YAK GİTSİN!
    Öğretmenleri, YAK GİTSİN!
    Din adamlarını, YAK GİTSİN!
    İlk Çağı, Orta Çağı, Yeni Çağı YAK GİTSİN!
    Aztekleri, Sümerleri, Antik yunanı, YAK GİTSİN!
    Moğolları, Çinlileri, Bizansı YAK GİTSİN!
    Tükleri, İngilizleri, Amerikalıları, YAK GİTSİN!

    İlk önce yazılı olan her şeyi yakmışlar, yetmemiş insanları yakmışlar. Herkesi, her şeyi yakmışlar. Milyonlarca kitabı yakmışlar, kütüphaneleri yakmış, yıkmış, yağmalamışlar. Krallar yaktırmış, Papazlar yaktırmış, Hahamlar yaktırmış, Hocalar yaktırmış, Komutanlar yaktırmış, Yazarlar yaktırmış, Kraldan çok Kralcı olanlar yaktırmış, sonra kralcıları da yakmışlar. Ateşin ortasına atıp, cayır cayır yakmışlar.

    MS. 3. Yüzyılda, bolca kitapların özetleri çıkmaya başlamış. Yani Platon yazmış, herhangi birisi bunu kopyalamış, yazmış, çarşıda satmış. Kitaplar Yunan’da o şekilde satılırmış. Şimdi adını vereceğim düşünürlerin, yazarların, şairlerin yazıları ve kitapları bir şekilde günümüze kadar gelmiş, gelmiş gelmesine de nasıl gelmiş? Özelikle uzun kitapların özetleri çıkarılmış, sonra çeşitli nedenler ile kitapların asılları yok edilmiş, toplatılmış, yakılmış vs. geriye özetler kaldığı için, değer görmeye başlamış. Bir eserin kendisi değil de, günümüze özetleri kalmış.

    Şimdi, kitaplığıma baktım, Homeros’un İlyadası’nı gördüm. Hem kitabın içeriğine baktığımda, hem geçmişte yaşanmış kitap katliamlarına baktığımda bu kitabın orijinal bir metin olma ihtimali yok gibi duruyor. Bir de şöyle garip bir durum var ki, kitap kopyacıları kitabın orijinal halini de değil, kendi fikirlerini de eklerlermiş, hatta düzeltme yapılır, o şekilde satılırmış. Çok ilginç bir durum.

    Mısır, Antik Yunan, İskenderiye, Çin, Roma, İstanbul’un Fethi, İslam Dünyası, Orta Çağ, Latin Amerika, Rönesans, İngiltere, Fransa, İspanya, Amerika…. Şili, Arjantin, Bosna-Hersek…

    YANGINLAR, SAVAŞLAR… Kitap Kıyımının olmadığı dönem yok.

    İncelemenin bu kısmını kitabın yarısını okuduğumda yazdım. Geri kalan kısmı ise, daha can yakıcı olmakla birlikte, neşteri vurup, hastayı kurtaramadığımız bölümdür!

    *

    TITANIC BUZDAĞINA ÇARPTI, İÇİNDEKİLERLE YOK OLDU. KİTAPLAR İSE İNSANLIĞA ÇARPTI, TIPKI BİR VOLKANİK DAĞA ÇARPAR GİBİ, KÜL OLDU!

    Kitapların yakılması dediğimizde aklımıza hep Naziler geliyor sanırım. Muhtemelen bunun nedeni görseller. Yaptıklarını göstermeyi ve propagandayı sevmeleri, yaşanmış ya da yaşanmamış birçok olayda Nazilerin adını ön plana çıkarıyor.

    İlk metinlerden, bugüne gelindiğinde yaşanmış acıların bir tarifi yok. Fırınlarda yakılan kitapların, insanların yakılmasına esin kaynağı olduğu düşünülüyor. Kitapları yakanlar elbet insanları yakacaklardı, yaktılar da. Yalnız, kitapları yakanların bir özelliği var. Kitap okumayı ve kütüphane oluşturmayı sevmeleri. Bunun en çarpıcı örneği Hitlerin ve Nazilerin Propaganda Bakanı Goebbels.

    "1933'te Nazilerin kitap yakmasını ciddi bir kitapsever olan Joseph Goebbels organize etti." #39272793

    Goebbels’in nasıl iki yüzlü olduğunu size bir fotoğrafla kanıtlamak isterim.
    Bu fotoğrafın adına “Nefretin Gözleri” adı verilmiş. 2018 yılında Twitter da paylaşılmıştı ben de kaydetmiştim.
    Fotoğraf: https://ibb.co/34LKdq3
    Hikayesi İçin buyurunuz: http://wwturkiye.org/nefretin-gozleri/

    Fotoğraf hikayesi de aynı kitaplarda ki durum gibiydi. Hitler de okuyordu, Goebbels’te okuyordu. Ama bu durum değişmeyen bir şeyi de ortaya çıkarıyordu. George Orwell ‘ın Hayvan Çiftliği ‘ni okuyanlar şu manifestoyu hatırlarlar:

    "BÜTÜN HAYVANLAR EŞİTTİR
    AMA BAZI HAYVANLAR
    ÖBÜRLERİNDEN DAHA EŞİTTTİR!" #39870000

    1984 , Cesur Yeni Dünya , Yakma Zevki , Fahrenheit 451 ve niceleri benzer alıntılarla doludur…

    1933 Yılında Naziler bir kıyımın tüm ülkede nasıl uygulanabileceğini gözler önüne serdi. Planlı bir şekilde organize olunmuş ve meydanlarda kitaplar yakılmıştı. Kitapları yazanlar, bu durumu izlemek durumunda kalmıştı. Seslerini çıkaramamış ve göz bebeklerine yansıyan alevleri yüreklerinde hissetmiş, içten içe yanmış, insanlıklarını belki de orada bırakmışlardı.

    Törenler düzenlenerek kitaplar yakılmış, olay Goebbels’in deyimiyle “Alman ulusunun iç ve dış temizliği” olarak dünyaya takdim edilmişti.

    1933’ten birkaç kare;

    https://ibb.co/qBthL3P

    https://ibb.co/xLNVqJN

    https://ibb.co/mSmg1Zc

    https://ibb.co/zRjLqr8

    İspanya İç Savaşı zamanında ne kadar kitap yakıldığı, ne kadar kütüphane tahrip edildiği, insanlığa ne kadar zarar verildiği bilinmiyor. Karmakarışık bir savaşın içinde, karmakarışık kararlar nadide el yazmalarının sonsuza dek yok olmasına neden olmuş.

    Bilinçli ya da bilinçsiz yapılan her yok etme olayları, korkunun yansımasıydı. Eleştiriden ve fikirlerden öyle korkmuşlar ki, çözümü kitap kıyımında bulmuşlardı. Belli oranda bunu gerçekleştirdiler. Bazı el yazmaları ve kitapların kopyaları yoktu. Ender eserler sonsuza kadar yok oldu. Franco’nun zararı hem insanlığa hem de tarihin anlaşılmasına darbe vurdu.
    Mao’nun Kızıl Muhafızları,
    Hitlerin SS’i SA’sı,
    Franco’nun Polisleri, Aşırı Radikal Askerleri,
    Stalin’in NKVD’si vardı.

    Hepsi tek bir parmak işaretini bekliyordu…

    Hepsi kendi içlerinde tüm güçlerini aldıkları emirleri uygulamakla kullanmışlardır. Sorgulamadan itaat etmişlerdir. Milyonlarca insanı katletmişler, milyarlarca metni yok etmişlerdir. İnsanları katledenlerin, kitaplara masumca yaklaşması beklenebilir miydi?

    Sovyetlerde, Nazilerde, İspanya’da ne olduysa Çin’de de o olmuştur. Hiçbir farkı yoktur. Binlerce kütüphane talan edilmiş, yazarları idam edilmiş, yayıncılar kurşuna dizilmiş, satanlar hapislere atılmış.

    Mayıs 1933’te ki kitap yakma eylemleri esnasında Sigmund Freud “Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.” diyecekti.

    Kitapkırım ve Kitap Soykırımı tabirleri artık gazetelerde yankılanmaya başlamıştı. Günümüzde ki teknoloji sayesinde, birçok şeye hızlıca erişebiliyoruz. Sansür bile çok fazla dayanmıyor. O yıllarda bu eylemlerin yani kitap yakmanın boyutları çok fazla anlaşılmamıştı. Daha sonra fark edilmiş, sonuçları ağır olmuştu. Bir tarih, bu eylemlerle yok olmuştu.

    https://ibb.co/HC5ZSNv

    Avrupa Utancın bir diğer adı da Din üzerinden en büyük kıyımları yapan “ Engizisyon Mahkemeleri” idi. Orta Çağ’da kurulmuş olan bu bağnaz yapı, Avrupa’nın bir nevi terör örgütü gibiydi. Yasaklı kitaplar üzerinden, yapmadıkları kıyım kalmamıştır. Aynı şekilde diğer örnekler gibi insanlığa hakarettir. Sovyetler zamanında ihbar nasıl bir can simidi olmuşsa, bu dönemlerde de aynı şeyler yaşanmıştır. İnsanlar bir gün daha yaşayabilmek için, arkadaşlarını, akrabalarını, babalarını ihbar etmiştir.

    Kitapta da geçen bir durumu size başka kaynaktan aktarmak istiyorum.

    “Engizisyonun düşman olup cezalandırdığı insanlar arasında ünlü felsefeciler ve bilim adamları da bulunuyor ne yazık ki. Bunlardan en bilinenleri; Roger Bacon, Ockhamlı William, Giardano Bruno ve Galileo Galilei’dir. Büyütecin mucidi olan Bacon’ın suçu Fransisken tarikatını eleştirmekti. Bu nedenle 15 yıl hapis yattı. İngiliz filozof William, Papalığa karşı imparatorluğu desteklemenin İncil’e uygun olduğunu söylediği için mahkum edildi ancak hapis yatmadı ve kaçarak Münih’te sürdürdü hayatını. Bruno, Kopernik’in tezini destekleyip evrende dünyadan başka pek çok gezegenin de yer aldığını iddia etti. Maalesef o diğerleri kadar şanslı olamayacak ve “dinden çıktığı” söylenerek diri diri yakılacaktı. Galileo ise dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü savundu. Fakat kilise tarafından yargılanınca, görüşlerinin yanlış olduğunu kabul ederek canını kurtarmayı tercih etti. Ardından da sürgüne gönderildi.”
    https://www.wannart.com/...izisyon-mahkemeleri/

    HEPSİ YAKTI!
    MİLYONLARCA EL YAZMASINI, KLASİKLERİ, KİTAPLARI YAKTI!
    OKUMADAN YAKTILAR!
    KENDİLERİNCE DEVRİMLERİNE ZARARLI OLAN HER ŞEYİ YAKTILAR!
    İSPANYA’DA KURŞUNA DİZDİLER,
    ALMANYA’DA FIRINLARA ATTILAR,
    KİTAP KÜLLERİ GİBİ, İNSANLAR BACALARDAN UÇUŞTU!

    Kitap KIYIMI, aynı zamanda İNSANLIK kıyımıydı. Her bir kitapta İNSANLIĞI yaktılar!

    Yevgeni İvanoviç Zamyatin ... Distopya dendiğinde ilk akla gelmesi gereken Biz i yazmıştır. 1984’ün, Cesur Yeni Dünya’nın ve birçoğunun fikir babasıdır. SOVYET rejimi tarafından sürgüne gönderilmiştir. Ve sürgünde ölmüştür. Ölümünden önce ise şu sözleri söylemiştir;
    “Rusya’da bir yazarı onurlandıran şey kitaplarının yasaklı yayınlar listesinde olmasıdır.”

    Bu kıyımları yapanlar, BİZ kitabında şu alıntıya kulak verebilse ve biraz insan olabilselerdi keşke…

    "Ancak dostlarım, biraz düşünmek lazım, çok faydalı oluyor." #29045984

    Geçmişe bir bakalım, hangi kitaplar yakılmış, hangi yazarlar yasaklanmış… Günümüzün değerini anlamak için, bu listelere ve kitapların konularına iyi bakmak gerekir.

    * İvan Denisoviç’in Yaşamında Bir Gün, Aleksandır Soljenitsin,
    * Gazap Üzümleri, John Steinbeck,
    * Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer,
    * Don Kişot, Cervantes,
    * Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley,
    * Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell,
    * Bülbülü Öldürmek, Harper Lee,
    * Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque,
    * Anne Frank’ın Hatıra Defteri, Anne Frank,
    * Alis Harikalar Diyarında, Lewis Carroll,
    * Canterbury Hikâyeleri,
    * Doktor Jivago, Boris Pasternak,
    * Dönüşüm, Franz Kafka,
    * Hamlet, William Shakespeare,
    * İnsan Hakları, Thomas Paine,
    * Kruşçev’in Anıları, Nikita Kruşçev,
    * Hayvan Çiftliği, George Orwell,
    * Madame Bovary, Gustave Flaubert,
    * Tom Amca’nın Kulübesi, Harriet Beecher Stowe,
    * Ulysses, James Joyce,
    * Çıplak Şölen, William S. Burroughs,,
    * Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal, Mustafa Kemal,
    * Yaşadıkça, Rıfat Ilgaz,
    * Azizname, Aziz Nesin,
    * Böyle Bir Sevmek, Attilâ İlhan,
    * Yengeç Dönencesi, Henry Miller,
    * Yaşam ve Yazgı, Vasili Grossman,
    * Harry Potter ve Felsefe Taşı, J.K. Rowling,
    * Medarı Maişet Motoru, Sait Faik Abasıyanık,
    * Türlerin Kökeni, Charles Darwin (…)

    Birbirinden farklı yazar ve kitaplardan üzücü bir seçkiye tanık oldunuz. Bunun daha fazlası elbet var. Bir kısmı yasaklandı, bir kısmı basılırken toplatıldı, yakıldı, parçalandı ya da yeniden dönüşümde hamur kağıdı yapıldı.


    KÜLTÜREL KARARTMA

    Şili, Arjantin, Bosna… Hepsi birbiri ardına aynı kıyımları yaptılar. Bosna için ayrı bir parantez açmamız gerekiyor. Kitabı okuyana kadar, yaptıklarının büyüklüğü hakkında bilgim yoktu. İnsanlık tarihine insan kıyımları ile yazılmışlardı. Dünyanın en büyük kültürel kıyımını yaptıklarını bilmiyordum. Bu savaş esnasında yapılan kıyımı, Naziler bile başaramamıştı.

    Nefretin Özel Bir Türü: BOSNA!

    Bosna-Hersek kütüphanesi, savaş esnasında üç gün boyunca yanmış. 25 Ağustos 1992’de topçu ateşine tutulmuş, Sırp General Ratko, 25 yangın mermisiyle ateş emrini vermiş. Kütüphane de 1,5 Milyon Cilt Kitap, 155 nadir bulunan metin, 478 el yazması ve milyonlarca süreli yayın bulunuyormuş. Bir kısmı kurtarılmış ama büyük bölümü yok olmuş.

    1888’de kurulan Bosna-Hersek Ulusal Müzesi’nin baş kütüphanecisi Kemal Bakarsic “Saldırı yarım saatten az sürdü,” diye yazar ve devam eder:

    “Yangın ertesi güne kadar devam etti. Güneş kitapların dumanıyla örtüldü, yanmış kâğıt yaprakları, gri külden kırılgan sayfalar siyah bir kar gibi aşağıya süzüldü. Bir sayfayı yakaladığınızda sıcaklığını hissedebiliyordunuz ve sıcaklık dağılıp da sayfa avucunuzun içinde toza dönüşene kadar, bir an için garip bir tür siyah gri negatifte bir metin parçasını okuyabiliyordunuz.” Sy.270

    ARJANTİN
    1983’e kadar dikta rejimi ile yönetildi. Milyonlarca kitap yakıldı. 30 Ağustos 1980’de CEAL Yayınevi tarafından basılmış 1,5 Milyon kitap boş bir arsaya dökülüp yakıldı.

    Dünya da yüzyıllar boyu; Milyonlarca kitap yakıldı, binlerce yazar hapsedildi, sakat bırakıldı, dinden aforoz edildi, öldürüldü, ibreti aleme örnek olsun diye kurşuna dizildi, yayınevleri basıldı, yakıldı, yıkıldı, sansür uygulandı, matbaalar talan edildi, makineler parçalandı, kütüphaneler yakıldı, bilinçsizce harap edildi, el yazmaları yok edildi, tarihin büyük bir bölümü bu kıyımlara kurban gitti.

    (…)


    Hacı Seydaoğlu Kitap Paylaşım Sitesi mi Kurmuş, YAK GİTSİN!
    Erhan Öykü mü yazmış, YAK GİTSİN!
    Oğuz Aktürk Çok mu düşünüyor, YAK GİTSİN!
    Osman Y. Kafka mı seviyor, YAK GİTSİN!
    Metin T. Sistemi mi anlıyor, YAK GİTSİN!
    Ayşe* Çok mu eleştiriyor, YAK GİTSİN!
    Tuco Herrera Kafa karıştıran inceleme mi yazıyor, YAK GİTSİN!
    Ebru Ince Çok mu okuyor, YAK GİTSİN!
    Hakan S. ‘in Hikayeleri mi yayınlanıyor, YAK GİTSİN!
    Moiz Efendi Çok mu öğreniyor, YAK GİTSİN!
    Necip G. Ortalarda çok görünmüyor, YAK GİTSiN!
    Adem YEŞİL Tarihi iyi mi biliyor, YAK GİTSİN!
    Mete Özgür Şiir mi yazıyor, YAK GİTSİN!
    Kaan Ç. Dini mi sorguluyor, YAK GİTSİN!
    Begüm Kitap videoları mı çekiyor, YAK GİTSİN!
    Samet Ö. Çok derin düşünceleri mi var, YAK GİTSİN!
    İbrahim (Sisifos) Rakamlarla kafayı mı yemiş, YAK GİTSİN!
    Semih Bilimkurgu mu okuyor, YAK GİTSİN!

    (…)
    Bütün hepsini, Bütün herkesi, YAK GİTSİN!
    Gamze Özmen https://1000kitap.com/mathiilda €sra D. wabi sabi Yusuf Çorakcı Beyza Yasee Thomas Magnus Nilüfer CEY* Nesrin A. Beyza Akdağ Gül Yağmur. Neytiri İlgen Aktürk Esra Koç Mehmet Sadık özlem Derya (Bahir) Deniz ali1919 Beyza UmAy Begüm(şimdi düşünmeliyim) Kemal Tuncar fazi Mithril / Roland Deschain Sezen B. Tuğba Dk Hakan Arık Ayça Hatciş https://1000kitap.com/Dukkha Roland Deschain Sukûnet Oğuzhan Afacan Rose https://1000kitap.com/nausicaa Froz siyal EndoplazmikGaripbirKulum Damien Tayfun

    ve nicelerini… Tüm okurları; YAK GİTSİN!

    *

    İstanbul’un fethi sırasında yaşananlar, denizlerde ki Türk korsanlar ve gemilerin batması nedeniyle yok olan kitaplar, Moğollar, Irak kültürel mirasının bile istene talan ettirilmesi, kitapların bakımsızlıktan yok olması, kütüphanelerin bakımsızlıktan çürümesi, kitapların üretim kaynaklı asitli bileşenlerden dolayı kendi kendine yok olması, kemirgenlerin hasar verdiği kitaplar ve benzeri konulara değinemedim. Bu ve daha fazlasını kitapta bulacaksınız. Kitapların başına gelmiş olan her şeyi bu kitapta bulacaksınız. Her bir konu, her bir örnek araştırmanız için, okumanız için size yeni bir kapı açıyor. Bu kitabın kaynakça ve dipnotlar bölümü ayrı bir zenginlik içeriyor. Rakamlarla bu yıkımı yakından hissedin. Faydalanmanız dileğiyle…

    Not: Kitabın PUAN ortalamasına inanmayın, birileri kitabı okumadan puan vermiş ve ortalamasını düşürmüş. Titizlikle yıllara yayılan bir emeğin ürünü olan bu kitap, verilecek 10 Puandan bile daha fazlası. Kitap kıyımı ne ise, bile istene puan ortalaması düşürmekte aynı kafadır.

    Dünyanın insanlara ve bilgiye katlanabildiğini sanmıyorum…

    *

    Kitapları sevdiğinizi söylüyorsunuz ve bu kitabı hala okumadınız mı?
    O zaman kitapların ve insanlığın acı tarihini okumak boynunuzun borcu olsun!
    10/10

    *

    John Milton:
    “İyi bir kitabı öldürmekle bir insanı öldürmek aynı şeydir(...)" #39271972

    -Bu inceleme 10 Word Sayfası uzunluğundadır, 2165 sözcük içermektedir.-

    O zaman, İncelemeyi de YAK GİTSİN!
  • 384 syf.
    ·3 günde
    Bundan yaklaşık iki hafta önce küçük kuzenime hastahanede refakatçilik yaptım. Yan odamızda bir binanın 5. katından atlamış, neredeyse bütün kemikleri kırılmış 16 yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Tabi aile dut yemiş bülbül, çocuk da ağır depresyonda konuşmuyor etmiyor. İnsan merak ediyor değil mi, 16 yaşında bir çocuk 5. kattan atlayacak kadar ne yaşamış olabilir diye... Sabah doktoru gelip aileye bir güzel fırça çekince anladık kızın derdini. 15 yaşında bir ÇOCUĞU gelin diye bir caniye veren vicdansız bir anne baba ve 15 yaşında bir çocuğu eş diye koynuna alabilecek kadar alçak bir damat... Ve onaltısında küçücük omuzlarına bütün bu yüklerin üstüne anne olma yükünü de eklenen bir ÇOCUK. Tabi kaldıramamış yavrum bütün bunları. Hemen hemen her gün bir çocuk gelin haberi duyuyoruz ama birebir şahit olunca kan beynime sıçradı. O anne babanın üzerine atlamamak için zor tuttum kendimi.

    Bir başka örnek daha, adını dahi bilmiyorum. Sadece ailemden hikayesini duydum. Başkalarının kararıyla yaşadığı bu dünyadan bir ismi dahi kalmadan giden bir başka kadın. Ailesi tarafından zorla verildiği eşten iki çocuğu vardı. Ama Doğu'daki çoğu kadının kaderinde olduğu gibi anca bir esaretten başka bir esarete gidebilmiş. Kendisine mal muamelesi yapan ailesinin evinden, ikinci sınıf insan muamelesi göreceği eşinin evine. İki çocuk ve beraber geçen yıllardan sonra bir eşya gibi canı isteyip aldığı karısını, yine canı istedi diye hiçbir hak tanımadan ve çocuklarını da elinden alarak tekrar baba gönderiyor eşi. Bütün bu yaşadıkları, çocuklarının hasreti yetmiyormuş gibi ' dul kadınsın benim başıma bela olursun ' kaygısıyla 55 yaşlarında bir başka adamla zorla evlendiriyor ailesi. Sonu demin anlattığım çocuktan farklı olmadı maalesef. İki yıl boyunca çocuklarını hiçbir şekilde göremeyen kadın da sonunda kıydı canına. 16 yaşındaki çocuk başaramadı ama o başardı bu dünyadan kurtulmayı. Film gibi değil mi? Ama değil! Benim bir hikaye gibi ancak ana hatlarıyla anlattığım bu acıları, bir kadın yanı başımızda yaşadı...

    Damızlık Kızın Öyküsü bültenlerde genelde; fütüristik roman, distopya, fazla rahatsız edici, kadın olarak okumakta çok zorlandım vs. şeklinde tanıtılmış. Bilmiyorum yukarıda anlatığım olaylara çok fazla şahit olmaktan mı, ya da bu dünyada kadınlara uygulanan her türlü zorbalığa çeşitli seviyelerde maruz kalmaktan mı kaynaklı, ama ben o kadar bir dehşet içinde okumadım. Bir distopyadan çok abartılmış gerçeklik okudum gibi hissettim. Neden böyle hissettim gelin beraber bakalım; kitaptaki kadın karakterlerimiz bir sabah işe gittiklerinde yeni çıkan bir kanun yüzünden işlerini kaybettiklerini öğreniyorlar. Yetmiyor, bankalarda bulunan bütün paralarının ve özel mülklerinin de ellerinden alındığını, varsa birinci derece yakınları olan bir erkeğe yoksa da devlete devredildiğini öğreniyorlar. Başlarda bu duruma itiraz edenler oluyor elbette. Ama zamanla despotizmin getirdiği korku, özgürlük kaygılarının önüne geçiyor. Ve herkes sanki olması gereken buymuş gibi durumu kabulleniyor ve tiran bozuntularının kurduğu rejime teslim oluyor. Çok tanıdık değil mi? Şuan bizim ülkemizde de durum bundan farksız değil. Belki ilkokul mezunu insanların çıkardığı bir kararname ile profesör insanlar işsiz kalıyor, ünvanlarından, yıllarca emek verdikleri kariyerlerinden oluyorlar. Yetmiyor mafyatik yöntemlerle malları,mülkleri, paraları ellerinden alınıyor. Ne mahkeme, ne suç, ne suçun ispatı, ne de verilmiş bir hükme ihtiyaç yok nasıl olsa. Koskoca ülkenin ve insanının kaderi; emeği umursamayan, başkalarının sırtından geçinmeyi bir karakter haline getirmiş, ülkedeki içler acısı durumdan haberi olmayan saray sakinlerinin iki dudağının arasında... O yüzden bu kitapta anlatılanlar distopya falan değil. Her gün şahit olduğumuz ülke gerçeklerimizin sürükleyici bir kurgu ve akıcı dille kitaplaşmış hali. Hani Allah bana Margaret Atwood'un kalemi gibi güçlü bir kalem verseydi ve ben bu yaşanılanları kitaplaştıracak olsam bu kitapta yazılanlardan farklı şeyler yazmazdım.

    Bu dünyayı biz kadınlar için çoktan cehennem haline getirdiniz. Ama gelin görün ki yaktığınız bu ateş sadece kadınlarla sınırlı kalmadı. Haksızlık, zalimlik, zorbalık, adaletsizlik, vicdansızlık cehennemimizi o kadar harladınız, o kadar büyüttünüz ki; artık daha fazla kurban ister oldu. ' Sadece kadınlar değil benim yaratıcım olan siz erkekleri de isterim ateşimin içinde ' dedi sizlere. Çünkü adaletsizliğin nokta olarak başladığı yerde gün gelip her yeri sarması ve bütün insanlığı içine alması kendi fıtratından. Bugün başkalarının başına gelen adaletsizliklere, zulümlere karşı gösterdiğiniz ' bana neci' tavır bir gün elbet sizin de ayaklarınıza dolanır, sizin de canınızı yakar.

    Savurduğunuz cinsiyetçi küfürler, kadınları aşağılayan her türlü deyimleriniz, ' kadın kısmı .... yı yapmaz ' diye başlayan cümleleriniz, kadınlara gösterdiğiniz ayrımcı tavırlar, aşağılamalarınız, sonu gelmez talepleriniz; hepsi ama hepsi kadınlara dünyayı cehenneme çeviren bu saçma sisteminizin ortaya çıkmasında birer kilometre taşı. Ama az, ama çok herkes bu cehennemin yaratılmasında katkıda bulundu. Ve adalet mizanı öyle bir kırıldı ki - özellikle kadınlar açısından - kısa ya da uzun vadede bu cehennemin yok edilebileceğine ya da dünyanın adalet adına düzeltilebileceğine dair olan inancımı kendi adıma çoktan kaybettim.


    Ne benim yazmamla ne sizin okumanızla bitecek gibi değil yaşanılanlar. O yüzden kitabı biraz daha anlatıp bitireyim izninizle. Kitabın anlattıklarına, fikrine ve güzelliğine diyecek söz bulamıyorum. Bir kere kesinlikle çok iyi kurgulanmış. Kitaptaki hiçbir karakter öylesine yüzeysel olarak yazılmamış, hepsine kendi kulvarında belli bir derinlik kazandırılmış. Kitabın offred'in (damızlık kız ) dilinden yazılmış olması da kitabı ayrıca devleştirmiş. Yaşanılan her türlü acıya ve zorluğa birinci ağızdan şahit olmak insanı kitabın içine daha fazla çekiyor. Bana kitabı zayıf hissettiren tek nokta da birinci ağızdan anlatılma avantajına rağmen, verilmeye çalışılan duyguların birazcık zayıf aktarılmış olmasıydı. Ama tekrar belirteyim genel olarak kitabı beğendim. Daha yazmayı düşündüğüm çok nokta var ama acıktım, şimdi yemek yiyeceğim. Daha geniş bir zamanda kitap hakkında aldığım notlarımı da yanıma alıp ayrıntılarına ineceğim inşallah. O zamana kadar kadınlara iyi bakın. Onlara saygı duyun, sevin, değer verin. Biz sizin üzerinde hüküm süreceğiniz, canınızın istediği gibi tahakküm altına alacağınız düşmanlarınız değiliz unutmayın bunu. Sizi seven, sizden değer görmeyi, sevilmeyi önemseyen eşleriniz, kızlarınız, anneleriniz, kardeşleriniziz. Kısaca BİZ SİZİZ, SİZ DE BİZ.