• 127 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Gerçekten çok çaresizim… Kitabı iki saat kadar sürede bitirdim. Nasıl bittiğini bile anlamadan. Üstüne kaç defa daha içini karıştığımı, üstüne düşündüğümü bilmiyorum. Üç gündür ruhum inanılmaz yorgun. Bir şeyler yazmalıyım diyorum ama ne yazsam eksik kalacak sanki. İlk kez bu kadar yoğun yaşıyorum bu duyguyu. Kafamdakileri toparlayabilmeyi dileyerek başlıyorum…

    Son üç gündür ben, ben değilim. Ben Firdevs'im, ben Ayşe'yim, ben küçük yaşta o pis ellerin dokunduğu küçük Leyla'yım, daha 8'ne varmadan ergin sayılan hatun kişi olan kadın Ünzile'yim… Çocukken tacize uğradım, okutulmadım, evlendim kocamdan dayak yedim, yetmedi hırsıyla birlikte dayağının ardından tecavüze uğradım. Dışarıda hor görüldüm, ne sesim duyuldu ne fikrim! Görülen tek şeyim bedenim. Sadece bir beden. İhtiyaç görünmekten öteye gitmeyen. Hizmetten öteye gitmeyen. Köle bir beden. İçinde sıkışıp kalmış bir ruh. Tüm kadınların acısını yüreğini paramparça ederek hissetmis biriyim yalnızca şimdi. Elinden hiçbir şey gelmeyen sadece bomboş bakarak bir şeylerin değişmesini dileyen bir kadınım. Tıpkı diğer kadınlar gibi…

    Bilenler bilir bu toplumsal konularda ve kadınla ilgili olan her konuda biraz hassasım. Bununla da gurur duyuyorum -her ne kadar çoğu zaman göze batsam da-. Daha önce incelediğim Galeano’nun Kadınlar kitabında ağırlıklı (#31664853 ) , diğer birkaç kitabın incelemesinde de bu konulara değinmişliğim var. Bu konu benim hassas yaram. Bir nevi ameliyatlı yerim. Bunun böyle olmasında birçok etken var elbet,birçok kadın gibi benim de…

    Muhteşem Gatsby’nin filmini izlerken bir söz beni vurmuştu. Gatsby’nin sevgilisi Daisy güzel bir kızı olduğunu söyledikten sonra “Bir kızın bu dünyada olabileceği en iyi şey bu; güzel küçük bir aptal.” demişti. Gerçekten bunun zihnime kazındığını söyleyebilirim. Bunu söylerken ki yüz ifadesi bile zihnimde... Bazen bilinçli olmanın gerçekten insanı çok yorduğunu fark ediyorum. Acaba hiçbir şeyin farkında olmayan aptal biri olmak nasıl bir duygu. Sonra düşüncemin tiksinçliğiyle kendime gelip bunun yaşamak olmadığını görüyorum. Sahi.. görerek, bilerek, acı çekerek susmak da aptallığa dahil değil mi? Böyle yaşamak da yaşamak mı?

    Sıfır Noktasındaki Kadın, yazarımız Neval El Seddavi’nin nevrozlu kadınlar ilgili araştırma yaparken Kanatır Cezaevinde rastladığı bir kadın olan Firdevs’in hayat hikayesini anlatır. Kitabı bir kenara koyup yarın devam ederim düşüncesiyle masaya falan bırakamıyorsunuz, yanında çay kahve içeyim keyifle okuyayım gibi bir düşünce varsa kafanızda onu da atın. Kitabı okurken de bittikten sonra da keyif biraz size haram olacak, inanın. Bu kitap acı bir kitap, derin bir kitap. Rahatsız olacaksınız, olmalısınız da!

    İçeriği hakkında bilgi vereceğim, uyarılır!

    Firdevs çocukluğundan itibaren kadın olanlardan. Hani şu Aysel Gürel'in yazdığı insan dölü, Ünzile gibi. Küçücük çocukken hayvanlara bakıyor, ekmek yapıyor. Küçük birer köle olarak başlıyor hayatının yolculuğu. İlk başta amcası uzatıyor ona iğrenç ellerini. Hem de annesi ve babasından daha çok sevdiği amcası. Annesine nasıl dünyaya geldiğine dair sorular sormaya başlayınca bir ton dayak yiyor önce. Sonra annesi elinde jiletli bir kadını çağırıyor, sünnet ettiriyor kızını. Annesi! Almaya başladığı hazzı sorgulama yapmasına sebep olduğunu mu düşünüyor nedir bilmem. Elbet klitorisinden olan Firdevs sorgulama yetisinden de olmuyor. Fikrin önüne kimseler geçemez!
    Okumayı çok istiyor bu yüzden şu ilk ellerini uzatan amcası, üniversite okuyan amcasının yakasına yapışıp okula gitmek istediğini söylüyor, anne babası ölünce de götürüyor amcası.
    Ortaokul diplomasina sahip olan Firdevs için hayat, okulu bittikten sonra başlıyor. Amcası tarafından yaşlı iğrenç bir herifle evlendiriliyor. Daha küçücükken yemek yapıyor, tiksinç kocasına "karılık" yapıyor, dayağını yiyip susuyor.
    "Dayaktan uslanalı
    Hiçbir şey sormuyor…"

    En sonunda evden kaçıyor dışarıda da başına gelmeyen kalmıyor ve en sonunda hayat onu fahişe olmaya itiyor. ...

    Kitapta öyle vurucu yerler var ki okuduktan sonra ciddi anlamda uzunca düşündürdü beni. Başınıza aldığınız bir darbe sonrasındaki duraklama gibi bir etkiye sahipti bu cümleler…
    Bir kadına yalnız olmayı öğütler gibiydi, tek başına olmanın en üstün olduğunu bir erkeğe hiçbir zaman sarılmamanız gerektiğini öğütler gibiydi. Feminizmi hissettiren öğreten bir kitaptı benim için.

    Özellikle bu alıntı...
    "Mesleğimin erkekler tarafından icat edildiğini, yeryüzündeki ve cennetteki her iki dünyayı da erkeklerin ellerinde tuttuklarını biliyordum. Erkeklerin kadınların bedenlerini satmaya zorladıklarını, en az para ödenen bedenin de eşlerinin bedeni olduğunu biliyordum. Bütün kadınlar öyle yada böyle, fahişeydiler"
    Üzerine tek kelime dahi etmeyeceğim.

    Yoruldum. Çok ama çok yoruldum. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini görüyorum çoğu zaman. Böyle geldik böyle gideceğiz galiba diyorum. Acıyor şuram…
    Küçükken taciz, tecavüz edilen yavrulara,
    Daha yeni regl olmaya başlamışken evlendirilen o kız çocuklarına,
    Kocasının her hizmetini görüp dayak yiyen kadınlara, kocası tarafından tecavüze uğrayan kadınlara, yok sayılan kadınlara, ağlayan kadınlara, çaresiz kadınlara yazıyorum tüm bu yazdıklarımı.
    N'olur susmayın!
    N'olur kabullenmeyin!
    N'olur ben buradayım, deyin!
    N'olur yıkın çığlıklarınızla bu dünyayı! Sesinizi çıkarın! Size ayıp diyenlerin ne çirkefmiş diyenlerin suratına tükürün! Bunu yapacaklar size, o senin kocan döver tabii, diyecekler! Susmanızı böyle kabul etmenizi isteyecekler yapmayın! Acımasız olun size acımasız olanlara!

    Yorgunum. Söyleyecek tek kelimem kalmadı artık bu düzene.
    Yaşadıklarınızın karşılığını bulmaniz temennisiyle!

    "Korkar durur gitmez
    Köyün en son çitine
    İnanır o sınırda dünyanın bittiğine
    Ünzile insan dölü
    Bilinmezlere gebe
    Sırların mihnetini
    Yükleyip de beline…"

    https://youtu.be/DmvfQOJtiOE
  • 269 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Sitede başlamış olan ve benim de "666" (VESVESE TEAM!) kapı numarası ile içerisinde yer aldığım Jack London etkinliğinden dolayı okuduğum bu güzide kitap vasıtasıyla sizlerle beraberiz bir kez daha güneşte kalmış Seyyal Taner taytları .. Benim açımdan zor dediğim incelemelerden biri bu inceleme .. Zorluğu kitabın okunurluğundan ya da zor okunurluğundan dolayı değil , insanların Jack London ' a karşı bakışından kaynaklı .. İstiyorum ki bu adamı herkeşler alsın okusun .. Anlatacak çok şey var ama uzun da yazmamam lazım .. Neyse yavaştan başlayalım ..

    Efenim bizim halkımızda Jack London dendiği vakit istemsiz olarak bir çocuk edebiyatı akla gelmektedir .. Bunun bir nedeni , - farzı misal bu kitabı ele alacak olursak - Beyaz Diş adlı bu romanın 90 küsür ayrı kitabevinden çıkmış olması ve çıkan bu kitaplardan en az üçte birlik kısmının çocuk kitabı olarak basılmasındandır .. Bu sadece Jack London için değil , Güliver'in Gezileri ve Robinson Crusoe için de böyledir .. Halbuki Robinson Crusoe 'yu açıp orjinalinden okuyanlar göreceklerdir ki orjinal metin içinde mayın kıvamında döşenmiş yedi sekiz satırlık baya baya beyin yakan atom bombası aromalı cümleler yer almaktadır.. Ve bu eserlerin arka planında anlatılmak istenen bambaşka olgular vardır .. "Büyük resmin tamamı", "Taşlar yerine oturuyor" tribi işte caniko !! Yani demem o ki , bir çocuk kitabı zannedilen bu kitabın daha büyük ve ağır bir misyonu var biz İNSANOĞLU için .. O kısma ilerde geleceğim yalnız her zaman dediğim gibi yazarı bilmek tanımak elzem .. Pek çok Jack London incelemesi yaptım , bir de biografisinden bahsettim sizlere daha öncesinde .. Oralarda da yazdım.. Beni takip edenler , "o ellerin kökünden kopsun yeter yazma" diyecekler ama yeni okuyacakları da düşünmek zorundayım.. Kızma şekerpare !

    Pek saygıdeğer kabak kemaneler ... Jack London, doğulu (Doğu diyince dudağın büzülmesin akıtırım beyninin pekmezini .. O günlerde Amerika'nın doğusu yani New York , Boston falan uygar Amerika , batı dedikleri kısım da bildiğin Vahşi Batı cicim..) ve gayet varlıklı bir ailenin kafayı kırmış kızının sahip olduğu tek oğlu ..Evlilik dışı bir ilişkinin meyvesi.. Kafa kırık diyorum çünkü kadın geçirmiş olduğu ateşli bir hastalıktan ötürü balataları sıyırıp evi terk ediyor .. Piyano falan çalan son derece iyi eğitim almış bu kültürlü kadın sonrasında ruh çağırma ve ispirtizma ayinlerine merak salıyor .. Senin anlayacağın tahtalardan bir kaçı harbiden eksik .. Hal böyle olunca doğum yaptıktan sonra eksik tahtaların da etkisiyle çocuğuna bir evlat gibi değil de bir birey gibi yaklaşıyor ve ona iyi bir eğitim veriyor.. Bir ebeveyn gibi yaklaşmıyor ona .. Sonrasında kısa hayatının yarısını serseri olarak geçirmesinin bir sebebi de bu karadul kılıklı anası .. Okul öncesinde okuma yazma öğrenmesinin getirdiği artı değerle hayatına giren kitaplar ve diğer yanda sapkınca bir güdüyle harlanan macera tutkusu .. Bir de buna ek olarak Jack London' ın sözlük karşılığı olan AŞIRILIK olgusu.. Bunu ben değil kendisi söylüyor , " Hayatımda yaptığım her işte aşırıya kaçmışımdır" diyerek. Çalışman lazım deniliyor , herif bir öykü yazmak için günde 19 saat çalışıyor falan .. Tam bir manyak ! Çeşit çeşit iş yapıyor ..Fok balığı avcılığı , altın arama , istiridye korsanlığı ,postacılık , savaş muhabirliği ve daha onlarcası .. Sanırım bir tek kapı kapı dolaşıp atom bombası ve sonrasında bunla müdahale edersiniz diyip yangın tüpü falan satmamış.. Zamanında milletin altın diye gözünün döndüğü dönemlerde Alaska' ya gidip 500 kilo yükü 1.5 -yazıyla bir buçuk- saatte bir dağın tepesine (1200 metre uzunluğundaki yoldan) çıkarıp bu kış burda ölmezsem yazar olucam diyip işbu söylemi kulübesine kazıyan, andiçen bir adam var karşınızda.. Öyle bir deli ! YA HEP YA HİÇ ! "Toz olmaktansa KÜLE döneyim daha iyi." diyeninden.. Adamın hayattaki düsturu bu... Öyle çok şey var ki anlatacak .. Öyle iyi kalpli, öyle azimli , öyle güzel bir adam ki bu!! İşte bu yüzden Jack London incelemelerim bana bir işkence oluyor .. Tam anlatamıyorum ..

    Neyse efenim toparlamaya çalışalım .. İşte bu Alaska 'da madencilik yaptığı günlerde kendisi doğayı, şartları ve çevre sakinlerini gözlemlediğini sanırken , kendisinin de gözlemlendiğinin hiç ama hiç farkına varmıyor .. Esasen yanlış bilinen bir olgu vardır Jack London ile ilgili .. Denir ki, Jack London kurtları kutsar , onları yüceltir , onlara hayrandır .. Küçük bir yüzde ile bu önerme kısmen doğrudur ama olayın aslı bambaşkadır.. Karşınızda iri yarı , sarışın , yorulmak nedir bilmez , mavi gözlü dev gibi bir adam düşünün .. Çifter vardiya çalışıyor yorulmuyor falan .. Orman olsa mekan , Phantom'un resurrection'ı diyeceğiz ama ortam kar,kış , buz , kıyamet .. Soğuk da işlemiyor herife.. On ayı gücünde bir de .. Saydığım tüm bu özellikler ,civarın yani Alaska yerlilerinin gözünden kaçmıyor .. Hayran oluyorlar adama .. Bunca çetin şartlarda çalışıp postu deldirmediği için de ona KURT lakabını takıyorlar .. Ve Jack London bu lakabı öyle benimsiyor ki , sonrasında Martin Eden ' da şair Brissenden ismiyle satırlarında can verdiği , ona sosyalizmi aşılayan adam olan George Sterling ' e yazdığı mektupları dahi WOLF imzasıyla gönderiyor.. Çok ünlü bir yazar olduktan sonra çıkan kitaplarının Kurt Dölü ve Deniz Kurdu ismiyle çıkmasının bir sebebi de bu ..Velhasıl kelam tarhanalı jelibonlar .. Sanırım pek çoğunuz Vahşetin Çağrısını okudunuz .. Okumadıysanız da okuyun .. Bu kitap yani Beyaz Diş , Vahşetin Çağrısının devamı niteliğinde yazılmış .. Orada da , Alaska'da altın patlaması yaşanınca kızak çekmesi için civardaki köpeklerin yetersiz kalması sonucu bambaşka bir yerden kaçırılıp Alaska' ya getirilen Buck isimli bir köpeğin başından geçenler anlatılanlar..

    Gelelim kitabımıza... Hani çok ama çok efsane filmler vardır.. Daha girişte kameranın açısından , görüntünün akışından anlarsınız bunu .. Bu kitabın girişi size o aurayı veriyor .. Kar ve buzlar altında bir mekan tasviriyle başlayan sayfalar üzerine harala gürele bir kovalamacaya dalıyorsunuz ..Bunu öyle güzel yedirmiş ki Jack London , anlatılır gibi değil .. Ben spoiler vermemek adına anlatmayacağım sizlere ama o tarihlerde , 1900'lerin başlarında böylesi bir şeyi yazmak .. Bir romana böyle girmek ..Ve bu romanın o dönemde neredeyse hiç tanınmayan bir yazar tarafından yazıldığını bilmek .. Yazılanları su gibi içerek okumak .. Tüm bunlar "Jack London Etkisi" dediğim olgu .. Ne zaman okusam bir girdabın içine düşüp sonrasında dehşet hızlı akan bir akarsuda yol alıp ,denize ulaşıyorum.. Kahramanımız isminden de anlaşılacağı üzre kurt ve köpek kırması bir KURT ! Kurt diyorum çünkü kendisi safkan olmamasına , bir melez olmasına rağmen hemcinsleri olan köpeklere düşman ..Kitabın ana çatısını oluşturacak hikayemiz de , Beyaz Diş isimli bu kurdun doğduktan sonra insanların eline düşmesi ile start alıyor .. Jack London' ı bu noktada ayakta alkışlamak lazım .. 269 sayfa boyunca neredeyse hiç diyalog kullanmaksızın bir hayvanın bakışından insanı , insan üzerinden de bir kurdun hayatını aktarmış bizlere .. Öyle kısımlar kaleme almış ki , bazı yerlerde kime insan kime hayvan diyeceğimi şaşırdım .. Bu açıdan bakıldığında insanoğlu denen yok olası canlının kıyıcılığını da bizlere muhteşem olaylar dizisiyle aktarmış .. Kitapta sanırım en çok sevdiğim kısımlar doğduktan sonraki, gelincik ve sincap ile giriştiği savaşların yeraldığı yerler oldu ... Tek kelimeyle EPİK ! Bu arada ben Oda Yayınlarından alıp okudum .. Çeviri muhteşemdi .. Rast gelirseniz gönül rahatlığı ile alıp okuyabilirsiniz .. AH!! Az daha unutuyordum BOZ RENKLİ BU KURDU TÜM KAPAKLARDA BEYAZ ÇİZEN O ELLERİNİZ KIRILSIN ULAN SİZİN !!!

    Bir sonraki incelemede görüşmek üzere KUKUMANJEROLAR !!

    Esen kalın , İŞSİZ kalın !!

    Kısa bir not ..

    Martin Eden ve Deniz Kurdu isimli kitapları, Amerikan edebiyatında (denizlerde geçen) Herman Melville ' ın Moby Dick isimli romanıyla gelmiş geçmiş en sağlam eserlerdir ve Melville' in bu alandaki roman tekeline son verip zirveyi beraber paylaşmışlardır..Ha bu arada Moby ismiyle dinlediğiniz ecnebi gavur sanatçı da bizzat bu Herman Melville ' ın torunudur ..

    Bkz : Oh sinyor Tuco !! Ne mübarek bir zatsın sen !
  • 524 syf.
    ·9 günde·9/10
    "Hiç kimse şimdiye dek yok olan şehirler Sodom ve Gomorra'yı bulamadı." Ernest Wright, National Geographic

    Eski Ahit'in Tekvin Kitabı'nda sözü edilen günâhkâr kentler, Sodom ve Gomorra. Lut Kavmi'nin yaşadığı ve helak olduğu yerler. Peki yok olan ve kimsenin bulamadığı bu şehirleri biz nasıl bulabiliriz? Kayıp Zamanın İzinde serisi işte tam da bu noktada devreye girer.

    İnsan, daima başkalarının anlayamadığı nedenlerle sever. Sevdiğiniz insanın size elini kaldırıp mütevazı bir selam vermesi, dudaklarındaki en ufak bir oynamanın bile yanaklarındaki yumuşak çizgiyi değiştirmesi, salon ve sosyete hayatındaki gösteriş silüetiyle başkalaşmış bulutların hep üzerinizde gezmesi aslında sizin sevginizin de meteorolojik durumunu belirler. Bunu en iyi kendimden bilirim. Çünkü bilsek de bilmesek de bizler de Sodom ve Gomorra'nın misafirleriyizdir.

    Hayatımız boyunca çeşitli erkeklere ve kadınlara gerek sempati gerekse de antipati duyarız. Bunların dozunu ise samimiyet doktoru belirler. Etrafınızdakilerin sahte ve yapay düşüncelerine ne kadar bağışıklık kazanırsanız doktorunuz da sizi o kadar kolay tedavi eder. Duygusal tezatlıklar arasında ne kadar gidip gelirsek, bir tren yolculuğunun birbirini anca ufukta görebilen iki şehir arasında mekik dokuduğu kadar da insanların içindeki saf aşkı trenin içindeki sohbetlerin maneviyatlarıyla değil, trenin fiziksel hareketinin bize cinsel mekanizmaları hatırlatmasıyla yorumlama isteği duyarız. Hiç kimse şimdiye dek yok olan bu şehirleri bulamamış olabilir. Fakat sevgi de kimin kesin olarak bulduğunu bilemediğimiz sonsuz bir olgudur.

    İçinizdeki manevi acıyı, özlemi, sevgi tohumlarını bir anatomi uzmanıymışcasına vücuduna haşretmek istediğiniz insan, girmek için zar zor izin alabildiğiniz bir heykel müzesinde anlamsız gözüken ama pek çok sanatçıya ilham olmuş bir heykel gibi durur. Bu heykele pek çok kişi sadece bakıp geçmektedir. Siz ise sadece ona odaklanmışsınızdır, yontulmuş bütün detaylarına, çukurlaşmasına sebep olmuş bütün yaşanmışlıklarına, hormonlarının salgıladığı bütün stimülasyonlara hayatınız boyunca maruz kalmak istersiniz. Ona yazgılı olmak istersiniz. Yazgının skalası, cinsiyettir. Homoseksüel, heteroseksüel, transeksüel gibi etiketlerle doğmayı seçemediğiniz hayatta seçmeye zorlandığınız tercihlerle başbaşa bırakılmışsınızdır. Bir zamanlar Lut Kavmi'nin tam ortasında helak olma ihtimaliniz varken, siz, duyduğunuz sevginin cinsiyetsizliğiyle helak olmayı çoktan göze almışsınızdır. Aşk da zaten başlı başına bir helak olmadır.

    Sevginin konuştuğu dil kıskançlıktır. Fakat tam da bu noktada Yunan mitolojisindeki "Arkana bakma!" tabusu önünüze kocamaaan bir duvar gibi çıkar. Çünkü Orpheus'a Eurydike'yi kovalarken "Arkana bakmayacaksın, asla bakmayacaksın arkana Orpheus. Dönüp bakarsan, Eurydike'yi bir daha hiçbir zaman kavuşamayacak şekilde kaybedersin." denmiştir. Oysaki geçmiş, insanın şimdiki zaman tarlasını süren en iyi arkadaştır. Duygular zaman çiftçisiyle nadasa bırakılır. Kendimden örnek veriyorum, geçmişimizdeki kadınlarla yaşadığımız duygulanımlar aslında bir Doğu dininde yüzleri bambaşka biçimlere bürünebilen Tanrıların aldığı yüz ifadeleri gibidir.

    Durmayan şimdiki zamanınızda aradığınız kayıp kadınlar, kayıp yaşanmışlıklar, kayıp duygulanımlar sizin önünüze beceriksiz bir eskizmişcesine çıkarılır. Geçmiş, şimdiki zamanken size pek çok şey vaat eden manevi ihtiyaçlarınız, sanal olmayan şimdide sadece birer kuklaya dönüşmüştür. Kukla ustasının adı ise bilinçaltıdır. Önünüze sürekli buruşturup atmalık eskiz kağıtları atılır. Kıskançlık öyle bir şeydir ki, kendinizi bu yırtıp attığınız düşünce eskizlerinin bile yanyana gelip sevgi bağı kurmasından işkillendiğiniz bir girdabın içerisinde buluverirsiniz.

    Göz bebekleriniz anneleri için ağlar, maruz kaldığınız anlık hayat kesitleri, kimya deneylerindeki tüplerin içinde bilinmeyen ve her an patlamaya hazır bekleyen reaksiyonların ruhunuzun kıskançlık haznelerini doldurmasıyla birlikte adımlarınıza karışır. Onlarla birlikte alnınızın yerçekimine yenildiği nafile secdelerde, inandığınız Tanrı'ya yakarırsınız, onlarla birlikte gece kulübünde günahı dost edinirsiniz, onlarla birlikte rulet masasında Hegel'in diyalektiği üzerine kırmızı-siyah renklerle kanka olursunuz. Fakat hayat da zamanın alışkanlıklarla dolup taştığı kadar vardır ya, işte hayata hologram ellerinizle dokunmak istediğiniz her düşünce parçacığında karşınıza pek çok kez çıkacak olan 0 sizin esas sentezinizdir. Bu yüzden O ile 0 arasında bu kadar benzerlik olmasına da şaşılmaması gerekir. 0, O’nun çocuksu yanaklarından biraz sıkılmış versiyonudur. Biz, O’nu ne kadar seversek, 1’e değil daha çok 0’a ulaşırız.

    İnsan, arkasına bakmadan duramaz. Çünkü insan bilmediğine bakmayı sever. Bir daha hiçbir zaman kavuşamayacak şekilde kaybedeceğini bilmesine rağmen arkasına bakmaya devam eder. Çünkü insan Tanrı değildir. İnsanın önünde ve arkasında ne varsa hepsini bilen bir Tanrı varken, insanın cüzi bakışları Proust'un zaman hiyerarşisine -yani boşa geçirilen zaman, kaybedilen zaman, ele geçirilen zaman ve yakalanan zaman- takılır. Engelli bir koşu gibidir zaman, her engelde insan bir dahaki engeli nasıl aşacağını daha iyi öğrenir. Gözyaşlarıyla doğmuştur, gözyaşlarıyla ölecektir. Yediğim çiğköftelere bile avucumun içi kadar acı koyulurken, 25 yıllık acısız hayatımda en sevdiğim kitap olan Robert Musil'in Niteliksiz Adam 1'ında
    "Modern insan klinikte doğuyor ve klinikte ölüyordu: O halde aynı zamanda bir klinikte yaşamalıydı!" şeklinde bir alıntı vardır. İşte, modern insanın kliniği de aşk çıkmazıdır. Aşk çıkmazında doğup aşk çıkmazında ölüyor, aynı zamanda da aşk çıkmazında yaşıyordu insan. Herkese göre bir aşk vardı ortada fakat insan önüne bakmayı bilemediği için arkasından da kurtulamıyordu. Kayıp zamanın izinde tamlamasına kayıp aşkın izinde, kayıp paranın izinde, kayıp günahın izinde, kayıp başarının izinde koyduğu için insan, insanlığından çıkıyordu. Birileri için yaşıyor, başka birilerine zeki görünüyordu. Kendisini ararken zamandan oluyordu. Cenneti arzularken cehennemi giyiyordu. Yozlaşıyor, izole oluyor, sahteleşiyordu.

    Yıllarca birbirini göremeyecek olan insanlar, anılarının ortaklığından ötürü birbirinden vazgeçemez. Beraber gezilmiştir deniz kıyıları, beraber bakılmıştır tablolara, beraber doğa yürüyüşleri yapılmıştır. Artık ellerdeki epiteller dost olmuştur. Parmak çizgileri, aşıklara göre, tez ile antitez, adenin ile timin, siyah ile beyaz gibidir. Anlamı birbirlerini tamamlamakta ve senteze ulaşmakta arayan fakat birbirlerini tamamlamadan da çelişkili bir anlam arayışına sürüklenen de yine, nitelikli dış uyaranların niteliksizleştirdiği insanların boş ve hayal kırıklığıyla sonuçlanacak olan heveslerinden başka bir duygulanım değildir. Beyhude olduğu aşikardır. Zaten insan, zamanını boşa geçirdiği kadar da onu yakalamak ister. Kederlerin için ne kadar derin bir kuyu açarsan sevgi susuzluğuna ilaç olabilecek derin bir potansiyel su kuyusu sahibi olman da o kadar kolay olur. Her şey senin için be insan. Sadece acı çekmen yeterli, çünkü Proust da acıya karşı boynunu heybetli bir Yunan Tanrısı'na eğermiş gibi sunmuştu:

    "Sözü en çok dinlenen hekim hastalıktır; iyiliğe, bilgiye söz veririz sadece; acıya ise boyun eğeriz." (s. 145)

    "İnsanların sevgisinden ne kadar az şey beklenebileceğini görüyordu, buna boyun eğmişti. Bundan ötürü acı çektiği oluyordu tabii." (s. 346)

    "Hayata hala bağlıydım, ama hayattan artık acıdan başka şey bekleyemeyeceğimi biliyordum." (s. 510)

    Biliriz ki Marcel Proust da bir zamanlar kendi ruhunun epitellerine uyabilecek bir kadın arayışındadır. Ama isteklerine bir türlü cevap alamadığı için latent eşcinselliğe kadar giden bunalımlar yaşamıştır. Nedendir bilmem fakat atan bir kalbi, düşünen bir beyni, seven bir mizacı olan herkesin Proust okuması gerektiğini düşünürüm. Çünkü Proust da zamanınızı boş geçirmenizi istemez. Kendi gözlerinizle Proust'un dünyasına değil, Proust'un gözleriyle kendi dünyanıza bakabildiğiniz sürece siz de geçmişinizde o unutamadığınız ve uğruna kıskançlıklar yaşayıp ortamlarda sevginizi sakındığınız, birilerine yaranmaya çalıştığınız, Eurydike için Orpheuslaştığınız kadar "zaman" olursunuz. Seçim ise size ait, bir insana mı ait yoksa zamana mı ait olmak istiyorsunuz?

    Kim bilir... Sodom ve Gomorra'yı bulduk mu bilinmez. Fakat belki Proust da aşkının sarhoşluğuyla helak olmak isteyen bir adamdı. Olabildiğince cinsiyetsiz, olabildiğince sahtelikten uzak, bir elektrik akımı gibi ani ve gerçek bir sanatın karşısında olduğunuzu bildiğiniz zaman hissettiğiniz, hayatınız boyunca etkisinin geçmeyeceğini düşündüğünüz kısmi bir manevi felç gibi:

    "İnsanı çarpan bir elektrik akımı gibi aşklarım da beni çarptı; onları yaşadım, hissettim, fakat görmeyi ya da düşünmeyi asla başaramadım." (s. 519)

    Eğer bu klibi de izlerseniz Sodom ve Gomorra'nın ne anlatmaya çalıştığını anlayabilirsiniz:
    https://youtu.be/UBDjTtLdgkg
  • Ezilen halkı anlamak için komünist, sosyalist, solcu, sağcı, ateist ya da dindar olmak gerekmiyor... İnsan ol yeter..!
    (Che)
  • İskandinav dilinde “Tyrkjaránið” olarak bilinen hadisenin İngilizce karşılığı “Turkish raids”, Türkçesi ise “Türk istilası”.

    Kendi kaynaklarımızda “İzlanda seferi” olarak geçen hadisenin hikayesi şu şekilde;
    16. Yüzyıldan itibaren Akdeniz'de Osmanlı/Türk sancağı çekerek yağma eylemlerine katılan çok sayıda korsan gemisi bulunmaktadır.
    Bu gemiler Osmanlı sancağı çekmelerine rağmen köken olarak Türklerden değil, çoğunlukla Kuzey Afrikalı denizci kabile mensuplarından oluşmaktadır. Korsanlar, yağma yaparken kendileri için bir güvence teşkil ettiği için Osmanlı sancağı çekerken, Osmanlı idaresi de kendi nam ve hesabına yağma yapan korsanlardan yüklü miktarda vergi almaktadır. Zamanla bir Türk gölü haline gelen Akdeniz'de neredeyse yağmalanmayan gemi ve liman kenti bırakayan kuzey Afrika asıllı korsanlar, bir süre sonra Akdeniz'e sığmaz hale gelirler. Bunun neticesinde de Cebelitarık Boğazı'ndan geçerek Atlantik Okyanusu'na açılmaya ve Avrupa'nın okyanus kıyısındaki el değmemiş sahil kentlerine göz dikmeye başlarlar. Hollanda sahillerinin topa tutulduğu sırada Jan Janszoon isimli Hollandalı bir korsan, Osmanlı’nın denizlerdeki heybetinden etkilenerek Osmanlı gemilerinde Türklerle ve kuzey Afrikalılarla birlikte çalışmak istediğini bildirir. Osmanlı sancağı altında kılıç sallamak için Müslüman olmak gerektiği bilgisi kendisine verildikten sonra anında İslam dinine geçen Jan Janszoon, "Genç Murat Reis" ismini alarak Osmanlı donanmasında rütbeli bir denizci oluverir. Yıllar önce Hollanda ile İspanya arasında yapılan 8 yıl savaşlarında İspanyollara kan kusturan bu kişi, Hollanda'nın savaşı kaybetmesinin ardından karada yaşamaya ve kendisini atıl hissetmeye başlar. Boy göstereceği bir donanmayı sonunda bulan Hollanda asıllı korsan, kısa bir süre sonra kendisine tahsis edilen kadırga ve toplarla yağmalayacağı yeni liman ve gemiler aramaya koyulur. 1620'li Yılllarda Genç Murat Reis komutasındaki dev kadırgalar İskandinav ülkeleri üzerine bir sefer başlatır. Danimarka ve İsveç'in liman kentlerine yaklaşmaya çalışan Murat Reis, kökeni Vikinglere dayanan ve savaşçı denizcilerden oluşan İskandinavlardan sıkı bir mukavemet görür. Kuzey denizlerinde geçen ve yıllar süren seferler sonucu tek bir liman kenti ya da gayrimüslim gemisi yağmalanamaz; bu yüzden hem reiste, hem de tayfada büyük huzursuzluk baş gösterir. Murat Reis'in içinde uzun süre bekleyen ve patlamak için fırsat kollayan bu enerji sonunda kendini savunma gücü bulunmayan, sadece balıkçılıkla geçinen, küçük bir ülke bulur. Bu ülke İzlanda’dır. Diğer İskandinav kabilelerden farklı olarak buzuldan oluşan bir adada yaşayan İzlandalılar, binlerce yıllık tarihlerinde o döneme kadar kimseyle savaşmamışlardır. Çünkü adına Iceland(buz adası) denilen bu toprak parçası için kendilerine meydan okuyan kimse çıkmamıştır. Bu yüzden savaşçı yetenekleri gelişmeyen ve sadece balıkçılıkla hayatlarını idame ettiren bir ada ülkesinin Murat Reis'in güçlü kadırgalarına karşı koyması hiç bir şekilde mümkün olmamıştır. İzlanda'nın güney ve batı kıyılarını istila eden Murat Reis komutasındaki korsanlarımız ilki 1627 yılında gerçekleşen İzlanda yağmasında ada halkının tüm değerli eşyalarına ganimet olarak el koyarlar. Ayrıca Murat Reis, genç ve sağlıklı olan erkekler ile kadınlardan oluşan yaklaşık 800 ila 1000 kişiyi yanına alarak adadan ayrılır. Sarışın, renkli gözlü, uzun boylu ve iri kemikli kızlar kadın pazarlarında, güçlü ve iri yapılı erkekler ise köle pazarlarında çok büyük talep görür. Bu yüzden yakın bir tarihte İzlanda'ya ikinci bir sefer düzenlenir. Bu kez daha fazla insan taşıyabilmek için daha büyük kadırgalarla yola çıkan Murat Reis, ikinci İzlanda seferinde 2000 genç kadın ve erkeği yanına alarak önce Cezayir'e, ardından da İstanbul'a doğru yola koyulur. O dönem nüfusu 60.000 civarında olan İzlanda, sadece iki seferde genç ve üretken nüfusunun büyük bölümünü, değer ifade eden milli servetinin de tamamını kaybeder. Bunun üzerine savaş eğitimi alan genç İzlandalılar önce silah kullanmayı, ardından da kendilerni savunmayı öğrenirler. İzlanda tarihi, "Tyrkjaránið" olarak bilinen ve büyük bir yıkımı ifade eden Türk seferleri sonucu adeta yeniden yazılır. 17. Yüzyılın ortalarında çıkarılan bir yasayla ülkede Türk öldürmek meşru bir eylem olarak kabul edilir ve Türk öldürenlere hiçbir ceza verilmeyeceği duyurulur. Bu yasa yaklaşık 350 yıl boyunca yürürlükte kaldıktan sonra, 1990’larda başkent Reykjavik'te Türk milli hentbol takımı ile İzlanda arasında oynanacak Dünya Kupası eleme maçı öncesi fark edilerek apar topar ilga edilir. İzlandalılar için milli bir yas vesilesi olan ve her yıl 16 temmuz günü anılmaya devam edilen bu hadise için yüzyıllar önce bir de halk şarkısı bestelenmiştir.
  • Öldürmek için bir silaha gerek yoktur çoğu zaman. Bazen bir sözle, bazen bir bakışla, bazen vazgeçişle, bazen susarak öldürür insan.
    Ve insan en çok sevdiklerini öldürür. Çünkü öldürecek başka hiçbir şeyi yoktur elinde.
    Mahir
  • 144 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    "Allah iyiliğini Versin! Ortalık toz_ duman " dedi .. Pol Gara-Yeşim Firûzan
    "Şiir kusuyorum" dedim :)
    "Kan kustum. .
    "Kin kustum .
    Iyi geldi "deneyin"

    Şiire spoiler olurmu ?? Oldu varsay hadi başlayalım ..
    #spoileeeer#
    Aşka #spoiler#
    Infaza #ölüme #dirime#ömrüme #spoileeerrrrr ..

    "âşık oldum mu .
    "kurt " inerdi yüzüme
    birden fazlaydı katilim ..
    cesedimi bulamadı sahibim.. "

    diye başlıyor kitap ..

    Bu sefer fena geliyor dedim ,çarpacak, dağıtacak yüzümü, gözümü dedim ..
    Yapma dedim ..
    Yap dedim .. kendi söylediğimi senden de duyayım "istedim" ..
    tam da öyle oldu ..
    "ben"li kelimelerle sıcak bıçaklar soktu kalbime .."sen"li mısralarla buzdan kılıçlar ..
    Ohhhh olsun bana :)) "biri beni öldürdü" :)

    "Mükemmel "

    "karışıyorsa her olaya bakışlarıyla..
    orada sarkıtılmış cam iplere asılı gözbebekleriyle ..

    avuçlarına damlayan sıcak mumlara harf diye
    bakayazarak yazdığınız sır sağanağın altında
    içinize sığınmış herhangi bir asansörde
    mahsur kalır his..

    ..bir gün

    siz de düşeceksiniz."

    Kitabı okuyun. .

    "Düşün biraz , bırakın şu sağlam sandığınız akıl iplerinizi. . "

    Tekrar söylemeyeceğim bunu ..
    Çok tekrarcı bir yapım yok "doktor" bilirsin :)) __ istisnalar hariç, onlar kaideyi bozmuyor __ :) bozamıyor :)

    Uzatmayacagım ..karnım aç kahvaltı etmek niyetim .. ruhum beslendi kanla,bedenim cansız ,takviye ister insanca ..
    Insanmıyım ben ?
    Robot değilim google öyle söylüyor. .
    O zaman "yemeliyim"..
    .. ekmek üstü cam şiirler ile reçel bir arada ..vişne olsun ,kırmızı olsun, bana "sen'i hatırlatsın , kendimi unuttursun :))

    Efendim :))

    Namıyla "küçük Iskender " sevdiğim insan "tayfasından" ..
    Bes yıl önce ilk şiir dinletisine gittiğimde "sesinin tınısını" kazımıştım beynime "onun şiirlerini" hiç kimse ondan iyi okuyamaz bu böyle biline ..
    ritmik okumaları vardır birden çarklar döner gibi hızla söylenmeye başlar ..
    ard arda gelir "küfür misali " dizeleri ..
    "bi nedeni yok yalnızca öptüm " der " sana bu mektubu Paristen " yazıyorum der .. muhalif konuşmalar yapar güldürür ..tersi pistir "öldürmez süründürür !!! "

    "Adam olana "adamın dibi " dir ..
    Olmayana "leş" "

    O bir ..

    "Tehlikeli Ten..
    Tehlikeli Dudak.
    Bedeni..
    .. Tehlikeli "


    Yüksek sesle okudum , kanımla imzaladım ,kalbimin kitapları rafına kaldırdım ..
    Pişman değilim .
    Ölürken de "özür diyemeyeceğim " :)

    https://youtu.be/ywz8fY4TbG4 :)

    Son söz :)

    "Ben Siyahta Kazı Yapıyordum...
    .. Sana Çamurdan Siyah bir Ayna
    çıkartacaktım.
    ..Onu Sana Getirecektim.
    Sen Aynaya Bakacaktın.
    "Ben Sırrını Tutacaktım "

    ...nokta ,nokta, nokta ... :))
    Boşlukları doldurun ,beni de yormayın
    Gittim .. :))




    .