• EBUBEKİR RAZİ
    İslam düşünce tarihinde hekim-filozof tipinin olduğu kadar tabiatçı/natüralist felsefenin de en başarılı temsilcisi olan Ebû Bekr Muhammed b. Zekeriyyâ er-Râzî, 865 yılında Tahran yakınlarında bulunan Rey şehrinde doğdu. Batılılar onu" Rhazes " diye anarlar. Gençlik yıllarında edebiyat ve musiki ile ilgilendiği, geçimini kuyumculuk yaparak sağladığı bilinmektedir. Kuyumculuk onun kimyaya ilgi duymasına, yaptığı deneyler gözlerinin rahatsızlanmasına, bu rahatsızlık ise onun tıbba yöneltmesine yol açmıştır. Tıp ilmine yaptığı önemli katkılar ona “Arapların Galeni” unvanını kazandırmıştır. Onun tıp tarihine yaptığı önemli katkılardan biri ilk defa kimyayı tıbbın hizmetinde kullanmış olmasıdır. Deneylerini maymunlar üzerinde gerçekleştiren Râzî, hastaları n denek olarak kullanılmasına şiddetle karşı çıkmıştır. Tıp ve felsefe başta olmak üzere çağının bütün ilimlerine dair eserler veren Râzî’nin özellikle kimya ve tıp alanındaki birçok eseri Latinceye çevrilmiştir.

    Râzî doğduğu şehir olan Rey'de felsefe, matematik, doğa bilimleri ve astronomi eğitimi aldıktan sonra Bağdat ve başka İslam şehirlerinde öğrenimini tamamladı.
    Razî eczacılık, simya, müzik ve felsefe dallarında son derece önemli katkılar yapmıştır. Farklı alanlarla alakalı yaklaşık 200 kitap ve makalesi vardır. Pediyatri'nin babası olarak bilinir. Ayrıca göz bilimleri konusunda da otorite kabul edilmiştir. Alkol ve gazyağını bulan ve çiçek hastalığını kızamıktan farklı olduğunu ilk keşfeden kişidir. İngiliz oryantalist Edward Granville Brown'a göre tüm zamanların en yetkin bilim insanlarından biridir. Daha çok tıp-eczacılık alanındaki başarısıyla tanınmıştır.

    Hekimliği sırasında halk arasında ünü ve çalışkanlığı ile ön plana geçen Ebû Bekir Râzî, Rey kenti hastanesi başhekimliği görevini üstlenmiştir. Bu dönem içerisinde gerek hekimlik pratiği, gerekse tıp eğitimi üzerine çalışmaları sonucu dönemin en ünlü hastanelerinden olan Bağdat Hastanesi'ne başhekim olarak atandı ve yaşamının büyük bir bölümünü bu kentte geçirdi. Hayatının sonuna doğru Rey kendine geri dönen Razi, 930 yılında bu şehirde hayata gözlerini yumdu.

    Çalışmalarının büyük bir kısmı tıp üzerine olan Ebû Bekir Râzî'nin en ünlü eseri "El Havi (Liber Continens)"dir. Bu eser, hastalıkların teşhis ve tedavisi üzerine yazılmış döneminin en geniş medikal ansiklopedisidir. Antik Yunan ve İslam tıbbının önemli medikal bilgileri ve Ebû Bekir Râzî'nin kendi çalışmaları bu eserde derlenmiştir.

    El Razi'nin en önemli çalışması ise çiçek ve suçiçeği hastalıkları üzerine yazdığı incelemesidir. "Liber de Pestilentia" adlı eserinde her iki hastalığı da detaylı şekilde tanımlamış ve bu iki hastalığın ayırıcı tanısını yapmıştır. El Razi'nin eserleri birçok yabancı dile çevrilmiş ve 18. yüzyıla kadar birçok tıp fakültesinde okutulmuştur. 1970 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından çiçek ve suçiçeği hastalıkları üzerine olan özgün çalışmaları sebebiyle şükranla anılmıştır.

    Kişiliği ve başarıları
    Antik çağa ait birçok kitabın çevirileri yapılmıştır. Antik Çağ'da Thales'le başlayıp gelişen doğa felsefesinin İskenderiye kütüphanesinin yakılmasıyla kesintiye uğramasından sonra İslam uygarlığı içinde tekrar doğuşu Ebu Bekir el Razi ile olmuştur. Bunun yanı sıra Aristoteles ve idealizm felsefesinin takipçisi Farabi'yi ve idealizm ve doğa felsefesini birleştirmeye çalışan İbni Sina'yı önemli isimler arasında sayabiliriz. Ebu Bekir el Razi İslam içindeki önemli akımlarla çatışmaya girmiş ve İslam uygarlığı içinde Thales benzeri bir gelenek kuramamıştır. Daha sonraları Moğol istilası ve Haçlı seferleri'nin sonucu olarak bu gelişme durmuştur. Bilhassa Moğol istilası bu elde edilen gelişmelere büyük darbe vurmuştur.

    Râzî’nin varlık anlayışı

    “Bir, değişmeyen, ezelî” olan ile “çok, değişen ve sonradan” olan varlık arasındaki ilişki sorunu Râzî, beş ezelî ilke (el-kudemâû’l-hamse) adını verdiği bir sistemle açıklamaya çalışır. Sistemin temel unsurları Yaratıcı (el-bâri), nefis (küllî nefis), heyûlâ (şekilsiz ilk madde), hâlâ (boşluk, mutlak mekân) ve dehr (mutlak zaman) olarak belirlenmiştir. Bunların her biri ezelî olmakla birlikte aralarında derece ve mahiyet farkı gözeten filozofa göre yaratıcı ile nefis aktif, heyûlâ pasif, hâlâ ve dehr ise ne aktif ne de pasiftir. Râzî’ye göre yaratıcı ilke olan Tanrı hiçbir zorunluluk olmaksızın âlemi yaratmışsa da yaratma anının belirlenmesi bir başka ezelî ilkenin bulunmasını gerektirmiştir ki bu ezelî ilke küllî nefistir. Tanrı gibi aktif bir ilke olmakla birlikte yalnızca tecrübe edebildiği şeyleri bilebilecek olan küllî nefis, âlemi meydana getirmek üzere üçüncü ezelî ilke olan heyûlâyı harekete geçirme arzu ve iştiyakındaydı. Ne var ki onun, kurmak istediği ilişkide başarılı olamaması kaosa yol açmış; nefsin bu durumuna acıyan Tanrı’nın ona yardım etmesiyle heyûlâ şekle bürünmüş ve âlem var olmuştur. Râzî’ye göre âlemin yaratılması için iki aktif ilkenin yanında bir de pasif ilkenin bulunması kaçınılmazdır; çünkü yaratmanın yoktan ve hiçten olduğu düşünülemez. Dolayısıyla yaratmanın yönelip üzerinde gerçekleştiği ezelî ve pasif bir ilke olarak heyûlânın yani mutlak maddenin bulunması gerekir. Dördüncü ilke olarak Râzî mutlak mekândan söz eder. Ezelî ve pasif ilke olan heyûlânın aynı zamanda hacmi de olduğuna göre onun bir mekânda bulunduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu itibarla Râzî biri küllî-mutlak diğeri cüz’î-izafî (göreli) olmak üzere iki ayrı mekândan söz eder. Râzî’nin dehr, sermed ve müddet terimleriyle ifade ettiği ezelî saydığı beşinci ilke ezel ve ebedi kuşatan sonsuz-sınırsız zamandı r. O, mekân anlayışında olduğu gibi mutlak ve izafî olmak üzere iki ayrı zamandan söz eder.

    Râzî’nin ahlak anlayışı

    Deist dünya görüşü dolayısıyla bir dine ve peygamberlik kurumuna inanmayan Râzî’nin ahlakı dinden bağımsız ve tümüyle bir felsefe sorunu olarak ele alması doğaldır. Nitekim Râzî’ye göre Allah’ın verdiği akıl gücü ve adalet duygusu sayesinde insan, peygamberin ya da herhangi bir ruhanînin önderliğine gerek kalmadan iyiyi kötüyü, yararlıyı zararlıyı, güzeli çirkini, doğruyu yanlışı, haklıyı haksızı birbirinden ayırt edebilir. Yaratıcı tarafından insana bahşedilen en büyük, en değerli ve en yararlı nimetin akıl olduğunu belirten Râzî, ahlak anlayışında akıl gücünün işlev ve konumuna verdiği önemi işin başında ortaya koyar. İnsanı hayvanlardan üstün kılan akıl gücüdür. Bütün davranışların altında ve öncesinde yer alan tasarı ve tasavvurların da akıl gücünün ürünü olduğuna dikkat çeken Râzî, davranışlarımızın aklın gereklerine uygun olduğu ölçüde doğru ve yararlı olur yahut ahlaki sayılır. Şu halde bayağı duygu ve tutkuların (hevâ), aklı n ışığını kesmesine izin verilmemeli; akıl hakim konumundan mahkûm konumuna indirilmemeli, izlenmesi gereken olmaktan çıkarılıp izleyen durumuna düşürülmemelidir. İnsanın fiil ve davranışlarının ahlaki sayılması için onun akıllı olmasının tek başına yetmeyeceğini söyleyen Râzî, aklın önündeki engelleri aşmada iradenin önemine dikkat çeker. Filozof ahlak açısından olumsuz gördüğü bazı tutkular ile bunların üstesinden gelmeyi sağlayacağını düşündüğü yöntemlere dikkat çeker. Ona göre bencillik ve alışkanlıklar, insanın kendi hata ve kusurlarını görüp eleştirmesinin önündeki en büyük engeller olup aşılmaları da çok zordur. Bu itibarla o, doğruların bulunup davranışlara çekidüzen verilmesi konusunda sağduyulu ve akıllı dostların uyarı ve tavsiyeleri ile düşmanlar tarafından yöneltilen eleştirilerden yararlanılması gerektiği kanaatindedir. Râzî aşk, kendini beğenme, çekememezlik, öfke, yalan, cimrilik, açgözlülük, sefahat, içki ve cinselliğe düşkünlük, mal ve makam hırsı gibi bayağı duyguların yanı sıra üzüntü ve ölüm korkusunu da insanı karamsarlığa düşürüp onun mutlu olmasını engelleyen etkenler olarak değerlendirir.

    Ebû Bekir Râzî'nin Din Felsefesi Anlayışı

    Yaratıcı bir Tanrıya inandığı halde peygamberliği ve dini kabul etmeyen Razi’ye göre Allah’ın verdiği akıl gücü ve adalet duygusu sayesinde insan , peygamberin ya da herhangi bir ruhaninin aracılığıyla gerek kalmadan kendi yolunu kendisi bulabilir.
    Allah’ın insanlar arasından peygamber veya ruhani bir şahsiyeti üstün niteliklere donatarak imtiyazlı kılması ve insanlara mürşit olarak göndermesi O’nun hikmet, adalet ve merhametiyle bağdaşmayan bir durumdur. İnsanlar akıl ve diğer nitelikleri açısından eşit yaratılmıştır, üstün niteliklerle donatılmış imtiyazlı birinin varlığı bu eşitliği bozar. Ayrıca filozof tarih boyunca devam eden savaşların din farklılığından ileri geldiğini, dolayısıyla insanlığı kurtarma kurtarma iddiasıyla ortaya çıkan peygamberlerin insanlığın felaketini hazırladığını ileri sürmektedir. Bu düşünceleri nedeniyle hiçbir dini olguyu eleştirmekten çekinmez. Ayrıca mucizenin kehanetten, Kur’andaki icazın sanat değeri yüksek bir şiirden farklı olmadığını söyler. Kısaca Razi'ye göre Yüce Allah’a en yakın olan kul en bilgin, en adil, en merhametli ve en şefkatli olandır. Bütün filozoflar,” Felsefe insanın gücü yettiği ölçüde Allah’a benzemesidir” sözüyle bunu anlatmak istemiştir

    Ebû Bekir Râzî'nin Felsefe Anlayışı

    Düşünce tarihinde bir filozof için temel sorun “bir” ile “ çok” ya da ezeli olanla sonradan olan, değişmeyenle değişen varlık arasındaki ilişkiyi makul bir sistem halinde temellendirmektir.
    Razi, Tanrı-varlık arasındaki ilişkisini ve kozmik varlığın ortaya çıkışını beş ezli ilke : Tanrı( el- kudemaü’l-hamse) adını verdiği sistem ile açıklamaktadır. Bu beş ezeli ilke; Tanrı ( yaratıcı ya da el-bari ), Nefs ( külli nefis), zaman (dehr), mekan ve madde ( heyula)dir. Başlangıçta bu beş varlık aynı anda mevcuttu ve bu hareket söz konusu değildi. Nefs, maddeyle birlikte olmaya yönelik aşırı arzusuna yenik düşmüş ve böylece hareket başlamış, ancak bu düzensiz bir şekilde olmuştur. Tanrı merhamet sahibi olduğundan Nefs’e ve aleme merhamet etmiştir. Nefs’e aklı bahşederek ona kendi hatasını anlama ve düzensiz hareketi düzenleme imkanı sağlamıştır. O dünyadaki kötülüğün Tanrı’dan değil Nefs’in maddeyle kurduğu ilişkiden kaynaklandığı söyler. Razi’ye göre bu dünyanın kirinden, pasından arınmayı sağlayacak olan din değil felsefedir.
    Razi Kindi’nin benimsediği gibi yoktan ve zaman içinde yaratmayı hiçbir şekilde kabul etmemektedir.
    Razi metafiziğin omurgasını oluşturan bu beş ezeli ilke ve onun bu yöndeki görüşlerini segilediği el-İlmü’lilahi adlı çalışması , İslam düşüncesi tarihinde en çok eleştiri olan ve üzerine en fazla reddiye yazılan eserlerdendir. Filozofa yapılan itirazlar Allah’tan başka ezeli varlık kabul ettiği , sistemin kendi içinde çelişkiler barındırdığı ve bu sistemin orijinal olmayıp Sokrat öncesi filozoflarından ya da Harranlı Sabiiler’den veya Maniheist’lerden alınmış olduğu şeklindendir. İsmaili yazarların onunla tartışma halinde olması dikkate değer. İsmaililerin Razi’nin takındığı tutuma karşı hücumlarının bağlıca konuları şunlardır: zaman, tabiat, ruh ve peygamberlik. Karşı çıkışları her şeyden önce Razi’nin felsefesinin en belirleyici savını, beş ebedi ilkenin benimsenişini hedef alır. Razi, uyumuş ruhları uyandırılma görevinin filozoflara ait olduğunu söylerken, İsmaililer ise bu ruhların uyarılması görevinin filozofların gücü üzerinde olduğu cevabını verirler.
    El-İlmü’l-ilahi adlı eserinde yapılan alıntıları ve özet metinleri Paul Kraus tarafından Resa’il felsefiye başlığı altında yayımlanmıştır. (Kahire 1939 )

    Tabiat Felsefesi

    Tabiattaki her çeşit oluşum, gelişim ve değişimi teorik düzeyde temellendirmeye çalışan ve tabiiyyun ( natüralistler) olarak bilinen bu felsefe akımının kurucusu Razi’dir. Deist bir filozof olan Razi aynı zamanda koyu bir rasyonalisttir. Çalışamalrında gözlem, deney ve tümevarım yöntemini başarıyla uygulamıştır. Razi yapısı gereği maddenin dinamik olarak hareket etme gücüne sahip olduğunu savunmuş ve bu konudaki düşüncelerini İnneli’l-cismi hareke min zatih ve inne’l-hareke mebde’ün tabi’iyye adlı eserinde temellendirmeye çalışmıştır. Ayrıca tabiat ve tabiat olaylarının yorumu üzerine otuz iki eser kaleme almış, fakat bunlar güzümüze ulaşmamıştır.

    Din Hakkında Görüşleri
    Razi'ye atfedilen din ile ilgili birçok çelişkili söylem bulunmaktadır. Biruni'nin kaleme aldığı Razi'nin Bibliografisi (Risāla fī Fihrist Kutub al-Rāzī) isimli kitaba göre Razi iki adet "kafir kitabı" yazmıştır: "Fī al-Nubuwwāt" (Kehanetler Üzerine) ve "Fī Ḥiyal al-Mutanabbīn" (Sahte Peygamberlerin Hileleri Üzerine). Bu kitapların ilki Biruni'ye göre "dinlere karşı olduğu iddia ediliyordu" ve ikincisi de "peygamberlerin gerekliliğine saldırdığı iddia ediliyordu."
    Risale isimli eserinde Biruni, Razi'nin dini görüşlerini eleştirir ve fikirlerine ihtiyatla yaklaştığını söyler ve hatta Razi'nin Mani dininden esinlendiğini iddia eder. Bununla birlikte Biruni Razi'nin, aralarında Fi Wucub Da‘wat al-Nabi ‘Ala Men Nekara bi an-Nubuwwat (Nübüvveti İnkar Edenlere Karşı Peygamberin Öğretilerini Yayma Zorunluluğu) ve Fi anna lil Insani Khaliqan Mutqinan Hakiman (İnsanın Zeki ve Kusursuz Bir Yaradanı Var) da olan din hakkındaki başka kitaplarını da çalışmaları altında "dini bilimler" başlığında listelemiştir. Razi'nin din ile ilgili günümüze kadar ulaşmış herhangi bir çalışması bulunmamaktadır.
    Razi'ye atfedilen pek çok görüş ve alıntı Razi'nin günümüze ulaşmış eserlerinden değil, aslen Ebu Hatim el-Razi tarafından yazılan, Aʿlām ennubuwwa isimli bir kitaptan gelmektedir. Ebu Hatim, bir İsmaili misyoneriydi ve Razi'yle münazaralarda bulunurdu; ancak bu misyonerin Razi'nin görüşlerini güvenilir bir şekilde kaydedip etmediği halen tartışılmaktadır. Eski tarihçilerden Şehristani, "bu tip suçlamalara genel olarak şüpheyle yaklaşılmalı çünkü suçlamalar Muhammed bin Zekeriya Râzî tarafından sert bir şekilde saldırılan İsmaililer tarafından yapılmışlardır." diye iddia etmiştir.
    Ebu Hatim'e göre Razi dinler hakkında şiddetli eleştirilerde bulunmuştur; özellikle de peygamberlik deneyimi sonucu vahiy inmiş dinlere karşı. Razi, "[Tanrı] birtakım kişileri diğerlerinin üzerine tayin etmemeli ki bu onlara zeval getirecek şekilde birbirlerinin aralarında ne rekabet ne de anlaşmazlık çıkmasın" demiştir.

    Ölümü
    Müşfik, cömert ve çalışkan bir insan olan Râzî, öğrencileri ve hastaları ile ilgilenmediği zamanlarını hep okuyup yazarak geçirmiştir. Muhtemel olarak yoğun çalışma performansının bir sonucu olarak hayatının sonlarına doğru parkinson hastalığına yakalanmış gözlerine katarakt inmiştir. Hastalıkları sebebi ile doğduğu yer olan Rey'de 925 yılında vefat etmiştir. (Kaya, 2007: 479)
    Bu dönemde İslam uygarlığının en önemli başarısı Budistlerden aldıkları rakamlarla antik dönem eserlerden elde ettikleri geometriyi sentezleyerek analitik geometri ve cebiri geliştirmeleridir. İspanya'daki Endülüs uygarlığı aracılığıyla bilhassa İbni Rüşd ve diğer bilim insanlarının eserlerinin Latinceye çevrilmesi Bertrand Russell'ın deyimiyle Avrupa uygarlığının doğuşu olmuştur. El-Râzî gözlerine inen katarakt dolayısıyla öğrencilerinin ameliyatla tedavi önerisini, " Artık çok geç, zaten dünyayı yeterince gördüm!" diyerek kabul etmemiştir.

    Eserleri
    Râzî kendisininde ifade ettiği üzere kaleme aldığı ikiyüz'den fazla eseri vardır. Ancak bunlardan sadece elli dokuzu günümüze ulaşabilmiştir. Bunlardan birkaçı:
    El-Hâvi (20 cilt), 907, (Latince başta olmak üzere 11 dile çevrilmiştir. Döneminin tıp alanındaki en ayrıntılı ve bilgi içeren ders kitabıdır.)
    Kitabul-Mansur, 920,
    Kîtâb sırru sınâ'ati't-tıb.
    Kitâbü't-Tecârib.
    Et-Tıbbü'l-Mansûrî.
    El-Hâvî yahut el-Câmi'u'l-kebîr.
    Ahlaku't-tâbib.
    Mahmut Kaya " Ünlü Hekim Filozof EbûBekir er-Râzî ve Hekimlik Ahlakı ile ilgili Bir Rîsâlesi " başlığı ile Türkçeye çevirip neşretmiştir.
    Makâle fî emârâti'ikbâl ve'd-devle. Mahmut Kaya " İkbâl ve Devlete Kavuşmanın Belirtileri " başlığı ile Türkçeye tercüme edip yayınlamıştır. İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri. (İstanbul 2003. s. 101-103)
    Makâle fîmâ ba'de't-tabî'a.
    Et-Tıbbü'r- rûhânî. Hüseyin Karaman Ruh Sağlığı adıyla Türkçeye çevirmiştir.(İstanbul 2004)
    Es-Sîretü'l-felsefiyye. Mahmut Kaya " Filozofça Yaşama " başlığıyla Türkçeye tercüme etmiştir. Felsefe arşivi, sy. 27, (İstanbul 1991, s.91-201)
  • En keskin gülyağı, siyah gülden elde edilir. Neden bilir misiniz? Arının gözü bileşik gözdür. Birçok gözden oluşan âdeta bir prizma gibidir. Güneş ışığının tayfina ayırdığından, arı, herşeyi yedi renkli olarak görür. Siyah rengi göremez.Siyah gül,keskin kokusu ile arıları kendine celb edip döllenmesini sağlar.Tipki tenâsül uzvu olmayan deniz kaplumbağasının dişisinin kumsalda açtığı bir çukura bıraktığı yumurtalara belli bir müddet bakarak bunları gözünden çıkan bir şua ile döllenmesi gibi...
  • Ali Şeriati

    Aslen şiî olup şiîlerin bile tasvip etmediği Ali Şeriatî diye biri var. Birileri, Peygamberimiz örnek olarak yetmezmiş gibi onu örnek bir şahsiyet gibi göstererek, müslüman gençlerin zihinlerini onun bozuk fikirleriyle doldurmak peşinde. Bu gayretkeşlerden biri de Mustafa İslamoğlu…

    Allayıp pullayarak gençlere sundukları Ali Şeriatî’nin Peygamberimiz’e bile hakaret ettiğini geçen sayımızda anlattık. Bu yazımızda, onu kendi sözleriyle daha yakından tanıtacağız. Tanınmalı ve hangi derekelerde olduğu bilinmeli ki, onu yüceltenler de tanınmış ve bilinmiş olsun.

    Şeriatî’nin MUHAMMED KİMDİR isimli kitabına bakıyoruz. Görelim bakalım, Mustafa İslamoğlu’nun öve öve bitiremediği bu şahıs, İslâm büyükleri hakkında neler yazmış. Başlıyoruz. Bismillah:

    1- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkındaki iftiraları şöyle:
    “Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

    “Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

    Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir.  v.s.........
    ........

    ...alıntı.
  • Emanetten Mülke Kadın, Beden Siyaset adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a feminizmi, kadın haklarını sorduk.

    21. Yüzyıl modern kargaşa içerisinde kadın, "kendini tanımlama" çabaları içerisinde bir çok ideoloji ve felsefe tarafından tartışıldı. Batı'nın kendi içerisinde geçirmiş olduğu sürecin bir sonucu olan feminizmin bugün Müslüman toplumlarda yansıması nedir, nasıldır ve aslen feminizmin çabası haklı mıdır? 

    Biz de bu kargaşanın bir yerlerine savrulmamak adına Türkiye'de "vahy" noktasından hareketle analizlerde bulunan "Kadın, Beden Siyaset" adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a sorduk..

    İslam geleneği literatüründe kadın ve erkek üzerinden tevhit kavramı nasıl yorumlanabilir?

    İslam geleneğinin özünde tevhid vardır. Ama tevhidin tezahürlerinden biri de insanların çiftler halinde yaratılmasıdır. Ayetlerde sık sık buna atfen tefekküre çağrılır müminler. Mutasavvıflar çiftler halinde yaratılmayı Esma’ül-hüsna’nın tecellisi olarak yorumlamışlardır. Celal sıfatının daha ziyade erkeklerde; cemal sıfatınınsa kadınlarda tezahür etmesi üzerinde durmuşlardır. Hem bu ikilik hem de kesret; esasında vahdetin yaratılış alemindeki tezahürüdür. Bu sebeple erkek ya da dişi olarak yaratılmış olmayı biz müminler bir tecelli ve bir imtihan zemini olarak telakki ederiz.

    Özünde doğaya hakimiyeti savunan bir ideolojinin ürünü olduğunu savunduğunuz feminizm tam anlamıyla nedir?

    Genel olarak feminizm denince, kadınların da erkeklerle eşit siyasal, ekonomik ve toplumsal haklara sahip olmasını savunan bir akım anlaşılır. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı iktisadi eşitsizlik ortamında kadınların ezilmesine karşı çıkan; ekonomik sosyal ve siyasal eşitliği savunan bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Fakat yirminci yüzyılda feminizm bundan öte bir anlam kazanmıştır. Kadın hakları mücadelesi artık sadece toplumsal hayatın her alanında erkeklerle eşit olmaktan ibaret değildir. Bir tek feminist akımdan söz etmek mümkün olmadığı için bir kaç cümle ile feminizmin tarifini yapmak zor. Çünkü radikal ve varoluşçu feminizmden liberal ve ekofeminizme kadar geniş bir yelpazeye sahip.

    Ama hepsi için ortak söyleyebileceğimiz bir şey var. Feminizm bir cinsellik siyasetidir ve insanın varoluşunu kadın veya erkek olma noktasında temellendirir. Yani feministlere göre tarihin motoru cinsiyetler arası çatışmadır. Bu yaklaşım sadece politik bir hareketten ibaret değil. Bu nedenle daha geniş bir felsefi, sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümün parçası olarak değerlendirilmeli.

    Feminizm geniş bir yelpazeye sahip dediniz. Mesela radikal feministlerden Kate Millet ve Shulamith Firestone aile müessesi ortadan kalkarsa kadınların ezilmesi de sona erer diyorlar özet olarak. Bu görüşlerini neye dayandırıyorlar?

    Radikal feminizm aileyi kadın erkek arasındaki hiyerarşik ilişkinin zemini olarak görüyor. Yani ailede erkek üstün kadın da aşağı konumda olmaya mahkum. Çünkü kadın çocuk dünyaya getirmek zorunda olduğundan kamusal alanda kendisini geliştirmeye fırsat bulamaz. Bu nedenle ancak aile ortadan kalkarsa kadının nihai özgürleşmesi sağlanmış olacaktır radikal feministlere göre. Ama bu sadece bir örnek. Anneliği aşırı derecede önemseyen, fakat aile kurumuna yine de karşı çıkan feminist akımlar da var.

    Aslında aile feminizmin karşı çıktığı kurumlardan sadece biri. Temelde din de feminizmin hedefinde değil mi?

    Tabii dinler, özellikle İbrahimî dinler, yaratıcı - yaratılan arasında bir hiyerarşiye dayanır. Kullar arasında da dereceler, mertebeler vardır. Mesela Kur’an asıl kıymetlendirmenin takva ile olacağını söyler. Ama yine de toplumsal hayatta bir mertebelendirme söz konusudur. Yaşlı – genç, kadın – erkek, çocuk – ebeveyn nihai manada kul olma bakımından eşit olsalar da toplumsal hayatta bir takım mertebe ve kademelere tabidirler. Mürşid ile mürid, baba ile evlat “eşit” değildir. Biri yol gösterir; diğeri tabi olur. İşte bu tür bir mertebelendirmenin (hiyerarşinin) kadınların aleyhine işlediğini iddia eder feministler. Onlara göre İbrahimî dinlerin “Tanrı”sı hep kadınların aleyhine hükümler vermiştir. O yüzden kadınların eşitliği ve özgürleşmisi için din gibi kurumlardan özgürleşmek gerekir. Görülüyor ki feminizm tamamen seküler bir çerçeveden hareket ediyor. Yani “hayat, bu dünya hayatımızdır” diyen bir çerçeveden yaklaşıyor meselelere.

    Modern toplumların benimsediği bu kuram, sadece doğduğu Batı Avrupa’yla mı sınırlı kaldı?

    Öncelikle vurgulayalım; feminizm sadece bir kuram değil. Aynı zamanda bir toplumsal hareket, bir cinsellik siyaseti. Her toplumsal hareketin arka planında onu hazırlayan iktisadi ve siyasi/toplumsal/kültürel şartlar dikkate alınmalı demiştim bir önceki sorunuza cevap verirken. Sanayi devrimi sonrası iktisadi yapıdan teknolojinin ve kentleşmenin ortaya çıkardığı değişimlerin hepsinden tüm dünyadaki kadınlar etkilendi. Bu sebeple kadınlar arasında bir tecrübe ortaklığı oluştu. Böyle olunca da kadınlar için bütün dünyada ortak sorunlara ortak çözümler olabileceğine dair bir kanaat oluştu. Yani bütün kadınlar kadın haklarından bahsetmeye başladı.

    Müslüman kadınların da kadın hakları ile ilgili düşünürken feminist dili kullanması; aynı hak mücadelesini sürdürmesi normal mi o zaman?

    Bu sorunuza bir kaç aşamada cevap vermek isterim. Birincisi biraz önce de vurguladığım gibi feminizm ve kadın hakları hareketi belli bir tarihsel zemine sahip. Bu konuda düşünce ve pratik üreten zemin, kavramları da belirliyor elbette. Nasıl ki kapitalist ekonomiyi kavramlaştırırken Marksist terminolojiye veya liberal iktisatçıların nosyonlarına müracaat ediliyorsa, kadınla ilgili toplumsal, siyasal ve iktisadi bir takım değerlendirmeler yaparken de Batıda gelişmiş bu düşünce geleneğine atıf, adeta kaçınılmaz oluyor. Çünkü feminizm sadece bir hareket değil, bir düşünce akımı aynı zamanda. “Kadın”ı bir kategori olarak ortaya çıkaran sanayi sonrası dönemin içinden çıkmış, aydınlanma sonrası genel düşünce geleneği içine yerleştirilebilecek bir fikir akımı. Buradan ikinci noktaya geçebiliriz.

    Şuraya geleceksiniz her halde. Batıda ortaya çıkmış bir fikir akımı ise neden yerel değil de evrensel bir şeyden bahseder gibi bahsediyoruz feminizmden?

    Evet. Batının özel şartları içinde ortaya çıkmış olmasına rağmen feminizmden evrensel bir hakikatmiş gibi bahsediliyor. Neden? Çünkü kapitalizm küreselleşti ve kadın erkek kutuplaşmasını ortaya çıkaran vasat her yere hakim oldu. Geçim ekonomisinden üretim, ardından da tüketim ekonomisine geçiş, kadınların hayatında ciddi zorluklara yol açtı. Bunların izalesi için de Batıda geliştirilmiş tecrübe ve kavramlar tek çözümmüş gibi tedavüle girdi. Aynen liberalizmin “tarihin sonu” iddiası gibi feminizm de Batılı kadının tecrübesini ve geldiği noktayı, kadınlar için bir izlek olarak sundu. Çünkü feminizm, ortak bir kadınlık durumu üzerinden konuşan, evrensellik iddiasında bir ideoloji. Bu ideoloji, bir cinsellik siyaseti ve kadınlarla erkekler arası bir mücadelenin tarihe asıl rengini verdiği ön kabulünden yola çıkıyor. O zaman Müslüman bir kadın feminist olamaz mı diyorsunuz?

    Evet; açıkça böyle diyorum. Çünkü cins temelli feminist bakış, nihai olarak sekülerdir ve “hayat nedir” sorusuna verilen başka bir cevabın günümüzdeki son aşamasıdır. Bu manada feminizmin kavramlarını kullanan bir dindar kadın hemen feminist olmaz belki. Ama feminist bakış açısını külli bir dünya görüşü olarak benimsemek, varoluştaki tevhide vurgu yapan bir dinin mensupları için çelişkili bir durum arz eder. Ama yine de şunu unutmamalıyız, çağdaş dünyada kadınlar pek çok adaletsizlikle karşılaşıyor ve bu durumda kadın haklarından bahsetmek kaçınılmaz oluyor. Bu durumda hemen “feminist” yaftasını yapıştırmak da doğru ve adil değil. Çünkü dindar kadınların feminizmin kavramlarını kullanmalarıyla feminist bakış açısına sahip olmaları ayrı şeylerdir. Birbirine karıştırılmamalı.

    Batının geçirmiş olduğu süreçler sonrası bugün geldiği konumu kadın üzerinden değerlendirdiğimizde Doğuda nasıl bir tabloyla karşılaşırız?

    Bu sorunun cevabı için bir kaç ciltlik kitap yazmak gerekir. Doğudan kastettiğiniz İslam dünyası ise; biz modernleşirken kendimizi İslam ve kadın’ı tartışırken bulduk. Çağdaş dönemde dinimizle tarihimizle kültürümüzle ilgili ciddi bir hesaplaşma ve sorgulama yaşadık. Bugün de bu sorgulamalar devam ediyor. “İslam kadınları eziyor” şeklinde bir klişeye cevap vermekten yorgun düşüyoruz. Bu da bazen bizi savunmacı yapıyor. Zaten günümüzde “Müslüman kadın”, pek çok siyasal anlaşmazlığın üzerine bina edildiği sembolik ve kültürel bir zemin gibi işlev görüyor. İslamcılar da Modernistler de neo-oryantalistler de politikalarında Müslüman kadın imgesini kullanıyorlar. Ve hangi çerçevede ele alınırsa alınsın, “Islam ve kadın” problemli bir alan olarak sunuluyor. Böyle problemli bir alanda düşünce ve pratik üretmek, Müslümanları oldukça zorluyor.

    İkincisi ise küreselleşen dünyada Müslümanların cinsiyet ilişkileri, sadece Müslümanları değil “herkes”i ilgilendiriyor. Mesela Batıdaki üniversitelerde İslam ve kadın konusu çok büyük yer buluyor. Tabii ki bu ilgi sadece akademik sahada kalmıyor. Siyasi bir işlev de görüyor. Töre cinayetleri, İslam’ın namus anlayışı ile bağlantılandırılıyor. Kadınları ikincilleştirdiği iddiasıyla Fransa’da orta öğretim kurumlarında başörtüsü yasaklanıyor. Her gün her yerde pek çok haksız ve zalimce uygulama varken ve hiç kimsenin kılı kıpırdamazken, Nijerya’da bir kadına recm cezası uygulandığı için bütün dünya ayağa kalkıyor. Avrupa’da vatandaşlık anketi dolduran Müslümanlara “eşcinseller” konusunda ne düşündüğü soruluyor. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün.

    Peki Müslüman kadınların haklarıyla “herkes”in ilgilenmesi ne manaya geliyor? Bu ilgi bize neye mal oluyor?

    Aslında bu ilgiden çıkan sonuç şu: Müslümanların kadın erkek ilişkileri ve cinsel ahlak anlayışları, oluşturulmaya çalışılan ve adına “yeni küresel ahlak” denilen normlar açısından bakıldığında, sorun teşkil ediyor. Ve Müslümanlardan bu sorunu çözmesi bekleniyor. Şu eşcinsellerle ilgili biraz daha hoş görülü olun; daha evrensel değerlere uymak için biraz “yeniden yorum” yapın; mesela erkeğin kavvamlığının eşitliğe engel olduğu için bertaraf edin vs. Böyle teklifler/zorlamalar altında günümüzdeki Müslümanlar. Biz Müslümanlar olarak cinsiyet; kadın erkek eşitliği; Müslümanların cinsiyetlerarası münasebetleri gibi konuları ele alırken işte böyle bir atmosferin içinden konuşuyoruz.

    “İslam’da kadın ve erkek hakları” şeklinde iki ayrı fenomen var mıdır, yoksa iki cinsin karşılıklı tamamlayıcı hakları mı söz konusudur.

    İslamda kadın hakları tartışmasının konjonktürel arka planından bahsettim biraz önce. Bu konu bizim mevsim normalleri içinde konuşabildiğimiz bir konu değil. Savrulmalar yaşıyoruz. Mesela bazıları “İslamda kadın hakları vardır” şeklinde bir klişeyi söylemenin yeterli olduğu kanaatinde. Halbuki bunu söylemek yetmez. Pek çok konuda olduğu gibi kadın konusunda da adaleti tesis için yeni şartların gerektirdiği yeni içtihatlar yapılmalıdır. Ama bu tavır bizi zaten İslam tarihi boyunca kadınları ezen içtihatlar yapılmıştır gibi bir noktaya da savurmamalıdır. Çünkü bu savrulma bizi İslam tarihini bir yanlışlar tarihi; kadınların eziliş tarihi olarak gören isabetsiz bir tavra hapseder.

    Çağdaş Müslümanlar bu konuda iki uç yaklaşımı sergiliyor. Ya İslamın kadın haklarıyla ilgili bir sorunu yoktur deyip çağın beraberinde getirdiği sosyal değişmelere gözlerini kapatıyor. Gözünü kapattığı için de bir takım problemlere dikkat çeken ve adil taleplerde bulunan kadınları feministlikle suçlama kolaycalığına kaçıyor. Ya da modern söylemi olduğu gibi kabul edip; kadınların bugün geldiği noktayı ideal kabul edip Müslüman kadınları da bu noktaya çekmeye çalışıyor. Her iki sığlıktan da azade şümullü ve içeriden bir bakış geliştirebilmek için öncelikle “kadın meselesi”nin ciddiyeti kabul edilmeli. Ve şuna da ayrıca dikkat çekmek isterim. Artık bizim kadın meselesini değil; değişen; rol kaybına uğrayan; sorumluluktan kaçan; kaybettiği iktidarı şiddet ile telafi etmeye çalışan “erkek meselesi”ni konuşmaya başlamamız gerekiyor.

     

    Hülya Kurgan konuştu
  • Bilinmeyen İslam, bilinmeyen Buda diniyle eşittir, bilinmeyen şirkle ve putperestlikle eşittir, büyücülükle eşittir. Mesnevi gibi bir kitap veya Hüseyin Kürd'ün kitabı; eğer her ikisini de tanımazsak hangisine inanacağımızı nerden bileceğiz?
    Ali Şeriati
    Sayfa 23 - Fecr Yayınları 2. Baskı
  • Türk-islam medeniyetinin zirveye ulaştığı Osmanlı medeniyetine üst perdeden bir bakış. Geçmişini tanımayan hatta söven bir nesil yetiştirildi,bu yanlıştan dönmek için önce medeniyetimizi tanımamız gerekiyor. Bize geldiğimiz yeri ve şimdiki durumumuzu kıyaslama imkanı veren, tarihimize sahip çıkmamızın bize şahsiyet kazandıracağı tezini savunan bir dünya görüşü kitabı. Savaş hocayı takip edenler duruşunu bilir. O duruşa dair bilgiler barındıran güzel bir kitap. Seminerlerinde sıkça bahsettiği meseleler.