• AHLAK ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ


    İslam’ın doğuşundan bugüne “erdemli davranışlarbütünü ” anlamına gelen “Ahlak” kavramı Kur’anı Kerimde yer almaz. Arapça “h.l.k” kökünden türeyen ve “Hulk” kelimesinin çoğul biçimi olan Ahlak: içgüdüsel davranışlar anlamında olup bunlar bizim karakterimizi oluşturur. Bu nedenle de ahlak sonradan öğrenilmez. Hadislerde ise ahlak kelimesi sıkça kullanılmaktadır.
    Her din sistemi kendine özgü bir ahlak anlayışına sahiptir. İslam bilginlerine göre ahlakın esasını alçak gönüllülük ve tevazu anlamına gelen“haya”oluşturur. Burada sözü edilen alçak gönüllülük ve tevazu kulun tanrı ve insanlara karşı göstermesi gereken alçak gönüllülüktür.
    İslam tabii( naturelle) ahlak anlayışını reddeder. Ona göre ahlakın kaynağı bizzat tanrıdır ve ahlaki kurallar da tanrı tarafından konulur. Peygamberimizin “ Allah bana tevazu/inceliği öğretti “ hadisinde incelik/hoşgörü ve tevazu kelimesi karşılığında “ adab” kelimesi kullanılmaktadır. Bu durum gösteriyor ki, öğrenme yolu ile elde edilen erdemli davranışların ifadesi olan” adab”kavramını, yaratılıştan getirilen ahlakla ilişkilendirmek pek doğru değildir.
    Peygamberimiz “Tanrım benim ilmimi artır” derken” adabı ilahi” den söz etmektedir. Aslında” ilahi adab” da bunu gerektirir.
    İslami antropolojinin esasını insanın tanrı karşısındaki tutumu oluşturur. Bu nedenle insan hayatının temel amacının tanrıyı bilmek ve ona kul olmak olan İslami hümanizm, insanı merkeze alan modern hümanizme karşıdır. Burada Hz. Adem’le ilgili İslam’ın görüşü ortaya çıkmaktadır. Tanrı Ademi topraktan kendi suretinde yaratmış ,kendi ruhundan üfleyerek onu insan haline getirmiştir. Ancak burada özellikle belirtmek gerekir ki, suretten anlaşılması gereken fizik benzerlik değildir. Daha sonra meleklere ona secde etmelerini emretmiş. İblis ise onun topraktan, kendisinin ise ateşten yaratıldığını ileri sürüp bu emre karşı gelerek “Şeytan/ düşman” adını almıştır.Tanrının Ademe kendi ruhundan üflemesi onun tanrı ile irtibatını /iletişimini sağlamıştır.
    İslam’a göre insan, Aristo’nun tanımladığı gibi beyinsel aktivitelerle donatılmış “ akıllı bir hayvan” değildir. Tanrı Adem’i yarattıktan sonra. varlıkların temel gerçekliklerini yani ” bütün isimleri” öğretmiştir. Melekler ise bu bilgilerden mahrumdur. İşte meleklerle insanlar arasındaki temel fark da budur. Tanrı Adem’e secde edin dediğinde onların itirazına “ sizin bilmediğiniz şeyleri ben biliyorum”demektedir.
    Tanrı Adem’i yarattıktan sonra onu Havva ile cennetine koymuş ve onlara hangi ağacın meyvesinden yememeleri gerektiğini bildirmiştir. Tanrı bu durumu bildirmesine rağmen onlar yasak meyveden yemişlerdir. Tanrı daha önce onlara üflediği ruh vasıtası ile yasak meyveden yediklerini öğrenmiş bu nedenle de onları cennetinden kovmuştur. Burada insanın hürriyeti problemi ortaya çıkmaktadır. Tanrının insanı yaratması ve onu cennetine koyması tanrının tamamen “hür” olduğu anlamına gelir. İnsanın hürriyeti ise tanrıya itaat ettiği sürece ona bağlıdır. Yani tanrının emrettiklerini yaptığı ölçüde insan hürdür, yoksa değil. Zira ilk insan hür olmak için yerine getirmesi gereken görevi yapmamıştır. Şunu tekrar ifade etmek gerekir ki. Biz tanrının yap dediğini yaptığımız, yapma dediğini yapmadığımız zaman hür oluruz. Tanrı tarafından kendisine gerçeğin ne olduğunu anlama yetisi verilen insan bu gerçeği reddederse, bu ilk hata/ günah nesilden nesle intikal eder. Rahim olan tanrı vahy aracılığı ile insana bu hatasını onarma/hatasından dönme ,tövbe etme hakkını vererek bütün insanlığa leke süren, onu lekeleyen” asli suç” u da ortadan kaldırmıştır. Tanrının Adem ve Havva’ya yaptığı da budur. Yol ve yöntemleri farklı da olsa, Adem’den başlayarak bütün peygamberler insanlara mutluluğun yolunu göstermişlerdir.
    İslam’ın öngördüğü insan vizyonu “orijinal/ kendine özgü” değildir. Zira Kur’an kendinden önce gelen vahye dayalı bütün dinlerdeki temel gerçekleri kabul etmiştir. Kur’an’da tanrı ile insanlar arasında bir anlaşmadan da söz edilmektedir. Bu da tanrının ruhları yarattığı zaman onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna verdikleri cevapla ortaya çıkmaktadır. Madem ki bütün ruhlar bu soruya” evet” dediler, bu ruhani anlayış hiç şüphesiz insanlar arasındaki kardeşliğin de bir ifadesidir. Bu, semitik dinler arasında ki kardeşliği ifade etmektedir. Ancak bu kardeşlik genetik değil, metafizik bir kardeşliktir. Tanrının adını farklı bir biçimde telaffuz etmemiz kardeş olmamıza engel değildir.
    Her ne kadar biz tanrının varlık ve birliğine inanıyorsak da tarihin hiçbir döneminde insanlar ve dinler arasında bir birlik sağlanamamıştır. Kaç insan böyle bir birliğin oluşmasını istemektedir? Zira insan doğuştan unutkandır. Zaten Arapçada da” İnsan” kelimesi unutmak anlamına gelen “ nasiya” kökündendir. Bu nedenle o ışık karşısında karanlığı, yani cehaleti tercih eder. Kısaca insan sadakatsiz, yani Arapça kavramla” küfr “içindedir. Zira tanrının ona yaptığı iyilikleri bir anda silip yok eder. Bütün düşünürler ahlak = ethique den bahsetseler ve dünya çapında ortak bir ahlak ( ethiqueplanetaire) i anlayış kurmak/oluşturmak isteseler bu durum imkansız gözükmektedir.*

    *H.G.
  • M. Cüneyt Kaya

    Etimoloji sözlükleri KLASİK KAVRAMInın, "Roma halkının en üst sınıfıyla ilişkili olma" anlamındaki Latince classicustan geldiğini ve 17. yüzyıldan itibaren Fransızca ve İngilizcede "en üst sınıfa ait olan", "model olarak kabul gören" anlamlarında kullanıldığını belirtiyor. Sınıfsal anlamını içkin olarak korusa da klasik kavramı zaman içinde Avrupa açısından özellikle kendi medeniyet köklerini oluşturan Antik Yunan ve Roma'da ortaya konulmuş edebî, felsefî, bilimsel eserlere atıfta bulunur hale gelmiş görünüyor. Ancak klasiğin bu özel ve sınırlı anlamının dışında geniş bir kullanım alanının olduğunu hatırlatmakta yarar var. Bu geniş kullanım alanı açısından, klasik olarak nitelenen şeyin kendi dışındakiler için bir kriter ve ölçüt olması ön plana çıkıyor ki, bunu da aynı anlama gelen Yunanca kanon ile ilişkilendirmek mümkün.

    Bu etimolojik açıklamalar klasiğin mahiyetine dair bazı ipuçları verse de kullanım alanının genişliği onu tanımlamayı da güçleştiriyor aslında. İlk anda klasiği edebî eserlerle özdeşleştirme eğiliminde olsak da felsefî, teolojik, bilimsel, hukukî, sanatsal, mimarî vb. her alanda klasik(ler)den söz etmek pekâlâ mümkün. Diğer yandan klasik, karşıtı gibi görünen moderne kıyasla "eski"ye delalet etse de bunun her zaman doğru olmadığı da bir gerçek; zira "yeni" olmasına rağmen klasikleşmiş eserler de var.

    Peki, hangi özellikleri taşıyan -en genel anlamıyla- "eser"e klasik diyebiliriz? Her şeyden önce felsefî/fikrî bir derinlik taşıması veya böyle bir derinliği yansıtması klasik bir eserden beklenen ilk nitelik olmalı. Bu özelliğiyle klasik eser, ortaya konulduğu dönemi anlamak, anlamlandırmak isteyenler için öncelikli başvuru kaynağı olarak karşımıza çıkmakta. Diğer yandan, klasik eserlerin bu fikrî derinliği özgün bir üslupla ortaya koydukları ve bu açıdan kendi dönemlerinde veya sonrasında başka eserlere ilham kaynağı oldukları, dolayısıyla etki alanı geniş ve taklit edilebilir bir mahiyet arz ettikleri söylenebilir. Ancak bu etki alanı her klasik için aynı genişlikte olmayabilir. Bazı klasikler bu özelliklerini sadece belli bir medeniyet havzası içinde tebarüz ettirirken, bazıları ise farklı medeniyet ve kültür çevrelerinde kabule mazhar olabilmekte ve küresel ölçekte klasik olarak nitelendirilebilmekte.

    Sözü, bu yazının esas konusuna doğru sevk ederken, genel anlamda klasiklere ilgi gösterilmesinin arkasındaki sebeplere de değinmekte yarar var. Bu sebeplerden bir kısmına, yukarıda bir eseri klasik haline getiren özelliklerden bahsederken işaret etmiş olduk zaten. Burada özel olarak klasiklerin konjonktürü aşan ve sıradan olandan farklılaşan yapılarını vurgulamak gerekiyor. İster bir medeniyet çevresine özgü olsun, isterse evrensel bir mahiyet arz etsin fark etmez, klasikler ortaya koydukları "standart" ile en geniş anlamıyla varlığı anlamlandırma çabamızda bizim için birer işaret taşı vazifesi görüyorlar. Hem insanoğlunun dünya üzerindeki serüvenini daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor klasikler, hem de zamanın çok hızlı bir şekilde aktığı çağımızda kendimize ve çevremize dair doğru sorular sorabilmemizin imkânını sunuyorlar bize.

    Türkiye'de Osmanlı'nın son döneminde başlayıp Cumhuriyet'in ilk yıllarında özel bir siyasî anlam etrafında sürdürülen Batı klasiklerine yönelik ilginin, -söz konusu siyasî anlamı zayıflamakla birlikte- halen canlı bir şekild devam ettiği gerçeğini bir kenara koyarsak, son yıllarda Türkiye'de İslam düşünce klasiklerine yönelik ilgide de özel bir artışın olduğunu vurgulamalıyız. Bazı yayınevlerinin, İslam düşüncesinin farklı alanlarındaki, çoğu Arapça olan klasik eserlerin Türkçe tercümelerini yayınlama konusunda özel bir ihtimam göstermeleri bir yana, bu yayın
    faaliyetini de besleyecek şekilde, söz konusu klasik eserlerin okunmasını, muhtevalarının tâliblere aktarılmasını temel faaliyet alanı olarak belirleyen çeşitli kurumların belirmesi, üzerinde durulmayı hak eden bir olgu. Peki, bu olgu nasıl bir zeminde kendisine varlık alanı bulabiliyor? Hiç şüphesiz Türkiye'nin dönüşen sosyal ve buna paralel olarak değişen siyasî yapısının bu olgu üzerindeki önemli etkisi göz ardı edilemez. Çevreden merkeze doğru ilerleyen toplumsal kitlenin entelektüel ihtiyaçları ve bunun için gerekli koşulları sağlayan siyasî organizasyon, böyle bir ilginin ete kemiğe bürünmesinde öncelikli etken olarak değerlendirilebilir. Klasiklere rağbetin özellikle çok boyutlu dönüşüm devirlerinin eşiğinde arttığı gerçeğini dikkate alırsak, Türkiye'deki olguyu anlamlandırmamız daha kolay olabilir. Bu bağlamda Türkiye'de İslam düşünce klasiklerine yönelik artan rağbetin arkasında, hâkim medeniyetin baskın dünya görüşü karşısında kendi medeniyet köklerini keşfetmeye yönelik uyanan ve gelişen bir bilinç durumunun bulunduğu rahatlıkla ileri sürülebilir. Bilinç düzeyindeki bu türden dönüşümlere her zaman yeni bir tarihî anlatı ve bu anlatıyı destekleyecek yeni bir atıf ağının inşası eşlik eder ki, söz konusu yeni atıf ağında klasikler meşruiyet aracı olarak müstesna bir yere sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, bir eserin klasik haline gelmesi, o esere özgü hususiyetler yanında o eserin nasıl bir tarihî ve güncel anlatının parçası haline getirildiğiyle de yakından ilgilidir. Bir başka ifadeyle, yüzyıllar boyunca hiç göze çarpmayan, esamisi dahi okunmayan bir eser, bir anlatının inşasında ifa ettiği kritik rol dolayısıyla pekâlâ sonradan klasik niteliğini kazanabilir.

    İslam düşünce klasiklerinin yeniden keşfi noktasında Türkiye'de birbirini besleyen ve etkileyen ikili bir sürecin işlediği görülmekte. Bir yanda, dönüşmekte olan toplumsal ve siyasî yapının ihtiyaçları dikkate alınarak çoğunlukla siyasî figürlerin öncülüğünde ve genellikle hamaset düzeyinde ilerleyen, kitlelerin duygularına hitap etmeyi önceleyen yeni bir tarihî anlatı ve ilmî/entelektüel gelenek inşasına yönelik bir tavır söz konusu. Diğer yanda ise şimdiye kadar gerek oryantalistler gerekse onların etkisini derinden derine taşıyan yerli ilim insanlarınca ortaya konulan İslam düşünce tarihiyle ilgili ilerlemeci, savunmacı ve özgünlük arayışı merkezli anlatının zaaf noktalarını görerek alternatif bir İslam düşünce tarihi yazımının imkânlarını arayan daha ilmî ve hasbî bir yaklaşım bulunmakta. İlahiyat fakültelerindeki niceliksel artışa paralel olarak kendini her geçen gün daha güçlü bir şekilde gösterebilen ikinci tutumun, İslam düşünce klasiklerini bir tür "kutsal" metin olarak görüp onları okumanın bizatihi kendisini amaç haline getiren "geleneksel" tavırdan farklı olduğu da bu noktada vurgulanmalı. Zira söz konusu geleneksel yaklaşım açısından klasikler, modern dünyanın meydan okumalarıyla yüzleşmek yerine, İslam düşünce klasiklerinin yazıldığı dönemlerde yaşamayı tercih edenler için nostaljik ve güvenli bir
    limandan ibaret. Bu tavır Türkiye'de hâlâ farklı düzeylerde azımsanmayacak sayıda takipçiye sahip olsa da, yukarıda işaret edilen köklü dönüşümlere cevap verebilecek bir perspektiften de tamamen yoksun.

    İslam düşünce klasiklerine yönelik artan ilginin Türkiye özelinde arzu edilen sonuçları doğurmasının yolu, öncelikle sahih sorular/kaygılar ve doğru yöntemlerle bu eserlere yaklaşılmasından geçiyor. Bunun için klasikleri, ortaya konuldukları tarihî ve entelektüel zemin bağlamında anlayıp yorumlama çabasına hız kesmeden devam etmek elzem. Diğer yandan küresel ölçekte bütün medeniyet birikimlerinin klasikleriyle de anlamlı bir diyalog zemini oluşturularak günümüzde özelde müslümanların, genelde insanlığın yüz yüze geldiği teorik ve pratik sorunların çözümü noktasında klasiklerin sağlayacağı zengin imkânların peşine düşmek gerekiyor. Klasiklerin sadece tarihî birer obje olmayıp her zaman ve mekâna uygun kavrayış ve açıklamalar sunan "güncel" mahiyetlerinin gün yüzüne çıkabilmesi için de başka bir yol görünmüyor.

    https://www.academia.edu/...ght_after_in_Turkey_
  • 232 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    11. Yüzyılda İslam memleketlerinde bir şaşkınlık hüküm sürüyordu. Bir taraftan türlü dini fırkalara (Ör:Talimiye/İsmailiye/Batıniye) mensup olanlar halkın zihnini karıştırıyor, diğer taraftan felsefe ile uğraşanlar İslam Akidesine aykırı bazı fikirler yayıyorlardı. Ehli Sünnet mezhebinden olan alimler bununla mücadele ettiler. Bu mücadelenin ön safında bulunanlardan biri de “El-munkız-ü-min-addalal”i kaleme alan büyük İslam Alimi, İslam Alemine yaptığı büyük hizmetlerden dolayı kendisine “Hüccetül İslam” denilen İmam Gazali’dir.

    İmam Gazali’nin örnek alınası abidevi karakteri, dünya görüşü, çalışmaları, tespitleri, üstlendiği görev hakkında yazılacak/anlatılacak o kadar şey var ki bu anlamda kelimelerin yetersiz ve kifayetsiz kalacağını düşünüyorum..

    Sadece şunu söyleyebilirim ki; Gazali adını gördüğünüz her türlü kaynağı ayırt etmeksizin okuyun, okunmasına vesile olun..

    Ben tüm Ümmeti Muhammed’e iyiyi kötüyü ayırt etme anlamında bizlere ışık tutan yolumuzu aydınlatan bu nadide eseri kesinlikle okumalarını öneriyorum..

    Okuyunuz efendim..
  • Hucurat Suresi, Medine´den nazil olmuştur ve on sekiz âyettir.

    Bu seri-e celile, âyet sayısı bakımından kısa fakat ihtiva ettiği hükümler ve koyduğu esaslar bakımından büyük hususiyetler taşıyan bir suredir.

    İnançta, ferdi ve içtimai hayatta, İslamin eseslarının neler olduğu ve o esaslara nasıl sarılmamız gerektiği beyan edilmekte ve İslam cemiyetinin çatısı ve hayat biçimi ortaya konmaktadır.

    Surenin başında bulunan âyet-i kerimenin beyanına göre müminler,dinlerinin hükümlerinden başka hiçbir hükmü, hiçbir çözüm tarzını kabullenemezler. Onların dışına asla çıkamazlar. Müminler için bu temel esas, kabulü ve uyulma­sı zorunlu bir esastır. Bu hususta buyurulmaktadır ki: "Ey iman edenler, Allanın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allahtan korkun. Şüphesiz Allah herşeyi hak­kıyla işiten ve bilendir.[1] Demek ki mümin, Allah ve Resulünün hükmü orta­dayken artık onların Önüne geçip onlan yok sayarak başka hükümler, başka çö­züm şekilleri arayamaz. Hayatını, Allah ve Resulünün hükümlerine göre şekil­lendirmek zorundadır.

    Sure-i celüede müminlerin, Resulullah efendimize karşı nasıl davrana­cakları, ona karşı nasıl saygılı olacakları çok açık bir biçimde beyan edilmekte­dir. Tabi ki bu âyetler, onun zamanındaki ashabına hitabettiği gibi günümüzdeki müminlere de hitab etmektedir. Müminler, Peygamberlerinin gıyabında da ona saygı duyacaklardır.

    Sure-i celilede, birbirleriyle çatışan iki müslüman topluluğun arasındaki ihtilafın nasıl halledileceği beyan ediliyor, müminlerin, aynı imanı taşımaları sebebiyle kardeş oldukları bildirilerek onların birbirleriyle alay etmeyip birbir­lerine lakap takmamaları emrediliyor.

    Yine müminlerin birbirleri hakkında tecessüs içinde olmamaları ve zatı­nın bir çoğundan kaçınmaları emrediliyor.

    İnsanlığın hayati için elzem olan birçok hüküm ve emirleri beyan eden sure~i celile, her mümin tarafından lafız ve manasıyla birlikte ezbere bilinmeli ve hükümleri mutlaka yerine getirilmelidir.[2]



    Rahman ve Rahim olan Alkilim adıyla.



    1- Ey iman edenler, Allanın ve Resulünün ününe geçmeyin. Allahtan korkun. Şüphesiz Allah, herşeyi hakkıyla işitendir, bilendir.

    Ey, Allahın birliğine ve Muhammed´in peygamberliğine iman edenler, gerek dini gerek dünyevî işlerinizde Allahın ve Resulünün hükümlerine başvur­madan önce karar vermeyin. Aksi takdirde Allahın ve Resulünün hükümlerine ters karar venniş olabilirsiniz. Allahın ve Resulünün izin vermediği bir hususta herhangi bir söz söylemek veya bir iş yapmaktan çekinin ve Allahtan korkun. Zira Allah, söylediklerinizi çok iyi işiten ve yaptıklarınızı çok iyi bilendir.

    Ayet-i kerimede, müminlerin, Allahın ve Resulünün önüne geçmemeleri emredilmektedir. Abdullah b. Abbas´a göre bu ifadeden makat, Allahın kitabına ve Resulullahın sünnetine muhalif olan bir şey söylememektir. Allahın kelamı yanında herhangi bir şey konuşmamaktır.

    Mücahid´e göre ise, Allahın ve Resulünün önüne geçmemekten maksat, Allah tealanın bir mesele hakkında peygamberinin lisanıyla hüküm vermesinden önce fetva vermemektir.

    Katade ise diyor ki: "Bir kısım insanlar, "Keşke benim hakkımda şöyle şöyle hükümler inse." "Keşke şunlar ve şunlar meşru olsa." diyorlardı. Allah teala bunu hoş görmedi, kendisinin ve peygamberinin önüne geçmelerini yasakla­dı.

    Hasan-i Basrî ise bu ifadeyi izah ederken şöyle demiştir: "Bir kısım in­sanlar, kurban bayramında, Resulullah bayram namazını kıldırmadan önce kur­ban kesmişler Resulullah da onlara.tekrar kurban kesmelerini emretmiştir. İşte bu âyet-i kerime bu hususa işaret etmektedir.

    Dehhak ise bu âyeti şöyle izah etmiştir: Âyet- ikerime, müminlerin gerek savaşlarında gerekse diğer işlerinde Allanın ve Resulünün emri olmadan karar vermemelerini emretmektedir. [3]



    2- Ey iman edenler, seslerinizi peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi peygamberle de yüksek sesle konuşmayın. Yoksa amelleriniz boşa gider de, farkında bile ol­mazsınız.

    Allah teala, bu âyet-i kerime ile, müminlere peygamberle konuşma âdabını öğretmekte ve onun huzurunda konuşurken selerini kısarak konuşmala­rını emretmektedir. Bu âyet inmeden önce müminler.ResuluUahın huzurunda yüksek sesle konuşuyorlar ve Resulullaha, birbirlerine konuştukları gibi konu­şuyorlardı. Allah teala bu âyetle müminlerin, peygambere karşı edepli ve saygılı olmalarını emretti. 

    Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında İbn-i Ebi Müleyke şu hadis-i şerifi rivayet etmiştir:

    "Resulullaha, Temim oğullarının heyeti geldiğinde Ebubekir ve Ömer, Resulutlahın yanında konuşurken seslerini yükselttiler. Birisi, (Ömer) Resulul-lahtan, Temim oğullarına Akra b. Hâbis´i emir tayin etmesini istedi. Bunun üze­rine Ebubekir Ömer´e "Sen, bana karşı gelmekten başka birşey istemiyorsun." dedi. Ömer ise, "Ben sana muhalefet etmek istemedim." dedi. Böyle konuşurlar­ken sesleri yükseldi. Şunun üzerine Allah teala: "Ey iman edenler, seslerinizi, peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi peygamberle de yüksek sesle konuşmayın. Yoksa amelleri­niz boşa gider de farkında bile olamazsınız." âyetini indirdi.

    Abdullah b. Zübeyr diyor ki: "Bu âyet indikten sonra Ömer, Resulullahi dinlemeden önce ona bir şey konuşmazdı. [4]

    Enes b. Mâlik diyor ki:

    "Resulullah (s.a.v.) bir ara Sabit b. Kays´ı göremez oldu. Sahabilerden bi­ri: "Ey AH ahin Resulü, ben ondan sana malumat getiririm." dedi. Gidip Sabit´i buldu. Onu evinde oturup, başını yeri eğmiş bir halde gördü. Ve ona: "Sana ne oldu " diye sordu. Sabit: "Çok kötü bir şey oldu." diye cevap verdi. Zira o, Re-sulullahin yanında sesini yükselterek konuşuyordu. Bu yüzden amelinin boşa (Metin Buhuri´den alınmıştır.)

    gittiğini ve kendisinin cehennemlik olduğunu sanıyordu. Bu kişi Resulullaha geldi ve Sâbit´in söylediklerini ona bildirdi.

    Enes´in oğlu Musa diyor ki: "O adam, tekrar Sabit´e büyük bir müjde ile döndü. Zira Resulullah o adama demişti ki: "Git Sâbit´e de ki: "Sen cehennem ehli değilsin. Sen cennet ehlisin. [5]

    Enes (r.a.) diyor ki:

    "Biz, onun, aramızda gezdiğini görüyorduk ve onun cennetlik olduğunu biliyorduk. Yemame savaşında (Resulullahın vefatından sonra Hz. Ebubekir´in halifeliği zamanında, zekat vennek istemeyenlerle yapılan savaşta) bizde bazı bozgunlar oldu. Bu sırada Sabit b. Kays geldi. O, kefenini giymiş buhur koku­sunu sürmüştü. Bize şöyle demişti. "Arkadaşlarınızı ne kötü huylara alıştırıyor­sunuz." Sabit, daha sonra savaştı ve öldürüldü. Allah ondan razı olsun. [6]



    3- Peygamberin huzurunda seslerini kısanlar, işte onlar, Allanın, kalblcrini takva ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için affedilme ve bü­yük nıükafaat vardır.

    Allah teala bu âyet-i kerimede, bundan önceki âyetin emrine uyarak Re­sulullahın yanında seslerini kısanların imtihanı başardıklarını, takvaya eriştikle­rini, böylece geçmişteki günahlarının bağışlandığını ve kendilerine, büyük bir mükafaat olan cennetin verileceğini beyan etmiştir. [7]



    4- Ey Muhammed, sana odaların arkasından seslenenlerin çoğu akıl­ları ermeyen kimselerdir.-

    Allah teala bu âyet-i kerimede, Resulullahın hanımlarının bulunduğu odaların arkasından "Ey Muhammed11, diye ona seslenen Bedevileri kınamakta­dır, bu âyet-i kerimenin, yukarıda zikredilen Akra b. Habis et-Teymî hakkında nazil otluğu rivayet edilmektedir. Akra diyor ki:

    "Hücrelerin (otluların) arkasından Resulullahı çağırdı. "Ey Allahın Resu­lü." dedim. Resulullah cevap vermedi. Bunun üzerine dedim ki: "Ey Allahın Resulü, iyi bil ki, bana hamdetmek iyi beni kınamak ise kötü bir şeydir." Bunun üzerine Resululluh: "Senin o dediğin Allahtır." diye cevap verdi. [8] Ve işte bu­nun üzerine bu âyet nazil oldu. [9]



    5- Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabrctsclcrdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Şüphesiz Allah, çok affeden ve çok ba­ğışlayandır.

    Ey Muhammed, seni odaların arkasından çağıran bu insanlar, senin, ken­di yanlarına çıkmana katlar sabretmiş olsalardı, Allah katında onlar için daha hayırlı olurdu. Zira Allah onlara, sana saygı göstermelerini emretti. Onlar, seni odaların arkasından çağırmumakla bu emre uymuş olurlardı. Allah, böyle yapan insanların, bu davranışlarından vazgeçmeleri halinde onları affedendir ve bu suçlarına karşılık onları cezalandırmayarak onlara merhamet edendir. [10]



    6- Ey iman edenler, eğer yoldan çıkmış bir kimse size haber getirirse, onun doğruluk derecesini araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme eziyet edersiniz de yaptığınıza pişm,an olursunuz.

    Allah telala bu âyet-i kerimede, herhangi bir fâsıktn bildirmiş olduğu haberde, ihtiyatlı olmayı, haberin doğru olup olmadığım araştırmayı emretmek­tedir. Böylece, yalan veya yanlış olma ihtimali bulunan haberlerden uzak durul­muş olur ve sağlam haberlere dayanılarak karar verilir.

    Bu âyet-i kerimenin, Resulullahın, Mustalik oğullarının zekatını getinne-ye gönderdiği Velid b. Ukbe b. Ebi Muyat hakkında nazil olduğu rivayet edil­mektedir. Velid, Mustalik oğullarından zekatı getirmeye gidince onlar, Resulul-lahm elçisini karşılamak için hazırlanmışlar Velid de kendisinin Öldürüleceğini sanarak korkup geri dönmüş ve Resulullaha Mustalik oğullarının zekat verme­diklerini, kendisini öldürmek istediklerini söylemiştir. Daha sonra Resulullah da bir müfreze göndermiş ve Velid´in bildirdiği haberin doğru olmadığı anlaşılmış ve bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil olmuştur.

    Huzaa oğullarından Haris b. Dırar diyor ki:

    "(Bu kişi, Resulullahın hanımı Meymune´nin babasıdır) Ben Resulullaha geldim. O beni İslama davet etti. Ben onun davetini kabul edip İslama girdim. Beni zekat vermeye davet etti. Ben de kabu! ettim ve dedim ki: "Ey Allanın Re­sulü, kavmime döneyim, onları İslamı kabul etmeye ve zekat vermeye davet edeyim, davetimi kabul edenlerin zekatını toplayayım. Topladığım zekatları sa­na getirmesi için şu zamanlarda bana bir elçi gönder." Haris, davetini kabul edenlerden zekatı toplamış ve Resulullahın, elçi göndererek zekatları aldırma vakti gelmiştir. Fakat Resulullahın elçisi zekatları almak için gelmemiştir. Bu­nun üzerine Haris, Allahi ve Resulünü gazaplandıracak bir şey yaptığını san­mıştır. Haris, kavminin ileri gelenlerini toplayarak onlara şöyle demiştir: "Resu­lullah yanımda bulunan zekatları almak üzere bana elçi göndermek için belli bir vakit tayin etmişti. Resulullah verdiği sözden caymaz. Sanırım ki Resulullahın elçisine engel olan sebep onu, herhangi bir şeyden dolayı kızdirmamızdır.Hep beraber Resulullaha gidelim." Diğer taraftan Resulullah Hâris´in toplamış oldu­ğu zekatı almak üzere ona elçi olarak Velid b. Ukbe´yi göndermişti. Velid, yürü­yüp yolun bir kısmını gittikten sonra korkarak geri dönmüş ve tekrar Resulullaha gelmişti ve ona: "Ey Allanın Resulü, Haris bana zekat verilmesine mani oldu ve beni öldünnek istedi." dedi. Bunun üzerine Resulullah, Hâris´e bir müfreze göndermeye karar verdi. Müfreze, Medine´den ayrılırken Medine´ye gelmekte olan Haris ve arkadaşlarıyla karşılaştı. Müfrezedekiler: "İşte bu Haris." dediler. Haris onlara yaklaşınca: "Siz kime gönderildiniz " dedi. Müfrezedkiler ise: "Sa­na gönderildik." dediler.Hâris: "Niçin " dedi. Onlar: "Resulullah sana, Velid b. Ukbe´yi gönderdi. Velid, senin ona zekat venneye engel okluğunu ve onu öldür­mek istediğini sanmış." dediler. Haris: "Muhammed´i hak peygamber olarak gönderen Allaha yemin olsun ki ben onu ne gördüm ne de o bana geldi." dedi. Haris Resululiahın yanma yarınca Resulullah şöyle buyurdu: "Zekatı vermeye engel oldun, elçimi de öldünnek istedin ha " Haris: "Seni hak peygamber ola­rak gönderen Allaha yemin olsun ki ben, onu ne gördüm ne de o bana geldi. Benim yola çıkmama sebep ise, senin elçinin bana gelmemesi ve Allahı ve Re­sulünü gazaplandiracak bir şey yaptığımdan dolayı elçinin geri kaldığı korkusu­dur." Bunun üzerine bu âyet ve bundan sonra gelen iki âyet nazil oldu. [11]

    Taberi bu olayı çeşitli şekillerde rivayet etmiştir. Fakat Ahmed b. Han-bel´in rivayeti tercih edilerek alınmıştır. [12]



    7-8- Kilin ki Allahm Resulü aranızda bulunmaktadır. Eğer o birçok işlerde size uysaydı mutlaka zor duruma düşerdiniz. Ama Allah size imanı sevdirmiş, onu kalblerinize nakşetmiş ve size inkarı, yoldan çıkmayı ve gü­nahı çirkin göstermiştir. Allahm lütuf ve nimctiylc doğru yolda olanlar işte bunlardır. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    Ey, Allaha ve peygambere iman eden müminler, bilin ki Allanın Resulü, sizin içinizde bulunmaktadır. Asılsız ve yalan sözleri söylemekten kaçının. Zira Allah sizin haberlerinizi ona biidimıekte ve ona doğru yolu göstermektedir. Şayet Resulullah birçok hususta sizin görüşünüzle amel edecek olsa onun size uy­masıyla sıkıntı ve zorluklara düşerdiniz. Zira o da sizin gibi hata ederdi. Mesela, Velid b. Ukbe´nin, Mustalik oğullan hakkındaki görüşü, onu hataya düşürebilir­di. Zira Velid, onların dinden çıktığını söylüyor, onlara karşı savaş yapılmasını istiyordu. Fakat Allah, sizleri, kendisine ve peygambere iman etmeyi sevdirdi. Onu kalbinizde güzel bir şey yaptı. Böylece, Allahm Resulü size değil siz ona uyar oldunuz. O da sizi sıkıntı ve meşakkatlerden kurtardı. Allah sizlere, inkar­cılığı, yalan söyleme gibi yoldan çıkmayı, Allanın yasakladığı şeyleri işleme gi­bi günahları ise size çirkin gösterdi. Böylece iman ve itaatten ayrılmaz oldunuz. İşte hak yolda olanlar, Allahm, kendilerine imanı sevdirdiği, inkarı fısk´ı ve is­yanı kötü gösterdiği kimselerdir. Allanın bukullanna böyle yapması onun sade­ce bir lütfudur. Bu, onun tarafından bir nimettir. Allah, sizlerden kimin iyilikte bulunup kimin kötülükte bulunduğunu ve kimin nimetlerine ve lütfuna layık ol­duğunu çok iyi bilendir. Yarattıklarını sevk ve idare etmekte hikmet sahibidir.

    Katade bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra, kendisini dinleyenlere şöyle demiştir: "Âyet-i kerimenin zikrettiği bu insanlar, Resululiahın sahabileridir. Şayet Resulullah onların görüşlerine göre hareket edecek olsaydı birçok hususta sıkıntı ve zorluklara düşeceklerdi. Sizlerse, Allaha yemin olsun ki, görüşleri da­ha basit, akılları daha şaşkın insanlarsınız. Herkes görüşüne kuşku ile baksın. Allahm kitabına samimi bir şekilde sarılsın. Zira Allahm kitabı, onunla amel eden ve onunla yetinenler için bir güvencedir. Allahm kitabının dışındaki şeyler ise aldatıcı şeylerdir. [13]



    9- Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını bulup barıştırın. Eğer onlardan biri, diğerine saldırmaya devam ederse, saldıran taraf Allanın hükmüne dönünceyc kadar onlarla savaşın. Eğer Al­lanın hükmüne dönerse aralarını adaletle bulup barıştırın. Her zaman âdil davranın. Şüphesiz ki Allah âdil olanları sever.

    Ey iman edenler, müminlerden iki gurup birbiriyle savaşacak olursa, on­ları, Allahın kitabındaki hükme çağırarak aralarını bulun. Şayet o guruplardan biri, Allahın kitabındaki hükmü kabul etmeyerek azgınlığa düşerse, Allahın hükmünü kabul etmeyene karşı, onun emrine boyun eğinceye kadar savaşın. Si­zin, o gurupla savaşmanızdan sonra Allahın kitabındaki hükmüne dönüp de bo­yun eğecek olursa siz bu iki gurubun arasında, Allahın kitabındaki hükmü uygu­layarak adaletli davranın. Ve onları barıştırın."

    Abdullah b. Abbas, bu âyeti izah ederken şöyle demiştir: "Allah, pey­gamberine ve müminlere iman eden iki gurubun birbirleriyle savaşmaları halin­de onları Allahın hiikmüıîe davet etmelerini ve onlara adaletli davranmalarını emretmiştir. Şayet her ikisi de Allahın kitabındaki hükme boyun eğmeye karşı çıkacak olursa işte o, azgın bir guruptur. Müminlerin emirinin, Allahın hükmü­ne boyun eğdirinceye kadar onlarla cihad etmesi ve onlarla savaşması gerekir.

    Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında şu olay zikredilmiştir: Enes b. Mâlik (r.a.) diyor ki:

    "Resulullaha "Sen, Abdullah b. Übey´[14] gitsen nasıl olur " denildi. Bu­nun üzerine Resulullah, merkebine binip hareket etti. Müslümanlar da onunla hareket edip yürüyemey başladılar. Üzerinde yürüdükleri arazi çorak bir yerdi. Resululah, Abdullah b. Übey´in yanına varınca o, Resulullaha "Benden uzak dur. Allaha yemin olsun ki senin merkebinin pisliği beni rahatsız etti." dedi. Bu­nun üzerine Ensar´dan bir kişi "Allaha yemin olsun ki Resulullahın merkebinin kokusu senin kokundan daha güzeldir." dedi. Abdullah b. Übey´in kavminden bir kişi de bu söze kızdı. Bu iki kişi birbirlerine sövdüler. Bunun üzerine bu iki kişiden herbirinin taraftarları da hiddetlendiler. Birbirlerini hurma dallarıyla, el­leriyle ve takunyalarla dövmeye başladılar. Bize ulaştığına göre "Eğer mümin­lerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını bulup barıştırın." âyetini işte bunlar hakkında nazil olmuştur[15]

    Süddî bu âyet-i kerimenin, karısıyla geçimsizliğe düşen bir adam ile karı­sının taraftarları arasında çıkan anlaşmazlık üzerine nazil olduğunu söylemiş, Mücahid, Evs ile Hazreç arasındaki bir anlaşmazlık üzerine indiğini söylemiş Katade ise bu âyetin, Ensar´dan, birbirlerinde alacakları ´bulunan ve anlaşmazlı­ğa düşen iki kişi hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Ancak birinci sebep, sahih hadis kitaplarında nakledildiğine göre tercihe şayandır. [16]



    10- Müminler, ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını bulup barıştırın. Allahtan korkun ki, merhamet cdilesiniz.

    Ey iman edenler, iyi bilin ki müminler ancak din kardeşidirler. Onlar bir­birleriyle savaştıkları zaman, onları Allahın hükmüne davet ederek aralarını bu­lun. Birbirleriyle savaşanların arasını bulma vazifenizi ve diğer yükümlülükleri­nizi yerine getirerek Allahtan korkun ki o da size merhamet etsin ve geçmişte işlediğiniz günahlarınızı affetsin.

    *Âyet-i kerimede, mümilerin ancak kardeş oldukları bildirilmektedir. Peygamber efendimiz bu kardeşliğin nasıl olduğunu ve neler icabettirdiğini çe­şitli hadis-i şeriflerinde beyan etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır.

    Abdullah bin Ömer, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayete di­yor:

    "Müslümna müslümamn kardeşidir. O, kardeşine zulmetmez onu sahipsiz bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacına koşacak olursa Allah da onun ihtiyacını gi­derir. Kim müslüman kardeşinin bir sıkıntısını giderecek olursa Allah da onun kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkıntısını gidenniş olur. Kim bir müslü­mamn kusurunu örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter. [17]

    Ebu Hureyre, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Kim bir müminden, dünya sıkıntılarından bir sıkıntı giderecek olursa Allah tla onun kıyamet günün sıkıntılarından birini giderir. Kim, darda kalana kolaylık gösterecek olursa Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir Kim bir müslümamn ayıbını örtecek olursa Allah da onun ayıplarını dünya ve âhirette örter. Kul, mümin kardeşinin yardımında bulunduğu müddetçe Allah da ona yardım eder. Kim ilim talebi için bir yol tutacak olursa Allah onun bu yolu­nu cennete doğru kolaylaştırır. Herhangi bir kavim, Allanın evlerinden (mescit­lerden) birinde toplanıp Allanın kitabını okur ve birbirlerine öğretirlerse onların üzerine mutlaka huzur iner, onları rahmet kaplar. Onların çevresini melekler ku­şatır. Allah onlan katmdâ-bulünanlara bildirir. Herkimi işlediği amal yavaşlata­cak olursa onun soyu onu hızlandıramaz. (Kim eksik amel işlerse onun soyu onun amelini tamamlayamaz) [18]

    Ebu Musa (r.a.) Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Bir mümin diğer bir mümin için birbirine kaynamış binaya benzerler." Resulullah bunu söylerken parmaklarını birbirine geçirdi ve müminlerin birbir-leine nasıl kenetlendiklerini gösterdi. [19]

    Numan b. Beşir, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Mü­minler.birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine karşı şefkatli davranmada bir vücut gibidirler. Vücudun organlarından biri rahatsız olduğunda diğer organlar, uykuyu kaybetmede ve acıyı paylaşmada ona ortak olurlar. [20]

    Sehl b. Sa´d es-Sâidî, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Müminlerin içinde bir mümin, bir vücut ile ondaki başa benzer. Vücut, baş ağrısından acı duyduğu gibi mümin de iman ehlinin ızdırabından acı duyar. [21]



    11- Ey iman edenler, bir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Belki de alay edilen kavim alay edenden duba hayırlıdır. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki alay edilen kadınlar, alay eden kadınlardan daha hayırlıdır. Birbirinizi ayıplamayın. Birbirinize lakaplar takmayın. İman et­tikten sonra bir müminin fâsıklıkla anılması ne kötü şeydir. Kim bundan tevbe etmezse işte onîar, zalimlerin ta kendileridir.

    Ey, Allahı ve Resulünü tasdik eden müminler, mümin bir kavim, diğer bir mümin kavimle alay etmesin. Belki de alay edilen kavim, alay edenlerden daha hayırlıdır. Mümin kadınlar da diğer mümin kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilen kadınlar, alay edenlerden daha hayırlıdır. Ey iman edenler, birbirinizi ayıplamayın, birbirinize dil uzatmayın. Birbirinizi, sevmediğiniz la­kap ve sıfatlarla çağırmayın. Bunları yaptığınız takdirde, Allanın emirlerinden ayrılan fâsıklar olursunuz. İman ettikten sonra "Fâsıklık" sıfatını almak ne kötü bir şeydir kim bunları yaptıktan sonra tevbe etmeyecek olursa, işte onlar, zalim­lerin ta kendileridir.

    Ayet-i kerime, genel bir ifade kullanarak alaya almanın her çeşidini ya­saklamıştır. Bu itibarla, bir müminin başka bir mümini, fakirliğinden veya acizliğinden yahut işlediği bir hatasından dolayı alaya alması caiz değildir.

    Âyet-i kerimede, müminlerin birbirlerini ayıplamaları, birbirlerine dil uzatmaları yasaklandığı gibi birbirlerini, asıl isimlerini bırakıp, sevilmeyen la­kaplarla çağırmaları yasaklanmaktadır. Zira, bu tür şeyleri yapmak, müminler arasında sevgi ve saygıyı zedeler. Ve İslam kardeşliğini sarsmış olur. Bu neden­le bu tür davranışlara düşen müminlerin fa"sık olacakları, fâsıkhğın ise müminle­re yakışmayan bir sıfat olduğu beyan edilmektedir.

    Ebu Cübeyre b. ed-Dehhak diyor ki:

    "Bu âyet, biz Seleme oğullan hakkında nazil olmuştur. Resulullah, bize geldiğinde bizden her birimizin iki veya üç ismi vardı. Resulullah herhangi biri­mizi "Ey falan" diye çağırdığında ona "Dur ya Resulflah, o bu isme kızıyor." di­yorlardı. İşte bunun üzerine bu ûyet-i kerime nazil oldu. Ve müminlerin, birbir­lerini, kızacakları lakaplarla çağırmalarını yasakladı. [22]



    12- Ey iman edenler, zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannin ba­zısı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı Ondan tiksinirsiniz. AUahtan korkun. Şüphesiz ki Allah, tevbclcrİ daima kabul edendir, çok merhametlidir.

    Allah teala bu âyet-i kerimede müminlere, kötü zamla bulunmayı, teces­süsü ve gıybet yapmayı yasakamaktadır. Âyet-i kerimede, bütün zanlardan değil bunların birçoğundan kaçınılması emredilmektedir. Bundan da, kötü zanda bu­lunmanın yasak olduğu, müminler için iyi zanda bulunmanın ise hayırlı bir şey olduğu anlaşılmaktadır. İyi zanda bulunmanın hayırlı bir şey olduğu hususunda başka bir âyette de şöyle buyurulmaktadır. "İftirayı işittiğiniz zaman, mümin er­keklerin ve mümin kadınların birbirlerine hüsnü zanda bulunup da "Bu apaçık bir iftiradır." demeleri gerekmez miydi [23] 

    Âyette, kaçınılması emredilen kötü zandan maksat, kişinin aile efradını veya akrabalarını yahut da herhangi bir insanı itham etmesidir.

    Peygamber efendimiz bu konuyla ilgili olarak bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

    "Zandan kaçının, zira sözlerin en yalanı zandır. Tecessüsde bulunmayın. Konuşulanları dinleme merakına kapılmayın. Birbirinize buğzetmeyin. Siz, Al­lanın kullan olarak kardeşler olun. Kişi mümin kardeşinin sözlüsünü, kardeşi onunla evleninceye veya onu bırakıncaya kadar istemesin. [24]

    Tecessüste bulunmaktan maksat ise, kişinin, başkalarının kusurlarını araştırması ve onun gizliliklerini öğrenmeye çalışmasıdır.

    Peygamber efendimiz, mü.slümanlann kusurunu örteni övmüş ayıplarını araştıranı ise eleştirmiştir. Bir hadis-i şerifinde:

    "... Kim bir müslümanın bir ayıbını örtecek olursa Allah da kıyamette onun ayıbını örter. [25]´buyurmuştur.

    Diğer bir hadis-i şerifinde ise şöyle buyurmuştur:

    "Şayet sen insanların kusurunu araştıracak olursan ya onlan ifsat etmiş olursun veya ifsad etmeye yaklaştırırsın. [26]´

    Diğer bir hadis-i şerifinde ise:

    "İdareci, insanlar hakkında şüpheci bir tavır takınırsa onlan ifsad eder. [27]´buyumuıştur.

    Âyet-i kerimenin son bölümünde gıybet etmek yasaklanmakta ve gıybet edenler ölü insanın etini yiyenlere benzetilmektedir.

    Resululahtan, gıybetin ne olduğu sorulmuş o da:

    "Kardeşini, sevmediği bir şey ile anmandır." buyunnuştur. Bunun üzeri­ne: "Şayet söylediklerim o kardeşimde varsa " diye sorulmuş Resulullah da şu cevabı vermiştin "Eğer söylediklerin, kardeşinde varsa işte sen onun gıybetini yapmış olursun. Şayet, söylediklerin onda yoksa sen ona iftirada bulunmuş olursun. [28]´

    Hz. Aişe (r.anh.) diyor ki:

    "Ben ResuluIIaha "Safiye´nin şöyle şöyle olması yeter." dedim. (Hz. Aişe bu sözüyle Hz. Safiye´nin kısa boylu olduğunu söylemek istemiştir) Bunun üze­rine Resulullah şöyle buyurdu: "Öyle bir söz söyledin kî denizin suyuna karışsa orayı bulundınrdı. [29]

    Enes b. Mâlik diyor ki:

    "Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ben, Miraç için yukarı çıkarıldığım da, bakırdım tırnaklan bulunan ve o tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırma layan bir kavmin yanından geçtim." Ey Cebrail, bunlar kimdir " diye sordum Cebrail "Bunlar, insanların etlerini yiyen ve ırzlarına dil uzatanlardır." dedi. [30]

    Ebu Berze el-Eslemî diyor ki:

    "Resulullah şöyle buyurdu: "Ey, dilleriyle iman eden fakat kalblerine iman girmeyen topluluk, müslümanların gıybetini yapmayın. Onların kusurları­nı araştırmayın. Zira onların kusurlannı kim araştınrsa Allah da onun kusurunu araştırır. Allah da kimin kusurunu araştınrsa onu evinin ortasında rezil eder. [31]

    Cabirb. Abdullah diyor ki:

    "Bir gün biz, Resulullah ile biraber idik. Kokmuş bir leşten kokular geldi. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: "Bu koku nedir biliyor musunuz Bu, müminlerin gıybetini yapan kimselerin kokusudur. [32]



    13- Ey insanlar muhakkak ki sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık, birbirinizle tanışasınız diye sîzi milletlere ve kabilelere ayırdık. Elbette ki Allah ne/dinde en şerefli olanınız, ondan en çok korkanmızdır. Şüphesiz ki Allah, herşeyi çok iyi bilendir, her şeyden haberdardır.

    Ey insanlar, şüphesiz ki biz sizi, atanız Âdem ve anneniz Havva´dan mey­dana getirdik. Onlardan sonra da erkek ve kadının suyundan diğer bütün insan­ları meydana getirdik. Sizleri aynı soydan yarattık. Bir kısmınızın soyu diğerine uzaktır. Bunlar milletlerdir. Diğer bir kısmınızın soyu ise başka bir kısmınıza yakındır. Bunlar da kabilelerdir. Bizim, sizleri milletlere ve kabilelere ayırma­mızın hikmeti, birbirinizle kolayca tanışmanızı sağlamak isteyişimizdendir. Bir­birinize üstünlük taslamanız ve birbirinizi ezmeniz için değildir. Zira sizin, Allan katında en üstün olanınız, ondan en çok karkanınızdır, şu veya bu soydan ol­manı , yahut da mal mülk ve sayıca çok olmanız değildir.

    *Bu âyet-i kerime, insanlığın, tek anne ve babadan meydana gelen soy kardeşler olduğunu bildirmekte ve hiçbir milletin diğerine karşı soyca üstünlük taslamasına hakkı olmadığını beyan etmekte ve insanların üstünlüklerinin, an­cak kendilerini yaratan rablerinin emir ve yasaklarına uyarak ondan korkmala-nyla gerçekleştiğini bildimıektedir. İşte bu itibarla İslam ırkçılığı, kavmiyetçili­ği reddetmektedir.

    Bu hususta peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde ş.öyel buyurmakta­dır:

    "Şüphesiz ki Aziz ve Celil olan Allah, sizlerin cahiliye kibirlenmelerinizi ve atalarınızla övünmenizi gidermiştir. İnsanlar ya takva sahibi bir mümin veya isyankar bir fâcirdir. Sizler, Âdem´in oğullarısınız, Âdem ise topraktandır. Artık bir kısım adamlar, kavimleriyle övünmeyi bıraksınlar. Zira onlar cehennemin kömürlerinden başka bir şey değildirler. Yoksa onlar Allah katında, burnu ile pislikleri yuvarlayan pislik böceklerinden daha âdi olurlar." [33]

    Haksızlıkta kavmine destek olan kişi hakkında şöyle Duyurulmuştur:

    "Kim.haksız yere kavmine yardım edecek olursa o kimse kuyuya düşüp Ölen bir deveye benzer ki onu kuyruğundan tutarak çıkarmak isterler. [34]

    Vasile b. el-Eska, peygamber efendimize:

    "Ey Allanın Resulü, ırkçılık nedir " diye sorduğunda Resulullah: "Hak­sızlıkta kavmine yardımcı olmandır." cevabını venniştir. [35]

    Peygamber efendimiz, ırkçılık uğrunda savaşan veya o uğurda ölen kimse hakkında şöyle buyumıuştur:

    "Kim, emre itaatten çıkar, cemaattan ayrılır ve Ölecek olursa o kimse ca­hiliye ölümü ile Ölmüş olur. Kim, kavmi için gazaplanarak veya kavmiyetçiliğe davet ederek yahut kavmiyetçiliğe yardımda bulunarak kör sancak altında sava­şır da öldürülecek olursa o kimse cahiliye ölümüyle öldürülmüş olur. [36]

    Peygamber efendimiz diğe bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

    "Soylarınız, sizden birinize sövmek için sebep değildir. Şüphesiz ki siz­ler, Âdem´in çocuklarısınız. Ölçek eksik kaldı onu dol duramadınız. (Herkesin bir kusuru vardır, eksiksiz insan yoktur) Bir kimsenin diğerine üstünlüğü ancak dindarlıkla veya salih amel işlemesiyledir. Kişinin, hayasız, âdi, cimri ve korkak olması, aşağılık olarak ona yeter. [37]



    14- Ey Muhammcd, Bedeviler "İman ettik" derler. Sen onlara şöyle de: "Hayır, iman etmediniz. Si/, ancak "Müslüman olduk." deyin. Çünkü iman henüz kalbinize girmemiştir. Eğer Allah ve Resulüne itaat ederseniz, Allah, amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok affdendir, çok merhamet edendir.

    Bedeviler: "Biz, Allahı ve Resulünü tasdik ettik. Bizler müminiz." dedi­ler. Ey Muhammed, sen onlara de ki: "Sizler iman etmediniz. Sizler mümin de­ğilsiniz. Bu itibarla "İman ettik" demeyin. "Teslim olduk" deyin, zira iman ger­çekten kalbinize girmemiştir. Henüz onun ne demek olduğunu kavramış değilsi­niz. Sizler, AHahın ve Resulünün emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak Alla-ha ve Resulüne itaat edecek olursanız, Allah, amellerinizin mükafaatmdan hiç­bir şey eksiltmez. Zira Allah, yaptıklarından vazgeçip kendisine itaat edeni af­fedendir ve ona merhametli davranandır. O halde ona tevbe ediniz ki sizi affe­dip size merhametli olsun."

    *Bu âyet-i kerimenin, Esedoğullan Bedevileri hakkında nazil olduğu ri­vayet edilmektedir. Bu Bedeviler hakkında: "Huyır, iman etmediniz. Siz ancak "Müslüman olduk." deyin bu vurulmasının sebebi, Zührî ve ibn-i Zeyd´e göre, Bedevilerin, dilleriyle "İman ettik" demelerine rağmen amelleriyle iman etme­diklerini göstermeleridir." Bu izaha göre imandan maksat, kişinin, inandığını diile söylemesi, İslamdan maksat ise yaptığı amellerle iman ettiğini ispat etmesi­dir. Bedeviler bu tür amelleri yapmadıklarından dolayı âyet-i kerimenin muha­tabı olmuşlardır.

    Katade ve Said b. Cübeyr´e göre ise Bedevilere böyle söylenmesinin se­bebi, onların, iman etmelerini Resulullahın başına kakmalarıdır.

    Katade diyor ki: "Yemin olsun ki bu âyet bütün Bedevileri kapsamakta­dır. Zira Bedevilerden, Allaha ve âhiret gününe iman edenler de vardır. Fakat bu âyet-i kerime, Bedevilerden bir kabile hakkında nazil olmuştur. O kabile, müs-lüman oluşlarını Resulullahın başına kakıyor ve şöyle diyorlardı: "Biz, savaşsız müslüman olduk. Falan ve.falan oğullan gibi savaşmadık." Bunun üzerine Allah teala buyurdu ki: "Siz, iman ettik" demeyin. Korkudan "Teslim olduk." deyin. [38]



    15- Müminler ancak o kimselerdir ki Allaha ve Resulüne iman eder­ler sonra imanlarında şüpheye düşmzler, Allah yolunda mallarıyla, canla­rıyla cihad ederler. İşte hakkıyla iman edenler bunlardır.

    Ey, dilleriyle "İman ettik" diyen fakat kalblerine imanın gerçeği girme­yen Bedeviler, müminler ancak o kimselerdir ki Allahı ve Resulünü tasdik eder­ler. Sonra AHahın birliği ve Resulünün peygamberliği hakkında asla şüpheye düşmezler. Allahı ve Resulünü razı edecek ameller işlerler. Müşriklere karşı, mallarını harcayarak ve canlarını feda ederek cihad ederler. Allahin sözü yücel-sin, kâfirlerin sözü ise alçalsin. İşte bunları yapanlar "Biz müminleriz." diyen sözlerinde doğru olanlardır. Kılıç korkusuyla "İman ettik" diyenler değil. [39]



    16- Ey Muhammcd, de ki: "Allaha dininizi siz mi öğreteceksiniz " Halbuki Allah, göklerde ve yerde bulunanı bilir. Allah, herşeyi bilendir.

    Ey Muhammed de ki: "Ey Bedeviler, Alİaha nasıl itaat edeceğinizi ona siz mi öğreteceksiniz Halbuki Allah, göklerde ve yerde bulunan herşeyi bilir. Hiçbir şey ona gizli değildir. O halde siz Allaha, dinin ve itaatin ne olduğunu nasıl öğreteceksiniz Allah, geçmiş ve gelecek olan herşeyi bilendir. O halde kalbinizde bulunanların 

    aksini Allaha karşı söylemekten kaçının. Aksi takdirde gazabına ve cezasına uğratılırsınız. [40]



    17- Ey Muhammcd, onlar, m uslu man olmalarını senin başına kakı­yorlar. De ki: "Müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer imanınızda sadık kimselerseniz, imana kavuşturduğu için, asıl sizi Allah minnet altında bıra­kır.

    Ey Muhammed, o Bedeviler, müslüman olmalarını senin başına kakarlar. "Biz seninle savaşmadan iman ettik. Başkaları gibi savaştıktan sonra iman et­medik." derler. Sen onlara de ki: "Müslüman oluşunuzu benim başıma kakma­yın. Eğer "İman ettik." sözünüzde samimi iseniz bilin ki sizi Allah hidayete er­dirdiği için mümin oluşunuzdan dolayı o sizi minnet altında bırakır.

    *Said b. Cübeyr, bu âyet-i kerimenin, Esedoğullarından olan Bedeviler hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Zira onlar, Resulullaha gelerek "Biz sa­vaşmadan iman ettik." diyorlar ve böylece müslüman oluşlarını onun başına ka­kıyorlardı. [41]



    18- Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gizliliklerini bilir. Allah, yap­tıklarınız ı çok iyi görendir.

    Ey Bedeviler, sizlerden kimin doğru kimin yalancı olduğu, kimin İslama isteyerek girip kimin de Peygamberin korkusuyla müslüman loduğu Allaha gizli değildir. Zira Allah, göklerin ve yerin gaybım bilir. O, gizli ve aşikâr, itaat veya isyan olan bütün amallerinizi görendir. O, sizleri, amellerinize göre cezalandıra­cak ve mükafaatlandıracaktır. [42]



    [1] Hucurat Suresi, âyet: 1

    [2] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/495-496.

    [3] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/497-498.

    [4] Buhari, K.Tufsir el-Kur´an, Sure: 49, bab: 1 /Tinnizî, K.Tefsir cl-Kur´an, Sure: 49, bab: 1, Ha­dis no: 3266

    [5] Bııhari, K.Tefsir el-Kıır´an, Sure: 49, bub: I

    [6] Ahmet! b. Hanbcl, MUsned,C.3, S.137

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/498-500.

    [7] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/500.

    [8] Ahmet! b. Hanbcl, MUsned,C.3, S.137

    [9] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/501.

    [10] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/501.

    [11] Ahinctl b. HunM, Müsncd, C.4, S.279

    [12] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/502-504.

    [13] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/504-505.

    [14] Abdullah h. Übey, Medine´de münafıkların reisi durumundaydı.

    [15] Bulıari,K.es-Sulh,bab: 1 /Müslim, K.el-Cihad, bab: 117, Hadis no: 1799

    [16] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/505-507.

    [17] Buharı, K.e[-Mcza!İm,bab: 3 /Müslim, K.el-Jîirr, balı: 58, Hadis no: 2580.

    [18] Müslim, K.ez-Zikr, bab: 38, Hadis no: 2699.

    [19] Buhnri, K.el-Mezaliin, bab: 5.

    [20] Müslim, K.ül-Birr, hah: 66, Hadis no: 2586 / uhmol b. Ilanhcl, Müsned. C.4, S.26S.

    [21] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/507-509.

    [22] Ebu Duvud, K.el-Edeb, bab: 71, Hadis n«: 4962 / Tımıizî, K.Tefsir ^I-Kur´an, Sure: 49, Hadis no; 3268

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/510-511.

    [23] Nur Suresi, âyet: 12.

    [24] Bulıaıi, K.en-Nikah, bab: 45 /Müslim, K.ol-Birr, bab: 28, Hadis no: 2563.

    [25] Buharı, K.el-Mezalim, hab: 3 / Müslim, K.el-Birr, bab: 58, Hadis no: 2580

    [26] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 39, Hadis no: 4888.

    [27] ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 39, Hadis no: 4889.

    [28] Müslim, K.el-Birr, bab: 70, Hadis no: 2589 / Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 35, Hadis no: 2874.

    [29] Ehu Davud, K.e)-Edeh, bab: 35, Hadis no: 4875 /Tirmizî, K. .el-Kıya met, h:ılv 51, Hadis no: 2502

    [30] Ebu Davud, K.el Kdeb, bab: 35, Hadis no: 4878

    [31] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 35, Hadis no: 4810.

    [32] Ahine*! b. Hanbcl, Milsned, c.3, S.351.

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/511515.

    [33] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 110, Hadis no: 5116 /Tirmizî, K.el-Menakıb, bab: 75, Hadis no: 3955, 3956 / Ahıned b. Hanbel, Müsned, C.2, S.361.

    [34] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 112, Hadis no: 5117.

    [35] Ebıi Davud, K-d-Eıbb, bab: 112, Hadis no: 5119 /İbn-i Mâıv,K.el-Fiten,bab: 7,Hadisno: 3949.

    [36] Müslim, K.el-lnıara, bab: 53, Hadis no: 1848.

    [37] Ahıned b. Hantal, C.4, S.I45, 158.

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/515-518.

    [38] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/518-519.

    [39] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/519.

    [40] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/520.

    [41] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/520.

    [42] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/521.
  • Yüce Allah her peygambere gönderdiği kavmin dilinde vahyi indirmiştir. Şu ayet meali bu gerçeği ifade etmektedir:  “İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.” (İbrahim 14/4) İbn Kesîr ayetin açıklamasında bunun Yüce Allah’ın halkına yönelik bir sünneti yani değişmez muamelesi olduğunu dile getirir. (bk. İbn Kesir, Tefsir, ilgili ayet yorumu) Yüce Allah bu sünneti doğrultusunda vahyini kimi zaman İbranice, kimi zaman Süryanice kim zaman da Arapça indirmiştir. Cebrail vasıtasıyla bütün bu dillerde inen ilahî kelamlar, Allah’ın zatıyla kaim kelamına delalet etmektedir. Vahyi indiren, alemdeki hiçbir türe benzemeyen kadîm olan Allah’tır. Allah hitabını peygambere bir cümle şeklinde bildirdiğinde ona uygun sesler yani Arapça’nın ya da bir başka dilin kalıplarına uygun lafızlar yaratır, ardı sıra onları muhataba işittirir” (Bâkıllânî, et-Takrîb ve’l-İrşâd es-Sağîr (nşr. Abdullah b. Ali Ebû Zenîd), Beyrut 1413/1993, I, 322; Ebü’l-Muin en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, DİB Yayınları, Ankara 2004, I, 372)


    İmam Matüridî, Kur’an’ın Arapça olarak yani lafız ve mana şeklinde Hz. Peygamber’e geldiğine “Hiç kuşkusuz, "Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça’dır. Allah’ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, Allah onlara hidayet vermeyecek; onlar için elem verici bir azap vardır. Ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar böyle bir yalanı uydurabilirler, asıl yalancılar onların kendileridir.” (Nahl 16/103-105) ayetlerini delil olarak getirir ve şayet sadece mana olarak gelseydi Yüce Allah insan tarafından öğretilmesini bir iftira olarak nitelemezdi diye yorum getirir.

    Bütün bunlar gösteriyor ki vahiy, peygamberin konuştuğu dille indirilmiştir. Son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (sav) Arapça konuştuğu için Kur’an o dilde gelmiştir. Ancak geçmişte Batınîler (Karmatiler ve İsmaililer) günümüzde ise bir kısım çağdaş araştırmacı, Kur’an’ın mana olarak geldiğini, daha sonra Hz. Peygamber’in kendi diliyle onu ifade ettiğini iddia etmişlerdir.  Yukarıdaki bilgiler doğrultusunda değerlendirildiğinde onların bu iddia ve kanaatlerinin isabetli olmadığı açıktır. Nitekim İmam Matüridî, Batınîlerin bu görüşünüTe’vilatü’l-Kur’an adlı tefsirinde eleştirmiş, reddetmiş ve Kur’an’ın hem lafız hem de mana olarak Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e indirildiğini net bir şekilde ifade etmiştir. (I, 74; III, 121, 541)

    Şu da bir gerçek ki, kaynaklarda geçtiği gibi Cebrail, Hz. Peygamber’e çoğunlukla insan suretinde gelmiş, onunla Arapça iletişim kurmuş ve Kur’an metnini de Arapça olarak getirmiştir. Yusuf Suresinin başında geçen “Biz onu Arapça Kur’an olarak indirdik” (Yusuf 12/2) ayetinin anlamını Ebü’l-Leys es-Semerkandî, “Biz Cebrail’i Kur’an’ı Arap diliyle okusun diye Muhammmed’e gönderdik” şeklinde yorumlamıştır. (bk. Tefsîrü’s-Semerkandî, nşr. Adil Ahmed- Ali Muhammed, Beyrut 1427/2006  III, 149.)

    “İşte, sakınsınlar yahut hatırlamalarını sağlasın diye onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda uyarılarımıza tekrar tekrar yer verdik. Gerçekliğinde şüphe bulunmayan, her şeye hükümran olan Allah yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan Kur’an’ı okumada aceleci davranma ve "Rabbim! İlmimi arttır" de.” (Tâhâ 20/113-114) ayetlerinde geçtiği gibi Cebrail bizzat Kur’an’ı getirip okuduğunda Hz. Peygamber ezberleme veya kayıt ettirme gayretiyle acele ederdi. Bu ayette Hz. Peygamber’in aceleyle tekrar etmemesi veya hemen yazdırmaya yönelmemesi, Cebrail tarafından okuma işlemi tamamlandıktan sonra okuması veya imla ettirmesi emredilmektedir. Kıyame Sûresi 16-19 ayetlerinde de aynı hususa işaret edilir. (İbn Kesîr, Tefsir, ilgili ayet yorumu.) Bazı rivayetlerde buradaki acele etmesine yönelik uyarının; manasını açıklama, yazdırma veya acele hüküm verme şeklinde gelmesi yine Kur’an’ın lafız-mana bütünlüğü içinde geldiğini teyit eder. (Taberî,Tefsîr, ilgili ayet yorumu; Kurtubî,Tefsir ilgili ayet yorumu).

    Hz. Peygamber, gelen Kur’an ayetlerini Cebrail okuyup bitirmeden okuma veya yazdırma hususunda uyarıldığına göre, O, Cebrail’den Kur’an’ı Arapça olarak dinliyordu ve Arapça olarak tekrar ediyordu. Çünkü Tâhâ ve Kıyâme Sûrelerinde ifade edildiği gibi lafız olmaksızın mananın tekrarı veya aceleyle okunması söz konusu olmaz. Bütün bu gerçekler Kur’an’ın lafız ve mana olarak Hz. Peygamber’in konuştuğu dil olan Arapça geldiğini göstermektedir. Mana olarak geldiği iddialarının doğru kabul edilmesi durumunda, bir yandan Hz. Peygamber’in tercüman konumuna düşmesi diğer yandan ise gelen mananın orijinal değil, tercüme metin olduğu anlamına gelir. Bu durum Kur’an’ın diğer dillere tercümelerinin de Kur’an kabul edilmesini beraberinde getirir. Halbuki diğer dillere yapılan tercümelerin veya yorumların Kur’an kabul edilemeyeceği hususunda İslam alimlerinin ezici çoğunluğunun ittifakı bulunmaktadır. Nitekim bu gün İncillere yöneltilen en büyük eleştiri, tespit edilen ilk İncillerin Hz. İsa’nın konuştuğu dilde değil, Yunanca olarak yazılmış olmasıdır. Bu da İncillerin orijinalliğinin bulunmadığının delili olarak sunulmaktadır. Çünkü hiçbir tercüme orijinal manayı tam olarak yansıtamaz ve bu yüzdendir ki bilimsel çalışmalarda tercümeler, ikincil metin kabul edilir.

    Bununla birlikte şu gerçeği bilmekte de yarar vardır: Nasıl ki peygamberlere has olan ismet sıfatı imtihanı ortadan kaldırmadırmıyorsa, vahiy alması da peygamberi beşer üstü bir konuma çıkarmaz ve onun beşerî özelliklerini yok etmez. Bu konuda Yüce Allah bizi baştan uyarıyor ve Hz. Muhammed’e (sav) şöyle söylemesini emrediyor: “De ki: Ben sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana tanrınızın tek olduğu vahyolunuyor.”(Kehf 18/110) “De ki:  ‘Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum. ‘Ben gaybı da bilmem’. Size, ‘ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece bana indirilen vahye uyuyorum.” (En’âm 6/50). Bu ayetlerde peygamberin vahiy alması dışında diğer insanlardan bir farkının olmadığı açıkça ifade edilmektedir. Zaten birçok ayette Hz. Peygamber’in sadece tebliğ etmekle görevli olduğu, kimseyi zorla Müslüman yapmak gibi bir yükümlülüğünün bulunmadığı vurgulanmıştır. Onun birinci ve öncelikli görevi insanlara doğruları göstermek ve yaptıklarının ne gibi sonuçlar doğuracağını haber vermektir.


    KUR’AN’IN MAHİYETİ KONUSUNUDAKİ GÖRÜŞLER


    Kur’an’ın Allah’tan insana intikali ve mahiyeti konusunda İslam düşüncesinde dört temel görüş bulunmaktadır:

    1.      Ahmed b. Hanbel’in görüşü: Kur’an, Allah’ın kelamıdır, mahiyeti konusunda konuşmak doğru değildir. Ancak onun bazı taraftarları, Mu’tezile’ye yönelik aşırı retçi tavırları yüzünden okunan, dinlenen ve ezberlenen Kur’an lafızlarının dahi yaratılmamış olduğunu iddia etme aşırılığına düşmüşlerdir. (Ahmed b. Hanbel, er-Red ale’z-zenâdıka ve’l-Cehmiyye(Ali Sâmi en-Neşşâr, Ammar Cem’î et-Tâlibî, Akâidü’s-Selef), İskenderiyye 1971, s. 77-78; Ebü’l-Muîn en-Nesefî,Tebsıratü’l-edille, I, 383).

    2.      Mu’tezile’nin görüşü:Kur’an lafız ve mana olarak yaratılmış ve Cebrail vasıtasıyla Hz. Peygamber’e indirilmiştir. Onlar, yaratıldığı yerin Levh-i Mahfuz, Cebrail veya Hz. Peygamber olduğu konusunda ihtilaf etmişler. Ancak ağırlıklı görüşleri, Kur’an’ın lafız ve mana olarak Levh-i Mahfuzda yaratıldığı ve elimizde bulunan Kur’an’ın, orada bulunan Kur’an’ın ifadesi olduğu şeklindedir. Onlara göre okuduğumuz, yazdığımız ve dinlediğimiz Kur'an Allah’ın kelamıdır ve fiilidir yani Allah’ın yaratmasıyla meydana gelmiştir. Bunun ötesinde ne Ehl-i Sünnetin söylediği gibi Allah’ın bir kelam sıfatı vardır ne de Kur’an’ın ezeliliği söz konusudur. Görülüyor ki, Mu’tezile lafız-mana ayrımına değil, sadece Kur’an’ın yaratılmasına odaklanmıştır. (Ebü’l-Muîn en-Nesefî,Tebsıratü’l-edille, I, 385)

    3.      Ehl-i Sünnet kelam mezhepleri olan Eş’arîler ve Matürîdîlerin görüşü: Allah’ın kelamı olan Kur’an yaratılmamıştır. Ancak lafız-mana bütünlüğü içinde yaratılıp Cebril’e verilen ve oradan Hz. Peygamber’e gelen okuduğumuz, dinlediğimiz ve ezberlediğimiz Kur’an yaratılmıştır. Arapça olarak yaratılmış olan bu Kur’an, Allah’ın ezeli kelamına delalet etmektedir. Matüridîler bu ikili durumu, kelam-ı nefsî ve kelam-ı lafzî diye tasnif etmişlerdir.  Kelam-ı nefsî, yaratılmamış olan Allah’ın kelamı; kelam-ı lafzî ise, Cebrail’e intikal ettiği andan itibaren yaratılmışlık vasfı kazanmış kelamdır. Eş’ariler ise bunu, yaratılmış varlıklarda bulunan kelam hâdistir ve Allah’ın ezelî kelamına delalet eder şeklinde formüle etmişlerdir. Bu kategoriyi Kerramiler,hikaye ve mahkiisimlendirmesiyle ifade etmişlerdir. İlk Ehl-i Sünnet kelamcıları olan İmam-ı A’zam Ebû Hanife ve İbn Küllab el-Basrî’nin bu görüşlerin oluşmasında ve şekillenmesinde katkısı büyüktür.  (bk. Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, I, 368-369, 383-384; Şehristânî,el-Milel ve’n-nihal, nşr. Abdulemir Ali Mehnâ, Ali Hasan Fâgur, Beyrut 1410/1990, I, 108).

    4.       Karmatî ve İsmailî diye de isimlendirilen Batınîlerin görüşü: Kur’an bir tasavvur ve hayal olarak Hz. Peygamber’in zihnine/kalbine indirilmiş, Hz. Peygamber de kendi lisanı ile bu manayı ifade etmiş yani lafza dökmüştür. (bk. Matüridî,Te’vilatü Ehli’s-Sunne, nşr. Fatıma Yusuf el-Hıyemi, Beyrut 142572004, III, 121, 541) Batınîlerin bu görüşünü, son zamanlarda bazı çağdaş araştırmacıların da dile getirdiği görülmektedir.

    BATINÎ ANLAYIŞA YÖNELİK KISA DEĞERLENDİRME

    Batınîlerin Kur’an’ın manası Allah’a, lafzı Hz. Peygamber’e ait şeklindeki anlayışa gitmelerinde, klasik felsefeden mülhem alem ve insan anlayışının etkisi büyüktür. Onlara göre alem ay altı ve ay üstü şeklinde iki kategoriye ayrılır. Ay üstü alem, cisim ve cismanî olandan arınmış, oluş ve bozuluş kanunlarına tabi olmayan ruhaniyet ve sermediyet alemidir. Ay altı alem ise tam tersine oluş ve bozuluş kanunlarına tabi cisim ve cismanî unsurlardan oluşur. İnsanın bedeni oluş ve bozuluşa tabi cisim,  insanın nefsi/ruhu ise oluş ve bozuluşa tabi olmayan ay üstü aleme ait ruhani varlıktır ve oradan bilgi alabilme kabiliyetine sahiptir. Son akıl olan ve suretler veren akl-ı faal ile ittisal eden yani birleşen nefis/ruh, yetkinliğe erişir ve hakikat bilgisine sahip olur. Batınîler felsefeden mülhem aklı, kalem-i a’la veya Cebrail; nefsi ise levh-i mahfuz olarak isimlendirmektedirler.

    Batınîlere göre Kur’an ruhaniyet alanı olan ay üstü alemden gelmiştir. Orada cismanî yani maddenin özelliği sayılan seslerden ve şekillerden oluşan araz kabilinden lafızların bulunması söz konusu değildir. Öyleyse Kur’an mana olarak ruhanî alemden yine ruhanî olan Cebrail vasıtasıyla Hz. Peygamber’in ay üstü aleme ait ruhuna gelmiş, O’nun cismani tarafını teşkil eden ve bedeninin konuşma aracı olan ağız ve diliyle lafza dökülmüştür.

    Ehl-i Sünnet anlayışına göre ise alem, Allah’ın dışındaki her şeyi ifade eden bir yapının adıdır ve cevher, araz ve onların terkibi olan cisimlerden oluşmuştur. Dünya, ahiret, melek, cin, şeytan ve gök cisimlerinin tamamı alemin unsurlarıdır. Bu, cisimlerin kimisi latif görünmez, kimisi de kesif görünebilir. Dolayısıyla bütün alem cisimlerden müteşekkildir. Yeniden dirilmeden itibaren Ahiret hayatı da cismanî olarak gerçekleşecek ve devam edecektir. Ay üstü alemin ruhani olması diye bir şey söz konusu değildir. Melekler de görünmeyen cism-i latif varlıklardır. İmam Matüridî “Onlar cisimlerdir ama görünmezler” (Matüridî, Te’vilât Ehli’s-Sünne 1425/2004, IV, 560) diyerek meleklerin cisim olduğunu açıkça ifade etmiştir. Meleklerin cisim olduğunun göstergesi, Cebrail’in cisim olan insan suretine bürünebilmesidir. Dolayısıyla Batınîlerin alem anlayışı Ehl-i Sünnetin anlayışı ile taban tabana zıttır.

    Öte yandan nasıl ki insan, ruh ve beden birlikteliğiyle bir anlam ifade ediyorsa, kelime de mana ve lafız birlikteliği ile bir anlam ifade eder. Tek başına ruhun ve tek başına bedenin insan kabul edilmesi söz konusu olmadığı gibi, kelime de sadece lafza veya manaya indirgenemez. Lafızlar mana için bir kalıptır. Kalıp bozulduğu veya değiştirildiği takdirde mananın bütünlüğü ve ölçüsü kaybolur. Batınîler sanki tam da bunun gerçekleşmesini istemektedirler. Böylece lafızdan kopardıkları manayı istedikleri gibi kalıba sokma imkanına kavuşmaktadırlar. Diğer bir deyişle istedikleri kelimeye çıkarlarına ve durumlarına uygun bir anlam yükleyebilmektedirler. Nitekim tarih boyunca Batınîlerde görülen en önemli haslet, yerine ve zamanına göre kelimelere anlam yükleyerek insanların kafalarını karıştırmak olmuştur. Takiyye tam da bu işlemin adıdır yani istediği manayı istediği kalıba yükleyerek, kimini gizleyerek kimini açığa çıkartarak planlarını yürütmeleridir. Böylece onlar kendi kafalarına göre ikiyüzlülük de yapmamış olmaktadırlar. Halbuki yaptıkları tam da ikiyüzlülüktür.

    SÖZÜN SONU

     Son zamanlarda kutuplaşmaya yol açan İlahî kelamın dilsel mahiyeti üzerinden bir tartışma başladığı ve yürüdüğü görülmektedir. Tarihte kalmış, ümmetin çoğunluğunun görüşüne mazhar olmamış şaz bir takım görüşleri, bilgisi ve ilgisi olmayan halka taşımak bir aşırılık olduğu gibi, bu tartışma üzerinden bir tekfir propagandası başlatmak yani görüşleri ve yazdıkları üzerinden kişileri küfürle itham etmek de benzer bir karşı aşırılık gibi görünüyor. Meseleye Ehl-i Sünnt ve’l-Cemaat topluluğunun “Ehl-i Kıble tekfir edilemez” ilkesi çerçevesinde yaklaşmanın daha isabetli, orta yolu tutan ve kucaklayan bir tavır olacağında şüphe yoktur. Kaldı ki, Kur’an’ın mahiyetiyle ilgili tarihte yapılmış tartışmalarda hiçbir tarafın kazanç sağlamadığı görülen bir gerçektir. Yüzyıllarca süren bu tartışma, İslam dünyasında kutuplaşma ve parçalanmadan başka bir işlev görmemiştir. Bu gibi tartışmaların tek yararlı tarafı, ilim meclislerinde ve akademik ortamlarda fikir egzersizi veya beyin fırtınası şeklinde yapılmasıdır. Bu konuları, İlahiyat Fakültelerindeki derslerde öğrencilerle müzakere edilmesi de, bu çerçeveden değerlendirilmelidir Çünkü öğrenci bu gibi meseleleri öğrenmek ve bunlar üzerinden müzakere gücü kazanmak üzere oraya gelmiştir. Ancak bu gibi müzakereler asla dışarıya taşınmamalıdır. Sözgelimi bir tıp öğrencisinin kadavra üzerinde yaptığı işlemleri, dışarıya taşıyıp sağlıklı insanlar üzerinde denemeye kalkışması veya yaptığı işlemleri ilgisi olmayan insanlara aktarması ne kadar zararlı ve gereksizse, bu gibi tartışmaların ilim meclisi dışına yani bu konularla bilgisi ve ilgisi olmayan insanlara taşınması da aynı şekilde zararlı ve gereksizdir. Hasıl-ı kelam, ataların dediği gibi her taş yerinde ağırdır ve yine ilim geleneğimizin benimsediği gibi insanlara akılları, bilgileri ve ilgileri ölçüşünde hitap edilmelidir.
  • 347 syf.
    ·14 günde
    Nurettin Topçu’ya ait olan bu eserin bir bölümünün tafsilatlı mütalaası olup umumi bilgileriyle başlayacağım incelememde kimi alıntılar da paylaşarak üzerinde bir miktar tefekkür ederek ilerleyeceğim. Bunun için evvela şunu söylemem gerekiyor; hani kitap okuyan insana duyulan bir saygı vardır ya; hakiki kitaplar okuyan ve bunu idrak ederek, şuurunu çalıştırarak sürekli işleyen zihinlere bir hayranlık duyarız. Kitap okuyan adama duyduğumuz bu hayranlığın altını dolduran hakikatli bir kitaptır Ahlak Nizamı; düşünen, düşündüren, düşündürmeye de sevk eden ve insanı bir değişime sevk eden hiç değilse bu iştiyakı sağlayan kıymetli bir kitaptır. Memleketin her ferdinin okuması gereken nitelikli kitaplar arasında bulunan Ahlak Nizamı; kendini beyaz yakalı kesimden sayan insanların yücelttiği kimi kavramların kof bir cevizin içindeki kurt gibi yiyip bitirici yanını göstermesi bakımından Ali Şeriati düsturunu gösteriyor; “Sizi rahatsız etmeye geldim.”
    Kitap dört ana bölümden müteşekkil. Bunlardan birinci bölümde; yirmi temel başlık bulunmakta ve genel anlamda memlekete dair esasları incelediğini görüyoruz. Bunlar; maarif, basın, sanat, adalet, ekonomi ve ahlak gibi konular.
    İkinci bölümde; İslam, inanç, kapitalizm ve komünizm konularını irdeliyor.
    Üçüncü bölümde; Yahudilik ve İslam davası üzerinde durarak Yahudiliğe bilinçli ve bilinçsiz hizmetlerimizden söz ediyor.
    Son bölüm olan dördüncü bölümde ise; bilhassa komünizmi didik didik ederek masonluktan hiçbir farkını görmediğini ve nasıl mücadele edileceğini, Hristiyan alemiyle bu ideoloji karşısında birlik olmak gerektiği çağrısında bulunuyor.

    Ahlak Nizamı
    Bir buçuk asırdan beri yapılan inkılapların her biri bir şekil değiştirmeden ibaret kaldı. Her inkılabın kahramanı, milletin yaralı vücuduna yarayı örten yeni bir boya vurmakla onu kurtardığını sandı. Bu inkılapların her biri yeni bir İsrafil sûru üflerken , o sesle kendinden geçen zavallı bir nesil, battığı denizin derinliklerinden suların üstüne yükselip bir an havaya kavuşan şaşkın felaketzede gibi “kurtuldum!” diye bağırdı. Halbuki, yakında hiçbir kıyı yoktu ve onun akibeti az sonra yine aynı sulara gömülmek olacaktı. Bu gidişte kurtuluş alametinin tokluğuna delil mi istiyorsunuz? İşte İstiklal savaşında tek bir uzviyet halinde canlı bir bütün gibi dünya önünde ayaklanan milletimizin içinde şimdi birlikten bahsetmek düşünme ahlak ve iman birliğini kabul etmek güçleşmiştir. S-17
    Türk milletinin Batı’ya olan inanılmaz hayranlığı, dilini ifsad etmesini bile sevimli buluşu bizi yavaş yavaş bitiren gizli yıkım ekipleridir. Kendi milletimize, aynı davanın insanlarına karşı takındığımız tavrın yavanlığı ve yersizliği bizi geriye götürüyor. Destek olmak şöyle dursun kaçmak gibi bir idealimiz oluşuyor. Hele ülke bir krize girse anında yurtdışı gidiş biletleri anında soruşturuluyor. Hazırı istiyoruz ve nazır olarak önümüzde bulunsun tüm imkanlar altın tepsiyle sunulsun istiyoruz. İsteklerimiz icraatlerimizle yarışsa açık ara kazananı olur. Fakat kaybeden, icraatlerini artırmadığı müddetçe yine biz oluyoruz. Kaçıyoruz, ancak nereye? Kendimizden çok uzaklara, kendinden kaçanlardan olmak gibi yerinden saymaya meyilli bir hareket içine giriyoruz. Bir yürüyüş bandında Dünya’yı dolaşıyoruz.

    Neslimiz, kendi iradesinden, kendi varlığından bile o kadar şüpheli ki hayat ve mukadderatı hakkında bir hüküm verebilmek için mutlaka bir üstün otoritenin kuvvetine sığınmak lüzumunu duyuyor. O da yetmezse ölülerden yardım istiyor. En esaslı hayat ve mukadderat davarlının hallinde son hüküm olarak “falan böyle diyor, filan böyle demişti” sözü ile cemaatın şuur ve vicdanına zincir takıyoruz. Halbuki, ölüler ve başkaları, bizim düşüncemizin arızasız işlemesi için ancak kendilerine danışılabilen birer yardımcı olurlar. Hükümlerimize onlar mühür basarlarsa, otoriteleri hakka karşı kullanılmış bir kalkan haline gelir. Ölülerin fikir istibdadı bizim tahakkümümüz için kanlı bir bıçak olarak kullanılmasın. Allah emirlerin başkasına itirazsız ve delilsiz inanmak, hele boyun eğmek mecburiyeti, yaşanların iradelerinde tam bir çürüme işareti sayılmalıdır. S19

    “… ancak mazlumların sönük sesi ile “insan olan bunları yapmaz” demiyecekler, umduğumuz kuvvet ve irade ile “insan olan bunları yaptırmaz!” diye haykıracaklardır. S22
    Yaşadığı haksızlıklara sesini yükseltmek yerine yalnızca esefle kınayanların halinden bahseden Topçu, memleketin hazin statükosunu yıllar evvel tespit etmiş ve pasif halkın eylemsizliğini direnişe dönüştürmesi için bir öngörüyle yaklaşmış.
    İktisadi ve İçtimai Nizam
    “…Komünizme karşı olmak, bu takdirde millet hayatına ve millet davasına karşı olmak manasına gelecektir. Her zerresi acılarla sızlayan millet vücudundaki yaraları cesaretli bir ameliyatla tedavi etmek zorundayız. Millet dertlerini bir tarafta bırakarak komünizmi boğazlayacağız diye yapılan çırpınmalar, vehim avcılığından ileri gidemez. Komünizm salgınının genç neslin hayatında süratle ilerleyişi ve bu olayın sebepleri üzerine dikkatle eğilmemiz icap ediyor. Gençliğin kalbine yaklaşıp da onu dikkatle yoklamayan sade kin tohum serpip tehdit silahı kullananların gençliğe ve bu vatanın istikbaline ihanet ettiklerine kaniyim. Evvela kapitalisti esaretten sıyrılalım sonra ilmi ve objektif metotlarla tarafsız gözleyişle vicdanların üzerine eğilelim. Nihayet kalbimizi Allah’a teslim ederek kin ile hatadan kurtuluş dileyelim. Ancak böylelikle komünizmi şahlandıran ve genç kalplere bu davayı dolduran sebepleri anlayabileceğiz. Sebepler bulunduktan sonra dertlerin tedavisi mümkün oalcaktır. Zira hastalığın sebebi ortaya koyulmadan tedavisine imkan yoktur.
    Komünizmi son neslin kalbine aşılayan olaylar nelerdir ve bunların giderilmesi nasıl mümkün olacaktır?
    Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur’an’ın insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hörmetten başka kurtarıcı yolumuz yoktur. İnsana nasıl hörmet edilir? Ulu atamız Yavuz Sultan Selim’in İbn-i Kemal’in şahsında ilimle faziletin kemaline hörmeti gibi; Fatih’in hakime ve adalete, bir kelimeyle Hakk’a hürmeti gibi. Bir kısım çalışan insanlar, ailesinin bir aylık geçimi için sadece iki-üç yüz lira aylık alırlarken özel yüksek okulun ilim kisvesi taşıyan aç gözlü muhterisinin bir saatlik ders karşılığında yüz elli, iki yüz lira ücret aldığı yerde insana hörmet sözünün manası kalır mı? Devletli doğan ve bütün ömürlerince devlet devşirenlerin hastanelerde birer hükümdar gibi olduğunu gören nasırlı ellerin hastane kapılarında sürünerek can verdiği toprakta hörmet fidanı hiç yeşerir mi? Millet mektebine millet çocukları alınmazken kolejlere ve çeşitli yabancı kültür yuvalarına zengin çocukları doldurulur da yine de Kur’an ahkamı hörmet görüyor mu denir? S 31-32

    Kur’an’ın hörmet görmemesi üzerine uzun uzun fikirlerini anlatan Nurettin Topçu bu devirde Kur’an’ın ancak isketletinin kaldığını söylüyor. Bu manayı ihtiva eden daha birçok çıkarımını okurken kitabı neredeyse yarım bırakacaktım. Ancak öfkemin sebebini öğrenmeden, argümanlarımın altını doldurmadan bunun kaçıp gitmek olduğunu hissettim ve yaptığımın yanlış olduğu kanısına vardım. Aslında yapmak istediğim şey, sorunun tespitini kitapla birlikte yapmak ve soruna çareler aramaktı. İskeleti kalan Kur’an ahkamı kastının devrin komün sistemine boyun eğişini, bel büktürdüğünü anlatarak aslında düşman kesilmemiz gereken Komünizm’i ve Siyonizm’i işaret ediyordu. Anamalcığın esas memleketi olmayan Türkiye’de hızla sirayet eden Komünizm belasının yegane çaresi; ahlak. Ahlak, Allah’ın ahkamlarını yerine getirerek, millet iradesiyle birlik oluşturarak mümkündür.
    Yeni Nizamın Ana Hatları
    Aradığımız nizamın ana meselelerini bir biri içerisine konmuş, dört daire halinde isimlendirmiştir. Bu daireler, dine dayanan ahlak otoritesi ve yüksek adalet kuvvetiyle ilk öğretim, iş ve mülkiyet, sağlık ve yol meselelerini içerisine alıyordu Bunların yeni nizamın ana meselleri halinde bize ilham edeni tarih ve toprak fikirleri olmuştur. Filhakika, cemiyet halinde yaşayan insan ve bugünün millet ferdi, düşüncesinin şümulü bakımından kendi tarihinin yaşında demektir. Bir Anadolu çocuğu uzviyetiyle otuz veya kırk yaşında olsa bile, kasiyle dokuz yüz yaşındadır. Çünkü tarih, yarattığı müesselerle kendi yaşamış olduğu hadiselerin ruh vemmanasını bize miras bırakmıştır ve bizi onlarla düşündürmektedir. Malazgirt, Niğbolu ve Plevne’den önce düşmana daima denk kuvvetlerle hücum etmek aklın icabı olmuş olsa bile bizim için Alparslan’la Yıldırım’ın ve Gazi Osman Paşa’nın yaptığı gibi saldırışlar bu harplerden sonra aklın icabı olmuştur.
    Geniş manalarda ele alacağımız bu davaların en başında gelen kültür ve ahlak meselesi, bütün öğretim işlerini ve sanat çalışmalarını içerisine alacaktır.
    Adalet davası, fertler arasındaki her türlü mukavele meselelerini, mülkiyet, maaş, miras ve her türlü kazanç şekillerini halle çalışacaktır. Üçüncü meseleyi teşkil eden çalışma davası, ekonomi, sağlık, yol ve sair emek şekilli ele alacaktır.

    Topçu’nun en çok üstünde durduğu konulardan birinin yol olması beni bir hayretlere düşürdü. Maalesef aklıma hemen bir seçmen kitlesinin “yol yabdı” demesi geliyor ve istemeden onu bir partiyle özdeşleştirip uzaklaşıyorum. Yolun bir medeniyet işareti olduğunu anlatan Nurettin Topçu düzgün yolların aslında düzgün bir altyapıya da işaret ettiğini söylüyor.
    Mektep
    Hayatı mektebe sokmak, henüz talim ve terbiye görmemiş askerin harbe sokulması gibi elim netice everir. Mektebin muvaffakiyetini sıfıra indirir, onun çalışmasını soysuzlaştırır. Misal ve ibreti Amerika’dan değil kendimizden alacağız: Yeniçeri ocağı dünyanın hayran olduğu bir askerlik mektebi idi. Bu ocakta askerlik talimlerinden başka hiçbir şey yapılmazdı;yapılması şiddetle yasaktı. Kanuni Sultan Süleyman, sefere giderken, kırılan gümüş üzengisini, bir asker tamir etti diye bu hareketi şiddetle karşılamış, “ocağa esnaf karışmış” diyerek askeri ordudan kovmuş ve kumandanları cezalandırmıştır. 57-58
    Maarifte inkılapların yapıldığı son devir, mekteplerin sayısını çoğalttı, tahsili yükseltmedi; öğretimi hayata karıştırdı; ilmi sevdirmedi, talebeyi esnafa yaklaştırdı hakikatı kurtarmadı; okuyup yazmayı çoğunluğa öğretti; halkı münevvere bağlayamadı.
    Bugün disiplinsiz ve gayelerinden şuursuz, fonksiyonsuz mektebin medeni bir cemiyeti kımıldatmaya ve ilerlemeye kabiliyetli zekalar yetiştiremeyeceği tabiidir ve yetiştiremediği de meydandadır. Bugün muallim bir tekrarlama ve ezberletme memuru, müfettiş arkadaşının ricası veya makamının ihbariyle iyi ve kötü rapor yazma memuru ve bütün maarif cihazı ise mümkün olduğu kadar fazla diploma dağıtma memurluğu olduktan sonra memleketin her tarafında dağıtılan diplomaların da ilim ve hakikat belgeleri değil, belki resmi koltuk satın almaya elverişli banknotlar olduğunu takdir etmek güç bir şey değildir. 60-61

    Ve elbette benim en çok ilgimi çeken bölüm bu başlık oldu. Mektepten kastının evvela ilk okul olduğunu ve bunun içi ilk okul öğretmenliğinin bir yapıtaşı olduğunu ifade eden Topçu’ya göre hayat ve mektep iç içe olmaması gereken bir yer değil. İlerlemecilik felsefesine tamamiyle zıt bir fikir sunuyor. Bu fikrin tarihi kaynağını Kanuni zamanına dayandırıyor. Vakti gelmişken söylemekte fayda var, asla tek felsefeyle eğitimin ilerleyeceğine inanmıyorum. Her yere göre; her bölge ve kültür anlayışına uygun olarak yerli ve yabancı birtakım yaklaşımları kendimize kaynak olarak alabilir ve ilerleyebilir fikrindeyim ancak burada Nurettin Topçu hocam, bunun için Amerika’ya değil kendimize, bizim milli sistemize bakalım, bu sisteme tüm dünya hayrandı ve başarılı sonuçlar verdi, diyor. Acaba gerçekten haklı olabilir mi? Sürekli yamalı bohça gibi değişip duran eğitim sistemimizde bir de bunu denemeli miyiz? Sınıf içinde hiç değilse bir ilk okul öğretmeni olarak çocuklara bu anlayışla mı yaklaşmalıyım? Bana yol rehberliği yaban Topçu, tüm bunları söylerken oldukça kesin çizgiler çizerek aslında sağa sola sapmamı engellemiş.

    Bizim XIX. Yüzyılda Garp taklidi olarak kurulan üniversitemiz (Darülfünun) bu karakterden tammiyle mahrum, sun’i bir tesistir. Garptan ölü fikirler aktarmak için bir nevi gümrük binası olsun diye meydana getirilmiştir. S 64
    İlk Osmanlı darülfünunu ise şimdiki ismiyle İstanbul Üniversitesidir ve daha o zaman bile yetersiz görülen eğitimiyle Nurettin Topçu’nun dikkatini çekmiş olana bu darülfünun, Sultan Abdülaziz döneminde kurulmuştur ve aslında şimdinin sığ eğitiminden oldukça uzakta olduğu gibi Garp’tan da çok şeyi kopya etmiş, adapte bile etmemiştir.
    Yavuz, Zenbillli Ali Efendi’den korkuyordu.
    Yavuz ki Sina Çölü’nü Efendimiz (s.a.v.) rehberliğinde aşan, herkes tarafından hiddetiyle bilinmesiyle Yavuz lakabıyla anılan şanlı hükümdar… Birinden korkuyordu. Hayır, böyle söylemek daha doğrusu böyle anlamak yanlış olur. Yavuz, ilmin kudretinden korkuyordu. Alime de ilme de büyük bir saygı duyuyordu. İlmin keskinliğini ve buyrukçuluğunu idrak etmiş ve buna göre hareket etmiştir.

    Din Hayatı
    Sözde Ehl-i Sünnetçilerde, ruhtan sıyrılan şekil ve hareketle bütün bir taklit sistemi ortaya çıkardılar. Buna dini pozitivizm diyebiliriz. Bu sistemi, aşk içinde ibadeti hal edinenlerin ruhçuluğuan ( spritüalizm) karşı koymak doğru olur. Bu aşka ulaşamayan kısır ve cılız ruhların ancak pozitivist şeraitçilerle eğlenmesini bilen zekaları, Bektaşilik ve emsali gibi sapkınlık yollarını meydana çıkarmıştır. Pozitivist şeraitçiler, Hazreti Peygamber’in hareketleriyle çehresinin şekillerini taklide çalıştılar. Halbuki onda taklit edilecek olan iradesi, aşkı, ilhamı, bir kelime ile ruhi alemi idi. S 91

    Ahlak Yaralarımız
    Bir yandan yanlış anlaşılmış bir demokrasi prensibi yüzünden, öbür taraftan esasen fertlerde ruhi kudretin zayıflamasiyle müesselerde otoritenin gevşemiş olması, ahlakı zatıbasız ve kontrolsüz bıraktı. Bugün aileler gibi okul ve devlet kuvveti bile örflere ve ahlaka yapılan tecavüzler karşısında aciz bulunuyor. Sırasiyle dini otoritenin tarihi otoritenin hukuki otoritenin yıkılması sonunda ahlaki otoritesi mecalsiz bırakarak çökertti. S141
    Tarih şuurunun yıkılışı milli iradeyi kökünden baltaladı. Biliyorsunuz ki millet de fert gibidir. Çocukluğu ve gençliği erginliği ve kemali vardır. Yaşadıkça olgunlaşır. Oscar Wilde’ın dediği gibi “ruh vücutta ihtiyar doğar, vücut ruhu geliştirmek için ihtiyarlar. Eflatun, Sokrat’ın gençliğidir.” Milli tarihimiz gençlik çağlarını geçirdikten sonra erginliğini de idrak etmiştir. Yeni ve olgun bir gençliğe ulaşmak istiyoruz. Bu millet bu nesillerle Mevlanaların erginliğinden Fatihlerin ve Akiflerin gençliğini çıkardı. Daima yenilenen gençlikler çıkaracağımıza inanıyoruz. Milliyetçiliğimiz kırk günlük çocuk değil, en azından bin yıllık bir olgunlaşmadır. Ruh ve ahlakımızın kaynakları ise hemen on dört asır önceki Hira dağından gelen vahye uzanmaktadır. S143
    Evvelkiler kadar acı bir hadise dilimizin hançerlenmesidir. Dilin içtimai müessese olduğu ve bütün içtimai müesseseler gibi tarih içinde evrimlendiğini bilmeyenler, onu sun’i ve keyfi bir ayıklamaya tabi tuttular. S143
    Yarım asra yakın zamandan beri öğretimde yapılan inkılaplar ruhtan maddeye ahlaktan tekniğe geçiş gayesini gütmektedir. İlkçağda Yunan tefekkür ve felsefesinin kurucusu olan Sokrat fizikten ahlaka geçmek suretiyle insanlığın tarihinde büyük inkılabını yapmıştı. XX. Asırda bizim tekniğin kucağına sığınmak için tekrar maddeye dönüşümüz hiç şüphesiz geriliktir. Bu geriliğin fikir hayatımıza bugün tamamen sinmiş bulunan bir misalini anlatmak istiyorum:
    Maddeci inancı zihinlere hakkiyle sindirmek için tam otuz iki sene evvel liselerin felsefe müfredat bahislerinden Allah meselesi çıkarıldı. Ertesi sene Allah’ı araştırmaya sürüklediği ve maddeden uzaklaştırdığı için ruh bahsi de çıkarıldı. Daha sonra insanı duygularının üstüne çıkararak düşündüren ve böylelikle inkılapların sindirilmesine engel olan bütün metafizik kaldırıldı. Sokrat’ta Bergson’a kadar insanlığın tüm ikibinbeşyüz yıl ruhi olgunlaşması içinde yaşattığı ilahi inkılaplarla birlikte birkaç yıl içinde devrildi ve yerlere serildi. “Yok!” deyip de bu fikri faciaya karşı koyan tek ses bile çıkmadı.
    Bugünkü öğretim programları da esas itibariyle maddenin dünyasını tanıtıcı ve ruh terbiyesinden uzaklaştırıcıdır. Önceleri programda ayrı bir yer tutan ahlak dersi şimdi felsefenin içinde yer alan bir bahis halinde okutuluyor. S 147
    İş sahasının vatandan dışarıya sirayet etmesi, işçinin milli ahlakını gevşetti. Bir taraftan sendikaların milletlerarası zihniyete bağlanma istidadı, öbür taraftan Almanya ve Avustralya’ya işçi gönderilmesi milli ahlakımızı tehlikeye koyabilecek bir hadisedir ve gözden kaçırılmaması gerekir. S149
    Kadınlarımızın kendilerine özel çalışma zemini henüz tastamam bulmuş olmamaları da milli ahlakımızda sarsıntı yaratmaktadır. Neden kadın en fazla daktilodur, küçük işçidir? Bunun açık ve meşru bir sebebi bilinmiyor. Biz kadınlığın, bilhassa hastabakıcılık ve ilkokul öğretmenliği gibi çocuklarımızın en fazla şefkate muhtaç olduğu önemli işlerde görevlenmelerini temenni ediyoruz. S149

    İlk okul öğretmenliğini yalnız kadın öğretmenler yapsa aslında bu sorun çözülür. Erkek hastalar için erkek hastabakıcı ve kadın hastalar için kadın hastabakıcı oldukça mantığa uygun geliyor. Günümüzde hastabakıcılar böyle değil elbette ve işte buna gerileme deniyor. İşte bu medeniyetten uzaklaşmak ahlakı unutmak, göz ardı etmektir.

    Bir Alman Yahudisi olan Einstein gelerek fizik dünyada izafiliğin hakim olduğu fikrini müdafaa etti. Onca zaman, mekan ve kütle gibi fiziğin dayandığı prensipler izafidir; bunlar kendi kendine var olan yani mutlak kavramlar değildirler. Başka şeylere göre değişirler. Einstein’ın bu görüşü içinde önemle yer alan zaman kavramının mutlak olduğunu iddia eden filozof Bergson, Einstein’ın izafiyet görüşüne itiraz etti. Ona göre gerçek zamanı insanda ruh hallerinin birbiri ardına sıralanarak akışından doğmaktadır. Ruh olaylarının gerçek oluşu gibi o da gerçektir. Ancak eşyada değil insandadır. Einstein insan ruhunu sonsuzluğa doğru götüren sürenin gerçeğini inkar etmekle sonsuzluk kavramını ortadan kaldırıyordu. Ebediliğin ve enedi hayatın da manası kalmıyordu. Görülüyor ki Spinoza’dan Einstein’a kadar gelen başlıca Yahudi filozof ve bilginlerinden her biri, hakikat binası, kurma iddiası ile ebedi hakikatler binasından bir parça koparmışlardır. Spinoza “Kainat Allah’tan ibarettir Bunlardan ikisi bir ve aynı şeydir” derken hür ve yaratıcı ola ; alemin dışında ve onu aşkın olan Allah inancını red etmiş oluyor. Marx cemiyet olaylarının doğurucusu ve her zaman madde olmuştur demekle ruhun kuıvvetini ve onun yaratıcılığını inkar ediyor. Freud, bütün ruh hallerimizin doğuşunu şuur- dışında gizlenen cinsi isteklerle iştihalara irca ederek, insan ruhunun sefaletlerle reziletlerin çocuğu olduğunu söylüyor…

    Son olarak eklemek istediğim birtakım önemli bilgiler de var.

    Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı; Nurettin Topçu büyük bir düşünürdür. Türkiye’nin önemli fikir adamlarından olan Cemil Meriç’le benzer çizgilerde yer alırlar. Her ikisi de milletin, milliyetin, okumanın ve İslam’ın aynı zamanda Marksist görüşün üzerinde dururlar. Hatta eklemekte fayda var –taziz ederek- Cemil Meriç belki Nurettin Topçu kadar fikirlerini keskin ifade edememiştir. Bundan evvel Cemil Meriç’in Bu Ülke isimli kitabını incelediğimde de şu ifadeyi kullanmıştım: “Cemil Meriç, İslam’ın özünü çok iyi anlamış ancak yeterince bu özden bahsedememiştir.” İşte bu eksikliği gideren ve özden sık sık söz eden vurgulayan kişi Nurettin Topçu’dur. Memleketin sorunlarını, memleketçe, insanca ve bir Müslümanca tahkik etmiş, tenkid etmiş ve çareler bulmuştur. Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı Turancılık anlayışına denk gelmez. Onun milliyetçilik anlayışı aynı ülke aynı dava üzerinde birleşmiş bir cemiyeti ifade eder. Bahsettiği bayrak; İslam ve Türklüğün harmanıdır. Türklük, onun için İslam olmadan bir hiçtir. Benim de zannımı değiştirmiş ve onu faşist kimliğinden sıyıran hatta aklayıp paklayan asıl olgu ve hakikat İslam’dır. Bunun üzerine, denebilir ki Nurettin Topçu; hakikatli bir dava adamıdır. Maarifin davasıdır, takdis ettiği İslam’ın davasıdır; Siyon ve Mason cemiyetlerinin ve irticanın ifsad etme gayretlerini yerle bir etmek için tek çıkar yolun peşinde olan hakiki bir düşünürdür. Ümmetçilik anlayışını destekleyen bir savunucu olarak karşımıza çıkmıştır. Komünizmin Çin’de ve Rusya’da görülen iki farklı tezahürü vardır ve Topçu Çin’in Komünizmine değil, Rusya’nın Komünizmine düşmandır. Çünkü Rusya’nın komün anlayışı ahlakı, dini ve cemiyet hayatını hiçe saymıştır. Ruhu çekip çıkararak maddeyle meşgul olmuştur. İslam özünde gördüğü ideolojiyi ise Sosyalizm ile anlatan ve eşitlikçi bir yapı sunan, cemiyet ve ruhi yönleri ön plana alan; ferdiyetçiliğin maddesel yönünü traşlayarak, törpüleyerek karşımıza çıkarmıştır. İslam bize ideal bir Sosyalizm anlayışını vaad etmiştir.
  • 638 syf.
    ·Puan vermedi
    Frank Herbert‘ın 1965’deki bilimkurgu şaheseri, din araştırmalarından bildiğimiz temalar ve tropelardan o kadar fazla içeriyor ki hepsini ele almak neredeyse imkansız. Köklü bir şüphecilikten, fanatizmin keşfine, kıyametsel görülerin varlık felsefesi incelemesi ve ek olarak kutsal zaman ve mekânın özü ve birbiriyle olan ilişkisine, din ile ekoloji arasındaki dinamik araştırmaya kadar her şey bu hikayeyi canlandırıyor. Ekonomik nedenlerin rolü, dini gücün kullanımı ve kötüye kullanılması, aynı zamanda dini uzmanların (toplumsal cinsiyet yetenekleri ve zorlayıcı güçlerin rolü) etkisi bol miktarda var. Fiziksel ve zihinsel dönüşümler kehanetle bildirilir; Sürgüne olan ilişkilerinde mesihçilik ve seçilmişlik araştırılmıştır; Kurban, ölüm ve diriliş, tüm anlam ve değerleri içinde gerçekleşir. Karşı çıkan otantikliğin kutsal metinleri yetkisi kuşkulu otoritenin sözlü geleneklerinin yanında ortaya çıkıyor.

    Entojenlerin bilinçliliğini genişletme rolü burada efsanenin ve ritüelin rolünün derin bir anlayışındadır. Aslında bir bakıma kitap, disiplinimizi karakterize eden sorular ve konular çerçevesi üzerine bir astardır. Rudy Busto’nun dediği gibi, bilimkurgunun ayırt edici özelliği, benzersizlik varsayımlarına meydan okumak için bilim tarafından ortaya atılan evren (veya evrenler) kavramını kullanabilmek için, gömülü ve tanıdık olanı “garip” hale getirmektir.
    Rahatsız edici olma olasılığına rağmen, “Sabit hayal gücü” yaklaşımından hareketle, hayal etmek için sonsuz bir olasılıklar dünyası olan alanın sınırsızlığına yöneliriz. Tabii ki, aslında orada olan şeyleri bilmiyoruz, ancak ciddi bilim kurgu yaratıcıları, ne olabileceğini tahmin etmeyi şimdiye kadar bildiklerimizi temel alarak varsayımlarda bulundu.


    Din bağlamında ne olması gerektiği ne olduğundan ekstrapolasyon ile elde edilmesi kaçınılmazdır, Ancak onu öngörmek için kullanılan lensler çok çeşitli yoğunluk, eğrilik ve iyileştirmeler içerisine gelmektedir.. Bazen üretilen görüntü bulanıktır, ayar gerektirir, yönelimi gerektirir. Beceri ile üretildiğinde netlik ve belki de tamamen yeni bir görme yolu sağlanabilir. Oğlu Brian Herbert‘in belirttiği gibi, Frank Herbert Musevilik, Hıristiyanlık, Hinduizm ve Budizm temalarını kullandı ancak Sufi mistisizmine vurgu yaparak İslam‘a özel bir ilgi gösterdi. 1965’te batıda İslam araştırmaları ile ilgili çok az şey biliyorduk ve az ilgi duyuyorduk ve yazarın çalışmanın özünü kendi projesi doğrultusunda nasıl kullandığını ve yeniden yorumladığını görmek büyüleyici; bu detay bile başlı başına ayrı bir çalışmadır. Burada bol miktarda Arapça kelime bilgisi olduğunu söylemek yeterlidir. Ayrıca dış güçler tarafından kendi çıkarları uğruna sadece gezegenlerinde yetişen bir ürün için gezegeni sömürülen, toplumu dışlanan, boyun eğdirilen ve manipüle edilen çöl insanlarının hikayesidir.

    Onların dini de dış etkilere maruz kalmış, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde evrimleşmiştir. Tüm zamanlarda ortaya çıkan bütün dinler, tarihin, coğrafyanın, ikliminin ve insanların gereklerine hitap edebileceği şekilde, ihtiyaçlarına uyacak belirli yollarla gelişmiştir. Şu anda Dune‘un gerekli bir okuma olduğu bir kursa öğretmenlik etmeye devam ediyorum. Herbert’ın orijinal serisi, oğlu tarafından yazılan birkaç eser ile devam etti. Dersim ve bu deneme için sadece orijinal eseri kullanıyorum. Elbette, bizi baya bir süre meşgul edecek zengin bir içeriğe sahip. Herbert sadece Din’i sorgulamakla kalmaz, ima yoluyla Dinsel Araştırmalar disiplini sorgular. Kısmen dini bir sistem olarak çekici bir eleştiri olmasının yanı sıra dinin sunduğu güçlü ve dönüştürücü güce ilişkin fikir verir. Bu içeriğin karmaşıklığı zorlu ve caziptir. En çarpıcı özelliği paradoksudur.


    Bir dünya yaratmak nasıl bir anlam taşır ve nitelikleri nasıl tanımlanır?

    Dune’u öğretirken benim pedagoji dersimin parçası olan metnin ortaya attığı soruların önerdiği ve çözümlemek için takip etmeyi seçtiğim temaların bazı örnekleri. Tutarlı bir dünya görüşü oluşturmak için gerekli unsurlar, gerekli dinamikler ve bunların oluşması için eklenmesi gerekenler nelerdir? Eğer din mevcutsa, din işe yarayan ne yapar? Dune dünyası gelecekte 20.000 yıl sonra geçiyor ve hüküm sürdüğü gezegenlerde yaşamın her yönünü kontrol eden hanedanların olduğu feodal bir yönetim mevcut.

    Dini sistem, dünya görüşünün merkezinde yer alır; ancak, kendisi, İmparatorluk altında var olan çok sayıda hanedanın ve gezegenlerin ekonomik ve siyasal refahı için zararlı olabilecek çatışmayı ortadan kaldırmak ve yasaklamak amacıyla kodlanmış ve açıklamalı eski ilk dünyanın inanç sistemlerinin bir derlemesidir.

    İnsan olmak ne demektir?

    Dune’de yanıtı açıkça verilmektedir: içgüdüyü aşmak için akıl ve zekayı kullanma yeteneğidir. Kitabın ana karakterinin insanlığını belirlemek için dini bir uzman tarafından uygulanan bir acı dayanıklılığı testi var. Bu test erkeklere nadiren yapılır. Bu soruyu karmaşıklaştıran ve Herbert’in hikaye yapısını ilerleten toplumsal cinsiyet sorunları ana tema ile ilişkilendirilmiştir. “İnsan”ın ayrıcalıklı statüsü aynı zamanda kitabın kendi tarihi öncesi dönemine bir cevaptır ve yapay zeka ile insan kabiliyetinin algılanabilir avantajları arasında derin bir gerginlik içerir. Geçmişte, teknolojiye aşırı bağımlılık acı çatışmalara (Bilimkurguda çok bilindik bir temadır) yol açtı.

    Dini uzmanların elinde ne tür araçlar var ve bunlar hangi amaca hizmet ediyor?

    Herbert’in kanaatine göre, dini uzmanın rolü kritiktir: dinin dogma, öğretme, evanjelistik ve misyonerlik işlevlerini başkanlık eder (ve çoğunlukla bu işlevi gören dişilerdir). Missionaria Protectiva’nın politik hedeflerini daha da ileri götürmek için tasarlanmış müthiş kontrol araçları ve son derece uzmanlaşmış zihinsel imkânlara sahiptir. Missionaria Protectiva’nın birincil hedefi, seçilmişin, Kwisatz Haderach’ın üretilmesi amacı doğrultusunda türlerin genetik manipülasyonunu sağlamaktır (Ve cinsiyetin erkek olduğuna dikkat edin), bunlar dönemin türetildiği Hasidizmde (Ortodoks Musevilik) bahsi geçen Kefitzat Haderech teriminden üretildiği gibi, evrensel süper varlık yolu kısaltandır. Bu dini uzmanlardan oluşan grup, siyasal çıkar, bilimsel emperyalizm ve mistisizmden şaşırtıcı birlikteliğinden oluşur.


    Peygamberliğin doğası nedir? Öngörü nedir?

    Dune’da evrensel süper varlık karakteri hem zaman ve mekanı, rüyalar ve vizyonlarda bir potansiyel akışı olarak görme kabiliyeti ile hem boğuluyor hem de bilgilendiriliyor. Ona dünyaları dönüştürme, nihai siyasi güç elde etme ve cihad (kutsal bir savaş) başlatma imkanı veren şey bu yetenektir. Aynı zamanda bu yetenek, üzerinde bulunduğu yolu tam olarak bilememek, kaderini sorgulamak ve direnmek, kontrol edemediğinden korkuttuğu için onun işkencecisi oluyor. Bu işkence gören bir peygamber, onun “korkunç amacı” olarak adlandırılan şeyleri yerine getirmek için onun için en önemli olan şeyi feda etmelidir.

    Herbert’in söylediği gibi, evrensel süper varlık sonuçları karşısında dehşete düşerken verdiği mücadelenin kendisine sempati duyuyor. Anlatıcısı Princess Irulan şöyle yazıyor:

    “Kehanet ve önsezi, cevapsız soru karşısında teste nasıl katılabilirler? Düşünelim: “Dalga formu”’nun gerçek tahmini ne kadar doğru? … ve Peygamber, geleceği kehanete uydurmak için ne kadar şekillendiriyor? Peygamber geleceği görüyor mu yoksa elmas kesicisinin mücevherini bıçak darbesiyle parçaladığını gibi kelimeleri ve düşünceleri yok edebildiği bir zayıflık, bir arıza veya bölünme hattı mı görüyor?”



    Din içinde fiziksel çevrenin rolü nedir?

    Herbert, 1965’te çevreci politik-toplumsal hareketlerin öneminin farkındaydı. Bu bilgiyi, yeterli dozlar halinde Arrakis gezegeninin çölleri hakkında tam bilgi ve anlayış içinde yaşayan yerli Fremenlerin çalışması olarak sunuyor. Gezegen ile olan manevi bağları çok eksiksiz ve kutsallığı o kadar tartışmasız ki, gezegenin sahip olduğu korkunç nitelikler, acımasız iklimi, suyun eksikliği devasa kum solucanları, gezegeni dönüştürmeye baş koydukları kutsal göreve sahip olsalar dahi o gezegen onların ibadet ettikleri entegre sistemi oluşturup anlamlaştırıyor.

    Herbert’ın objektifi sayesinde, dinin hemen her zaman algıladıklarından oluşuyor diyebiliriz. Din, umut ve umutsuzluğa, barış ve savaşa, sevgiye ve nefrete, gizem ve şeffaflığa ilham verme yeteneğine sahiptir. Kökünde paradoks yatıyor. Güç ve kontrol onun hisse senedi, kurtuluş ise onun fantezisi. Manipülasyon araç, ancak amacı üstünlüktür. Düşüncelerini oluşturan kişiler aracılığıyla biçimlendirir, yönlendirir ve kanalize eder; ancak hem kendi hem de onları sınırlar. Psikolojik dinamikte karmaşık olan incelikler vardır, gerçek nerde yatıyor? İnsan aklının dışında mı, yoksa içinde mi? Peygamber Paul Muad’Dib kesin bir şekilde, yetkilerinin önemli ve korkutucu ancak sınırlı olduğunu biliyor. Dune’da bir Tanrı var mı? Adı konmamış, tanımlanmamış, çağrılmış fakat eylemden tamamen kaldırılmış çok da kişisel olmayan tarihsel ilahi olgu. Her yerde bulunmama Bene Gesserit gündemini oluşturan ve somutlaştıran kadınlar ve peygamber için ayrılmıştır. Aynı zamanda çevre ve en zorlayıcı tezahürleri, çöl ve solucanlar için ayrılmıştır.