• Ulul-Azm Peygamberlerden biri olan Hz. İsa (a.s)'nın annesi. İsrailoğullarının ileri gelenlerinden ve alimlerinden biri olan ve Davut (a.s)'nın soyundan gelen İmran'ın kızıdır: Âllah iman edenlere namusunu koruyan, İmranın kızı Meryem'i de misal gösterir"(et-Tahrim, 66/12). Meryem "dindar kadın" demektir. erkeklerden sakınan, iffetli anlamında "Betül" adıyla da adlandırılır. İmran'ın hanımı Hanna, kısır bir kadın olup, hiç çocuğu olmamış idi. Bir gün bir ağacın gölgesinde otururken yavrusunu doyurmaya çalışan bir kuş gördüğünde bu olay içindeki çocuk sahibi olma duygusunu alevlendirdi (İbnül-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut 1979, I, 298). Kendisine bir çocuk ihsan etmesi için Allah'a dua etti ve duası kabul edilirse çocuğunu Beytül-Makdis'e hizmetçi olarak adadığını söyledi: "Bir zamanlar İmran'ın karısı şöyle demişti: Rabbim: Karnımda taşıdığım çocuğu sadece sana hizmet etmek üzere adadım. Bunu benden kabul et" (Alu İmran, 3/35). Hanna bu adamayı yaparken çocuğunun bir kız olma ihtimali aklına gelmemişti. Eğer çocuk kız olursa Beytül-Makdis'te hizmette bulunması nasıl mümkün olabilirdi. Kadınların özel durumları buna müsaade etmediği gibi, kurallara göre de bu imkansız bir şeydi. Bunun içindir ki, Meryem, dünyaya geldiği zaman annesi, Allah Teâlâ'ya şöyle seslenmişti:... Rabbim! Ben onu kız doğurdum; halbuki Allah onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu. Erkek, kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem" koydum. Onu ve neslini kovulmuş Şeytanın şerrinden sana emânet ediyorum"(Alu İmran, 3/30). Babası İmran, Meryem'in doğumundan önce vefat etmişti.

    Hanna, çocuğu kundaklayıp, Beytül-Makdis'e götürerek, orada görevli bulunanlara teslim etti. Çocuğun gözetilmesi görevini Yahya (a.s)'nın babası Zekeriyya (a.s) üstüne aldı. Zira onun hanımı, Meryem'in teyzesi veya kardeşi idi (İbnül-Esir, a.g.e., I, 299; Ali Sabûnî, en-Nûbûvve vel-Enbiya, Dımaşk 1985, 201).

    Böylece Hz. Meryem, bir peygamber'in koruması altında yetişti. Zekeriyya (a.s) onun için mescidde özel bir yer (mihrab) tahsis etmişti. O burada sürekli ibadet ve dua ile meşgul olurdu. Yanına Zekeriyya (a.s)'dan başkası giremiyordu. Zekeriyya (a.s) yiyecek bir şeyler vermek için yanına girdiğinde, her defasında yiyeceklerle karşılaşıyordu. Bu yiyecekler, yazın kış meyveleri ve kışın da bulunmayan yaz meyveleri idi. Allah Teâlâ, peygamber annesi yapacağı şerefli bir kadını bu şekilde rızıklandırıyordu. Olay Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

    "Rabbı onu, güzel bir şekilde kabul etti. Ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi ve Zekeriyyayı onun bakımına memur etti. Zekeriyya, Meryem'in bulunduğu mihraba her girdiğinde onun yanında yiyecek rızık buldu. Bu, sana nereden geldi ey Meryem!" dedi. Meryem; "O, Allah tarafındandır. Şüphesiz Allah dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır" dedi" (Alu İmran, 3/37).

    Meryem, bu temiz ortam içerisinde iffetli ve şerefli bir şekilde yetişti. Allah Teâlâ'nın koruması altında Beytül-Makdis civasında hayatını sürdüren Hz. Meryem'e melekler sürekli gelerek, kendisine Allah indindeki makamını ve Allah'ın onu diğer kadınlar arasından bir peygamber annesi yapmak için seçtiğini müjdeliyorlardı.

    "Bir zaman melekler şöyle demişti: Ey Meryem! Allah seni kendi tarafından bir emirle meydana gelecek olan bir çocukla müjdeler ki, onun odı Meryemoğlu İsa Mesih'tir. Dünya ve ahirette şeref sahibi ve Allah'a yaklaştırılanlardan olacaktır. İnsanlara, beşikte iken de konuşacaktır. O, salih kimselerden olacaktır" (Alu İmran, 3/45, 46).

    Hz. Meryem, kendisine verilen bu haber karşısında hayretler içerisinde kalmıştı. Onun bu durumu Kur'an'da şöyle ifade edilir: Meryem; "Rabbim! Bana hiç bir insan dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur" dedi. Allah da şöyle dedi: Bu böyledir. Allah dilediğini yaratır. O, bu şeyin olmasına hükmedince ona sadece "ol" der ve o da hemen oluverir"(Alu İmran, 3/47).

    Bir gün, Allah Teâlâ, Cebrâil (a.s)'ı parlak yüzü ve güzel görünümlü bir genç suretinde ona gönderdi: "Ailesi ile kendisi arasına bir perde koymuştu biz ona meleğimiz Cebrâil'i gönderdik de ona tam bir insan suretinde göründü"(Meryem, 19/16). Hz. Meryem, onu bir insan zannettiği ve kendisine bir zarar verebileceğinden korktuğu için ne yapacağını şaşırmıştı. Etrafta o an yardıma çağırabileceği kimse de yoktu. Allah'a sığınmaktan başka çaresi kalmayan Hz. Meryem, ona; "Ben senden, Rahman olan Allah'a sığınırım. Eğer Allah'tan korkuyorsan bana dokunma dedi" (Meryem, 19/18).

    Cebrail (a.s) bir insan şeklinde değil de, melek suretinde gelmiş olsaydı, onu görünce dehşete düşüp ondan kaçacak ve söylediklerini dinlemeye tahammül edemeyecekti. Onun bu korkusunu gidermek ve geliş sebebini anlatmak için Cebrail (a.s) ona; "Ben, sana nezih ve kabiliyetli bir erkek çocuk bağışlamak için Rabbinin gönderdiği bir elçiden başkası değilim" (Meryem, 19/19).

    Hz. Meryem onun Cebrail (a.s) olduğunu anlayınca, sakinleşti ve getirilen haber daha önce kendisine bildirilmiş bir şey olduğu halde (Alu İmran, 3/45, 46) yine de hayretini ifade etmekten kendini alıkoyamadı ve kendisine hiç bir erkek eli değmemiş; iffetli bir kimse olduğu halde bunun nasıl mümkün olabileceğine bir cevap almak istedi. Meryem: "Benim nasıl çocuğum olabilir. Bana hiç bir beşer dokunmamıştır. Ben iffetsiz de değilim" dedi" (Meryem, 19/20).

    Cebrail (a.s) şöyle cevap vermişti:

    "Bu iş dediğim gibi olacaktır. Çünkü Rabbin buyurdu ki, Babasız çocuk vermek bana pek kolaydır. Hem biz onu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız. Ezelde böyle taktir etmişizdir" (Meryem, 19/21).

    Allah Teâlâ, İsa (a.s)'nın babasız doğmasını takdir ettiğinden, onu mucizevi bir şekilde dünyaya getirmek için ruhundan üfleyerek yaratmıştır. Meryem'in gebe kalmasını Allah Teâlâ şöyle açıklamaktadır: Nihayet Allah'ın emri gerçekleşti. Meryem İsa ya gebe kaldı " (Meryem,19/22); Irzını koruyan Meryem'i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu da oğlunu da alemlere bir mucize kıldık" (el-Enbiya, 21/91); "Biz ona, ruhumuzdan üfledik. O, Rabbinin sözlerini tasdik etmişti ve itaatkâr olanlardandı" (et-Tahrim, 66/12).

    Hz. Meryem gebe kalınca, insanların bulamadığı bir yere çekilip, tek başına beklemeye başladı: "Hamileyken, insanlardan ayrılıp uzak bir yere çekildi" İnsanların gözünden uzak bir yere çekilmesi kavminin şüphe ve itham dolu bakışlarından kurtulmak içindi. Zaten o, başına gelen bu büyük hadiseyi insanlara nasıl izah edeceğini bilemediğinden, sıkıntı içinde ne yapacağını şaşırmıştı.

    Hamilelik müddeti hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bir kısmı, bu müddetin bir veya dokuz saat kadar olduğunu söylerken; diğer bir kısmı da, sekiz ay olduğunu söylemişlerdir (Sabunî, a.g.e., 202). Sahih olan Cumhurun görüşüne göre ise, bir kadının tabiî hamilelik müddeti kadar gebe kalmış ve yine aynı tarzda çocuğunu doğurmuştur (İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 216).

    Doğum sancıları gelince, insanlardan uzaklaşmış olduğu yerdeki bir hurma ağacının altına sığınmak zorunda kaldı. O, bu haldeyken insanların onu itham edecekleri şeyden dolayı ne kadar büyük bir bunaltı yaşadığını şu âyet-i kerîme açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Doğum sancısı onu hurma dalına yaslanmaya zorladı. Haline üzülerek: Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim" dedi" (Meryem, 19/23).

    Hz. Meryem'in o anda zihnen içinde bulunduğu sarsıntıyı gidermek ve Allah Teâlâ'nın koruması altında olduğunu hatırlatıp teskin etmek için ona şöyle seslenildi: "Sakın üzülme! Rabbin alt tarafından bir ırmak akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze ve olgun hurmalar dökülsün" (Meryem, 19/24, 25).

    Hz. Meryem'e seslenenin kim olduğu hususunda, müfessirler ayrı görüşler belirtmişlerdir. Bir kısmı bunun Cebrail olduğunu ifade emektedir. Cebrail vadinin aşağısından ona seslenmişti. Bu görüşe göre Hz. İsa (a.s), annesi onu kavmine getirinceye kadar konuşmamıştır. Diğer bazı müfessirler, ona seslenenin İsa (a.s) olduğu görüşündedirler (bk. İbn Kesir, a.g.e., V, 218).

    Hz. Meryem, çocuğunu dünyaya getirmişti. Ancak, kavminin yanına, onların bu konuda içinde bulundukları fitne halini bildiği halde nasıl dönebilirdi. Onu, hak etmediği halde, iffetsizlikle itham edeceklerdi. O, içinde bulunduğu durumun iç yüzünü onlara nasıl inandırabilirdi. Bu karmakarışık düşünce ve sıkıntı halinde ne yapacağım şaşırmışken, ona seslenen; sıkılmadan yeyip içmesini ve kavmine gidince nasıl davranması gerektiğini şöylece bildirmişti: Ye, iç; gönlünü hoş tut. Eğer birini görürsen, Rahman olan Allaha konuşma orucunu adadım, bu gün, kimseyle konuşmayacağım de (Meryem, 19/26)

    İbn Zeyd şöyle demektedir: İsa (a.s), annesine, "mahzun olma" dediğinde o; "Benim bir kocam olmadığı ve kimsenin cariyesi de olmadığım halde sen benimle birlikte iken nasıl üzülmeyeyim. Ben insanlara nasıl bir özür beyan edebilirim. Keşke başıma böyle birşey gelmeden önce ölseydim de unutup gitseydim" dedi. Hz. İsa ona; "konuşmak için sana ben yeterim. Sana bir soru yöneltilirse; "ben rahman'a oruç adadım, onun için bugün hiç bir kimseyle konuşmayacağım de" dedi. İbn Zeyd, bunların, annesine Hz. İsa tarafından söylendiğini belirtmektedir (İbn Kesir, a.g.e., V, 220).

    Hz. Meryem, Rabbinin mucizelerini görünce, yaratanının kendisini koruduğunu ve kavmine karşı da mahçup etmeyeceğini idrak etmenin verdiği bir huzura kavuştu. Çünkü yanında mutlak anlamda bir delil vardı ve ortadaki mucizevi olayın ispat edilmesi de Allah için kolay bir şeydi.

    Bu inanç içerisinde Hz. İsa'yı alıp kavminin yanına gitti. Bu, kavmi için de çözülmesi kolay olmayan bir durumdu. Zira onlar daha dogmadan mabede adanmış ve orada ibadete dalmış tertemiz, iffetli bakireyi kucağında bir çocukla karşılarında görünce dehşete düşüp sarsıntı geçirdiler.

    Hz. Meryem'in çocuğunu kucaklayıp kavmine gelmesi ve kavminin tepkisi Kur'an-ı Kerimde şöyle dile getirilir: Meryem, İsayı yüklenerek kavmine getirdi. Kavmi, hayretler içinde ,şöyle dediler: Ey Meryem! Doğrusu sen görülmemiş bir iş yaptın. Ey Harun'un kızkardeşi Meryem! Senin ne baban ahlâksız, ne de annen iffetsizdi" (Meryem, 19/27-28).

    Zikredilen Harun, Hz. Meryem'in soyundan geldiği, Musa (a.s)'nın kardeşi Harun (a.s)'dır. Kavmi ona bu şekilde hitap etmekle;onun işlediğini zannettikleri fiil ile Harun (a.s)'un yolu arasındaki büyük tezadı vurgulayarak, yaptığı şeyin ne kadar acayip bir şey olduğunu ortaya koymayı amaçlamışlardı. İbn Cerir'in söylediğine göre ise, Harun aralarında bulunan fâcir bir kimsedir ve onlar Meryem'i itham ederken kötü bir kimsenin kardeşi yaparak, onu aşağılamak istemişlerdi (İbn Kesîr, a.g.e., V, 221).

    Onların bu ithamları karşısında Hz. Meryem, kendisini kınayanlarla alay edercesine çocuğu gösterdi ve bu olayların sırrını ona sormalarını işaret etti. Ancak onlar öfkeye kapılarak, hayretler içerisinde beşikteki bir çocuğun konuşmasının nasıl mümkün olabileceğini sordular: Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi: "Biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz" dediler" (Meryem, 19/29). Bunu üzerine Hz. Meryem'i aklayan ilâhi mucize gerçekleşti ve İsâ (a.s) konuşmaya başladı: "Çocuk "Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana kitap verildi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe de namaz kılmamı ve zekat vermemi emretti. Bir de anneme hürmetkâr kıldı. Beni asla zalim ve isyankâr yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün Allah bana selam ve emniyet vermiştir" dedi" (Meryem, 19/30-33).

    Ancak kavminin, diğer peygamberlerin kavimlerinin de yaptığı gibi, mucizelere rağmen, onu yalanlamayı tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Zira Kur'an-ı Kerim'de İsrailoğullarına lânet edilişin sebebleri dile getirilirken, Hz. Meryem'e yaptıkları iftira da zikredilmektedir "İnkâr edip Meryem'e büyük bir iftira attıkları ve; Meryemoğlu Allah'ın Rasûlü Mesih İsayı biz öldürdük"dedikleri için Allah onlara lânet etmiştir..." (en-Nisa, 4/156-157).

    İncillerde verilen bilgilere göre Hz. Meryem, İsa (a.s)'ı alarak Yusuf Neccar'la birlikte Mısır'a gitti. Matta ve Barnaba incillerindeki kayıtlara göre Mısır'a gidişin sebebi; Kâhînleri kendisine Beyt-i Lahm'de doğan bir çocuğun bütün Yahudileri hakimiyeti altına alacağını haber vermeleri üzerine Kudüs'te zalim bir hükümdar olan Herodos'un Beyt-i lahm'de doğan bütün çocukların öldürülmesini emretmesidir. Bunun üzerine Yusuf Meccar'a rüyasında Hz. Meryem'le çocuğu alıp Mısır'a gitmesi emredilmiştir (Sabunî, a.g.e., 206).

    Ancak, İncillerde nakledilen bu ve buna benzer Kudüs'e tekrar dönüşü ile alâkalı rivayetlerin doğru olma ihtimalleri bulunmamaktadır. Çünkü Hz. Meryem, Zekeriya (a.s)'nın koruması altında bulunmakta idi. Hem sonra o Cebrail (a.s)'in yönlendirmesine göre hareket ettiğine göre, Hristiyan kaynakların zikrettiği Yusuf en-Neccar adındaki zatın rüyada aldığı talimatlara nasıl gerek duyabilir ki.

    Hz. Meryem'in doğuşundan, İsa (a.s)'yı mucizevî bir şekilde dünyaya getirişine kadar ki olaylar, Kur'an-ı Kerim'de mufassal olarak yer almaktadır. Bunun bu kadar geniş ele alınmasının sebebi, Yahudi ve Hristiyanların sapıttıkları temel meselenin, gerçek yüzüyle vuzuha kavuşturulmasıdır. Allah Teâlâ, İsâ (a.s)'ın dünyaya gelişi ve kendini daha beşikte iken kavmine takdim edişini zikrettikten sonra; "İşte Meryemoğlu İsa budur. Hakkı söylemiştir. Ne var ki, Yahudi ve Hristiyanlar bunda ihtilaf etmişlerdir" (Meryem,19/34) buyurmaktadır (bk. Hristiyanlık mad).

    İsa (a.s)'ın durumunu Allah Teâlâ, Adem (a.s)'ın durumuna benzetmektedir: Allah katında İsa'nın durumu da Adem'in durumu gibidir. Allah Adem'i topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi ve o oluverdi"(Alu İmran, 3/59). Adem (a.s)'ın topraktan halkedilişine inanmak nasıl imanla alâkalı bir şey ise, Hz. Meryem'in, İsa (a.s)'yı babasız olarak dünyaya getirişi de imanla alâkalıdır. Kalbinde fitne bulunanlar Yahudi ve Hristiyanlar gibi onun durumu hakkında şüpheye düşerler, Allah'a teslim olan kalpler ise, olayı âyetlerin haber verdiği şekilde kabul edip, tasdik ederler. Allah Teâlâ rasulüne hitap ederek, onun şahsın da bütün mü'minleri uyarmaktadır: "Bu, Rabbin tarafından bir gerçektir. Sakın şüphe edenlerden olma" (Alu İmran, 3/60).

    Hz. Meryem, Âsiye, Hatice ve Fatıma ile birlikte mevcud olan ve olacak dört kadından birisidir (Ahmet b. Hanbel, Müsned, III, 135).

    Kur’an’da ve hadis kaynaklarında Hz. Meryem’in vefatı ve kabriyle ilgili bir açıklamaya rastlanmamaktadır. Bu konudaki ayrıntılar genelde Hristiyan kaynaklara veya bir kısım tarihî kaynaklara dayanmaktadır.

    Sinoptik İncillerde (Matta-Markos-Luka) yer almamakla beraber sadece Yuhanna İncilinde, Hz. Meryem’in Kana mucizesinde(Y.Ahit, Yuhanna 2:1-11) ve haç olayında(Yuhanna 19:25-27) yer aldığı; “Resûllerin İşleri”nde Hz. İsa’nın göğe yükselmesinden sonra havarilerle dua ettiği(Y.Ahit, Elçilerin İşleri 1:14) belirtilmekte ise de hayatının geri kalanı, ölümü, yaşı, dış görünüşü hakkında İncillerde hiçbir bilgi bulunmamaktadır.

    Hz. İsa’nın dünyadan ayrıldığı sırada elli yaşlarında olduğu tahmin edilen Hz. Meryem’in elli altı, yetmiş, yetmiş iki yaşlarında, yahut çok ileri yaşlarda öldüğü görüşleri yanında, nerede ve nasıl vefat ettiği, kabrinin nerede olduğu, öldüğü veya göğe yükseltildiği konuları da tartışıla gelmiştir.

    İslâmî kaynaklarda nakledildiğine göre Allah, Hz. İsâ'yı semaya yükseltmek istediğinde havarilerden Şem'ûn es-Safâ ve Yahya'dan (Yuhannâ) Meryem'le ilgilenmelerini ister. Bu iki havari Meryem'i alarak dinî davet İçin Roma İmparatoru Mârufa (Neron) giderler, ancak Petrus ve havarilerden biri olan Taddeus öldürülür; Meryem ve Yuhannâ kaçarlar, yakalanmak üzere iken toprak yarılır ve kaybolurlar. Meryem, Hz. İsa'dan sonra altı yıl yaşamıştır. (bk. Sa'-lebî, Ârâisu’l-Mecâlis, s. 308)

    Hâkim’in aktardığı bilgiye göre, Hz. Meryem Hz. İsa’ya hamile kaldığında 13 yaşındaydı. Hz. İsa 32(33) yaşında iken göğe kaldırıldı. Onun göğe kaldırılmasından sonra Hz. Meryem 6 yıl yaşadı. Buna göre, 56 yaşında iken vefat etmiştir. (bk. Hâkim II, 596) Ancak bu tespit doğru değildir. Çünkü, 13+32+6’nın toplamı (56 değil) 51’dir. Bu yüzden olsa gerektir ki, Taberî, Hâkim’in verdiği aynı bilgileri verdikten sonra “Buna göre, Meryem elli küsur yaşında iken vefat etmiştir” ifadesini kullanmıştır(bk. Taberî, Tarih-şamile, 1/345).
  • Sultan Birinci Murad Han'ın İstanbul'a doğru yaptığı fetihler İstanbul'da paniğe sebep oldu. İmparator V. Yuannis, son çare olarak Katolikliği tanıma pahasına Batı'dan bir Haçlı ordusunu harekete geçirmek amacıyla papanın yanına gitmeye karar verdi.
    Ömer Faruk Yılmaz
    Sayfa 43 - Çamlıca Basım Yayın
  • 400 syf.
    ·7 günde·10/10
    Mihmandar:Konukçu... Peygamber Efendimiz'i(s.a.v) evinde konuk etmiş, onun her haline şahit olmuş ve Efendimiz'in; "Sahabelerim gökteki yıldızlar gibidir, hangisinin tuttuğu yolu izlerseniz izleyin,hak yoldasınızdır." dediği yıldızlardan bir yıldız ve tabiki onunla şereflenmiş İstanbul...

    İskender Pala'nın şu ana kadar okuduğum kitapları arasında Şah ve Sultan 'dan sonra çok çok beğendiğim ikinci kitabı. İskender Pala tarih okuyabildiğim nadir yazarlardan.Her bir bölüm başladığında anlatan kişinin ismi verilmediği için ayrı bir merak uyandıran bulmaca tarzını da çok beğendim. İskender Pala severlerin keyifle okuyacağına eminim.
  • Gam keder elem tasa gurbet hasret dertler geçer gider elbet
    Bir merhaba acı kahve hatır sorma ve dostluklar yaşar elbet
    Sımsıkı sev sen sevmeyi
    Bazen almadan da vermeyi
    İstanbul şehri malın olsa
    Ölümden öteye köy yok ya
    Gün olur devran döner akar seller kalır kumlar kavuşuruz
    Eser yeller yağar karlar gelir bahar açar güller koklaşırız
    Sultan Süleymana kalmamış
    Ha babam dönen şu dünya
    Babanın tapulu malı olsa
    Kefenin cebinde yer yok ya
    Papazın eşeğini kovala dur
    Ali'nin külahını Veli'ye uydur
    Aldat dur aldan dur
    Oğlum hayat bu mudur
    İşte ağaç işte deniz işte toprak işte hayat budur oğlum
    İşte eller işte emek işte ekmek işte hayat budur oğlum
    Başını dik tut hiç eğme sen
    Aklına ve yüreğine güven
    Çağını bil çağına yakış
    Güzelliklerle yarış

    https://www.youtube.com/watch?v=1DOfxXzbrOM
  • Hz. Mûsâ döneminde yaşamış ve peygamber olması kuvvetle muhtemel, hikmet ve ilim sahibi bir şahsiyet.

    Kur'ân-ı Kerîm'de, Hızır (a.s.)'ın isminden açıkça bahsedilmez. Ancak Kehf Sûresi'nin 60-82. âyetlerinde yer alan Hz. Mûsâ ile ilgili kıssadan "Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul..." (18/65) diye sözü edilen şahsın Hızır (a.s.) olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bizzat Peygamber Efendimizden gelen sahîh hadislerde bu şahsın Hızır olduğu açıkça belirtilmiştir (bk. Buhârî, İlm 16, 44, Tefsîru'l-Kur'ân, Tefsîru Sûrati'l-Kehf 2-4; Müslim, Fedâil 170-174).

    Bu rivayetlere göre bir gün Hz. Mûsâ İsrâil oğulları arasında vaaz ederken ona kendisinden daha hikmet ve ilim sahibi kimsenin olup olmadığı sorulmuştu. Hz. Musâ: "Hayır, yoktur!" diye cevap verince Cenâb-ı Hak bir vahiyle Hz. Mûsâ'yâ Mecme'u'l-Bahreyn'de (iki denizin kavuşum yerinde) kullarından salih bir kul olan el-Hadır (Hızır)'ın kendisinden daha âlim olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Hz. Mûsâ hizmetinde bulunan genç bir delikanlı ile Hızır'ı bulmak üzere uzun bir yolculuğa çıktı. İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, yolculukta yemek üzere azık olarak yanlarına aldıkları balıklarını unutmuşlardı ve balık bir delikten kayıp denizi boylamıştı. Hz. Mûsâ oradan bir süre uzaklaştıktan sonra yemek için delikanlıdan balığı çıkarmasını istediği zaman balığın denize dalıp kaybolduğunu fârkettiler. Hz. Mûsâ'nın Hızır'ı bulmasının alâmeti, bu balığın kaybolması olduğundan derhal oraya geri döndüler ve orada Hızır (a.s.)'ı buldular. Bundan sonra Hz. Mûsâ'nın Hızır ile, Kehf Sûresi 66-82. âyetlerinde anlatılan yolculuğu başladı.

    Hz. Mûsâ'nın yolculuğunda azık olarak taşıdığı balığın Mecme'u'l-Bahreyn'de denize dalıp kaybolması, bazı rivayetlerde ve çeşitli İslâm milletlerinin folklorunda, bu arada Türk folklorunda da bu suyun âb-ı hayat olduğu, ölüleri bile canlandıran, içenleri ölümsüzleştiren bir hayat iksiri olduğu şeklinde izah olunmuş, burada balığın canlanıp denize dalması meselesinde bir peygamberin hayatının ve Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin söz konusu olduğu unutulmuştur. Buna bağlı olarak, Mecme'u'l-Bahreyn bölgesinde yaşayan birisi olarak Hızır (a.s.)'a da ölümsüzlük isnâd edilmiş ve kendisine beşer üstü güçler ve yetkiler verilmiştir.

    Hızır aleyhisselâma verilen ilmin mahiyetini anlayabilmek için Musa (a.s.) ile olan yolculuğunu Kur'ân-ı Kerîm kısaca şöyle anlatır: Hızır (a.s.), yolculukta karşılaşacakları olaylara Musa peygamberin sabredemeyeceğini kendisine hatırlatmış ve O'ndan sabır için söz almıştır (el-Kehf,18/66-70). Önce deniz sahilinde, yolculuk için bir gemiye binmişlerdi. Hızır (a.s.) bir balta ile gemiyi delince kaptan tamir için geri dönmek zorunda kalmıştır. Musa (a.s.) sabredemeyip şöyle demiştir: "Gemiyi, yolcularını boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın" (el-Kehf; 18/71). Yolculuğun sonunda, ilk bakışta görünmeyen ve perde arkası bilgi niteliğindeki sebebi Hızır (a.s.) şöyle belirtir: "O, deldiğim gemi, denizde çalışan birkaç yoksulundu. Onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü gemi yolculuğa devam ederse, ileride her sağlam gemiye el koyan bir kral (deniz korsanları) vardır" (el-Kehf, 18/79). Yolculuk sırasında, diğer çocuklarla oynamakta olan bir çocuğu öldürdü. Musa (a.s.): "Kısas olmadan, masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın, dedi" (el-Kehf,18/74). Küçük çocuğun bu erken yaşta vefat ettirilme sebebi Hızır (a.s.) tarafından şöyle açıklandı: "Öldürdüğüm erkek çocuğa gelince; onun anne ve babası mü'min kimselerdi. İleride onları isyan ve inkâra sürüklemesinden korktuk istedik ki, Rableri bu ölen çocuk yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametli birini versin" (el-Kehf, 18/80,81). Burada Cenâbı Hak'kın, anne-babanın hayırlı kimseler olması sebebiyle, ileride kendilerini üzecek, büyük sıkıntılara sokacak bir çocuğu erken yaşta vefat ettirip, onun yerine daha hayırlı bir evladın verilmesinin, gerçekte o aile için " hayır" olduğuna işaret ediliyor.

    Yolculuğun üçüncü merhalesi Kur'an'da şöyle anlatılır: "Musa ve salih kul yollarına devam ettiler. Sonunda bir köye varıp, halkından yiyecek istediler. Halk ise onları misafir etmek istemedi. Musa ve salih kul, orada yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler, Salih kul hemen onu doğrultuverdi. Bunun üzerine Musa: "İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın, dedi. Salih kul şöyle dedi: İşte bu seninle benim aramızın ayrılması demektir. Sabredemediğin şeylerin içyüzünü sana anlatacağım" (el-Kehf, 18/77,78). Evi, ücretsiz tamir etmesini salih kul (hızır) şöyle açıklar: "Bu ev, Şehirde iki yetim çocuğun idi. Duvarın altında kendilerine ait bir hazine vardı. Bunların babaları salih bir kimseydi. Rabbin, onların rüştlerine erip, hazinelerini bizzat kendilerinin çıkarmalarını istedi. Bu Rabbinden bir rahmettir. Ben bunları kendiliğimden değil, Allâh'ın emriyle yaptım. İşte, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur" (Kehf 18/82).

    Bu hikmetlerle dolu yolculuktan, insanların günlük hayatta karşılaştıkları bir takım olayların, bazan büyük felaketlerin bir görünen yüzünün bir de asıl perde arkasının bulunduğu anlaşılmaktadır. Bazan şer olarak görülen olayların arkasından büyük hayırların ortaya çıktığı görülmektedir. Âyet-i Kerîmelerde şöyle buyurulur: "Hoşumuza gitmediği halde, savaşmak size farz kılındı. Belki de hoşumuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır. belki hoşunuza giden bir şey de sizin için daha kötüdür. Allah bilir siz ise bilmezsiniz (el Bakara, 2/216). "... Eğer karılarınızdan hoşlanmıyorsanız. olabilir ki, hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah, sizin için çok hayır takdir etmiştir. " (en-Nîsâ, 4/19). Rasûlullah (s.a.s.), Hızır (a.s.)'ın ilmiyle ilgili olarak, gemi yolculuğu sırasındaki bir konuşmayı şöyle nakleder: "Bir serçe, denizden gagasıyla su alıp, gemiye konmuştu. Hızır (a.s.) bunu Hz. Musa'ya göstererek şöyle dedi: Allâh'ın ilmi yanında, benim ve senin ilmin, şu serçenin denizden eksilttiği su kadar bir şeydir" (Buhârî, İlm, 44; Müslim, Fezâil, 180; Ahmet b. Hanbel, Müsned, II, 311, V, 118; bilgi için bk. İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ânı'l-Azîm, İstanbul 1985, V,172-185)
  • Cenâb-ı Allah'ın, "İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem'i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle âlem için bir ibret yaptık" (Enbiya, 21/91) diyerek yücelttiği Hazreti Meryem de bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir.

    Kur'ân-ı Kerîm âyetlerindeki uyum ve incelikler başlı başına birer mucizedir. İfadelerindeki cezalet, letafet ve olağan dışılık, asırlardır yazılmakta olan i'caz ve belağat kitaplarında ortaya konulmuştur. Biz de bu yazımızda, Kur'an'ul-Mucizü'l-Beyan'ın i'caz ve belağatına örnek teşkil edecek birçok âyetinin yanı sıra onun sadece bir harfi üzerinden emsalsizliği ve mucizeliğine işaret etmeye çalışacağız.

    Anne çocuk münasebeti hiçbir ilişkiye benzememektedir. O çok ayrıcalıklı ve farklı bir münasebet biçimidir. Bu durum hem anneler için hem de çocukları için böyledir. Hz. Meryem ile Hz. İsa (a.s.) arasındaki anne-oğul münasebeti ise mucizevî ve İlâhîdir. Kur'ân-ı Kerîm açısından konunun kendisi ve ele alınış şekli benzersizdir. Yüce Kitabımız bu benzersizliği bazen Hz. Meryem üzerinden bazen de Hz. İsa (a.s.) üzerinden bazen de her ikisi üzerinden gerçekleştirir.

    Kur'ân-ı Kerîm; Hz. Meryem'in nazenin bir çiçek gibi yetiştirilmesi sadedinde (وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً) "Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi"1 telmihini kullanır. Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan'ın bu ifadesindeki i'caz, aynı şekilde ( فَنَفَخْنَا فِيهَا (فِيهِ) مِنْ رُوحِنَا ) "Biz ona Ruhumuzdan üfledik" 2 ifadesi ile örtüşmektedir. Biz bu yazıda, kadınlık âleminin iftiharı Hz. Meryem Validemiz'in Hz. İsa'ya hamile kalışını sadece bu iki Kur'ânî ifade üzerinden ele almaya çalışacağız.

    Hz. Meryem validemiz, Kur'ân-ı Kerîm'de (مَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ) ifadesi ile bir kere, (مَرْيَمُ) ifadesi olarak on defa, (عِيسَي بْنُ مَرْيَمَ) şeklinde ise yirmi üç kere olmak üzere toplamda otuz dört kez geçmektedir. Ancak Hz. Meryem'in ele alındığı iki sûre dikkat çekmektedir. Bunlar Meryem ile Âl-i İmran sûreleridir. Büyük nebi Hz. Mesih için Kur'ân-ı Kerîm'de müstakil bir sure bulunmazken annesi Hz. Meryem'in adının müstakil bir sûreye isim olması dikkat çekicidir.

    Yine bir başka dikkat çekici husus da Hz. Meryem'in babası olan İmran ve onun ailesiyle ilgilidir.3 Hz. Meryem hakkındaki âyetlerin, babası tarafından değil de annesi tarafından dile getirilmesi de kayda değer bir husustur. İfade edildiğine göre Hz. Meryem henüz annesinin karnında iken babası İmran vefat etmiştir. Dolayısıyla onunla ilgilenmek hâliyle annesi Hanne'ye kalmıştı.4 Sûrenin ilgili bilgilerinin verildiği bölümde, Hz. Meryem'in Allah'a adanması, duasının kabul edilmesi, adını Meryem olarak koyması, Şeytan'dan Allah'a sığınması gibi anlatımlar baba İmran'ın ağzından değil de hep annenin (Hanne) ağzından sunulmaktadır.

    Şimdi bu iki sureye biraz daha ayrıntılı bakalım:

    Meryem Sûresi, Mekke döneminde (muhtemelen) risâletin beşinci veya altıncı yılında Habeşistan hicretinin öncesinde nazil olmuştur. Sûre iki bölümden oluşmaktadır. İlk altmış beş âyet Hz. Meryem ve çevresiyle alâkalı iken 66-98 âyetler arasındaki ikinci bölümde ise, öğüt ve uyarılara yer verilmektedir. Nüzul zamanı dikkate alındığında Meryem Sûresi'nin bir Hristiyan ülkesi olan Habeşistan'a hicret edecek Müslümanları bilgilendirme ve hazırlama niteliği taşıdığı anlaşılmaktadır. Sûrenin üslûbu (özellikle ilk kırk âyetinde) İslâm'ın görüşünü ortaya koymaktadır. Nitekim Habeşistan'a hicret eden Müslümanların öncüsü Cafer b. Ebu Talip, Habeş Kralı Ashame en-Necâşî'nin huzurunda Meryem Sûresi'nin Hz. Yahya ve İsa'dan bahseden ilk kısımlarını okumuş, bu âyetlerin mânevî tesirinde kalan kral gözyaşlarına mâni olamamıştır.5

    Âl-i İmran Sûresi'nde geçen İmran için, kaynaklar iki ayrı İmran'dan bahsetmektedir. Bunlardan ilki Hz. Musa ve Hz. Harun'un babası, ikincisi Hz. Meryem'in babasıdır.6 Âl-i İmran Sûresi 33. âyette adı geçen İmran'ın bu ikisinden hangisi olduğu hususu ihtilâflı olsa da, daha sonraki âyetlerin özellikle Hz. Meryem'in iffeti ve Hz. İsa'nın peygamberliği ile ilgili oluşu, söz konusu İmran'ın Hz. Meryem'in babası İmran olmasını gerektirmektedir.

    Bu bilgilerden sonra, Kur'ân-ı Kerîm'in Hz. Meryem hakkında kullandığı iki mucizevî ifade biçimi üzerinde durabiliriz. Bu âyetler yukarıda da belirtildiği gibi, Âl-i İmran Sûresi 37. âyeti ile Enbiya Sûresi 91 ve Tahrim Sûresi 12. âyetleridir.Âl-i İmran Sûresi'nde geçen "وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً" âyeti Hâk Tealâ tarafından bir kız çocuğu için söylenebilecek en etkileyici ve kalbe tesir eden bir ifade olması yönüyle muhteşemdir. Çünkü İmran'ın karısı karnındaki bebeği Allah'a adarken onun erkek olacağını umuyordu. Bu beklentiyle böyle bir adakta bulunmuştu. Ancak hamlini vaz' ettiğinde gelenin kız olduğunu gördü. Artık yapacak bir şey yoktu. Kızını Allah'a adayacaktı. Onu özenle yetiştirdi. Zaten çocuk yetiştirilmesinde kız çocukları ayrı bir ihtimam istemektedir. Kur'ân bunu ifade için seçilebilecek en muhteşem ifadeyi seçmiştir. وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً "Onu bir bitki/çiçek gibi yetiştirdi."7

    Her ne kadar Kur'ân-ı Kerîm, "Allah sizi de yerden ot (bitirir) gibi bitirmiştir."8 gibi âyetlerde bütün insanların bir bitki gibi yerden bitirildiğini beyan etmişse de, burada özel olarak Hz. Meryem için "güzel bir bitki gibi" yetiştirilmekten söz edilmektedir. Diğer âyetten farklı olarak toprakla herhangi bir bağdan söz edilmemektedir. Bu durum bize Hz. Meryem'in, diğer insanlardan ve diğer bütün kadınlardan farklı bir konuma sahip olduğunu göstermektedir. Öte yandan وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً âyetini yorumlayan müfessirler bu konuda farklı şeyler söylemişlerdir: Rabbi onu tam olgun bir kadın olması için güzel bir bitki gibi büyütüp yetiştirdi9 diyenlerin yanı sıra, Hz. Meryem'e uygulanan özel ve güzel bir terbiyeden mecazdır10 diyenler de olmuştur.

    Yine bazı müfessirler âyeti tefsir ederken din ve dünya ayrımını belirterek, diğer çocukların bir yılda büyüdüğü kadar Hz. Meryem'in bir günde büyütülmesi ile onun iffet, namus ve Allah'a itaat mânâsında yaşadığı olgunluğa dikkat çekmişlerdir. Burada hemen ifade etmek gerekir ki, bu yaklaşım tarzı akla uzak bir izah şeklidir. Öte yandan Hz. Meryem'in fizikî güzelliğine işaret ettiğini11 söyleyenler olduğu gibi, Hz. Meryem'in büyütülmesinden maksadın hayırda, rızıkta, muvaffakiyette hem ruh hem de cesedi kapsayacak şekilde terbiye edilmesi ve yetiştirilmesi olduğunu beyan edenler de olmuştur.12 Hz. Meryem'e hasredilen bu i'cazlı ifadeden sonra şimdi de yine Hz. Meryem hakkında kullanılan, ilk plânda tenakuz varmış gibi görünen ve fakat büyük bir mucizeye işaret eden Enbiya ve Tahrim sûrelerindeki ifadeler üzerinde duralım.

    Zamir Farklılığındaki Mucizevîlik

    Enbiya Sûresi'nin 91. âyetinin ilk bölümü ile Tahrim Sûresi'nin 12. âyeti birbirine benzemektedir. Enbiya Sûresi'nde şöyle buyrulmaktadır: وَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَافِيهَا مِنْ رُوحِنَا "Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an). Biz ona ruhumuzdan üfledik." Burada Hz. Meryem'in adı açıkça zikredilmemiştir. Ancak Tahrim Sûresi'nde şöyle bir tablo görmekteyiz: وَ مَرْيَمَ بِنْتَ عِمْرَانَ اَلَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا وَ صَدَقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَ كُتُبِهِ. "İffetini korumuş olan İmran kızı Meryem'i de (Allah örnek gösterdi). Biz ona ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi."

    Her iki âyette de ortak bir ifade geçmektedir. Birinde فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا ifadesi13 kullanılırken, diğer âyette zamirin değişmesiyle14 فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَاşeklinde geçmektedir. Tahrim Sûresi'nde hem Hz. Meryem'in adı, hem de İmran'ın kızı olduğu açıkça belirtilmiş, kalan bölümde ise "namusunu koruması ve kendisine Allah'ın katından ruh üflenmiş olması" zikredilmiştir. Bu ifadeler Enbiya Sûresi ile tamamen uygunluk arz etmiştir. İşte bu uygunluk sebebiyle söz konusu bu iki âyette de kastedilen kadının Hz. Meryem oluşunda herhangi bir şüphe kalmamaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de namusu ve iffeti ile yüceltilen Hz. Meryem Validemiz'in bu durumu, yine kendi adının verildiği sûrede Cebrail'in ona bir çocuk vermek üzere gelen bir insan olarak görünmesi üzerine Hz. Meryem'in verdiği edep dolu cevap kayda değerdir.

    Bu iki âyette işaret edilen husus; Cenab-ı Hakk'ın, keyfiyetini bilemediğimiz bir şekilde ruhundan Hz. Meryem'e üflemesi ve onun da Hz. İsa'ya hamile kalmasıdır. Açıkça görüleceği gibi Enbiya Sûresi'nde geçen bütün zamirler (هَا şeklinde) müennestir. Dolayısıyla Hz. Meryem'e işaret ettiği açıktır. Ancak ikinci âyette aynı açıklık söz konusu değildir. Tahrim Sûresi'nde geçen aynı ifadede zamir değişmektedir. Buradaki zamir müzekkerlik (ه şeklinde) zamiridir.

    Tahrim Sûresi'nin 12. âyetinde Hz. Meryem'e ruhun üflenmesinden söz eden: فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا "Biz, ona ruhumuzdan üfledik." şeklindeki cümle için, kıraat farklılığından kaynaklanmakta diyenler olmuştur.15 Yani buna göre buradaki ifade aslında فِيهَا mânâsındadır, denilmiştir. Buradaki zamirin Hz. İsa'ya16 veya Hz. Cebrail'e17raci olduğunu söyleyenler de vardır. Söz konusu bu âyetin tefsiriyle alâkalı bazı müfessirler hiçbir şey söylemezken18 bazıları da sadece zamirin müennesliğine vurgu yapmakla yetinmişlerdir.19

    Netice olarak Tahrim Sûresi'ndeki zamirin (فِيهِ) irca edileceği yer konusunda ittifak yoktur. Öte yandan bazıları da bu üflemenin yapıldığı yerin "elbisenin yakası" diye yorumlamak suretiyle zamiri (جَيْبٌ) ifadesine irca etmişlerdir.20 Bu yoruma ilâve olarak (جَيْبٌ) ifadesinin takdirinde (فَرْجٌ) kelimesinin bulunduğunu ifade eden pek çok müfessir vardır.21 Buna göre âyetteki فَرْجٌ kelimesiyle gerçek mânâsı kastedilmiştir. Zîrâ Hz. Meryem Validemiz'e zina iftirasında bulunulmuştur. Bu sebeple müzekkerlik zamiri فِي عِيسَي "İsa'da" mânâsını havi olurken, müenneslik şeklindeki okuyuşta da mânâ: فِي نَفْسِ عِيسَي yani"İsa'nın nefsinde" şeklinde değerlendirilmiştir. Çünkü nefs kelimesi müennestir.22

    Bu iki âyet üzerine işarî, tasavvufî, fıkhî ve daha pek çok tefsir ve müfessir yorum yapmış ve çeşitli mânâlar çıkarmıştır. Ancak bunların arasında meseleye bakış açısındaki farklılığıyla en enfes yorum allame Hamdi Yazır'a aittir. Onun bu meselede söyledikleri çok önemli Kur'ânî bir mucizeye de işaret etmektedir: "Demek ki bir erkeğin sulbünde (belinde) meni hücresi, bir kadının rahminde yumurtalık hücresi nasıl yaratılıyorsa, bakire Meryem'in rahminde ikisi de öyle bir Rabbâni emirle yaratılıvermişti. Buna göre Meryem o nefha anında hem dişi hem erkek özelliğini toplayan fevkalade bir seçimle, ( وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَيكِ عَلَي نِسَاءِ الْعَالَمِينَ- "Seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti." 23) buyrulduğu gibi âlemin kadınlarında görülmemiş bir üstünlükle seçilerek, dıştan bir aşılamaya muhtaç olmaksızın kendine görünen ruhun (Cebrail'in) nefhasından gebe kalmıştı. Bu âyette Meryem'in hem kadın hem erkek vasfıyla tasvir edilmesi bize bu mânâyı anlatan bir delil gibi görünmüştür." 24

    Her iki sure-i celiledeki zamir farklılığının izahının anlaşılması noktasında Elmalılı'nın yaptığı bu enfes açıklama çok önemli bir mucizeye işaret etmektedir. Ayrıca وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَنًا âyetini anlama konusunda önemli bir bilgi desteği de sağlamaktadır. Bu mucize de şudur:

    Bilindiği gibi Arapçada kural olarak, kadınla ilgili bir zamir kullanıldığında o zamirin müennes (dişi) olması zorunludur. Çünkü dil açısından müenneslik (dişilik) ve müzekkerlik (erillik) bir esastır. Arap grameri bu mantık üzerine kurulmuştur. Nitekim Enbiya Sûresi'nde Hz. Meryem'den söz eden âyette bütün zamirler "müennes" olarak kullanılmıştır. Meselâ (اَلَّتِي (أَحْصَنَتْ), (فَرْجَهَا ve (فِيهَا) kelimelerinde bunu açıkça görmek mümkündür.

    Ancak Tahrim Sûresi'nde ise istisnai bir durum vardır. Bütün kelimeler ve zamirler müennes olmasına rağmen istisnai bir ifade bulunmaktadır. Meselâ (مَرْيَمَ) (بِنْتَ), (اَلَّتِي), (أَحْصَنَتْ), (فَرْجَهَا), (صَدَقَتْ), (رَبِّهَا)kelimeleri arasında bulunan (فِيهِ) ifadesi dikkat çekicidir. Yani aynı konuyla ilgili olarak Tahrim Sûresi'ndeki zamir bu defa erkek olarak kullanılmıştır.

    Hamdi Yazır merhum, zamirin ait olduğu kelimeyi tayinde sıkıntıyı çözmüş görünmektedir. Ona göre Hz. Meryem'in üreme sisteminde İlâhî bir mucize eseri olarak hem erkek üreme hücresi hem de kadının rahminde yumurtalık hücresi bulunduğu ifade edilmiş olmaktadır. Yani gerek (فِيهَا) ifadesi gerekse (فِيهِ) ifadesinin her ikisi de Hz. Meryem Validemiz'e racidir. Dolayısıyla bakire Hz. Meryem Validemiz'in rahminde her ikisinin de bulunması büyük bir yaradılış mucizesidir. Ona göre Hz. Meryem o üfürülme ânında hem dişi hem de erkek özelliğini toplayan fevkalâde bir seçimle âlemin kadınlarında görülmemiş bir üstünlükle seçilerek dıştan bir aşılamaya muhtaç olmaksızın kendisine görünen ruhun (Cebrail'in) nefhasından gebe kalmıştı.25 Öte yandan önceki yorumlardan çok farklı bir açıklama getiren Yazır, "ferç" kelimesinin, hem erkek hem de kadınlar için kullanılabildiğine dikkat çekerek esasında bu kelimenin kullanımının mecazî olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Cebrail'in aşağıdan değil, yukarıdan yani gömleğin yakasından nefhasından gebeliğin kabarmasından kinaye şeklinde yorumlaması da orijinal bir tespittir.26

    Hz. Meryem'in Hz. İsa'nın doğumuyla ilgili "ilmü'n-nebatât"ın verileri, hiç şüphesiz konuyu daha anlaşılır kılacaktır. Yani bitkilerin döllenmesi ve bu konudaki gelişmeler meselemizi ışık tutacak mahiyettedir. Teferruatına burada girecek değiliz. Ancak (اَلرِّيحُ - Rüzgâr) ve (اَلرُّوحُ -Ruh) kelimelerinin etimolojik özellikleri arasındaki yakın münasebet ve irtibat konu üzerinde ayrıca düşünmeyi gerektirecek hususiyetler taşımaktadır. Biz şu kadarla iktifa ifade etmeliyiz ki, müfessirlerin zamir farklılığını açıklama konusundaki söylemler arasında en makul ve akla yatkın olan izah Elmalılı merhumun yaptığı açıklamadır. Ayrıca bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerîm rüzgârların aşılayıcılığından bahsetmektedir.27 Dolayısıyla rüzgârlar, bitkilerdeki tohumları birbiriyle buluşturur, böylece tohumlanma gerçekleşmiş olur. Rüzgârların, farklı köklerden beslenen ya da farklı gövdelerdeki tohumların birleştirilmesi neticesinde meydana gelen tesir ne ise, Hz. Meryem Validemiz'in hamile kalışında Hz. Cebrail'in nefhası da böyle bir şey olmalıdır. Netice olarak, Hz. İsa'nın dünyaya gelişi hâdisesinin asıl mucize yönü muhtemelen Hz. Meryem'in bir bitki gibi kendi kendini dölleyen bir sistemle yaratılmış olmasıdır. Bu sebeple olsa gerek ki, Kur'ân-ı Kerîm'de, Âl-i İmran Sûresi'nde "dünya kadınlarının tümünden üstün"28 bir özelliğe sahip olarak yaratılması eşsiz ve benzersiz bir mucizeye işaret etmektedir.

    Dipnotlar

    1. Al-i İmran, 3/37

    2. Enbiya, 21/91; Tahrim, 66/12

    3. Al-i İmran, 3/35; Tahrim, 66/12

    4. Fahreddin er-Razi, et-Tefsirü'l-Kebir, DaruİhyauTürasi'l-Arabiy, Beyrut, Ths. VIII, 24-25

    5. Celaleddin es-Suyuti, Dürrü'l-Mensur fi't-Tefsir bi'l-Me'sur, Kahire, 2003, X, 5.

    6. Ayrıntılı bilgi için bkz. Aydın, Mehmet, "Taberi Tefsirinde ki Hristiyanlığa Bir Bakış", Müslümanlar ve Diğer Din mensupları Müslümanları Diğer Din mensuplarıyla İlişkilerinde Temel Yaklaşımlar, Ankara, 2004, s. 197

    7. Al-i İmran, 3/37

    8. Nuh, 71/17

    9. Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Camiü'l-Beyan An Te'viliÂyi'l-Kur'an, Kahire, 2001, V, 344.

    10. Zemahşeri, Ebu'l Kasım Carullah b. Ömer, Hakaiku't-Tenzil veUyunü'l-Ekavil fi Vücuhi't-Tenzil, Beyrut, Thsz. age., I, 427.

    11. Razi, Mefatih, VIII, 29.

    12. Reşid Rıza, Tefsirü'l-Kur'ani'l-Hakim, Kahire, 1947, III, 292.

    13. Enbiya, 21/91

    14. Tahrim, 66/12

    15. Zemahşeri,Keşşaf, IV, 132.

    16. Ebu Ali b. Hasan et-Tabresi, Mecmau'l-Beyan fi Tefsiri'l-Kur'an, Beyrut, 1994, X, 58.

    17. Taberi, el-Cami, XXIII, 116.

    18. Muhammed Hüseyin et-Tabatabai, el-Mîzan fi Tefsir-i'l-Kur'an, Tahran, 1952, XIX, 300; Muhammed Cemalüddinel-Kasımi, Mehasinü't-Te'vil, Kahire, ts., XVI, 5869.

    19. Ebu's-Suud el-İmadi, İrşadu'l-Akli's-Selim İlaMezaye'l-Kur'ani'l-Kerim, Thsz.990, VIII, 270.

    20. Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Kurtubi, el-Câmi liAhkâmi'l-Kur'an, Beyrut, 1985, XVIII, 203.

    21. Zemahşeri, age., IV, 132; Ebu'l-Fidaİsmailİbn-i Kesir, Tefsiru'l-Kur ani'l-Azim, Kahire, 2000, XIV, 67; Muhammed ibn Alib. Muhammed eş-Şevkani, Fethu'l-Kadir el-Cami' Beyne Fenni'r-Rivayeve'd-DirayeMinİlmi 't-Tefsir,Beyrut, 2007, 1509;

    22. Razi, Mefatih, XXX, 50.

    23. Al-i İmrân, 3/42

    24. Bkz. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, İstanbul, 1979, c. VII, s. 5133-5135

    25. Yazır, Hak Dini, VII, 5134

    26. Yazır, Hak Dini, VII, 5134

    27. Hıcr, 15/22

    28. Al-i İmran, 3/42