• Yazar çok fazla argo ve istenmeyen sözlere değinmiş. Bunu kitabın her satırında görebilmek mümkün. Büyük bir hevesle başlamıştım kitaba ama ilerledikçe yavaşlamaya başladım çünkü okuyucu kitaptan soğumaya başlıyor, tavsiye etmem.
  • Eric Hoffer, anne ve babasının Almanya’dan Amerika’ya göç etmesinden birkaç yıl sonra,
    1902’de New York’ta dünyaya geldi. Baba Hoffer küçük bir marangoz dükkânında çalışarak
    ailesini geçindiriyordu. Ailenin tek çocuğu olan küçük Eric yedi yaşındayken annesini
    kaybetmiş ve aynı yıl bir kaza sonucu aniden kör olmuştu. Küçük Hoffer’ın bakımını yine
    Almanya’dan göç etmiş olan komşu bir hanım üstlenmişti. Hoffer on beş yaşına geldiğinde
    mucizevî bir şekilde, görme yeteneğine yine birdenbire kavuşmuştu. Hiçbir okula gitme
    imkânı bulamamış olan Hoffer, tekrar görebilmenin heyecanıyla büyük bir okuma açlığı
    hissediyordu, içinde duyduğu bu açlığı hiçbir zaman da doyuramadı. İlk önce evde, babasının
    kitaplarını gündü on-on iki saat okuyarak bitirdi. Sonra evdeki bozuk para kesesinden aldığı
    parayla civardaki bir kitapçıya giderek kitapları seyretmeye başladı. Birden rafta duran
    Dostoyevski’nin Budala isimli eseri gözüne takıldı. Hoffer kör iken bir gün babasının “Bu
    budala çocuktan ne hayır gelir ki” dediğini hatırlamış ve dayanılmaz bir arzuyla “Budala”yi
    satın almıştı. Hoffer bu kitabı okuduktan sonra o kitapçıda ne kadar kitap varsa hepsini birer
    birer okudu. Üç yıl sonra, 1920’de baba Hoffer ölünce Eric babasından kalan üç yüz dolarlık
    servetle tek başına kalmıştı. Hoffer yoksullar için daha çok imkânın bulunduğunu öğrendiği
    California eyaletine göç etmeye karar vererek bir otobüs bileti aldı ve Los Angeles’a gitti.
    Los Angeles’a varan 18 yaşındaki Hoffer hemen Merkez kütüphanesine yakın bir yerde ucuz
    bir oda tutarak üç aylık kirasını peşin ödedi ve kitap okumayı sürdürdü. Ne var ki parası çabuk
    bitti ve açlıkla yüz yüze kaldı. Kendisine iş arayan Hoffer, ilk önce işportada meyve satarak
    para kazanmaya başladı. Fakat kafasını çok meşgul ettiği için, bu işi bırakarak bir demir boru
    ambarında çalışmaya başladı. Bu iş de onu tatmin etmeyince, güneye göç ederek tarlalarda
    ırgatlığa başladı. Fakat bir işte uzun süre kalmak onu ürkütüyordu ve o işten de ayrıldı. Bir ara
    işsizler kampında diğer işsizlerle beraber yaşadı. Orada diğer işsizleri yakından tanıma fırsatı
    bulan Hoffer, onlarda ve kendinde ortak olan bir yöne, yani “topluma uyamayan kişiler”
    olduklarına dikkat etmişti. Topluma uyamayan kişilerde bir atılımcılık ruhu bulunduğunun
    farkına vardı ve bu kişilere fırsat verildiği takdirde zor olan birçok işi başaracak kapasitede
    oldukları üzerine düşünceler geliştirmeye başladı. Almanya ve İtalya’da bu gibi kişiler Nazizm,
    Faşizm ve Komünizm gibi hareketlere katılıp kendi istenmeyen benliklerinden kurtulmanın
    yollarını arıyorlardı. Topluma uyamayanlar, eğer yaratıcı bir güce sahipse, kişisel bir atılım
    yapıyorlar veya yaratıcı güçleri yoksa ve kendi yeteneksizliklerinin ezikliğinden kurtulmak
    istiyorlarsa, kitle hareketlerinin içinde kişiliklerini eriterek bir tür “yıkıcılık özgürlüğüne”
    kavuşmak istiyorlardı.
    Hoffer daha sonra madenlerde çalışmaya başladı. Dağlarda çalışan maden işçileri çok kar
    yağdığı zaman çalışamıyorlar ve haftalarca kulübede bekliyorlardı. Bunu fırsat bilen Hoffer
    dağdaki maden ocağına gitmeden önce bir kitapçıya uğrayarak orada mevcut en kalın kitap
    hangisi ise onu satın almak istedi. Aldığı kitap Montaigne’in 17. yüzyılda çevirisi yapılmış
    Denemeler isimli kitabıydı. Kış ağır geçmiş ve Hoffer bu kitabı tekrar tekrar okuyarak
    Montaigne’nin ifade şekline hayran kalmış ve ilk defa olarak kendinin de günün birinde bir
    yazar olabileceği duygusuna kapılmıştı.
    1938 yılında, Hoffer ailelerle ilgili olarak Common Ground isimli bir dergiye bir okuyucu
    mektubu gönderdi. Mektup yayınlanmamıştı, ancak Hoffer’in yazısı elden ele dolaşarak ilgi
    uyandırmış ve Harper & Brothers Yayınevi Hoffer’dan özgeçmişini istemişti. Hoffer buna
    cevap vermedi. Fakat yayınevi Hoffer ile ilgilenmeye devam etti.
    Hoffer, 1942 yılında San Francisco limanında dok işçisi olarak yükleme boşaltma işine
    başladı ve hayatında ilk defa olarak göçebe işlerden kurtulmuş oldu. Kendine bir oda tutmuştu
    ve artık okuduğu kitapların sentezini yaparak kendi düşüncelerini oluşturuyor, kitaplardan
    çıkardığı notları evinde biriktiriyor ve iş sırasında aklına gelen düşünceleri küçük kâğıtlara not
    ediyordu. Hoffer böylece, farkında olmadan kitle hareketlerinin yapısına ışık tutan Kesin
    İnançlılar isimli eserini oluşturuyordu.

    1946 yılında iki ay devam eden grev Hoffer’a kitle hareketleri hakkındaki notlarını
    düzenleme fırsatını verdi. 1948’de kitabının önsöz ve fihristini New York’taki yayınevine
    gönderen Hoffer, onların verdiği cesaretle 1949’da notlarını yeniden düzenleyerek yayınevine
    gönderdi. Kesin İnançlılar; 1951’de kitap olarak yayınlandı.
    Eric Hoffer kitle hareketlerinin doğuşu ve aktif dönemiyle, Kesin İnançlılar arasındaki
    ilişkiyi ele alan bu kitabın yayınlanmasıyla, yazacağı her şeyi yazmadığının bilinci ve
    huzursuzluğu içindeydi. Amerikan toplumundaki bazı gerçekleri anlatmak ihtiyacı duyuyordu.
    Bir toplumun ilerlemesi ve kendi yararına yönetilmesi için anlı şanlı liderlere hiç de ihtiyaç
    bulunmadığına inanıyordu. Toplum pekâlâ kendi kendini yönetebilirdi. Amerikan toplumu
    bunu başarmıştı. Ancak, insan aklı, belli dönemler ve belli koşullar altında alevli, hırslı ve
    sinirli olmaktaydı. Böyle zamanlarda insanlar ünlü liderlerin emrinde birleşme ihtiyacı
    duyardı. Bu konulan derinlemesine düşünen Hoffer 1955 yılında yayınlanan The Passionate
    State of Mind isimli eserini yazdı.
    Hoffer düşüncelerini frenleyemiyordu. İnsanların karşılaştıkları yeni durumlara uyum
    sağlamakta çektikleri sıkıntılar ve bunalımlar nedeniyle, dış etkilere karşı çok hassas bir
    dönemden geçtiklerini fark etmişti. Hoffer bu düşüncelerini The Ordeal of Change isimli
    kitabında topladı. 1963 yılında yayınlanan bu eseriyle, Hoffer bir kere daha gerçek bir filozof
    olduğunu gösterdi.
    Üçüncü kitabında konuyu daha derinlemesine ele alan Hoffer, düşüncelerini The Temper of
    Our Time isimli eserinde topladı. Bu eser de 1967 yılında basıldı.
    1942 yılından 1967 yılma kadar rıhtım hamallığına devam eden Hoffer, 1964 yılında
    California Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesinde haftada iki gün danışmanlık görevine
    başladı. Ancak Hoffer rıhtımdaki diğer arkadaşlarıyla ilişkisini zedeler düşüncesiyle, bu
    görevinden onlara hiç bahsetmedi.
    Hoffer Amerika'nın, dünyada ilk defa, aydınlar tarafından değil de, toplumun kendi
    çoğunluğu tarafından meydana getirilen bir uygarlık ortaya koyduğu görüşünü savunmaktadır
    ve bütün gelişmekte olan ülkelere de fanatik liderler peşinde koşmaksızın, demokratik yollarla
    toplumların kendi kendilerini yönetmeleri doğrultusunda çaba sarf etmelerini önermektedir.
    Hoffer inanmaktadır ki, toplamların kendi kendini yönetmesi, aydınların ileri sürdüğü gibi zor
    ve karmaşık değildir; aksine kolay ve basittir.
    California Üniversitesindeki görevine başladıktan sonra gençleri daha yakından tanıma
    imkânı bulan Hoffer, “Topluma Uyamayanlar” konusunda yeni görüşlere sahip oldu.
    “Delikanlılıktan yetişkinliğe” geçmekte olan gençlerde, taklitçilik, bir lideri takip etmek,
    mucizelere inanmak, bir grubun üyesi olmak ve kutsal bir amaç uğruna kendi kişiliklerini bir
    kenara bırakmak gibi eğilimlerin son derece belirgin olduğunu gördü. Şüphesiz ki bunun
    altında yatan, gençlerin hayatın en zor “değişiminden” geçmeleri, yani “çocukluktan adamlığa”
    geçmeleriydi.
    Değişimin ortaya çıkardığı bu bunalım ve eğilimlerin, yalnız “delikanlılıktan yetişkinliğe
    dönüşmeye ait bir olgu” olmadığı düşüncesi, Hoffer’ın zihnini meşgul ediyordu. Ne zaman ki
    insanlar bir dönüşüme uyum sağlama durumuna girseler, (Örneğin: büyük çapta tarımsal bir
    toplumun sanayileşmeye dönüşmesi, kırsal alanlardan şehirlere geliş, bir ülkeden başka bir
    ülkeye göç edilmesi, hatta bir işyerinden ayrılıp emekli olunması gibi) aynı bunalım ve
    eğilimler ortaya çıkıyordu.
    Dört kitabının yayınlanmış olması, eserlerinin 13 dile çevrilmiş olması, “Kesin İnançlılar”
    isimli eserinin milyonu aşkın satış yapması ve üniversitelerde siyasal bilimlere yardımcı kitap
    olarak okutulması sonrasında toplumda aranan bir kişi haline gelmesine rağmen Hoffer, 1965
    yılma kadar kendi münzevi iş hayatı çerçevesinde kalmayı başarmıştır. Yine de 1967 yılına
    kadar haftada üç gün rıhtım hamallığı görevine devam ediyor, geri kalan zamanını okumak,
    yazmak, parkta dolaşmak ve birkaç dostunu ziyaret etmekle geçiriyordu.
    Ancak 1967 yılı eylül ayında Amerika’nın en büyük televizyon yayın kuruluşu olan CBS’e
    konuk olan Hoffer, o tarihten itibaren eski münzevi hayatına veda etmek mecburiyetinde
    kaldı. Artık Amerika’nın her yanından Hoffer’a binlerce mektup yağıyordu. Akademik çevreler
    Hoffer’dan konuşma yapması için randevu almak üzere birbirleriyle adeta yanşıyorlardı. Fakat
    Hoffer bu ilgiye rağmen her zamanki hayatını sürdürüyor, arada sırada konferanslar veriyor
    ve yılda bir defa televizyona çıkmayı kabul ediyordu.
    Hoffer ömrünün sonuna kadar rıhtımda çalışmayı arzu ediyordu. 1967 Nisanında emeklilik
    çekini ilk kez eline aldığı zaman neredeyse şok geçirmişti. Rıhtımdan ayrılmak onu üzmüştü.
    “Benim onlardan başka arkadaşım yok” diyen Hoffer, yine de bu kadar şöhretten sonra belki
    üzerim diye onları ziyaret etmekten çekiniyordu.
    Hoffer yine okuyor, yürüyor, düşünüyordu. Aklına bir şey takılmıştı: “Tarihte büyük eser
    yaratan kişiler, hep büyük şehirlerde ortaya çıkmışlardı. Yaratıcı kişiler köyde, ormanda,
    kırda, dağ başlarında ortaya çıkmıyorlardı. Nasıl çıksın ki; yabancı şeylerin hoş karşılanmadığı
    ortamda ne yaratılabilir ki? İnsan şehirde insanlığını bulmuştur. Şehir olmaksızın insan da bir
    şey değildir. Ancak ne var ki insanı kokuşturan, dejenere eden de şehirdir. Eğer biz
    şehirlerimizi yaşayabilir ve yaşanabilir kılmazsak bazı büyük ulusların ölümünü görebiliriz”
    diyordu Hoffer.
  • 128 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    BAKIŞ AÇISI

    “Tüm hayatını nasıl yaşayacağını kendi seçimlerinle belirleyebilirsin. Yaşamın kalitesi tesadüf değildir.”

    “Evren, ruhların ‘tekâmül’ dediğimiz ihtiyaçlarına cevap veren bir sahadır. Beden ise, ruhun ihtiyacına göre ancak geçici bir vasıtadan ibarettir. Ruh sürekli ihtiyacı olan için düşünce, şekil üretir. Düşünce, bir enerjidir. Bu enerji, titreşimleriyle evrene talep verir. Evrense, gelen titreşimlere uygun yeni oluşumları, kişinin hayatına yansıtır.”

    “Bir avuç gibi gözüken toprak, aslında bir dünya; ölümün gözünden, ebedi yaşama. Kederleniriz kayıplara, fakat ilahî düzen böyledir: Bir gün ilkbahar gelir ve karlar erir.”

    Hakan (arkadaş), Seda (Hakan’ın eşi), Devran (ana karakter), Ekrem (Medyum, Hakan’ın kuzeni), Zeliha (eski sevgili), Saliha, Necati, Orhan (Seda’nın kardeşleri), Saffer Orduzu (Seda’nın babası) ve Mehmet Aydın ile bir ruhsal yolculuğa çıktık.

    Okuduğum romanların ardından, canım kişisel gelişim kitabı okumak çekti ve Bakış Açısı isimli eseri elime aldım. İnceymiş, okumam fazla sürmez deyip sayfalara baktığımda yazıların küçük olduğunu görünce bu defa, bitmez bu kitap dedim. Ancak kitabı okumayı bitirdiğimde, daha yok mu okunacak satırlar dedi beynim kitabı okumaya doyamadım. Kişisel gelişim kitabı, ancak roman tarzında yazılmış sıcacık bir eser. Birde yazarı okuma sürecinde benle ilgilenip sıcacık kelimeler ile dönüş yapınca ne kadar mutlu olduğumu görmenizi isterdim.

    İlginç bir rüya ile başlayan eser ve sonrasında Devran’ın bu rüyanın anlamını araştırma yolunda yaşadıkları ile okuyucu da bir çok şey öğrenmiş oluyor. Yalnız yaşayan Devran bir yıl içinde aklına bile getiremediği bir şekilde yaşaması, Seda’nın çocukları ile sabırla ilgilenirken gördüğünde hayranlıkla izlemesi ve Seda’nın sevgi içinde büyüdüğünü düşünmesi sonrasında Seda kendi hayatında yaşadıklarını anlatınca üzüldüm. Gaddar, duygusuz bir baba ve bu babadan olan güzel yürekli bir anne… Çocukluk döneminde çocuklar şımarmasın diye büyüklerimiz sevgilerini göstermiyor. Bu nedenle çocukların sevgi depoları bomboş bir şekilde büyüyorlar. Sevgi deposu boş olan bir çocuk büyüdüğünde hayatını iyi şekilde yaşayamıyor. Deposu boş olan bir araç düşünün, sizi nereye götürebilir… İnsanoğlu da aynı bu şekilde, Sevgi deposu boş ise ne verebilir ailesine, devletine… 2002 yılında Gary Chapman’ın Beş Sevgi Dili isimli eserinde okumuştum sevgi deposu konusunu ve herkesin okuması gereken bir eser bana göre…

    Devran rahatsızlık sonucu hastanede yıllar önce ailesinin istememesi sebebiyle ayrılmak zorunda kaldığı çok sevdiği Zeliha’sını görmesi beni de şaşırttı. Ailesi istemedi diye sevdiğinden vazgeçmek zorunda bırakılması içimi acıtmıştı. O yıllarda Zeliha’nın yüreğinin ne kadar acıdığını, istenmeyen kız olmanın ne kadar kötü bir duygu olduğunu yaşamayan bilemez… Bazen büyükleri anlayamıyorum, iki güzel yürek birbirini sevmiş ama aile bazı sebeplerden istemiyor ve çocuklarını iki tarafta kendi istediği ailelerin evlatları ile evlendiriyor. Sonrası yine anlaşmazlık ve ayrılıklar… Bırakın çocuklarınız kendi seçimleri ile yaşasın, acı da olsa tatlı da olsa yüreğinde olanlar ile yaşasın. İstenmeyen insan olarak ailelerin söylediği sözler yıllar geçse de insanın yüreğinden ve beyninden çıkmıyor…

    Eserde çok güzel konular işlenmiş, okuma sürecinde bir çok şeyi düşünmenize ve çıkış yolu bulmanızda güzel bir rehber olacak. Her şer bizde bitiyor, bizim düşüncelerimizde, bakış acısı çok önemli… Yazarımızın eline yüreğine sağlık diyorum, nice güzel eserler ile buluşmak dileğiyle…

    #demetbaykal #bakışaçısı

    Uyanış Yayınevi
  • 240 syf.
    ·2 günde·8/10
    Gerek toplumumuzda gerekse edebiyatımızda cin taifesi pek de bahsedilmeyen, hatta direkt adını anmaktan dahi imtina edilerek ‘üç harfliler’ diye adlandırılan varlıklardır. ‘ Congolos’ tabiri de yöresel olarak cin anlamında kullanılan bir kelime.
    Genç yazar Samet Doğan, ikinci romanı ‘Congolos’ta cinler konusuna eğilir. Romanda, şehir ve kırsal yaşam iç içe anlatılır. Dini-tasavvufi konulara meraklı okuyucunun, romanda anlatılanları daha ileri boyut ve manalara taşımaları mümkün. Nitekim Samet Doğan romanda detaylara pek girmiyor. Kanaatimizce girmemesi de doğru bir tutum, çünkü bu detaylar sürükleyici vaka örgüsüne sekte vurabilirdi.
    Kör Bahri, yaşadığı köyde sevilen, sayılan, yardımsever, derin bilgilere sahip yaşlı biridir. Bir gece ansızın ortadan kaybolur, kısa bir süre sonra da öldüğü anlaşılır. Geride yaşlı karısı, ve torunu Kadir kalmıştır. Kör Bahri’nin köyde hemen herkese bir iyiliği dokunduğu için köy ahalisi, yaşlı kadına ve toruna ihtimam gösterir.
    Yaşlı babaanne de ölünce Kadir, İstanbul’a, aile dostlarının çocukları olan Ömer’in yanına gider ve orada yaşamaya başlar. Geçimini köpek gezdiriciliği ile sağlamaya başlar. Bu arada dedesinin vakti zamanında mağlup ettiği kötü cinler onlara musallat olmaya başlar. İstedikleri, dedesinin Kadir’e bıraktığı tılsımlı üç taşı alabilmektir. Bu taşların özelliği, Nuh tufanında Türklere bırakılan, çeşitli güçlere sahip, kötü ellere düştüğünde vahim sonuçlar doğurabilecek taşlar olmasıdır.
    Romanın sadece roman olmadığını son zamanlarda Mustafa Özel’in roman tahlili çalışmalarıyla ziyadesiyle anlamıştık. Bir roman, heyecanlı olaylar silsilesinden ibaret hayali anlatılar değil sadece. Sosyolojik, hukuksal, tarihsel ve hukuki manalarda derin tespitler içeren bir türdür. Mesela belli bir bilgi birikimi olmadan İsmet Özel şiirlerine vakıf olamamak pek de imkan dahilinde bir iş değildir. ‘Congolos’ta anlatılanlar da öncelikle cinlerin yaratılışı, kaça ayrıldıkları, vazifeleri gibi konularda detay sahibi olunduğunda farklı ve derin anlamlar kazanan bir roman. Samet Doğan’ın bu bilgilere girmediğini az önce söylemiştik. Bu kitabın bize verdiği önemli mesajlardan biri, bu işin ehli olmayınca kafa yorulduğunda istenmeyen sonuçlar doğuracağı gerçeğidir. Sadece bu mu, elbette hayır.
    Kırsaldaki insanların meşgale bulamayıp zamanlarını boş bir şekilde tüketmeleri, insan ilişkileri, aşk, cesaret, topluma faydalı işlerde bulunarak adımızı ölümsüzleştirmek gibi pek çok tavsiye satır aralarından rahatlıkla çıkarılabilecek dersler.
    ‘Congolos’ta postmodern ögeler de başarılı bir şekilde kullanılıyor. Geri dönüşler başarılı bir şekilde verilmiş. Karakterler ustaca tasvir edilmiş, okuyucu da buna uygun şekilde karakterleri içselleştiriyor, cesur davranan Kadir ve veterinerle gurur duyarken, korkak davranan Ömer’e yer yer kızıyor. Romanın senaryolaştırılarak ilerde beyaz perdeye taşınabileceğini de vurgulamak isterim.
    Köpek gibi insan olmayan canlılara dahi akıl almaz vahşetin haberleriyle dolu gündemimizde köpeklerin insana sadakatleri, ettikleri arkadaşlıkları vurgulaması da ayrı bir önem taşıyor ‘Congolos’. Yaşlı köpeğini defnetmesi için yardım ettiği yaşlı kadının köpeğine olan derin sevgisini dile getirdiği satırlar bizleri de hüzne gark ediyor. Yazar, bunu gözümüze sokmadan dengeli şekilde yansıtıyor. Oldukça kritik kopma noktalarında dengeyi çok güzel tutturuyor Samet Doğan. İyi cinlerle kötü cinlerin savaştıkları sahneler, soluk soluğa okunuyor. Bu savaş bir anda olup bitmiyor, bir taraf galipken, diğer tarafın taktik değiştirerek Türklerin meşhur savaş taktiklerini uygulamaları gidişatın dönüşmesini sağlıyor. Özellikle bu savaş anlatımında tansiyon canlı bir şekilde ayakta tutuluyor.
    ‘Congolos’ta okuyucu tek bir vaka ile meşgul olmuyor, roman aralarına serpiştirilen ara vakaların hepsi temel konuyu destekleyen unsurları haiz. İlk gezdirdiği köpeğin başına gelenlerden sonra ikinci müşterisi Rüya’ya karşı Kadir’in hisleri, saf ve temiz bir köylü çocuğun şehre olan üstünlüğünü de yansıtıyor. Düşünün sıradan bir köylü gözünde ulaşılmaz görünen, hatta güzel sanatlarla uğraşan bir şehirli kız dahi yelkenlerini suya indirmek zorunda kalıyor.
    Günümüz insanının derin mevzularından ‘yalnızlık’ konusu da ‘Congolos’ta yerini alıyor. Ev sahibi genç Ömer’in tercihi olan yalnızlığa karşılık acemi ve şehri tanımayan Kadir’in tarafının tutulması da ince mesajlar içeriyor.
    Kurgu eserleri bir anda başarısızlığa itme tehlikesi olan diyaloglar da oldukça sahici; yapay durmuyorlar.
    Hasılı velkelam Congolos’la insanlığın kadim meselelerini bir kez daha hatırlama imkanı bulacaksınız.
  • 296 syf.
    ·288 günde·Beğendi·9/10
    ABD'nin hem Türkiye'de hem de dünyanın farklı köşelerinde Amerikan çıkarlarına 'hizmet' amacına yönelik her türlü fikri, eylemi desteklediğini; silahlı-silahsız örgütleri nasıl oluşturduğunu ve bunları gün gelip 'eğitim' adı altında nasıl koruyup kolladığını artık görmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum. Ama sadece düşünüyorum. Hala bu oyunu anlamayan/anlayamayan binlerce insan olduğu için, büyük güçler ve onların işbirlikçileri bu coğrafyada çeşitli adlarla fink atmaya devam ediyor.

    'Tanrıların Gazabı' Kaybolan Hegemonya, F.William Engdahl'ın 2015 yılında yazdığı yazılardan derlenmiş bir kitap. Daha önce William Engdahl'ın kitaplarını okuyan birisi, onun dünya görüşünün ne olduğunu biliyordur. Bu kitap da Türkiye'de çıkan son kitabı. Daha önceki kitapları Bilim + Gönül yayınları ve Alfa'dan çıkmıştı. Kitaplarının tekrar baskıları olmadığı için çoğu kitabını ancak sahaflarda bulabilirsiniz. William Engdahl, kitaplarıyla aydınlatmaya, bilgilendirmeye ve 'düşündürmeye' devam ediyor.

    ABD'nin gözüyle 'ortadoğu' denilen bu coğrafyaya bakıyoruz. Yazar sadece bu coğrafyayı anlatmıyor. Çin'in Sincan bölgesinde, ABD eliyle ayaklanmaya teşvik edilen yerel unsurlardan da bahsediyor.

    11 Eylül 2001'de ABD'de yaşanan ve 'İkiz Kuleler'e saldırı olarak tarihe geçen o meşum olaydan hemen sonra ABD tarafından başlatılan 'terörle mücadele' yeni kavramlar, yeni bakış açıları ve yeni silahların denenmesine yol açar. ABD'nin terör adı altında 'ya, bizim yanımızdasınız ya da düşmanımızsınız' söylemiyle dünya yeni bin yılda yeni bir cümleyle karşılaşır.

    Yazarda kısa bir girizgahla Haçlı seferleri ve mübarek savaş kavramından bahseder. Dünden bugüne Haçlı Seferlerinin görünen yanını ve anlatılmayan yüzünü bizlere anlatarak gerçeklerle buluşmamızı sağlıyor. Papalık, 1100'lü yıllarda insanları, günahlarından arınması için kafirlere karşı savaşa çağırır ve bunun sonucu olarak da - eğer olursa - öteki dünyada 'cennetle' mükafatlandırırdı. Haçlı seferleri için toplanan ve çoğunluğunun okuma ve yazması olmayan bu insanlar öteki dünya, cennet, mükafat, şehitlik kavramlarıyla müjdelenirler. Bu daha sonraki yıllarda yaşanan din savaşları içinde geçerli yol olur.

    11 Eylül 2001 ve o zamanki ABD Başkanı George Bush da modern çağ ve yeni yüzyılın başında eski usullerden bahsederek 'Haçlı Seferleri' ismini kullanır. Haçlı seferlerinin amacının Hz. İsa'nın öğretisini yaymak olduğu söylense de, gerçek, Papa ve kralların zenginliklerine daha da arttırmak olduğu daha sonra anlaşılır. Cahil köylüler ve paralı askerlerden oluşan ordular kurulur. Her türlü işten dolayı dini olarak affedileceklerini bilmeleri, yağma, yıkım ve zulmün de başka bir yolunu açar.

    ABD'de Hıristiyanlığın bir kolu olan Evanjeliklerin George Bush ile iktidara gelmesi yapmak istedikleri çoğu şeye ulaşmalarına yol açar. Artık iktidar onlarındı ve kendi inançları doğrultusunda 'yeni dünya' tasarımı yapmanın da sırası gelmişti.

    Yazar geçmişle günümüz arasında tarihi benzerlikler ortaya çıkartıp buradan hareketle bir durum tespiti yapıyor.

    ABD'nin 2003 yılında Irak'ı işgal etmesi üzerine orada yaşanan katliamların sebepleri ve bunları yapanlar hakkında değerlendirme de yapıyor.

    Müslüman Kardeşlerin kuruluşu, kuruluşunda İngiliz istihbarat örgütü ve daha sonraki zamanda CIA'nın yardımlarına da değiniliyor. Suudilerle (Suud ailesiyle) bir ortaklık kurup, Suudi Arabistan dışında, Amerikan çıkarları doğrultusunda maşa olarak kullanılmasının tarihini de anlatıyor.
    Müslüman Kardeşler yapısının Suudi Arabistan'da yerleşmesi, kendi okullarını açması, çeşitli kuruluşlar kurup ya da bunları yöneterek ileri de 'Dünya Müslümanlar Birliği' adı altında örgütlenmesine de değiniliyor.

    Vehhabi mezhebi ya da dini düşüncenin ortaya çıkması ve bunun 20. yüzyıla etkileri de kısaca anlatılıyor. Örneğin, Osmanlı vehhabi ilişkileri ve Vehhabi aşiret reislerinin idam ettirilmesine değinilmiş.

    Ortadoğu denildiğinde Kudüs Müftüsü Hacı Emin El-Hüseyni konuşulmadan olmaz. Kitap içinde Nazilerle yaptığı işbirliği ve yine Yahudileri Ortadoğu coğrafyasından atmak için Almanlarla yapılan ortaklık ve Almanların 2.Dünya Savaşını kaybetmesinden sonra Amerika'nın 'yeşil kuşak' projesinin adamı olmasından da bahsediyor.

    Tabi Osmanlı, Türkiye ve bu coğrafyanın tarihi, krallıkları bu krallıkların nasıl kurdurulduğu; İngiltere, Fransa daha sonra ABD'nin etkisi de unutulmamış.

    Masum başlayan daha sonra raydan çıkan cemaatler her daim bir güç unsuru olmaya devam ediyor.
    Gün geldi Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri, Feto'ya dönüştü. O zihniyete tapan insanlar bugün 'ya, onlar teröristmiş, gerçek Müslüman değilmiş, Amerikan uşaklığı yapıyormuş' diyorsa yarın da diğer dini cemaatlerin (#42621031 kitabına bakılabilir) böyle olmayacağının garantisini kim verebilir. Yine aldatıldık, kandırıldık teraneleri okunabilir. İyi de nereye kadar aldatıldık, kandırıldık…

    Bu ve buna benzer yapılar 'dini', 'siyasi', 'kültür' ya da çeşitli adlar altında gerçek amaçlarını gizleyip, samimi ve gerçekten buralarda iyi şeyler yapmak isteyen insanları da kandırabilirler.

    Kitabı okudukça yeni ufuklara yelken açmamızı sağlayan bilgiler verdiğini de anlıyoruz. Ondan sonrasını ise okuyucu araştıracak. Yazarın kullandığı kaynak çeşidine ulaşabilirseniz sizde burada anlatılanların fazlasına da erişmiş olursunuz.

    Bir çiftçinin nasıl ABD Başkanı olduğunu okuyacaksınız (daha sonra da Sinema sanatçısı). ABD'nin çıkarları için Afganistan da var olması, Sovyetlerin bu coğrafyadan çıkartılması, 'mücahitlerin' örgütlenmesi; Afganistan'ı Sovyetlerin, Vietnam'ı yapmak için yapılan uğraşlardan da bahseder. Afganistan'ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesinin öncülüğünü kimler yapmıştı? Komünist örgütlenme içinde CIA ajanları mı vardı? Bu ve buna benzer sorular Afganistan dosyası içinde kısa ve aydınlatıcı bir şekilde işlenmiş.

    İran - Irak savaşı, bunun ABD çıkarları doğrultusunda kullanılması, kısaca ABD tarafından oynanan oyunların görülmesi anlamında okunmasında yarar olduğunu düşünüyorum.

    Bosna olaylarından da bahseder. Amerika'nın müdahalesiyle Dayton Anlaşması imzalanır ve Bosna'da süren savaş sona erer. Burada kazanan kimlerdi? Bosna - Hersek'te tam Müslüman bir devletin varlığı kabul ediliyor mu? Yoksa Müslüman - Ortodoks - Katoliklerden oluşan üçlü bir yapı mı ortaya çıkıyor. Üçünün de egemen olamadığı ama üçünün de eşit olduğu bir yapı. Bu da Boşnaklar açısından kazanç mı yoksa kazancın azı veya çoğu olmaz mı? Kitabın içinde Bosna olayları da yer alıyor.

    Kosova olaylarına bakış açısı da aynen Yugoslavya ve özelinde Bosna-Hersek ve İzzetbegoviç'e bakışı gibi bizim bildiğimiz ya da bize anlatılanların tersinde bir duruma sahip. Araştırma ve incelenmesinde fayda var.

    Rusya'yı kuşatmak amacıyla ve Hazar gölünden petrol ve doğal gaz çıkarıp, boru hatlarıyla Rusya'yı devre dışı bırakıp, Avrupa ya da Akdeniz'e ulaşmayı sağlayacak boru hatları ABD için önemliydi. Gürcistan, Azerbaycan ve küçük devletler ABD için Rusya'dan daha önemli olur. Ve Afganistan'da savaşan Vehhabi savaşçılar uçaklarla Kafkaslara taşınıp (şu an Suriye'deki İşidliler nerede? Libya'da olmasın ?), ileri de Çeçenistan savaşının baş rollerinde oynamaya başlarlar.

    Bize yabancı gelmeyen bir konu olan ve Fethullah Gülen kısmı da kitabın içinde yer alıyor.
    F.Gülen ve 'Cemaat' ya da onlara göre 'hizmet'in yaptıkları gün yüzüne çıktı. Eskiden de biliniyordu, söyleniyordu ama bir hocaefendi tabusu vardı ve söz söyletilmezdi. Birileri bunların gerçek yüzünü TV, gazete, radyo, dergi, kitap da anlatsa da yine başka bir zümre tarafından hemen reddedilirdi. Hatta bunları yazanlara çeşitli iftiralarda da bulunulurdu. Ama gelinen nokta da o beğenmedikleri insanların fikirlerinin doğruluğunu bugün tarih teyit ediyor. Bu tür yapılanmalar 'din' adı altında çok daha kolay bir şekilde örgütlenebiliyor. Açıkça görülüyor ki, hepsi ABD'nin derin devletine 'hizmet' ediyor. Bizlere 'dini cemaat' adı altında sunulan bu yapıların birilerin bir yerlere, paraya, şöhrete ulaşmasında aracı unsur olduğu daha açık anlaşılabiliyor. Çıkış noktasıyla varış noktası ABD'nin derin devleti ve onların da üstünde olan küresel elitlerin 'Tanrı Devleti'.

    Kitabın okuması bittiğinde belki birileri yine 'komplo' diyebilir ama hem ülkemizde yaşanan olaylar hem de çevremizde yaşanan olayları biraz daha dikkatli irdelediğimizde hiç de abartı olmadığı açık. Birileri her şeyi denetlemek istiyor.
    Bugün 'hizmet' ya da a, b, c yapıları hiç fark etmez. İsim değişir ama hizmet ettikleri yer yine aynı olmaya devam eder.

    Okunmasında, okutulmasında çok fayda olacağını düşündüğüm bu kitabı, Kasım 2017 tarihinde satın alıp, Aralık 2018 tarihinde okuyup, Mayıs 2019 tarihinde ise yazısını yazdım. William Engdahl yazmaya ve kendini okutturmaya devam ediyor. Biattan kurtulup, aklın egemen olacağı bir zihin dünyası sunuyor. William Engdahl'ın diğer kitaplarının da okunmasında fayda var. Okudukça hem ülkemizde hem de çevre ülkelerde yaşanan olumsuzlukların arka planını daha rahat anlayabiliriz. Birileri ya da grupların dinleri, kendi çıkarları doğrultusunda nasıl da kullanabileceğini göstermesi bakımından yerinde bir çalışma. Suriye'de iki tarafından da 'Allahu Ekber' diyerek birbirlerini öldürmesi nasıl anlaşılabilir?

    Çoğu kavramı ilk defa duyacak okuyucu belki şaşırabilir, savrulabilir ama ağacın arkasındakileri veya silinen bir yazının izlerini takip etmekte yarar var.

    Ama okudukça özellikle bazı bölümler hoşunuza gitmeyebilir ve hatta yazara ağır eleştiri de de bulunabilirsiniz. Çünkü, bizler o bahsedilen olayları, bizlerin hoşuna gidecek ya da destekleyecek şekilde biliyorduk. Farklı bir şey çıkınca önce şaşırıp ya da yalanlarız. Ama şunu bir de ben araştırayım lafını çok da söylemeyiz. Farklı açıdan bakmakta fayda var diye düşünüyorum. Tabi yazarın kendi oluşturduğu bir kurguyu okuyoruz. Tümüne katılacağız diye bir şey de yok.

    Notlar:
    ++ Bu kitabı 11 - 18 Aralık 2018 tarihleri arası okuyup, 1 Mayıs 2019 tarihinde ise inceleme yazısını siteye ekledim.
    ++ Kitabı özgün adı: The Lost hegemon: Whom The Gods Would Destroy
    ++ Tavsiye ederim.
    ++ Bu kitap William Engdahl'ın yazıların birleştirilmesi sonucu oluşmuş. ABD'de son çıkan "Manifest Destiny: Democracy as Cognitive Dissonance" adlı kitabın da Türkçeye tercüme edilmesini bekliyorum.
    ++ Tekrar tekrar okunmasında fayda var.

    Ezcümle:
    Kitap 'önsöz' ve 'giriş' kısımları haricinde on dört bölüm içeriyor. Kapak tasarımı ve arka kapak tanıtım yazısı güzel şekilde hazırlanmış; dikkat dağıtmayan ve göz yormayacak şekilde kısa alıntılar eklenmiş. Arka kapakta bulunan alıntı, 'düşünen insanlar' için oldukça yerinde bir açıklama içeriyor.

    İÇİNDEKİLER

    ÖNSÖZ
    Irak Şam İslam Devleti ve Elden Giden Hegemonya
    GİRİŞ
    Ölüm Kardeşliği - "Yeni Haçlı Seferi"ni Örgütleme
    BİRİNCİ BÖLÜM
    Cihat Almanya'ya Geliyor
    İKİNCİ BÖLÜM
    Irak ve Washington'un İslama Karşı Haçlı Seferi
    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
    İslami öfke'nin Kökeni: Sykes-Picot Anlaşması,
    Balfour Deklarasyonu ve İngilizlerin İhaneti
    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
    "Allah'ın Hizmetinde Ölüm": Müslüman Kardeşler Doğuyor
    BEŞİNCİ BÖLÜM
    Müslüman Kardeşler, Hitler'in Yahudilere Karşı Açtığı
    "Kutsal Savaş“a Katılıyor
    ALTINCI BÖLÜM
    Münih'ten Sovyet Bozkırlarına:
    CIA Müslüman Kardeşleri Buluyor
    YEDİNCİ BÖLÜM
    ClA'mn Afgan Haçlı Seferleri:
    Afyon Savaşları, bin Ladin ve Mücahitler
    SEKİZİNCİ BÖLÜM
    Cihat Küreselleşiyor: Afganistan'dan Bosna'ya
    DOKUZUNCU BÖLÜM
    "Kutsal Savaş'1, Kosova ve Kafkasya'da Eroin
    ONUNCU BÖLÜM
    CIA, Avrasya'da "Yeni Osmanlı Hilafeti"ne Destek Veriyor
    ON BİRİNCİ BÖLÜM
    CIA'nm Cihadı Rusya'ya Geliyor
    ON İKİNCİ BÖLÜM
    Çin'e Karşı "Kutsal Savaş"
    ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
    Terör Savaşı: Savaş Açmak için Dini Kullanmak
    ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
    NATO'nun Arap Baharı ve İstenmeyen Sonuçları
  • 1078 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı okumak, ona inceleme yazmak bir ayrıcalık. Bu zamana kadar okuduğum en iyi kitap. En iyiyi biraz açmak gerek. En iyi çünkü muazzam bir çalışmanın eseri. En iyi çünkü içine başkalarının bir şeyler karıştırmadığı orijinal Holmes hikâyelerini barındırıyor. En iyi çünkü hikâyelerle ilgili neredeyse her ayrıntı açıklanıyor. Yani sadece hikâyeleri okumuyor, Victoria döneminde olup bitenleri de öğreniyorsunuz. En iyi çünkü hikâyelerin yazıldığı dönemdeki özgün çizimleri barındırıyor. En iyi çünkü hem çeviri, hem baskı hem de kağıt kalitesi açısından oldukça iyi. Serinin ilk cildini 2 yıl önce okumuştum. Bu iki ciltte Holmes'in maceraları (hikâyeleri) var. Üçüncü cilt ise Holmes'in 4 romanından oluşuyor. Arthur Conan Doyle'nin Sherlock hikâyeleri, 4'ü roman olmak üzere, toplamda 56 tane. Romanları saymazsak her bir hikâye ortalama 30'ar sayfa. Öyle ayrıntılar var ki, Holmes ve Watson'un gerçekten yaşadığını, bunların birer hayal kahramanı değil de gerçek kişiler olduğunu sanabilirsiniz. Editör Leslie Klinger'in verdiği açıklamaları takip etmek başta büyük zorluk olsa da (bir açıklama bazen birkaç sayfa sürebiliyor) okudukça kolaylaşıyor. Örneğin, bir hikâyede "Violet" ismi geçmişse başka hangi hikâyede bu isim geçmiş, varsa bunlar arasındaki bağlantılar açıklanmış. Watson ya da Holmes'in mantıksız davranışlarına da açıklamalar getirilmiş. Üstelik bunlar, farklı araştırmacıların yazdıklarından oluşuyor. Klinger, bilimsel bir makale yazar gibi hassas çalışmış. Son söz olarak, Sherlock okuyacaksanız başka bir kitap almayın. Bu üç ciltlik seri (taşıması ve fiyatı dışında) sizi tatmin edecektir. Tabi sadece hikâyeleri okuyayım diyorsanız bu seri okumanızı zorlaştırabilir. Bitmesi istenmeyen bir okuma olduğunu itiraf etmeliyim.
  • Ne çok sıkar yazarı şu kaba taslak anlayışlı, beceriksiz, yontulmamış okuyucular, nereye çarpsalar, devrilseler acı verirler boyuna...