• Bir gece Sevgi Duvarını aştık
    Düştüğüm yer öyle açık seçik ki
    Başucumda bi sen varsın bi de evren
    Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
    Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
    Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi
  • Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
    Bol çelik bol yıldız bol insan
    Bir gece Sevgi Duvarını aştık
    Düştüğüm yer öyle açık öyle seçik ki
    Başucumda bi sen varsın bi de evren
    Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
    Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
    Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi..
  • Austen okumak insanda alışkanlık yapıyor, ister istemez kendimi onun kitaplarıyla baş başa buluyorum ve her seferinde Austen'ı daha çok seviyorum. Özellikle de Emma'da hayran kaldım. Austen bir kalıp oluşturup bozmadan ilerleyen yazarlardan değil, genel bir çatısı var kitaplarının ancak karakterlerinin zenginliği ve insan doğasının farklı bir tarafını işleyerek aynı çatı altında bambaşka kitaplar oluşturuyor. Emma'yı okurken yazarın artık kaleminin oturduğunu ve bunu çok iyi kullandığını fark etmemek zor, başta karakteri genel karakterlerden farklı. Emma henüz bir çok açıdan oturmamış ve kibirli bir kişiliğe sahip ve yazar bu kişiliği olaylarla birlikte harmanlayarak öyle güzel pişiriyor ki, sona ulaştığınızda hiçbir şey çiğ kalıp rahatsız etmiyor. Kitabın merkezinde her ne kadar Emma olsa da çevresindeki diğer karakterler ve hikayeleri de kitapta kendine çok güzel bir yer bulmuş.
    Austen'ın kaleminde hafif alaycı bir objektiflik var, romanını ve karakterlerini kurgulayıp sunarken bir yandan da ince bir dille toplumu eleştiriyor ve insanların mantıksız yönlerini hikayeye yedirerek irdeliyor. Yazarın en sevdiğim yönlerinden biri kesinlikle bu.
    Velhasılı kelam ben Emma'yı çok sevdim, yazarın en sevdiğim romanı bu oldu sanırım, bunu zaman gösterecek. Şimdilik Austen'a ara verip onu özlemek istiyorum ama iyi ki varsın Austen!
  • Sıcak bir Ağustos günüydü. Erken uyanmıştım. Açık olan pencereye doğru yürüdüm. Odamın denize bakan köşesinden bir süre denizi seyrettim. Yunuslar yine o çığırtkan sesleriyle bağırıp duruyorlardı. Martılar da yunusların bu çağrısına kayıtsız kalamazlardı. Hep bir ağızdan: “Uyanın ulan uyanın, bu deniz hepimize yeter kalkın!” diyerek tüm yazlıkçıları uyandırma telaşına düşmüşlerdi. Güneş hafif hafif ışımıya başlayınca da sokak lambaları bir bir sönmeye başlamıştı. Bu saatler denizin en temiz olduğu ve doğayla baş başa kalmak için en iyi vakitti. Bunun bilincinde olan yazlıkçılar bu fırsatı değerlendirebilmek için ellerine havlularını kaptıkları gibi denize doğru koşuyorlardı.

    Bir süre bu koşuşturmayı seyrettikten sonra, pencerenin başından ayrıldım. Saat sekize yaklaşmıştı mutfaktan bir koku geliyordu. Bu koku sadece belirli günlerde evin her tarafına yayılırdı. O kokuyu duyduğumda gözlerimden akan iki damla yaş merdivenlere damlamıştı. Bu hamur kızartmasının kokusuydu. Bu kokuyu ondan ayrı düşünemezdim. Ne zaman bu kokuyu duysam bana dedemi hatırlatırdı. Dedemle geçirdiğim güzel vakitleri, ikindi vakti o geniş arsada uçurduğumuz uçurtmaları, havuzun başında yüzdürdüğümüz kağıttan gemileri, bakkaldan aldığımız 25 kuruşluk meybuzu, kumsalda beraber yaptığımız kumdan kaleleri, öğlen uyumam karşılığında verilecek bir adet sakızı...

    Dedemin her kahvaltıda olmazsa olmazlarındandı. Bu bir gelenekti bizde. Her kahvaltıda muhakkak hamur kızartması olmalıydı. Anneannemde her gün sabah namazından sonra başlardı hamur açıp kızartmaya. Dedemin bugün ölüm yıl dönümüydü. Mutfak kapısının önünde bir süre anneannemi seyrettim. Yer masasının başına çömelmiş, bir taraftan hamur açıp diğer taraftan hamur kızartıyordu. Anlamadığım bir dilde türküler söylüyor ve ağlıyordu. İşte o gün o manzaradan sonra ağlamak dedikleri şeyin evrensel bir şey olmadığının her dilin kendine özgü bir ağlama şeklinin olduğunun farkına varmıştım.

    Ellerimle gözyaşlarımı silip mutfağa girdim. Anneannemin boynuna sarıldım bir süre öylece kaldık. Uyku mahmurluğuyla dayım girmişti içeri, bir gözü açık bir gözü kapalı pişen hamur kızartmalarından birini ağzına attı. Bizi o halde görünce sitemli bir ses tonuyla; “Eh be annem, bir gün böyle öz oğluna sarılmadın!” dedi. “Hemen kıskan zaten torunumu, gel bakalım buraya koca bebek,” dedi anneannem. Dayım koşarak gelmişti. Üçümüz mutfağın tam ortasında gülümseyerek birbirimize sarılıp sevgi çemberi oluşturmuştuk. Bu sevgi çemberi; bir nevi ben varım, sen varsın o var, dünya var, yaşıyoruz, nefes alıyoruz, hepimiz zaten bir gün göçüp gideceğiz o zaman bunca kahır bunca matem niyeydi deme biçimiydi bizim için.

    Hızlıca hazırlanıp sokağa koyuldum. Fırından sıcak ekmek, bakkaldan gazete aldım. Bizim kedi Mestan, beni görür görmez gelmişti peşimden. Dükkanın kepenklerini kaldırıp içeri girdim. Dün kasaptan aldığım bir parça ciğeri bir bıçakla kesip bizim Mestan’ın önüne koydum. Benden önce var olan benden sonra da yaşamını sürdürecek olan; yılların yıpratıcı etkisi sadece görüntüsüne yansımış tahta tabureyi dükkanın önüne koydum. Çayı demleyip, kahvaltımı hazırladım. Çay demini alıncaya kadar, dükkanın önünü süpürdüm. Çay demini alınca, karşı caminin görevlisi Adem ağabeyi çağırdım. Hemen koşup gelmişti. Uzun uzun konuştuk. Çocukları epeydir arayıp sormuyorlarmış. Üstünden başından utanıyorlarmış. Yaptığı işi beğenmiyorlarmış. Dertli dertli anlattı, bir demlik çayla beraber. Öğle namazına yakın, Adem ağabey geri döndü görevine.

    Adem ağabeyin gitmesiyle beraber demliği ve bardakları alıp, camide yıkadım. Biten tüm su şişelerini teker teker doldurup, gelip yerlerine yerleştirdim. Sonra bir güzel dükkanın önünü süpürüp suladım. Çay faslını tamamlamıştık. Sabah gelirken aldığım gazeteyi okumaya başladım. Gündem yine yoğundu. Birileri birilerini vurmuş, birileri birilerine meydan okumuştu. Bir yerlerde yine kadına şiddet vardı, bir yerlerde yine çocuklar öldürülmüştü. Sayfaları geçtikçe içim daha da kötü oluyordu. Kusacak gibi hissediyordum kendimi. Bir hışımla gazeteyi bir tarafa fırlattım. Okumaya devam edemezdim. Ardından bizim çırak Selim gelmişti. Her zaman olduğu gibi yine geç kalmıştı ve her zaman olduğu gibi yine bir bahanesi vardı. Oturdum, dinledim. Anlattıkları doğru değildi ama yanlış da değildi. Zaten ona da hiç kızamıyordum. Akranları yaz tatilinde gezip, oyun oynarken o ise şimdiden çalışarak kışa hazırlık yapıyordu. Hayat onu mevsimlerinden tutmuş bir kenara fırlatıp atmıştı.

    Dükkanı Selim'e emanet edip dedemin yıllar önce tahtadan yaptığı kutu gibi olan yazıhaneme geçtim. Sallanan koltuğuma oturdum. Yıllardır elimi bile sürmediğim ama her daim yanımda olan kitabın kapağını açtım. Zamanı geldiğinde her kitap tekrardan açılırdı. Yarım kalmış tüm cümleler kaldığı yerden devam etmeye başlardı. Cümleler şefkatli kimlikleriyle sırtımı sıvazlardı. Kitabı yine bir solukta bitirmiştim. İkindi vakti gelmişti. Çayı demleyip Adem ağabeyi çağırdım. Yine uzun uzun konuştuk. O yine çocuklarından bahsetti. Söylediklerini sanki ilk defa dinliyormuşum gibi büyük bir olgunlukla tekrardan dinledim. Sonra Adem ağabey yine gitti.

    Bizim dükkan iki katlıydı, üst kata çıkmıştım burası tam bir anılar kütüphanesiydi. Dedemin değişiyle “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” Evet, dedem Ziya Osman Saba'yı okur ve severdi. Ondan esinlenip bu isimle anıyordu burayı. Burada hemen hemen her şeyi bulabilirdiniz. Amcamdan kalmış tezgah, büyük amcamdan kalmış pikap ve plaklar. Babamdan kalmış misketler, futbol topları, posterler…

    Oradaki bir eşyayı alıp başka yere koyunca o anılara ihanet etmiş olacaktım ki bu yüzden hiçbir şeyin yerini değiştirmedim. Her şeyi olduğu yerinde kullandım. Çok tozluydu ve karanlıktı her taraf. Ama ben gene de seviyordum burayı. Buraya aitmiş gibiydim. Ben ölünce benden de izler taşıyacaktı burası. Büyük amcamdan kalan pikaba Hümeyra'nın “Hiç Oldu mu?” adlı plağını yerleştirip çalıştırdım. Sigaramı yaktım. Kayıp giden, unuttuğum, özlediğim şeylerin tam koparken içimde tutunduğunu; adını koyamadığım çabalarımın dışarı çıkmak için arsızca içimde tepindiğini hissettim. Tüm her şeyi unutabilseydim keşke ben de. Unutmasam bile unutmuş gibi yapabilseydim, insanların arasına karıştığımda. Arka fonda Hümeyra çalıyor demiştim, biraz daha sesini açtım şarkının. Kulağımı ve kalbimi biraz daha yakınlaştırdım. O eşsiz şarkının büyüsüne doğru seyre koyuldum...

    "Bir şeylerin kopmakta oldugunu, kapalı gözlerle bile görürken bir türlü adını konduramayıp yanlış sabahlara uyandığınız hiç oldu mu sizin de?"
  • Sen miydin o, yalnızlığın mıydı yoksa
    Kör karanlıkta açardık gözlerimizi
    Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
    Salonlar piyasalar sanat- sevicileri
    Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
    Yakanda bir amonyak çiçeği
    Yalnızlığım benim sidikli kontesim
    Ne kadar rezil olursak o kadar iyi

    Kumkapı meyhânelerine dadandık
    Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilâkisi
    Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
    Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
    Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
    Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
    Yalnızlığım benim süpürge saçlım
    Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

    Baktım gökte bir kırmızı uçak
    Bol çelikli bol yıldızlı bol insan
    Bir gece Sevgi Duvarını aştık
    Düştüğüm yer öyle açık öyle seçik ki
    Başucumda bi sen varsın bi de evren
    Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
    Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
    Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi
    Can Yücel
    Sayfa 49 - İş bankası kültür yayınları
  • Ertelememeliydi insan affetmeyi, ertelememeliydi insan sevdiğini söylemeyi. Hayat avucundaki kumlar misali akıp giderken;
    ertelemek en gereksiz eylemdi çünkü... Ama insanoğlu basiret dedimiz duyguyu yaşamı boyunca sayısız yaşıyordu. Ya basireti bağlanıyor; elleri colak,dili lâl, gözleri âmâ, zihni ehleb oluyordu ya da basireti açık her duyusu çözülmüş oluyordu.

    Değil yarına, birkaç saniyenin sonrasına anlaşmamız yokken;anı yasamaktan sonrasıni düşünemez oluyorduk. Ağzımızdan çıkacak birkaç cümleyi bundan ki hep erteler olduk. "Seni seviyorum." "Benim için özelsin." "iyi ki varsın." "Canım sevgilim." "Canım anneciğim." "Canım babacığım." "Canım kardeşim." "Canım yavrum."

    Bazen birbirimiz için özel olduğunu bilsek de, ruhumuzu okşayacak sözler duymak isteriz. Duymak isteriz özel olduğumuzu, duymak isteriz ne kadar sevildiğimizi. Aslında duymaktan evvel duyurmaktır mananın özünü...